Giriş GÜNCEL YAZARLAR Resim-Karikatür Büyük Doğu Arşivi

BAŞYAZI

KİTAP ELEŞTİRİLERİ

KÖŞE YAZILARI

SİYASET

BASINDAN SEÇMELER

TARİH

SANAT

FIKIH

BİZE ULAŞIN

               İLİM DEĞİL SANAT ESERİ

Fatma Aydemir

'' İnanmak, ya çok üstün, kendi kendini kül edecek kadar üstün bir akıl davasıdır; yahut, yarı yolda bangır bangır iflas eden aklın her türlü desteğinden mahrum, fakat gizli bir ruh feyziyle gayesini sezmiş ve fikir kargaşalığından kurtulmuş saf ve basit adam işi...''
Bu satırların yazarı size yabancı gelmese gerek. Kendi Peygamberinin adını söylerken O'na salat-u selam getirmeden telaffuz eden, dinine batılı müşrikler gibi bakan ilim hamallarının aksine edebinden Peygamberinin adını bile yazmaktan haya eden, bin bir ihtiram ve saygıyla ifadelerini yazan bir Hak aşığıdır O... Bu yazarın adı Üstad Necip Fazıl'dır.
Osmanlı sonrası fikirsiz, çilesiz, ızdırabsız kalan müslümanlara çile çekmenin, ızdırab duymanın ve belli bir dünya görüşü çerçevesinde fikir sahibi olmanın gerekliliğini, ne olduğunu ve nasılını müslümanlara gösteren, öğreten ender şahsiyet... O kadar çile ve ızdırab sahibiydi ki O, davanın ateşi kendisini uyutmuyor, durmadan, dinlemeden üretiyordu. O, İslam davası uğruna pek çok ''gazete köşesi fikirciliği'' yapanların aksine şehir şehir, kasaba kasaba gezerek davayı şuurlaştırdı. Her gurup, her cemaat ve cemiyetle görüştü, yayın organlarında yazılar yazdı, sürü psikolojisiyle hareket eden müslümanların zihinlerine fikir sahibi olmak gerektiğini ve bunun neticesinde ''gerekeni gerektiği yerde yapmak gerektiğini'' nakletmek için çırpındı, gayret etti, yırtındı adeta...
O'nun kitabında naklettiğimiz Peygamber sevgisini ve aşkını terennüm ettiği ifadelerinin modernist zehire kapılmış müslümanlar için hiçbir şey ifade etmediği ortada. Zira modernist müslüman Peygamberine aşkla bağlanmıyor, O'nu sadece bir ''postacı'' olarak görüyor. Modernist, okuduklarını ve bildiklerini boğazından aşağı geçiremiyor, aklın pençesi kendisini kıstırmış ve aklı akılla iptal edemiyor. Dolayısıyla da iman sureta kalıyor, içselleştiremiyor imanı... Bu noktada Üstad Necip Fazıl'a kulak verelim: 
'' Gözümün gördüğü, elimin tuttuğu, kulağımın işittiği, burnumun kokladığı ve dilimin tattığı şeylerden hiçbirine, bunların kontrolüne inanmayabilirim de yalnız O'na inanırım.'' 
Yukarıdaki satırların yazarı Üstad Necip Fazıl, batıcı bir hayat yaşarken Nakşi Büyüklerinden Abdülhakim Arvasi Hazretleriyle tanıştıktan sonra adeta çarpılıyor, ardından şeyhinin bereketiyle onlarca kitap telif ediyor. Bu yazıda onun, diğer siyer çalışmalarından çok farklı bir tarz ve üslupla kaleme aldığı '' Çöle İnen Nur '' isimli eserini tanıtmaya çalışacağım.
İlim Değil San'at Eseri...
Eserin keyfiyeti hususunda Üstad Necip Fazıl, eserinin hemen başında kitabının bir ilim değil sanat eseri olduğunu özellikle vurguluyor. Tabii ki sanat eseri olması ilimden yoksun olduğu anlamına gelmiyor. İslam alimleri tarih boyunca Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in hayatıyla ilgili eserler kaleme almışlar, tek tek nakillerini sahih kaynaklardan göstermişlerdir. Şüphesiz ki ilmi siyer kitapları, yani hadislerin, haberlerin, rivayetlerinin kaynaklarını gösterildiği siyer çalışmalarının da kendi içinde bir değeri var ve yayınlanmaları gerekiyor da... Ancak günümüzde Allah Resulü'nün hayatı belli bir fikre muhatap olarak, O'nun hayatını bir dünya görüşü projesinin ana merkezine koymak, bunun fikri örgüsünü kuran eserler çıkarmak ise ayrı bir kıymet. İşte Necip Fazıl'ın eseri bu dediklerimizi yaptığı için değerli. Eserin üslup ve tarzıyla ilgili Üstad Necip Fazıl'a kulak verelim:
''Tefsir, hadis, siyer ve nakil olarak en emin kaynaklardan devşirili ve kaynaklarını tek tek göstermek tasasından uzak bu eser, ''Başlangıç'' yazısında da belirtildiği gibi, sadece iman sahiplerine hitap edici, hiçbir akli teftiş, tesbit ve isbat gayretine düşmeyişi, mutlak ''doğru'' üzerine hissi ve teessüri bir çatı kurucu ve eğer bir kıymeti varsa onu bu noktada toplayıcı bir denemedir, ve akla verdiği pay, onu bazı noktalarda yine akılla iptal etmekten ibarettir. Bu bir ilim değil san’at eseridir ve ilmin içini ve dışını tahkik selahiyetinde olmadığı mukaddes kapıya, ancak inanmış ve teslim olmuş san'at tavrıyla sokulmakta başka çare yoktur.'' 
''Ben bir şairim...
San'ata, yalnız Allah'ı aramak, onun mahrem ülkesi meçhuller aleminin karanlıkları içinde rüyalardan daha zengin fener alayları tertiplemek ve eşyalarının takındığı duvakları birer birer kaldırmak gayesini biçtiğim gün, sanki boynumda ''mutlak hakikat''ten bir kement sezer gibi oldum. Bu kement beni çekti ve senin önünde durdurdu: 
- Kapı burasıdır; başka her kapı kapalı!'' 
Üstad Necip Fazıl'ın eserinde ele aldığı konuların en önemlilerinden birisi hiç şüphesiz Peygamber(s.a.v) Efendimiz'in vahiy ışığında yürüttüğü strateji meselesidir. Günümüzde modernizmin pençesine kapılmış kişilerin yanı sıra bazı medrese kökenli alimlerin bile Peygamberimizin hayatını kaba hatlarla ikiye ayırarak Tebliğ dönemi ve savaş dönemi olarak isimlendirdiklerini üzülerek ifade ediyoruz. Bu ayrımdan yola çıkarak bazıları devlet olmadan savaş yapılmayacağını, kafirler müslüman ülkeleri işgal etseler bile onlara silahlı direnişle mukabele yapılmayacağı zırvalarını öne sürerek ilmin şerefini ayaklar altına almakta ve seleflerinin bıraktığı mirasa ihanet etmektedir. Hatta bazı nasipsizler daha da ileri giderek düşmana karşı bedenlerini feda eden, dinlerini, vatanlarını ve namuslarını müdafaa eden mücahidlerin yaptıkları eylemin haram olduğunu bile iddia etmektedirler! Bir Nakşi Şeyhi görünümünde olan bu nasipsizlerden biri Beyaz Sarayda Bush'un koluna girerek ''Irak'a tasavvufla girin'' bile diyebilmiştir. Yani demek istediği ''Bizi oraya gönderin, biz halkı afyonlayalım, siz de rahat rahat işgal edin'' …
Artık din tüm yönleriyle inmiştir. Peygamber Efendimiz(s.a.v.) neyin ne şekilde yapılacağını ümmete öğretmiştir. Cihad yapabilen cihad eder, yapamayan ise maddi ve manevi olarak yardım eder. Meselenin özü budur. Şimdi stratejik düşünce ve aksiyondan mahrum kişilere karşı Üstad Necip Fazıl'ın konuyla ilgili ifadelerini aktaralım: 
'' Resul olmuşlar ve etraflarını uyandırmak emrini almışlar; fakat bu emri, insanları tek tek avlayarak yerine getirmektedirler. Henüz cemiyetin açık mücadele meydanına çıkıp, küfürdekilere aleni tebliğ devresine girmemişlerdir. 
Hiçbir şey gizli değil, bütün dava ortada; amma her şey kendi içinde oluyor, gelişiyor; bir bütün halinde dışarıya huruç hareketi yapamıyor ve büyük sirayet teşebbüsüne girişemiyor. Öyleyse, henüz içine doğru bir oluş, dışına doğru değil... Ve bir siper arkasında hazırlık,bir meydan okuyuş değil...'' 



Fatma AYDEMİR 
11-g 5601
Aydınlıkevler Lisesi / Melikgazi/KAYSERİ