Giriş GÜNCEL YAZARLAR Resim-Karikatür Büyük Doğu Arşivi

BAŞYAZI

KİTAP ELEŞTİRİLERİ

KÖŞE YAZILARI

SİYASET

BASINDA GEZİNİRKEN

TARİH

SANAT

FIKIH

BİZE ULAŞIN

ÜSTADI ANMAK VE ANLAMAK…………………./Mustafa EKİNCİ
                                                    12.5.1990  Kahramanmaraş Üstad Necip Fazıl Kısakürek Anma Toplantısı Konuşması;

-Allah ve Resulüne gönülden bağlı olan, kendi ifadesiyle “Canların Canı uğrunda can vermeyi, cana minnet sayacak kadar” Resulullah muhabbetiyle meşbu bulunan: “Ölmek değil ömrümüzün en feci işi / Müşkil odur ki, ölmeden evvel ölür kişi.” şiirindeki manaya erme nasibine ulaşan gecemizin kahramanına yüce Allah-u Teala’dan rahmet niyaz ederek hepinizi saygı ve muhabbetle selamlarım.

ÜSTADI ANMAK VE ANLAMAK

•          Üzerine yağmurlar gibi rahmet yağmasını dilediğimiz, kitaplık çapta eserler bırakan, aşkı, heyecanı, davası, çilesi, mücadelesi, şahsiyeti ve sanatı ile büyüklüğü her geçen gün daha çok fark edilen aziz Üstadı anlatmak…
•          Gerçek bir İslam Velisinin ana çizgisine kavuşma noktasında hayata sessizce veda eden o müstesna şahsiyeti tanımak ve tanıtmak zor bir iş
•          Söylenebilecekleri en son kertesine kadar kurcalamış, çıldırtıcı fikirlerin dipsizliğini delip geçmiş, insan ruhunun korkunç uzayını didik didik etmiş, o muhteşem deha insan hakkında yorum yapmaya, hüküm vermeye, idrakimiz de, irfanımız da yetmez…
•          Üstadı anlatmak, güneşi kağıt üzerine sığdırmaya benzer. Güneşi yaydığı ışınlarla izaha çalıştığımız gibi, onu da ancak kendi fikir ve tespitlerine sığınarak anlatabiliriz.

1.         Onu Anmak:

•          Üstadı anmayı, 365 gün, “ortaya koyduğu dünya görüşünün” ve bıraktığı “Ruh mirası” nın, hayata hakim bulunması yolunda çalışma yapanlar için 366. Gün Üstadı anmak; Onu yeniden gündeme getirmek, genel bir kongre, heyecan ve ona bağlılığı yenileme hareketi olarak değerlendirebiliriz. Bu makbulümüzdür. Evet Üstadın mirası, bir ruh mirasıdır. İlk insan Hazreti Adem’den gelen, Peygamber Efendimizde son şeklini bulan bir miras. Bu bir altın zincirdir.
•          Böyle bir anma günü dışında, yıl boyu unutulup, yılda bir defa “Kiraz Festivali” cinsinden bir anma günü (Anma gecesi) düzenlemek, “Rahmetli iyi yazardı, iyi şairdi” “Sultan üş-şuara” idi, sanatkardı…. Vs. cinsinden sözler sarf etmek, Üstadı manen incitmek olur.
•          Bize göre Üstad, ne “Kaldırımlar şairi” olduğu için ne de nesirde kelimeleri iyi kullandığı için büyüktür! Bize göre üstadı üstad yapan, ideali uğrunda, çileli bir emekle ortaya koyduğu ve yıkılan muhteşem konağın yerine yapılan derme çatma kulübenin ıstırabını “ta ciğerinde” hissederek, ahirete göçtüğü güne kadar çevresinde görmek istediği “dava ve aksiyon” anlayışıdır.
•          “Allah demenin”  bile yasak edildiği, okullarda “Allah yoktur” propagandasının resmi devlet görüşü haline getirildiği devrelerde; “Ben varsam bu dava vardır!” diyerek meydan yerine atılan ve çektiği çile ile herkese, bilhassa geriye kalanlara gösterdiği “Şahsi Mesuliyet” örneğini saygıyla yad ederek, bu örneği şiar edinmek gerektiğine inanıyoruz…

•          Üstadı sevmek kolaydır da, anlamak zor olur. Üstadı seven, Onu görmeye giden, şu veya bu ölçüde bazı münasebetler kurup müşterek hatıralara sahip olan çoktur. Ama anlayanlar gerçekten azdır…
•          Serdengeçti’nin şu ifadesi ne kadar güzeldir : ‘O gitti , boşluk bıraktı değil , eserler bıraktı.’ O eserler okunmayacak da öyle kalacaksa , üstadı anmak , sevmek , övmek bizce bir mana ifade etmez…
•          Üstad anlaşıldı mı ? Anlaşıldığını sanmıyoruz. Yaşadığı dönemin şartları içinde değerlendirecek olursak : Onun mektebinden yetişen bugün çok sayıda insan vardır. Kimse onun kalıcı etkisini inkara kendisinde mecal bulamaz. Zaten Üstadı anlamak da pek kolay bir iş değildir. O, daha çok üniversite çevresinde kümelenen gençlere seslendi, sesini duyurmaya çalıştı. Fakat yeni nesil onu gerektiği gibi anlayamadı, tanıyamadı. Halk ise sadece sevdi…
•          Üstadın hayatı, adeta yakın tarihimizin kronolojisi gibidir. Olayları yansıttı, yaşadı, zamanla kendisi de değişti, değişken düzeni de değiştirmeye çalıştı. Düzenle çatıştı…
•          Ayrıca Üstadın fikir ve ideolojik hayatındaki yeri, kasden anlaşılmak istenmemiştir. Yani Üstad akıntıya kürek çekmiyor; akıntıya karşı kürek çekiyor. Türkiye’de politikanın benimsediği, okulların benimsediği kökleşmiş fikirler vardır. Bunların büyük kısmı yanlış, yalan… Solcusu, sağcısı, ilim adamı bunu biliyor, ama hepsi birbirinden çekiniyor… İşte Üstad bunları çekinmeden söyleyen adamdır. Akıntıya karşı olan aykırı adam… Üstad, Küfür ocağını yıkan adamdır… Bunun için onu anlamak, anlatmak zor… Bizde, anlamama hürriyeti sonsuzdur. Budalalık hürriyetine kimse karşı çıkamaz…
•          Onun mana ve maddede ters düştüğü rejim, TÜRKÜN RUHUNA musallat mana katillerinin “harabeleri bile harap ettiği” bir hengamede, Büyük Doğunun ve Üstadın ademe mahkum edilmesinden dolayı bu böyle oldu.
•          Sonra “İfritten bir sual” yerleşiyor aklımıza: Böylesine güçlü bir şairin niye kitaplarda ismi ve bir tek şiiri yok. Niye özlediklerimiz bizlerden saklanmış?!..,
•          Üstad, şirazesinden çıkmış bu ortamda her şeyin yerini tayin eden, haddini bildiren, derecesini belirten bir mihenk taşı olduğu için anlaşılamadı. Bugünkü toplum neyi anlıyor ki zaten?! Onu anlatabilecek kimse mi var? Anlatabilecek olsa, anlayabilecek mi var?
•          Üstad bir seviyedir. Onu anlamak ta bir seviyedir. Hele hele Onun hafakanlarıyla özdeşleşmek, Onun vecdi, Onun cehdi ile yoğrulmak her kişinin karı değildir.
•          Ümidimiz odur ki, bir gün Üstad içtimai planda tercümanını bulacak, hakkiyle anlaşılacağı ve anlatılacağı zaman gelecek…. Ne mutlu Onu anlatan kalemlere ve Onu anlayabilen gençlere!...

Üstad’ın Cepheleri
•          Üstad çok yönlü bir insandır.
1.         Büyük Şair Üstad
2.         Büyük Tiyatro yazarı Üstad
3.         Büyük Hatip Üstad
4.         Büyük fıkra ve hikaye yazarı Üstad
5.         Ruhani ve Mutasavvuf şahsiyeti olan Üstad
6.         Büyük dava, mücadele ve cemiyet adamı üstad
7.         Hepsinin üstünde büyük mütefekkir Üstad

•          Allah-u Teala’nın lütfüyle bunların hepsinde doruk noktasına ulaşan Üstad, sanatını davasının emrinde kullandı. İlk şiiri Milli Mücadele yıllarında henüz 13-14 yaşlarındayken yayımlanan Üstad, ilk şöhretine bu yıllarda ulaştı.
•          Sanat hayatının Onu asıl şöhrete ulaştıran ikinci ve büyük devresi 1928 ve ilerisidir. Batıdan gelen ruhi muvazenesizliğe karşı, şiirde formu, nizamı, iş ahengi, ruhçu görüş ve mistik edayı müdafaa ve temsil etmek sanat anlayışının temelidir.
•          1934 yılında, 27 yaşında büyük bir veliden aldığı “İlham” ve peşinden geçirdiği, ölüm ve cinnetten aşkın ruhi buhran Ona yeni bir devir açmış, her zaman ruhi sahada gezinmiş olan sanatını yüzde yüz Allah-u Teala’ya bağlamış ve Onu “Fildişi Kule” den çıkararak cemiyet meydanına atmıştır.
“Anladım işi, sanat Allah’ı aramakmış. Marifet bu, gerisi yalnız çelik çomakmış”
•          1936 da çıkardığı “Ağaç Mecmuası”, aynı sene oynanan “Tohum” ve bir yıl sonra sahneye konan “ Bir Adam Yaratmak” ve onu takip eden tiyatro eserleri. Başta “Çile” isimli büyük manzume olmak üzere şiirinin aldığı yeni istikamet, geçirdiği büyük ruh zelzelesinin ve ondan sonra billurlaşan ve sımsıkı temeline oturan dünyasının ifadesidir.

“Kaçır beni ahenk, al beni birlik,
Artık barınamam gölge varlıkta,
Ver cüceye, Onun olsun şairlik

Büyük Mütefekkir Üstad ve İdeolocya Örgüsü
•          Onun en önemli cephesi fikir adamı oluşudur. Şimdiye kadar en çok şiirleri ve tiyatroları hakkında söz edilmiş, fakat fikir dünyasından hemen hemen hiç bahsedilmemiştir veya çok az söz edilmiştir. O, bütün cepheleriyle beraber, aynı zamanda büyük mütefekkirdir de.
•          Üstad “İdeolocya Örgüsü” isimli eserinin “Türkün Muhasebesi” bölümünde, Türk Milletini kuvvet ve zaaflarıyla incelerken, Türk Milletinin zaaf yönlerinden en önemlisinin fikri sahada olduğunu belirmektedir. (Yani Türk Milletinden fikir ve düşünce adamının zor çıkabileceğini vurgulamaktadır) ve “Düşünemediğimizi düşünmedikçe, düşünmekten uzak yaşayacağız. Düşünce milleti olmadığımızı bilmekte, kurtarıcı düşüncenin ilk şartı vardır” der.
•          Eserlerinin belkemiğini “İdeolocya Örgüsünde” bütünleştirdiği fikirleri teşkil eder. İdeolocya örgüsü, yüzü aşkın eserine ruh ve mana veren, onları içten kavrayan bir projektördür. Eserlerini iyi anlayabilmek için yazarının “Dünya Görüşünü” bilmek gerekir. Yoksa Üstadın davasını en iyi işleyen şiirlerinden biri olan “Sakarya Destanı” bile hakkıyla anlaşılmaz. Ancak ondaki şiiriyetten haz duyabilir, o kadar.
•          Üstadı kırk yıl, olmadık “Çile” lere, işkencelere ve ademe mahkumiyete maruz bırakan, hep bu İdeolocya Örgüsündeki fikirleridir. Bu bakımdan İdeolocya Örgüsü, onun fikri sahadaki baş eseridir. Bunu, eserin başına yazdığı “ithaf” yazısında kendisi şöyle belirtiyor; “Bu eser benim bütün varlığım, vücut hikmetim, her şeyim. Ben ,arının peteğini hendeseleşmeye memur bulunması gibi, bu eseri örgütleştirmek için yaratıldım. Şiirlerim de, piyeslerim de, ilim ve fikir yazılarım da, sadece bu eserin belirttiği bina etrafında bir takım “Müştemilat” dan başka bir şey değil.” Diyor. Ve eserini bütün ümitlerini bağladığı Anadolu Gençliğine ithaf ediyor.
•          Biz de diyoruz ki, Üstadın 1943 den itibaren ilk Büyük Doğularla başlayıp parça parça yayınladığı, 25 yıl hatta 30 yılda ancak tamamlayabildiği, İslamiyet’in topyekûn eşya ve hadiselere nakşı davasını güden bu eser, parça parça İngiltere ve İsrailde tercüme edilirken, eskilerin “Kaht-ı Rical” dediği, “Mutlak hakikat” önünde diz çökebilecek, çekinmeden hakikati söyleyebilecek, fikir namus ve cesaretine sahip “adam kıtlığı” yüzünden (yani düşünen adam bulunmadığı için) bizim fikir iklimimizde ve bütün İslam aleminde hala gözlere aksettirilememiş, yorumcusunu ve tercümanını bulamamış son yıllarda iyice unutulduğu veya ihmal edildiği kanaatini taşıdığımız “İdeolocya Örgüsünü”, bilhassa Necip Fazıl ve fikriyatının daha iyi şekilde anlaşılması bakımından, okuyup anlamaya ve yorumunu yapmaya bütün Müslüman Türk aydınlarını davet ediyoruz.
•          Üstad Necip Fazıl fikir namusu, fikir cesareti, dalkavukluk düşmanlığı, hakikatin sözcüsü olmak uğrunda hapishanelerde yatmayı hiçe saymıştır. Zaten Onun bütün çilesi, hapishane hayatı, muhakemeleri, mahkumiyet ve mağduriyetleri, Müdafaaları vesaire hepsi bu şahsiyetli tavrının neticesidir. Bu bakımdan Üstad bir fikir abidesidir. Bu müstesna fikri şahsiyeti, Ona daima “Viran olası hanede evladü-iyal var.” Kaygısından uzak tutmuştur.
•          Bugün maalesef, içimizi kanatan ortak yaralarımızdan birisi de anlayışsız bir biçimde, tek tek ayrı baş çekmemiz, ayrılığa düşmemizdir. Bu da, müşterek düşmanlarımıza güç kazandırırken cephemizde zafiyete sebep olmaktadır.
•          Kanuni mecburiyetten karşısında fikir cesareti olup da, az veya çok üstadı anlamış Büyük Doğudan eşinerek bu uğurda yıllarını harcamış, kalemi olup düşüncelerini kağıda dökebilme istidadı gösteren bizden olan yazar- çizer takımı, bugünkü dünya şartlarında üzerine düşen ve taşıması lazım gelen sorumluluktan habersiz yaşamaktadır.
•          Bu bakımdan, davayı cemiyet planında ve düşünce alanında temsil fikrinde olanlar, otursun “İdeolocya Örgüsünü” didik didik edip yazsın. Hiçbir hasis nefs kaygısına düşmeden üzerinde titizlikle durulması gereken bir husustur bu. Gerçek cemiyetleşmek (örgütlenmek) ancak bu yoldan hareketle olur. Parti yoluyla değil.
•          Bütün bunlardan dolayı “İdeolocya Örgüsü” nü ön plana alıp göz ardı etmemeyi, her bakımdan üzerinde hassasiyetle durmayı, okuyup anlamayı önemle tavsiye ediyorum.

“Tarihi Bir Tespit”
•          Üstad ve Abdülhamid
•          Tarihi gerçekler yönünden bizim Millet olarak durumumuz, yürekler acısı, düşündürücü, kafa patlatıcı bir manzara arz eder.

Tarih, kutuplara kaçmış bir fener,
Buz denizlerinde çakar başıboş!
Yirmidokuz harflik, sözde aydınlar,
Yafta yazar, isim takar başıboş!
Allah’ım, sen acı bu saf millete,
Akşam yatar, sabah kalkar başıboş!”
 diyen Üstadın dünya Siyonizminin kurbanı olmuş, Ermeniler tarafından “Kızıl Sultan” ve “Müstebit” diye yaftalanmış ve Onların yerli işbirlikçileri tarafından özellikle perçinlenmiş 2. Abdülhamid’i “Ulu Hakan” unvanında ele alması, fikir cesareti kadar fikir namusuna da sahip bulunduğunun delilidir.
•          Tarihi gerçekler tersyüz edilirken, batının “dikte” ettirdiği Masal, tarih diye bu Millete yutturulurken, bu oyuna kanacak insan değildi Üstad. Durumu gerçek yönüyle ilk gören, Batıyı da, Doğuyu da topyekun müesseseleriyle idrak eden ilk büyük zeka, soylu kafa Necip Fazıl, toplumun geçirdiği büyük buhranı tam olarak yaşamıştır.
•          Tarih noktasında Üstad, 2. Abdülhamid’i “Muhabbet kutbu ve Tez” olarak ele alır. Özellikle bu bahsi çok iyi bilmek lazımdır ki, “Nefret Kutbu” na karşı “Muhabbet Kutbu” bilinsin ve renkler siyahla beyaz halinde ortaya çıksın. Çünkü batı ve Onun yerli işbirlikçileri, bütün gücüyle bu büyük Hakan’ı kötülemek ve düşürmek için seferber olmuşlardır. Çünkü “Ulu Hakan”, Batının zaafını anlamıştır. Ortadoğu’nun kurtuluş yolunu görmüştür. Ta Hindistan dan Afrika’ya kadar sömürülen coğrafyayı ve insan kitlelerini, tek ideoloji (Din Birliği) etrafında toplamasının tek çıkar yol olduğunu görmüştür. Onun bu idealinin gerçekleşmesi ise Batının sonu olacaktı. En azından Ortadoğu Ülkeleri adına denge sağlayacaktı. Bunu çok iyi anlayan Batılı, Onun hakkında yalan ilim ve sahte tarih imal etmiştir.
•          İşte bütün bunları içyüzleriyle, Menbaı ve mansabıyla, her türlü metod ve planlarıyla bize tanıtan ve bunu “Tarihi Tez” halinde hakiki yerine oturtan da Üstad ve Onun tek başına mektepleştirdiği Büyük Doğu olmuştur.

 

Üstad Bir Cemiyet Davacısıdır:

•          Mükemmel cemiyetin davacısıdır. Mukaddes emanetin davacısı. Mükemmel cemiyetin davacısı. Şehir: “yakınlıktan ötürü” yakınlığı kovan şehir, idraki, iz’anı ters çevirmiş, Kalplerdeki güneşler sönüş, insanlardaki; “Beyinler zıp zıp kadar, mideler koskocaman.” ve: “Orman keleş, nebat kel / Nebat adamlar Orman.”
-Bunu karşısında Üstad şu tespitte bulunur.
“Bıçak soksan gölgeme / sıcacık kanım damlar.
 Gir de bir bak ülkeme / Başsız, Başsız adamlar.”
Üstada göre bu başsız adamlar;
 “Çöplüğe attılar da mukaddes emaneti;
 Hak bellettiler, Hakka en büyük ihaneti”
•          “Allah ve ahlaktan bahsetmek yasaktır!” emrine rağmen “Kutsi emaneti” yaşamış kılmak için çırpınan, didinen, çalışan Üstad:

“Rahminde cemiyetin ben, doğun sancısıyım,
 Mukaddes emanetin, dönmez davacısıyım.” Diyerek tavrını kor, mücadele bayrağını açar. “Fildişi Kulesinden” meydanlara iner, “Büyük Doğu” ile, cemiyeti, inançları doğrultusunda yönlendirmeye çalışır.
•          Üstada göre “Allah’ın seçtiği kurtulmuş Millet”, kılavuzunu kaybetmiş, bunun için de sıkıntıdan sıkıntıya sürüklenmiş, düşmanlar önünde hezimete uğramıştır. Ne ferd ve ne de cemiyet kılavuzsuz bir yere varamaz. Kılavuzsuz toplumu da düşmanları ezer, yok eder. Bu inançta olan Üstad:
 “ Nur yolu izinden git kılavuzun,
 Fethine çık, doğru, güzel, sonsuzun!” diye seslendiği topluma:
“O’nun (Sallallahü Aleyhi Vesellem) ümmetinden Ol!” tavsiyesinde bulunur.

•          Evet o yalnız kendisini kurtarmakla yetinmiyor. Girdiği yolda herkesin kendisiyle beraber olmasını istiyor:

Evet kafam çatlıyor, güya ulvi hastalık
 Bendedir, duymadığı dertlerle kalabalık!” beytiyle, kalabalığın derdini dert ediniyor. Ayrıca şuursuz kalabalığın yok ettiği cemiyetin ruhunu canlandırmak istiyor. Türkün ruh köküne musallat mana barbarlarının ruhunu yok ettiği cemiyetten acı acı yakınıyor:

Cemiyet, ah cemiyet yok edilen ruhiyle
 Ve cemiyet, cemiyet yok eden güruhiyle”

-Kalabalık halini almış cemiyet yanlış yoldadır. Onu yanlışından çevirecek dinamik bir güce ihtiyaç var! İşte Üstad, bu aksiyon gücünü Allah-u Teala’nın izniyle kendinde bularak kalabalığın önüne atılıyor ve haykırıyor:

“ Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak,
   Haykırsam, kollarımı makas gibi açarak!”

•          Bundan sonra cemiyetin durumunu şöyle tesbit ediyor:
“Bir kitap sarayının bin dolusu iskambil
 Barajlar yıkan şarap, sebil üstüne sebil
 Ve ferman, kumardaki dört kralın buyruğu
 Başkentler haritası, yerde sarhoş kusmuğu!
 Geçenler geçti seni, uçtu pabucun dama,
 Çatla Sadom – Gomore, patla Bizans ve Roma!”

-İçki, kumar ve zina üçlüsünün çökerttiği ahlak binasının altında kalan cemiyet canlanamaz. Cadde sanılıp, gerçekten çıkmaz sokak olan bu yola giren kalabalığın durdurulması gerekli, durum anlatılmalı. Bunu kimler anlatacak? Sanırım siyaset, ilim ve sanat. Halbuki : “Siyaset kavas, ilim köle, sanat ihtilaç.” Önce bunların düzelmesi, hakiki yerine oturması gerekir.

•          Bakın size “sosyal adalet” diye yırtınanların da dikkatini çekerek, bir hususu Üstad la beraber haykırmak istiyorum:

“Allah’ın on pulunu bekleyedursun on kul
  Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul

  Bu taksimi kurt yapmaz, kuzulara şah olsa,
 Yaşasın kefenimin kefili, karaborsa!...”

•          İşte başka bir tespit: Düşündürücü, kafa patlatıcı bir tespit:

 

“Tarih, kutuplara kaçmış bir fener / Buz denizlerinde çakar başıboş!
  Yirmidokuz harflik, sözde aydınlar / Yafta yazar, isim takar başıboş!
  Allah’ım, sen acı bu saf millete, / Akşam yatar, sabah kalkar başıboş!”

-Bu başıboşluğa bir son vermek gerekir. Ne fert fertle ne de fert cemiyetle çekişmeli. Önce inanmak gerekir ki;

“Fertle toplum arası, kalkacak artık güreş,
  Herkes tek tek sırtına toplumu bindirecek!...”

-İşte o zaman “batmayan güneş” doğacak, doğan güneşle beraber bakınız daha neler gelecek. Bunları Üstaddan dinleyelim:

“Pervane dediğin çerağa gelir / Sular kıvrım kıvrım ırmağa gelir.
  Birleşir kupkuru dalla yamalı kök / yemyeşil bir ışık, yaprağa gelir!
  Kal’anın burcundan çakar işaret, / Millet dalga dalga bayrağa gelir..”
-Bu bayrağı kim taşıyacak biliyor musunuz?  Uzun söze gerek yok. Üstadı dinleyelim:

Çok var ki, bu hınç bende fikirdir, fikirse hınç,
  Genç adam, al silahı, iman tılsımlı kılınç;
  İşte bütün meselem, her meselenin başı,
  Ben, bir genç arıyorum, gençlikte köprübaşı!
 Tırnağı, en yırtıcı hayvanın pençesinden,
 Daha keskin eliyle, başını ensesinden;
 Ayırıp o genç adam, uzansa yatağına,
 Yerleştirse başını, iki diz kapağına
 Soruverse; ben neyim ve bu hal neyin nesi?
 Yetiş, yetiş hey sonsuz varlık muhasebesi!
 Dışımda bir dünya var zıpzıp gibi küçülen,
 İçimde homurtular, inanma diye gülen,
 İnanmıyorum, bana öğretilen tarihe!
 Sebep ne, mezardansa bu hayatı tercihe!”

•          Gayeye koşan, Mes’uliyet sahibi, davasına aşk ve vecd’le bağlı gençlerin elinde, Türk milleti yine altın devrini yaşayacak Allah-u Teala nın lütfüyle. Üstad, bütün ömrü boyunca, böyle bir gençliğin yetişmesi için çalıştı. Buna engel olmak isteyenlere;

“Ey düşmanım, sen benim ifadem ve hızımsın,
  Gündüz geceye muhtaç bana da sen lazımsın” diyerek karşılık verdi. Bütün bunlardan sonra O, davaya hizmet etmek isteyen gençlerin dikkatini, aşksız, vecdsiz, idraksiz, çilesiz, nasipsiz ve hikmetsiz, dış kabuk ezbercisi “kaba softa ve ham yobaz” ile “kabuk milliyetçileri ne “ çekmiştir.
•          Ayrıca başıboşlar, züppeler, Batı hayranları, devrimbazlar, körü körüne inkarcılar, hürriyet için hürriyetçilerden meydana gelen “karton adamlar” la, komünistler, materyalistler, batının içtimai, siyasi, ruhi mezheplerine kapılmış ve kapılanmış, “maddemizi sömürmeye ve imanımızı söndürmeye memur, kalpleri küffar tarafından fethedilmiş” “damgalı adamlara” da özellikle dikkat etmek gerektiğini belirtmiştir.

Üstad Ümitvardır.

•          Gençlerin, aşk ve vecd devirlerimizi inceleyip “Fırkay-ı naciye’de” yerlerini almalarını, derin ve hakiki mümin olmalarını isteyen Üstad, bütün engellemelere, hadiselerin görünüşte aleyhte olmasına rağmen ümitsizliğe kapılmamış, aksine ümit aşısı yapmıştır:

Bekleyin, görecektir, duranlar yürüyeni
  Sabredin, gelecektir, solmaz pörsümez yeni!”

•          Her devrin mahkumu, makhusu ve mağduru olan Üstad 1960 “gece baskınından” (ihtilalinden) sonra da tevkif edilir. 1961’de Zindandan, oğlu Mehmed’de yazmış olduğu mektupta, her ne kadar;

“Zindan iki hece, Mehmedim lafta,
 Baba katiliyle baban bir safta
 Bir de geri adam, boynunda yafta
 Halimi düşünüp yanma Mehmedim
 Kavuşmak mı? Belki, daha ölmedim!”
mısralarında ümitsiz gibi görünüyorsa da, ayni manzumenin sonlarına doğru, mesuliyetini idrak, inananları aksiyona teşvik ederek, gelecekten ümitli olduğunu davası namına ifade ediyor;
“Ana rahmi zahir şu bizim koğuş,
 Karanlığında nur, yeniden doğuş…
 Sesler duymaktayım, davran ve boğuş!

                       Sen bir devsin, yükü ağırdır bu devin,
                       Kalk ayağa, dimdik doğrul ve sevin!...

Mehmedim sevinin, başlar yüksekte,
Ölsek de sevinin, eve dönsek de,
Sama bu tekerlek kalır tümsekte!....

                       Yarın elbet bizim, elbet bizimdir.
                       Gün doğmuş, gün batmış; ebed bizimdir!”

•          O, ta dillere ve kalemlere perçin vurulan 1940 lı yıllarda bile ümit fidanını sulamaktan bezginlik duymamış;

“Ektik ektik yetişecek,
 Çoğu gitti azı kaldı.
 Bütün yollar bitişecek
 Çoğu gitti azı kaldı”                
mısralarıyla, baskı altında, sıkıntılı ve ümitsiz gönüllere su serpmiştir.

•          İnandığı değerler manzumesini sözle ve yazıyla anlatmaya devam etmiş. Önüne dikilen inkar sırlarına karşı hücumuna gittikçe artırmıştır. Ve nihayet:
“Surda bir gedik açtık, mukaddes mi mukaddes
 Ey kahpe rüzgar artık ne yandan esersen es!...” diyebilecek gönül rahatlığına ulaşabilmiştir.
•          1947’de açtığını söylediği bu gedikten, 1949’da “Sakarya Destanı” eşliğinde Sakarya ile aynileşen insanımıza akıtmış. Hepimizi düşünmeye, zamana kulak vermeye, mekana dikkat etmeye davet ederek, size, Sakarya ile beraber akmayı teklif ediyorum demiştir.

“İnsan bu, su misali kıvrım kıvrım akar ya,
 Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya

                            Su iner yokuşlardan hep basamak basamak;
                            Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak

Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz;
Sen kıvrıl, ben gideyim, son Peygamber kılavuz!

                            Yol Onun, varlık Onun, gerisi hep angarya;
                            Yüz üstü çok süründün, ayağa kalk Sakarya!”

•          İslam’ın Batını olan “Tasavvuf” üzerinde de söz ve şahsiyete sahip ve “göklere çıkan merdiveni arayan” Üstad, zaman zaman; “Ey yedinci kat gök esrarını aç!” diyerek tazarruda bulunmuştur.

Sonsuzluk kervanı, peşinizde ben,
 Üç ayakta seken topal köpeğim!
 Bastığınız yeri taş taş öpeyim,
 Bir kırıntı yeter, Kereminden!
 Sonsuzluk kervanı peşinizde ben…”   diye İslamın tasavvuf kanadına yaslanarak, sonsuzluk kervanına katılabilmek için çırpınmıştır.
•          Bu meyanda Üstad, Yunus gibi nefs elinden yakınır. İnsanın içindeki en güçlü düşman nefs. İrade nefsin eline geçerse neler yapmaz ki… Nefsin sınırsız istekleri karşısında Üstad;

“Kaç mevsim bekleyim daha kapında / Ayağımda zincir, boynumda kemend
 Beni de, piştiğin bela kabında / O kadar kaynat ki, buhara benzet.”

Diyerek nefs terbiyesinde derviş Yunus’tan imdat dilenir. Ve;
Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök / Heybem hayat dolu, deste ve yumak.
 Sen, bütün dalların birleştiği kök / Biricik meselem sonsuza varmak…”

•          Yine Üstad, ölüm gerçeğini, ölüm korkusunu, ne güzel ifade ediyor:

“Ölüm…O geldi mi ne var korkacak
Korkular biter!....”
 ve son şiirlerinden birinde de:

“Gençlik. Gelip geçti, bir günlük süstü,
 Nefsim doymamaktan dünyaya küstü,
 Eser darmadağın, emek yüzüstü,
 Toplayım eşyamı, işim acele!”

•          “Biz sussak mezar taşımız konuşacak” diyen ve otuz küsur yıldır maya tutması için, ciğerinden kalemine kan çekerek yırtındığı, kıvrandığı, zindanlarda çürüdüğü “İstikbal Elçileri” olan gençliği ve bütün Maraşlıları aşkla selamlıyor ve bu vesileyle aziz Üstadımızı Rahmetle yad ediyorum. Ve onun şu iki kıtasıyla sözlerimi bitirmek istiyorum:

 

“Kırılır da birgün bütün dişliler,
 Döner şanlı şanlı çarkımız bizim,
 Gökten bir el, yaşlı gözleri siler,
 Şenlenir evimiz barkımız bizim,

Gideriz, nur yolu izde gideriz!
Taş bağırda sular dizde gideriz.
Birgün akşam olur biz de gideriz.
Kalır dudaklarda şarkımız bizim!                      

 

                                                                                 Allahın selamı üzerinize olsun

                                                                                                                              Mustafa Ekinci
                                                                                                                              12. Mayıs 1990
                                                                                                         Kahramanmaraş Konuşması

 

 

 

 

 

 

 

 

Giriş | Yeni Sayfa 268

Bu sitenin son güncelleştirilme tarihi 22/05/08 13/01/09