Giriş GÜNCEL YAZARLAR Resim-Karikatür Büyük Doğu Arşivi

BAŞYAZI

KİTAP ELEŞTİRİLERİ

KÖŞE YAZILARI

SİYASET

BASINDAN SEÇMELER

TARİH

SANAT

FIKIH

BİZE ULAŞIN

               O VE (Pakistanlı Bir Genç Olan) BEN

Sikander SUBHANİ

Necip Fazıl’ın yazmış olduğu bu eserde gönül dünyasında yaşanan gerçek fırtınalar; ‘hangi limana gideceğini bilmeyen, şiddetli dalgalar içinde çırpınan, batıp çıkan ve kurtulma imkanı bulunmayan bir genci boğulmaktan ve batmaktan kurtaran, bir pırıltı, gideceği yolu gösteren bir ışık, geminin her bir tarafında oluşan geminin her bir tarafına aksini ve ilahi ikramları ulaştıran bir gemi örneğinde anlatılır. Kitapta Necip fazıl kendi çocukluk, gençlik ve yetişkinlik anlarını ve aniden hayatını değiştiren ve dönüştüren manevi ışığı, hayatının en önemli dönüm noktasını anlatmaktadır. Ve o önemli nokta da: Hazreti Abdülhâkim Efendiyi tanımasıyla ve ona tabi olmasıyla müthiş bir değişiklik yaşayan gencin; Necip Fazıl’ın ilahi lütuflara ulaşmasını anlatmaktadır.
Necip Fazıl çocukluğunda zengin bir ailenin çocuğu olup çok küçük yaşta zekâsından dolayı yazmayı ve okumayı bilen değerli bir insandır. Ailesinin en sevimli çocuğu olup dedesinin gönlünü kazanmıştır. Annesi dine ne kadar yakındıysa, babası da o kadar uzaktadır. Zaman içinde eğitim hayatına başlar, okul yıllarında yazım yeteneğini kabul ettiren necip Fazıl edebî eserler yazmaya gayret eder. Bursluluk sınavlarına katılıp oradan elde ettiği başarıyla burslu olarak eğitimine devam etmek için Fransa’ya (Batı’ya) gönderilir. Bildiğimiz batı dünyası hep zevk içinde yaşadığı için Necip Fazıl da o zevk hastalığına yakalanıp içinde boğulur. Orada bohem hayatının karanlık sokaklarına dalar, içki, kumar, kadın,vs. Kendisini bu tür geçici zevkli işlerden alıkoyamaz. Necip fazıl iç dünyasında bu yanlış şeyleri bırakılması zor olan ve tehlikeli bir zehir olarak saymıştır. Biliyoruz ki kadın hep erkeğin en zayıf noktası olmuştur. Ve bu zayıf noktayı insana daha abartılı şekilde bulaştıran âdemoğlunun en büyük düşmanı şeytandır(1). Şeytan nasıl da olsa âdemoğluna her zaman farklı tuzaklar kazarak rezil etmeye ve Rabbine karşı itaatsizlik ettirmeye çalışmıştır. Ve bu yolda erkeğe karşı hep en büyük silahı olarak da kadını kullanmıştır. Necip fazıl da 1934 yılına kadar her türlü içsel sorgulamaları yapmış olmakla beraber bu duygudan, içindeki bu istekten bir türlü kurtulamamıştır.
Ama deniyor ya, Yüce Allah dilediği kişiye hidayet vermek istediği, onun elinden tutmak istediği zaman karşısına kim çıkabilir ki. Allahütealâ o insana doğru yolu gösterir, kendisin razı olduğu yolda bulundurur, kişinin kalbinden her türlü sıkıntıyı ve darlığı çıkarır. Yerine de rahatlık, genişlik verir. Kendi emir ve yasaklarını uymakta tam bir kolaylık ihsan eder. İşte Necip Fazıla da bunun gibi ufuktan bir ışık gözükür.Allahütealâ bu hidayet ışığını cismanî olarak gönül eri Hazreti Abdülhakim Arvasi Efendinin şeklinde Necip Fazıl’a ihsan eder. Bir kişiye hidayete kavuşturmak peygamberler dâhil hiç kimsenin elinde değildir.
Allahütealâ peygamber efendimizi âlemlere rahmet olarak gönderdiği halde bile hidayete erdirme yetkisini vermemiştir. Hidayet veren yalnız Allahütealâ’dır. İnsanlar ise sadece hidayete sebep olur. Necip Fazıl son derece tesirli ve etkileyici bir sesi olan, her harfi tane tane konuşan, hilal (ay) gibi yüzü parlayan, hülyası hep sünnete uygun olan ve ilk bakışta insanı çarpan ve onu etkileyen Hazreti Abdülhakim efendiyle tanışır tanışmaz,kalbinde hidayet neşesi uyanır, ve yeni bir başlangıç noktası vücuda gelir. Artık sohbetlerinden zevk aldığı için onun yanında bulunur. Necip Fazıl o ahengi belirsiz, ağlamaklı sesi ve kucaklayıcı gözlerle konuşan Abdülhakim Arvasi’ye tâbi oluyor. Necip Fazıl, Abdülhakim efendinin muazzam edebinden ve hareket etmeden bazen hiç konuşmadan her an huzur verici heybetlerinden çok etkilenmiştir. Tabi ki bu zamanlar Necip Fazıl için fani şeyleri bırakıp gerçek sahibine ulaşmanın da zamanıdır. Bu dönemlerde bazı ruhi sıkıntılar yaşar. Ama Allah’ın ihsan ettiği kolaylıkla kendini toparlamayı başarır. Kendisini rabbine gerçek manada kulluk etmek için hazırlar, daha doğrusu imanını güçlendirir ve yavaş yavaş ileride hızla koşacak olan bir motor gibi ısınmaya başlar. Çünkü iman insanın yaratılma sebebidir. Yani o, yaratanını imanla tanımak ve ibadet etmek için yaratılmıştır(2). İman insan için her dakika, her saniye, her an önemlidir. İman yüksek bir noktaya vardıktan sonra, o artık ilahi aşka ulaşmıştır. İlahi aşk ona aşık olmak değil onun aşkının gücünü fark edebilecek hale gelmektir. İşte Necip Fazıl’ın da bize örnek olduğu vasıflarından biri budur. Bu dönüş noktasından dolayı birçok kişi ondan yüz çevirmiştir. Ama onun aradığını bulduktan sonra ne sevenlerine ne de nefret edenlerine, ne ünlü olmaya ne de zillete önem vermemektedir. O artık hiç bir şey istemeden bu dünyanın gerçek sanatkârına ihtiyaç duymaktadır. O artık Rabbini bulmuştur sevmiştir ve itaat etmiştir. Onun gözü artık Allah için görmüştür, kulağı artık Allah için duymuştur, ağzı Allah için konuşmuştur, elleri ve ayakları artık Allah için mücadele etmiştir. Ve kalbi de Allah için atmıştır. Onun için Allahütealâ da ‘kim bana bir adım atarsa ben ona on adım atarım, kim bana bir karış yaklaşırsa ben de ona bir arşın yaklaşırım’ diyerek aşkını belirtmiştir. Ve Rabbine böyle yaklaşan olunca. Allah da onun gören gözü, dinleyen kulağı, konuşan dili ve yürüyen ayağı olur. Allah’a sımsıkı bağlanan kimsenin bu bağlılığı sonucunda dünyada elde edeceği en büyük mükâfatı bu olsa gerek.Yunus Emre’nin de dediği gibi; 
Cennet, cennet dedikleri. 
Birkaç köşk ile birkaç huri
İsteyene ver onları,
Bana seni gerek seni.

Yazdığı yazıları ve çıkarmış olduğu gençleri fikren uyandıran “Büyük Doğu” dergisi sebebi ile dönemin iktidarı tarafından takibata uğrayan ve birkaç kez hapishaneye gönderilen Necip Fazıl eserlerini yazmaya orada devam etmiştir. Necip Fazıl’ın tebriyesi tasavvufta mühim bir terbiye metodu olan rabıta-ı şerife ile olmuştur.Rabıta, ruhların tanışması, kalplerin kaynaşması ve gönüllerin aynı sevdada buluşmasıdır. Allah yoluna ulaşmak için Abdülhakim Efendi gibi kâmil bir mürşide ihtiyaç duyulur. Gerçek mürşid tabi ki Allahtır. Bazı insanlar rabıta’yı şirk olarak görürler. Hâlbuki rabıta da etkili olan mürşid sadece de Allah yolunu gösterir, ona ulaşmakta, yaklaşmakta, sevmekte yardımcı olur. Hasta kalbin terbiyeye ve desteğe ihtiyaç vardır. İşte rabıta kalbi kâmil mürşidin elinde terbiye edip temizlemek ve onun vereceği özel destek ile kalbi kuvvetlendirmektir.Abdülhakim efendinin sohbetlerinden kazanmış olduğu hidayetlerinden birisi de dinin direği ve ahirette ilk hesap görülecek olan namazıdır.Abdülhakim Efendi kadar değerli bir zatı kaybettikten sonra artık ruhani strese girer ve kendini toparlamakta zorluk çeken Necip Fazıl hasrette kalır. Üstadını, ümidini, sevgilisini çok özler. O olmadan hayat imtihanını zor bitireceğini inanır. Ama Necip Fazıl gibi imanı yüksek olan bir kişide bu tür sıkıntıların ne işi olabilir. Necip Fazılın da Abdülhakim efendiden başka en güçlü ve en güvenli ümidi; Allah’a olan ümididir. Artık bütün problemlerini unutup o Rabbine tevekkül etmiştir.
Tevekkül; Müslümanların yaşantılarının her saniyesinde var olması gereken bir kavramdır.Çünkü biz Allah olunda yürüyen kimseleriz. O’nun bize emrettiği emirlere yerine getirip vazifelerimizi tamamlamalıyız. Şüphesiz ki birçok engel ve zorluklarla da karşılaşacağız. Necip Fazıl ilahi aşkına erdikten sonra bize tavsiye ettiği tevekkül örneğine çok sadık bir niyetle kendi iç dünyasında gerçekleştirdi. Çünkü yaptığı her amelini yalnız Allah için yapmaya gayret etti. Karşısına çıkan her türlü problemi önemsemedi. Çünkü o her Müslümanın yapması gerektiği gibi elinden geleni yapmış ve bilmiştir ki bundan sonrası Allah’a aittir. O yalnızda değildir.Ku’an-ı Kerim bu kavramı şöyle açıklamıştır:‘Allah’a güven, dost ve dayanak olarak Allah yeter(3). 
Allah da kendisine güvenen, yürekten inanan ve inandığı gibi yaşayan kulların emeklerini boşa çıkarmaz ve çıkarmamıştır. Necip Fazıl da başına gelen her türlü probleme; hapishaneye düşmesi, hor görülmesi, içine düştüğü maddi ve manevi sıkıntılar. Bütün bu problemlerin karşısında sabredip tevekkülün ne olduğunu yazdığı bu kitabında okuyucularına anlatmıştır.
Ben Mustafa Germirli Anadolu İmam-Hatip Lisesinde eğitim almakta olan Pakistan uyruklu bir öğrenciyim. Ben Allah’a dayanırdım; ama sıkıntıya düştüğümde. Ona çok itaatkâr olurdum. Ama ondan beklentilerim olurken. Ama Necip Fazıl’ın günah içinde iyice boğulup çıkınca bile Allah’a beklentisiz itaat edip dayandığını gördüm. Biz bu sıkıntı içinde değiliz zorluklara katlanma konusunda çok zayıfız. Bu konuda en ufak bir sabrı da gösteremiyoruz. 
Bu kitabı okuduktan sonra ben azıcık da olsa tevekkül kavramını kavramış olduğumu hissediyorum. Bu kitaptan aldıklarımı, anladıklarımı çok iyi olmasa da, basit cümlelerle anlatmaya gayret ettim. Ve kitaptan alınması gerekeni alabildiğime inanıyorum. Büyük yazar ve mütefekkir olan sultanüşşuara’nın (şairlerin sultanının)yazmış olduğu eserlerinde insanların gerçek dayanağı ve bu muhteşem kainatın gerçek sahibine ulaşmak ve anlamakta yardımcı olma çabasını ve gayretini gördüm. Bu büyük insanı ve ona yön veren hocasını rahmetle anıyorum.
--------------
1- 36 Yasin 60
2- 51 Zariyat 56
3- 33 Ahzab3


SİKANDER SUBHANİ
11/E-325
MUSTAFA GERMİRLİ ANADOLU İMAM HATİP LİSESİ.
KOCASİNAN/KAYSERİ