Giriş GÜNCEL YAZARLAR Resim-Karikatür Büyük Doğu Arşivi

BAŞYAZI

KİTAP ELEŞTİRİLERİ

KÖŞE YAZILARI

SİYASET

BASINDAN SEÇMELER

TARİH

SANAT

FIKIH

BİZE ULAŞIN

               DÜZYAZIYA İNEN ŞAİR

Aslıhan Çevik

Kelimeleri azaltıp anlamları çoğaltmak şairlerin işidir. Bu olay tıpkı iş yeri sahibinin, maliyeti azaltmak için tasarrufa gitmesi gibidir. Patron, iş yerindeki lüks ve abartılı olan her ne varsa ayıklar geriye sadece gerekli olanlar kalır. Şair de böyledir ki, sarfettiği kelimeler arasındaki ahenkte, tek bir boşa giden sözcük bulunmaz. Şiirinden tek bir sözcük çıksa anlam bozulur ve yine eklendiğin de ise sözcük abartılı, fazladan durur. Yani herşey olması gerektiği kadardır şiirinde. Peki ya kelimelerin çokluğuna anlatımında ihtiyacı olmayan bir söz ustasının, düz yazı yazdığını düşünecek olduğumuzda ise karşımıza tıpkı maliyeti önemsemeyip, sadece kaliteye yoğunlaşmış bir üretici firma çıkar. Az sözcük yerine sınırsız sözcüğü kullanma yetkisini, düz yazıda kendisine verilen şair, yazacağı konu yine kendisi için mihenk taşlarından biriyse, gaye-amaç ve fikirleri bu düz yazıda toplanıp anlam bulacaksa, işte bu durumda tüm sözcükler söz ustasının maharetli zihninde harmanlanır ve ortaya dev bir baş yapıt çıkar.
“Çöle İnen Nur” evet bahsedeceğim başyapıt. Bu yapıt ki bir şairin düz yazısıdır. Daha kitabın isminde o kelimelere ihtiyaç duymayan çok manalı anlatımı. Bu üç kelimenin seçilişi, sıralanışı ve üç kelimeden çıkan sayfalar dolusu anlam. Ancak bir şair kudretidir ve yine bu üç kelime dahi bir şiirdir. “Çöl”, her şeyden noksan aciz, ot bitmeyen bereketsizliği ifade eder ve onun zıttı “Nur”, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, eksiksiz Allah’ın bir ışık parıltısı ile buluşur. Aciz zıttını karşılar ve ona yalın bağrını açar. “Nur” bu kadar aciziyetteki “Çöl”e inmek ile mütevazılığını kanıtlar alabildiğine kum tanelerine. “Çöl” ise bu lutfa sevinç ve bereket ile karşılık verir. O “Nur” hürmetine mahsuller bire bin verir, kurumuş dereler ise taşar dolar, çağlayanlar gibi akar. Yazar(şair),”Çöl” ü aynı zamanda burada yaşayan insanları da benzeterek ikinci bir anlam katar. Kalpleri, beyinleri,tek düze hayatları ve sapkınlıklarıyla “Çöl” ile bütünleşmiş, “Çöl” fıtratlı insanlar ve bu insanlar içine inen “Nur”. O “Nur” ki değdiği yer yeşeriyor, bir tohum olup yüreklerde filizleniyor.
Söz ustası Necip Fazıl, yapıtında; Tarihleri, kanıtları, dipnotları bir yana bırakır. Yapıtında geçen olayları belli kanıtlara dayandırma çabasında değildir. Okuyuculardan ise önsözünde mantığı, delili bir kenara bırakıp sadece inanarak okunmasını ister. Çünkü inanç temeli ile yazılmış bir eser ancak yine aynı hamurun mayasında okunmalıdır. Düz yazı, Peygamber Efendimizin (s.a.v.) çocukluğundan da ötelere uzanır. Dünyanın var oluşuyla birlikte , Adem atamızdan başlayarak anlatmaya başlar ki böylece anlatımı ortasından alınmış film şeridi gibi olmaz. Alemlerin yaratılma sebebini yine alemlerin başlangıcı ile başlar anlatılmaya. Onun yüzündeki nurun ilk filizleri önce Hz.Adem’e sonrasında ise oğlu Şit’ e oradan da koldan kola, boydan boya gelişini anlatır ve en son o nur filizi annesi Hz.Amine den doğumu ile birlikte Peygamber Efendimize (s.a.v.) geçer. O yıl her şey misli misli mahsul, ürün verir, yıllarca yanan batıl ateş söner ve yine nice mucizevi olaylar gerçekleşir. Tabiat , gelen bu “Nur”un gelişini haykırır tüm dünyaya. 
Söz ustası Necip Fazıl eserinde, sanki olayları görüyormuşçasına anlatır ve okuyucu da o “Çöl” ün ortasına atıverir. Okuyucu, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ile birlikte büyür, onunla birlikte Hira dağına çekilir, vahiylerin gelişine şahit olur, vahiyler gelirken yüzünde oluşan ter ter tomurcukları görür, gelen her ne ise büyüklüğü ile sarsılır. Hak dini kabul etmeyenlerin, edenlere eziyetini, içinde hisseder. Hicreti bizzat yaşar. Peygamber Efendimiz (s.a.v) ile dağda saklanan Hz.Ebu Bekir’in yakalanmasına bir karış kala, aradaki bir örümcek ağının, incecik narin örgüsünün engel olmasına şaşar ve yine aynı mağarada Peygamber efendimiz (s.a.v.) istirahat ederken yılan rahatsız etmesin diye parmağını yuvaya tıkayıp uyumasına devam etmesi için Hz. Ebu Bekir’in kıpırdamadan kendisini feda etmesinde gözlerinin dolmasına engel olamaz okuyucu ve Bedir’de savaş kazanır, Uhud’da şehidlerine ağlar. Ve Uhud’da ayrıntıya girer söz ustası, burada oluşan bir geleneği bizimle paylaşır. Şöyle ki; Uhud’da herkes şehidine ağlarken, Hz.Hamza da öylece şehid yatmakta ağlayanı da yoktur. Bu tablo karşısında Şefkat peygamberimizin(s.a.v.) gözlerinden inen nurlar yere damlarken ağzından buruk birkaç kelime yavaşça dökülüverir. “Hiç ağlayanın yok..” Bu buruk söz o an itibariyle tüm sahabileri etkiler ve toplanıp Hz.Hamza için ağlanılır. O günden sonra bu ağlayış adet haline gelir. Her verilen şehitte önce Hz.Hamza için sonrasında ise şehidleri için ağlarlar.
Yirmi üç yılda tüm Arap yarımadasından, Çin’e, Bizans’a ve ilerde İslamiyet bayrağını devralacak olan Türklere kadar ulaşır “Nur” un ışıkları. Çeyrek asırdan bile kısa sürede “Nur” ışık hızıyla çölleri aşıp tüm dünyayı sarıp evrenselleşir ve artık Alemlerin yaratılış sebebinin bu dünyadaki görevi son bulmuş, hak katındaki yerine dönmek üzeredir. Veda Hutbesi ile görevini yapıp yapmadığı tüm sahabesine sorarak şahitliklerini yaratıcıya sunar. Son günlerinde evinden çıkamaz olur artık, üzerine soğuk su dökülmesini ister fenalaştıkça ve yine son günlerini her gün ayrı zevcesinin yanında geçirerek zevceleri arasındaki hakkı gözetir fakat öleceği günü en çok sevdiği zevcesi Hz.Aişe validemizin yanında geçirir. Onun yanında ruhunu teslim eder. Şehid olmuştur çünkü yediği zehirli et ile zehirlenerek vefat etmiştir. Ölümünden bir gün öncesinde kağıt kalem ister Şefkat peygamberi(s.a.v.). Fakat bu isteği sahabiler tarafından yerine getirilmez. Sahabiye göre, söyleyeceği her şeyi söylemiştir. Bu söyleceği şeyler ise hastalığının şiddetlenmesinden ileri geldiğini söyleyerek bu isteği yerine getirilmez. Sonrasında pişman olurlar fakat yazılacak olan şeyler ebedi bir sır olarak kalır. Söz ustası gizemli bir bitiriş yaparak yazısını bitirir. Altmış üç senelik yaşantısının sonunda, Hz. Ebu Bekir, Hz.Ömer ve Hz.Ali de yine almış üç yaşında hayata gözlerini yumarlar. Bu büyük rastlantılarla biten baş yapıt okuyucuda tekrar tekrar okunma hissini oluşturur. 
Necip Fazıl, bu yapıtı yazmasında ki sebep bir kitap yazmış olmak için değildir elbet . Bu yapıt tıpkı kişinin sevgilisine olan aşkını anlatma çabasıdır. Sevdiğini kendi gözünde gördüğü şeklini yazar, betimler ve kendi dünyasını bize çevirir. Hakkında binlerce eser yazılmış olmasına rağmen bir de kendisinin gözünden baktırır tüm okuyucuya Şefkat peygamberini(s.a.v.) Basma kalıp bilgilerden çok, ayrıntılar, bilinmeyenler, şair edasıyla anlatılmış ve okuyucuyu sürükleyerek, kitabını yudum yudum okuyucuya sunmuştur. Bu eser Türk edebiyatında kendine has anlatılışı ile baş yapıt olarak kalacak ölümsüz bir eser ve her Türk evladının kütüphanesinde olmazsa olmaz bir şaheserdir ve bu şaheser her okunuşunda farklı anlamlar bulunmasına gebedir. Bize düşen görev yeni araştırmalar, tezler ve makalelerle bu başyapıtın derinliklerinde kalmış gizli saklı tüm hazineleri gün yüzüne çıkarmak, gelecek olan nesillere aktarmaktır. Bu gelecek nesil Türk evladına boynumuzun borcu, edebiyatımıza verilmesi gereken bir namus sözüdür.


Aslıhan Çevik 
Argıncık Lisesi
Kocasinan/KAYSERİ