Giriş GÜNCEL YAZARLAR Resim-Karikatür Büyük Doğu Arşivi

BAŞYAZI

KİTAP ELEŞTİRİLERİ

KÖŞE YAZILARI

SİYASET

BASINDA GEZİNİRKEN

TARİH

SANAT

FIKIH

BİZE ULAŞIN

SOSYOLOJİ

TANIDIĞIMIZ DÜNYAYA YENİ BİR BAKIŞ

Canlı yaratıklar arasında sadece insanoğlu kendi hakkında bilinçli bir biçimde araştırma yapmaya ve düşünmeye muktedirdir. Tarih boyunca atalarımız; türlerimizin sosyal hayatı içinde dışlaşan insan tabiatı üzerinde düşündüler. İnsan oğlu niçin aileyi kurar ve niçin tanrılara tapınır. Niçin bir toplumun yaşayış biçimi, bir diğerinden farklıdır? Hangi faktörler bazı insanları sosyal kuralları ihlal etmeye yöneltirken, diğerlerini itaate sevkeder? Niçin bazı insanlar zenginken, bazıları fakirdir? Hangi sebepler bir toplumu diğeri ile savaşa sevkeder? Başka insanlardan soyutlanmış olarak büyüyen insan acaba neye benzerdi? Hangi faktörler toplumları birleştirir ve niçin bütün toplumlar her zaman sürekli olarak değişir?

Son zamanlara kadar bu ve benzeri sorulara verilen cevaplar tamamiyle geçmişten gelen sezgi, spekülasyon, büyük bir oranda mit (mitoloji), boş inan (hurafe) ve geleneksel “halk bilgeliği”nden parmağını kımıldatmadan kolayca elde ediliyordu.

Sadece son yüzyılda, insan toplumları ve sosyal davranışların üzerindeki çalışmalara yeni metodlar uygulandı ki; söz konusu olan bu bilimsel metod; cevapları, toplanan olguların sistematik araştırmasından sağlar.

Çalışmaların bu yeni biçimi, canlılık getirmesine rağmen; sosyoloji hala çocukluk döneminde bir disiplindir. Sosyoloji; insan toplumları ve sosyal davranışların üzerindeki bilimsel çalışmadır. Onun konusu geniş, karmaşık, değişiktir ve elde edilen bilgi içinde eksikler taşıyan, mükemmel olmayan bir çok yoldan sosyolojik araştırma ile üretilir. Bununla beraber, bu disiplinin ortaya çıkışından itibaren geçen kısa sürede; o bize sadece spekülasyonla asla güvenilir bilgi elde edemeyeceğimizi öğretti. Biz insanoğlunu ve sosyal hayatı tamamiyle yeni yöntemle algılamayı öğrenmiştik ki; o yeni yöntemi bazen şaşırtıcı, ekseriya da çekici bulacaksınız.

 

GÖRÜŞ AÇISI (PERSPEKTİF) OLARAK SOSYOLOJİ

Dünya; herkesin kesin olarak aynı biçimde göreceği gerçeklerden ibaret değildir. Bir ev sadece ev olarak görülebilir, fakat farklı kişiler ona bakacaklar, onu tümüyle değişik yorumlayacaklardır. Örnek olarak bir evi; mimar, emlakçi, hırsızlık yapmaya niyetli kişi, sanatkar, bina yıkıcısı değişik açıdan mütalaa edecek, sonuç olarak da tümüyle farklı özellikler göreceklerdir. Aynı şekilde sosyoloji; toplum ve sosyal davranışlar konusunda özel bir görüş açısı verir ki; bu görüş noktası yukarda söylediğimiz gibi şair, filozof, hukukçu veya polisinkine hiç benzemez.

Sosyolojik görüş açısı bizim tanıdığımız çevremize ilk defa görüyormuşuz gibi bakmamızı sağlar. Sosyolojik perspektif; bize geleneklerle hazır olarak verilmiş dünyamıza taze bir görüşle bakmamıza; kendi sosyal çevremize, yabancı ve gizemli kültürleri araştırırken  duyduğumuz merak ve cazibe ile eğilmemize yardımcı olur. Peter Berger (1963)’in söylediği gibi; şuurluluğun özel halinden başka birşey değildir. Sosyolojik perspektif; daha önce asla dikkat etmemiş olduğumuz sosyal çevremizin özelliklerini derinden görmeye ve onları yeni ve parlak ışık içinde yorumlamaya teşvik eder.

Sosyoloji aynı zamanda şimdiki deneylerimizin dışında bulunan geniş dünya üzerine bize pencere sağlar ve bizi; bu penceresiz farkına varamayacağımız ve yanlış anlayabileceğimiz toplum katmanlarının içine girmemize rehberlik eder. Genel olarak bizim dünya görüşümüz kişisel deneylerimizle biçimlenir. Fakat sosyoloji bizi; zengin ve kuvvetli fakir ve zayıf ,gecekondu, bağımlılar,çeşitli mezheplere inananlar ve canilerin dünyasının içine sokabilir.Çünkü saydığımız bu dünyaların kişileri değişik sosyal deneylere sahip olup, sosyal realitenin tümüyle farklı açıklamasına sahiptirler .Sosyoloji; bizim görüş açımızdan farklı olanları da değerlendirmemize; bu görüş açılarının oluşumlarını ve süreçlerini anlayarak kendi davranışlarımızı ve hayatımızı daha iyi anlamamıza imkan verir.

TEMEL ANLAYIŞ

Sosyoloji; bizlerin temelde sosyal hayvan olduğumuz öncülünden yola çıkar ki -Bu sadece huyun (kişiliğin doğuştan getirdiğimiz özellikleri) insan üzerindeki etkisinden olmayıp, hayvansal yanımız olmasa canlı bir özelliğe sahip olamayacağımız düşüncesinden kaynaklanır. Biz; biz doğmadan uzun süre önce varolan ve biz öldükten sonrada yine uzun süre devam edecek olan toplum içinde iyi veya kötü hayatımızı yaşarız. Hepimiz bir toplum içinde doğarız ; özelliklerimiz, ümitlerimiz, korkularımız dertlerimiz ve tatminlerimiz hep ondan kaynaklanır. Sosyolojinin temel anlayışı şudur: insan davranışları büyük çapta kişilerin ait olduğu toplumların karşılıklı etkileşimi ile biçimlenir. Biz belirli bir toplumda ve belirli bir zaman ve mekan noktasında yaşadığımız için böyle davranırız. Eğer siz; çağdaş bir Çin köylüsü, bir Afrika pigmesi, Antik Greek veya feodal bir aristokrat olarak doğmuş olsaydınız; kişiliğiniz, hayat tercihleriniz ve sosyal deneyimleriniz farklı olacaktı.Bu olgu yeterince açık görünür,fakat kolayca gözden kaçırılır. Halk her yerde; kendisini çeviren fiziksel dünyaya baş eğdiği gibi aynı şekilde sosyal dünyasının değerlerini kendine verildiği biçimde almak eğiliminde olup, toplumunu ve onun adetlerini sorgulamadan kabul eder. Fakat sosyolojik perspektif; toplumun “Tabiat dünyası” gibi bize hazır olarak verilmiş değişmez kuralları olmadığını; sosyal değerlerin belirli bir zaman ve mekan kesiti içinde, onlar tarafında yaratılan, ve onlar tarafında değiştirilen değerler sistemi olduğunu görmeye muktedir kılar.

Sosyolojinin ana odağı topluluktur, birey değil. Bireyler üzerindeki. araştırmalar faydalıdır, fakat o; temelde toplumsal etkileşimle ilgilenir. -insanların diğerlerine karşı davranış biçimleri,tepkisi, birisinin diğerine etkisi- Bütün sosyal davranışlar; el sıkmadan adam öldürmeye, bütün sosyal kurumlar, dinden aileye, eninde sonunda karşılıklı etkileşimin ürünüdürler. Bunun için; topluluk sosyologun ilgileneceği ana çerçeveyi oluşturur- Bu topluluk takım kadar küçük, etnik bir toplum kadar büyük veya modern endüstri toplumu kadar geniş olabilir.

SOSYAL TASAVVUR

Toplum üzerinde bu kadar durulmasına rağmen bireye geri döneriz, aynı zamanda toplumu tanıyarak, kendimizi de çok daha iyi anlarız. C.Wright Milis (1959) sosyolojinin perspektifini “sosyal tasavvur” olarak niteler. -Özel yaşantı ile toplum arasındaki ilişkinin canlı bir biçimde farkına varış- İnsanlar genel olarak dünyayı aile, arkadaş ve meslektaşlarının küçük dairesi içindeki sınırlı yaşantıları arasından görür. Bu görüş tarzı toplumun görünüşü konusunda onları körleştirir. Bundan fazlasına da sebep olur. Bu görüş tarzı; insanların, yukarıda saydığımız küçük dünyaları hakkındaki görüşlerini de daraltır. Çünkü bu dünyalar da, görülmeden kolayca geçip giden zengin sosyal kuvvetlerce biçimlendirilir.

Sosyolojik tasavvur kilitlenmiş bu kişisel görüş açısından kurtulmamıza yardımcı olur. -Böylece hiç değilse zihinsel olarak toplum içindeki yerimizden soyutlanarak; özel ve sosyal olaylar arasındaki bağı yeni bir açıklıkla görmemizi sağlar. Toplumlar sanayileştiği zaman, insanlar istese de istemese de köyde çiftçi, şehirde işçi oluyor. Milletler savaştıklarında; insanların kişisel kontrol kuvvetleri dışında çiftler boşanıyor ve çocuklar yetim büyüyor. Ekonomik çöküş anında; insanların performanslarının yeterliliğine bakılmaksızın işlerinden çıkarılıyorlar. Sosyolojik tasavvur; toplumumuzun kalıpları ve olayları ile kendi yaşantımızın, kalıpları ve olaylar arasındaki karmaşık ilişkileri anlamamıza yardıma eder. Mills’in ifade ettiği gibi.

Sosyal tasavvur; tarih, biyografi ve iki toplum arasındaki ilişkileri kavramaya muktedir kılar. Sosyolojik tasavvur; insanların toplum içinde; tarih ve biyografinin kesişme noktasında ne olduğunu anlamaya çalışır.

BİLİM NEDİR?

Bilimin temel özelliği mantıksal ve sistematik metodlara başvurmasıdır. Bu başvurulan metodlarla bilgi elde edilir ve bilginin gerçek yapısı üretilir. Bilimler genel olarak iki ana dala ayrılır: doğa bilimleri -ki bu bilimler fiziksel ve biyolojik fenomenler üzerinde çalışırlar-;sosyal bilimler ki – bu bilimler de insan davranışlarının değişik görünüşleri üzerinde çalışırlar- Bu iki dal arasında önemli farklar vardır. Fakat ikisi de bilimsel yöntemi kabul etme konusunda ortaktırlar.

Gerek sosyal bilimler, gerekse doğa bilimleri; evrende ,altı çizilerek vurgulanacak bir düzen olduğunu kabul ederler. İster moleküllere isterse insanoğluna ait olsunlar bütün olaylar tesadüfî değildirler. Bütün olaylar kendileri hakkında genelleme yapılabilir, yeterince düzenli bir yolu takip ederler. Örnek olarak şöyle bir genelleme yapabiliriz: hidrojen ve oksijen belirli şartlar altında birleşirlerse,daima su meydana gelir. Bunun benzeri olarak şöyle bir genelleme de yapabiliriz: bütün insan toplumları, bir aile ve evlenme sistemine sahiptirler. Genellemeler bilim için kesindir. Çünkü bu genellemeler; soyutlanmış, görünüşte anlamsız olayları bizim anlayabileceğimiz kalıplara yerleştirirler. Böylece sebep-sonuç arasındaki ilişkiyi analiz etmemiz mümkün olur. Ve dolayısıyla bazı şeylerin niçin olduğu ve gelecekte aynı şartlar altında aynı olayın meydana geleceği önceden tahmin edilebilir. Bilim; doğruluğunun araştırılması mümkün kanıtların dikkatlice, sistematik analizinden elde edilen genellemelere, açıklamalara ve öngörülere güvenir. -Ki bu kanıtlar, diğer kanıtlarla kontrol edilebilir ve aynı sonucu vermesi beklenir- Diğer taraftan bilimsel olmayan sağduyu inanca dayanır. Örnek olarak; eski Romalılar, gerçekte hiç bir zaman görememelerine rağmen, güneşin gökyüzünde boydan boya arabalarının içindeki tanrılar tarafından çekildiğine inandılar. Bilim adamları ise yerin hem kendi hem de güneşin etrafında döndüğünü gözlemlediler ki; bu gözlem herhangi bir uzman bilim adamı tarafından aynı yöntemler kullanılarak doğrulanabilir. Kısacası bilimsel yaklaşım bize, sağduyunun tahminlerinden, çok daha güvenilir realite yorumları  verir.

Bu söylediklerimiz sağduyunun doğru açıklamalar ve tahminler elde edemeyeceği anlamına gelmez, o da çoğunlukla bunları sağlayabilir. Buna rağmen asıl problem; bilimsel metodu kullanmadan sağduyu ile elde edilen bilginin doğru olduğunu söyleyebileceğimiz, sağlamasını yapabileceğimiz başka bir yöntemin yokluğudur. Sağduyu, asırlarca dünyanın evrenin merkezi olduğunu ve dünyanın düz olduğunu söyledi. Kopernik bilimsel yöntemleri kullanarak, dünyanın birçok benzeri gibi sadece bir gezegen olduğunu buldu;Colomb ve diğer coğrafyacılar da dünyanın yuvarlak olduğunu gösterdiler. Bu kişiler ve benzerleri olgulara dayalı araştırmalarını yaparken, buldukları doğrular zamanın önemli sosyal inançlarına ters düştüğü için, kendi itibarlarını, hatta bazen hayatlarını tehlikeye attılar. Fakat bu kişilerin toplumları tarafından aziz kabul edilen düşüncelere karşı meydan okumaları, bilimden öte bir iddia içerir: bilimin keşfedemeyeceği, söz sahibi olamayacağı kutsal bir alan yoktur. Prensipte bilimsel araştırma için uygun olan her soru bilimsel yöntemlerle cevaplandırılabilir. -Bu araştırma ve buluşlar, utandırıcı kuvvetli ilgiler ve kutsal kabul edilen değerlerin altını kazma bile olabilir. -Bugün ise bilim mutlak ve son gerçekleri bulma konusunda eskisi gibi gururlu değildir. Bilimsel bilginin yapısı; varolan verilerin mantıksal yorumundan fazla özel bir önem ifade etmez. Yeni olguların aydınlığa çıkması veya varolan tahminleri parçalayarak, güvenilir verilerini yeni yöntemlerle yeniden yorumlaması her zaman mümkündür. Bilim hiçbir zaman hiçbir şeyi şüpheye pay bırakmayacak şekilde kesin olarak kabul etmez; herşey daima daha ileri kontrole, yeni yoruma, düzeltmeye, hatta reddedilmeye açıktır. Bu sebeple bilim adamları özellikle sosyologlar ekseriya ”mit” lerin tahrip edicisidirler. (Elias,1978)

BİLİM OLARAK SOSYOLOJİ

Sosyal hayat tesadüfî olaylar silsilesinden ibaret değildir: toplum ve onun ilerleme süreci bir çok şartlar altında düzenlenir. Bu sebepten sosyoloji bütün bilimlerin genel araştırma metodlanı kullanabilir ve akılcı bir biçimde güvenilir genellemeler yapabilir.Tabiî bilimciler gibi sosyologlar da teoriler kurarlar, teorileri toplar ve analiz ederler, tecrübeden yararlanırlar ve gözlemler yaparlar ve kesin sonuçlara varmaya çalışırlar.

SOSYOLOJİNİN BİLİMSEL KONUSU

Sosyoloji de diğer bilimler gibi; tabiat bilimlerine göre daha az ilerlemiştir. Bunun iki sebebi vardır. Birincisi; tabiat dünyasında bilimsel yöntem asırlardır kullanılmasına rağmen, sosyal davranışlar konusundaki çalışmalarda sadece son zamanlarda kullanılmaya başlanmıştır. İkincisi, insan davranışlarının araştırılması sürecinde ortaya çıkan problemlerin bir çoğu ile tabii bilimciler karşılaşmazlar. Sosyologlar insanla uğraşırlar -diğer bir ifade ile araştırdıkları konu bilinçli, kendinin farkında ve istediği zaman davranışlarını değiştirme yeteneğindedir. Kayalara veya moleküllere benzemezler, bir araya gelmeyebilirler kendilerine ait bazı özel sebeplerle içtenlikle davranmayabilirler. Kendileri hakkında araştırılma yapıldığını anladıklarında davranışlarını temelden değiştirebilirler. İnsanlar; hakarete uğrarken veya temel insan hakları ihlal edilirken tecrübenin normal bir konusu olamazlar. İnsanların davranışlarının, genellikle son derece karmaşık sebepleri vardır, asıl motifi belirlemek çok güç olabilir. Tabiî ve sosyal bilimlerin her ikisi de her durum ve şartta geçerli olan “evrensel yasaların” olamayabileceğini kabul etmekle birlikte;tabiî bilimler sosyolojiden çok daha fazla açıklama ve tahminde bulunabilirler. Sosyoloji henüz yeni bir bilimdir. Fakat sosyolojinin araştırma yöntemleri sürekli olarak gelişmektedir ve gelecekte büyük çapta kesinlik elde etmeyi başarabileceklerini umabiliriz.

Sosyoloji biyokimya veya astronomiden daha az “bilimsel” değildir; o; genelleme, açıklama ve öngörü konusunda büyük problemlerle yüzyüzedir. Hala bazı çevreler sosyolojinin “gerçek” bir bilim olmadığı konusundaki şüphelerinde ısrarlıdırlar. Bu çevrelerde geçerli olan imaj; sosyologun nadiren yaptığı gibi, bilim adamının beyaz gömlek giyerek laboratuarda çalışması gerektiğidir. Fakat belki de bu şüphenin sebepleri daha derinde yatar. Molekül biyolojisinde  (molecular biology) veya gezegenlerin hareketi konusunda çok az sayıda kişi uzmandır; oysa toplum konusunda hepimiz kendimizi uzman telakki edebiliriz. Çünkü her insan birçok yılların hayat tecrübesine sahiptir. Sosyologlara sağduyunun bize hiçbir şey söyleyemediği, karmakarışık sosyal olayların dilini sadece açık anlaşılabilir duruma getirmesi tavsiye edildi.

Sosyoloji terminolojisinin yeni başlayanlara biraz yabancı geldiği de bir gerçektir. Sosyoloji genel olarak gündelik hayatımızda kullandığımız kelimeleri, onlara yeni anlamlar yükleyerek özel kavramlar haline getirir. Örnek olarak, “statü”,”rol” ve “kültür” gibi. Sosyologlar bu kavramları bütün bilim adamları, gibi aynı sebeplerle kullanırlar: terimlerin kesin anlamı üzerinde uzlaşamadıkça; bildirişme çok anlamlı ve bulanık olacak, dolayısıyla doğruyu bulmak çok güçleşecektir. Bir kimyacı kullandığı kavramlar konusunda tek anlamlı, kesin bilgilere sahiptir.

Halbuki bir sosyologun; “şu şiddet filmini bazı çocuklara gösterdim, daha sonra onlar öncekinden daha kaba davranışlar gösterdiler.” demesi yeterli değildir. Çünkü biz “şiddet” kavramından ne kastedildiğini bilmek ihtiyacı içindeyiz; ne çeşit bir şiddet, hangi durumda, hangi tipteki insanları içine alıyor? Çocuklar hakkında bazı bilgilere ihtiyacımız da vardır; yaşları kaç, cinsiyetleri nedir, geçmişleri nedir? şu kavramların da anlamını bilme ihtiyacı içindeyiz; ”öncekinden daha kaba”, “kabalık” nedir, nasıl ölçülür, onların kabalığı ne şekilde, hangi şartlar altında, ne kadar devam ediyor, kime karşı. Ancak bu sorular açıklığa kavuşturulduktan sonra; tecrübe, bilimsel değer taşıyacak bir biçimde tasvir edilebilir. Çünkü ancak böylece aynı tecrübe başka bilim adamları tarafından tekrar edilebilir ve buluşların kontrolü yapılabilir. Genel kural olarak açıklık ihtiyacından şu anlam kastedilmektedir: sosyolojik yazılar; tereddüt işinde tırnağınızı çiğnemenize veya mizah ve nükte yazıları okurken olduğu gibi, sandalyenizde kahkaha atmanıza sebep olmayacaktır. -fakat birçok sosyolojik kitap ve makaleler bulacaksınız ve bunları zihnî bir meşguliyet içinde okuyacaksınız.

SOSYOLOJİNİN GELİŞİMİ

1800’ lü yılların ortalarından önce toplum konusundaki çalışmalar sosyal filozofların düşünce alanı içinde idi. Bu düşünürler toplumun gerçek yapısından çok, onun nasıl olması gerektiği ile ilgili idiler. Halbuki şimdi kısa sayılabilecek bir zamandan beri bu anlayış tamamıyla tersine döndü.

BAŞLANGIÇLAR

Sosyoloji; ondokuzuncu yüzyılın ortalarında doğmaya başladığında, endüstri devriminin Avrupa’ya getirdiği, silip süpürücü değişikliklerin içinde idi. Endüstri devrimi kadar; tarihte geniş bir coğrafyaya yayılan veya sayısal olarak çok kişiyi etkileyen bir değişiklik tarihte görülmemiştir. Bu dönüşüm -ki o; hala dünyadaki azgelişmiş milletleri etkisi altında bulundurmaktadır- analiz edilmek ve açıklanmak ister.

Endüstrileşme asırlarca nispeten uyum içindeki toplumları korkunç bir karışıklığın içine fırlatıp attı. Yani endüstri ve teknik, sosyal ve fiziksel çevrenin görünümünü kökten değiştirdi. Köylüler kırsal alanları terkederek, endüstri işyerlerinde, korkunç şartlar altında çalıştıkları şehirlere üşüştüler. Şehirler daha önce örneği görülmemiş bir hızla büyürken; içlerinde nitelenmesi oldukça güç yeni ortamlar ortaya çıktı. Bu yeni ortamlarda; eskiden yaşadıkları küçük mahalli çevrelerin âdet ve değerleri içinde biribirine sıkıca bağlanmış geleneksel guruplar yaşamlarını güçlükle sürdürebildiler. Sel gibi çoğalan şehirlerde sosyal problemler şaha kalktı. Sosyal düzenin, tanrı tarafından takdir edilip düzenlendiği biçimindeki eski inançlar çöktü. Fransız ve Amerikan devrimleri; orta sınıfın yükselişini teşvik ve demokrasi için mücadele etti, aristokrasiler ve monarşiler ufalanıp, yıkıldı. Din kendisinden kaynaklanan ahlaki otoritenin kesin, tartışılmaz gücünü kaybetmeye başladı. Çünkü tarihte ilk defa; hızlı sosyal değişim, olayların anormal bir durumu olmaktan çok kural oldu. Artık halk, çocuklarının yaşantısının kendisi gibi olmasını istemiyordu. Değişimin yönü açık, -berrak değildi ve toplumsal düzenin kararlılığı tehlike altında idi. Acele olarak ne olup bittiğini anlamaya ihtiyaç vardı.

Bu söylediklerimizin dışında diğer iki faktör de sosyolojinin gelişmesini teşvik etti. Bunlardan biri tabiî bilimler örneği idi. -eğer tabiî bilimlerin yöntemleri fiziksel dünyayı anlaşılabilir kılıyorsa; sosyal dünyayı anlamak için aynı başarıyla, aynı yöntemlere başvurulamaz mıydı? İkinci faktör de; Avrupa’nın sömürge imparatorluklarının temelde tamamen farklı toplumları içine alması ile maruz kaldığı yeni durumdu. Bu çok uzaklardaki sömürge halklarının sosyal tatbikatlarındaki büyük zıtlıklarla ilgili bilgi, genel olarak, toplumlarda, yeni sorunlar doğurdu. Örnek olarak, niçin bazı toplumlar, diğerlerinden çok daha fazla ileri idi ve Avrupa ülkeleri değişik toplumların mukayesesinden ne gibi dersler çıkarabilirlerdi?

İLK SOSYOLOGLAR

Genellikle “sosyolojinin kurucusu” ünvanı  Auguste Comte (1789—1857) kadar gider. Sosyoloji kavramını ilk defa ortaya atan bu Fransız düşünürü, 1838 yılında ,toplumsal kavramların araştırılmasında da bilimsel yöntemlerin kullanılabileceğini ileri sürdü. Comte sosyolojik araştırmaların konusu olarak iki özel sorun ileri sürdü: sosyal statik, sosyal dinamik. Sosyal statik, düzen ve denge konusunu ifade eder -toplumlar nasıl ve niçin birarada bulunur ve bu birlik devam eder? Sosyal dinamik, sosyal değişme konusunu ifade eder -toplumları hangi faktörler değiştirir ve değişikliklerin yönünü ve mahiyetini hangi faktörler belirler? Comte bilimsel yöntemin, toplumsal yapının sırlarını çözebileceğinden son derece emindi. O,sosyologları ”insanlığın papazları” olarak kabul ediyordu. O’na göre uzmanlar sadece sosyal olayları açıklamakla kalmayacaklar, fakat aynı zamanda en büyük ilerlemenin yönü konusunda topluma kılavuzluk da yapacaklar. Comte’un bu kanaatlerine rağmen, sonraki sosyologlar, çok ılımlı amaçlara sahiptirler; onlar sosyal düzen ve değişim konuları ile uğraşmaya devam ediyorlar.

HERBERT SPENCER

Ondokuzuncu asrın diğer bir önemli kişisi de Herbert Spencer (1820— 1903) idi. O, sosyal statik ve sosyal dinamik konusunu ele aldı ve çözümlediğine inandı. Spencer insan toplumlarını yaşayan organizmalara benzetti. Hayvanların parçalarından olan akciğer ve kalp gibi organlar biribirine bağlıdır ve bütün organizmanın hayatiyetini devam ettirmesine katkıda bulunurlar. Spencer bu örneklerde olduğu gibi; toplumun parçası olan devlet ve ekonomi gibi konular biribirine bağlıdır ve bütün sistemin hayatiyetini ve dengesini temin etmek için çalışırlar demiştir. Bu teori statik konusunu açıklar. Dinamiğin açıklamasında Spencer benzetmesini daha da ileri götürdü. Darwin’in tekâmül teorisine dayanarak Spencer insan toplumlarının tedricen değişerek “ilkel” biçimden, kendisinin içinde yaşadığı çok karmaşık endüstrileşmiş topluma ulaştığını ileri sürdü. Spencer değişimin aynı zamanda ilerleme olduğuna inandı. Bunun için o; tabiî değişim sürecine engel olabilecek, toplumun temelindeki sosyal reform teşebbüslerine şiddetle karşı çıktı. Spencer’in düşünceleri bugün çok tuhaf görünebilir, fakat onların birçok değişik şekiller içinde, etkileri devam etti. Nitekim hala bir çok sosyolog; toplumu az veya çok, değişik  kısımlarının genel dengeye katkıda bulunduğu uyumlu bir sistem olarak görür. Bazıları da hernekadar en iyiye doğru “değişim”  ile “ilerleme”nin ayrı olmadığını kabul etmişlerse de toplumda, basitten karmaşığa doğru genel bir hareket temayülü varolduğuna inandılar.

KARL MARX

Ondokuzuncu yüzyılın üçüncü ve en önemli sosyal düşünürlerinden biri de Karl Marx (1818—1883) dır. Marx Almanya’ da doğdu, fakat sonra devrimci eylemleri dolayısıyla çeşitli ülkelere sürüldü ve sonunda İngiltere’ye yerleşti. O kararsız bir kabiliyetti; felsefe, ekonomi, siyasal bilim ve tarih gibi geniş ve çeşitli konularda çok parlak yazılar yazdı. O kendisini sosyolog olarak mütalaa etmedi. Fakat çalışmaları sosyolojik görüş bakımından o kadar zengin ki; şimdi çok derin ve orijinal sosyal düşünürlerden biri olarak sayıldı. Onun etkisi çok büyük oldu. Milyonlarca halk onun teorilerini hemen hemen dinî bir hararetle kabul ettiler. Modern sosyalist ve komünist hareketler ilhamlarını doğrudan doğruya ona borçludurlar. Marksizmle komünizmin aynı olmadığını anlamak çok önemlidir. Marx  belki de komünist hareketlerin bir çok tatbikatından dehşet duyacaktı ve ölümünden sonra onyıllarca kendi düşüncelerini takip ettiğini söyleyen politikaların sorumluluğunu almayacaktı.

Marx’a göre sosyal bilimcinin görevi dünyayı sadece yorumlamak değildir: onun görevi dünyayı değiştirmektir. Spencer sosyal uyum ve ilerlemenin kaçınılmazlığını ileri sürerken; Marx ise sosyal çatışma ve devrimin kaçınılmazlığını ileri sürdü. O, tarihin anahtarının sınıf çatışması olduğuna inandı. Üretim araçlarının zenginliğine sahip olanlarla olmayanlar arasında keskin bir mücadele vardır. Bu mücadele ancak, egemen sömürücülerin devrilip; özgür, insanî ve sınıfsız bir toplumun kurulması ile sona erer. Marx toplumun ekonomik temeline özel bir önem verdi. Bütün diğer sosyal tabakalaşmaların karekterinin; malın üretim tarzı ve üretenlerle, diğerlerinin ürettikleri ile geçinenlerin arasında varolan ilişkilerin biçimlendirdiğini ileri sürdü. Modern sosyologlardan bir çoğu Marx’ın teorilerine karşı çıktılar. Bu karşı oluş genellikle Marx’ın ekonominin diğer sosyal kurumlar üzerindeki etkisini mutlaklaştırması üzerinde yoğunlaştı.

 

EMİLE DURKHEİM

Fransız sosyologu E.Durkheim (1858—1917) sosyolojiyi ciddi biçimde etkiledi. Durkheim sosyal sorunlarla ilgilendi; toplumların birlikte paylaştıkları inançlar ve değerlerle ayakta durabileceklerini özellikle de bu durumun dinî akîde ve törenlerde ifade edildiğini ileri sürdü. Spencer gibi 0 da; toplumun farklı kısımlarının bütünün devamına nasıl katkıda bulunduğunu göstermek istedi. Onun yöntemi; sosyal düzenin devamlılığını sağlayan öğelerin işlevlerini soruşturmak idi.Bu yaklaşım modern Amerikan sosyolojisi üzerinde çok etkili olmuştur. Durkheim aynı .zamanda; farklı halk gurupları içinde intihar konusunda özenli istatiksel çalışmalar gerçekleştirerek, sosyolojik araştırmada ilk defa gerçek atılımı yaptı. 0 intihar oranının bir guruptan diğerine, sürekli olarak değişebildiğini gösterebildi. Aynı zamanda intihar eyleminin dıştan görüldüğü gibi sadece bireysel bir sorun olmayıp sosyal kuvvetlerden etkilendiğini kanıtladı.

MAX WEBER

Alman sosyolog Max Weber (1864—1920) Durkheim’in çağdaşıdır. Belki de diğer bazı kişilerden Batı sosyolojisi üzerinde çok daha fazla etkisi olmuştur. Sosyolojik araştırmaları; politika, hukuk, ekonomi, şehircilik, ve dünyanın büyük dinleri gibi geniş alanları kapsayan çok büyük bir bilim adamı idi. Weber yetişkinlik hayatı boyunca; toplumu tarafsız bir biçimde gözleme ile, siyasal önder olarak olayları etkileme isteği arasında bir üniversite öğrencisi olarak büyük gerilim yaşadı. Bu gerilim onun şiddetli zihinsel çöküşüne sebep olarak, akademik kariyerini bir süre terketmek zorunda bıraktı. Weber sosyoloji tarihine anlaşılmaz ve biraz da melankolik bir kişi olarak geçti. Endüstri toplumlarındaki sosyal değişimin yönünü tiksinmeyle gördü, dünyanın büyüsünün bürokrasi —kudretten başka değer tanımayan önemsiz uzmanların soğuk akılcılığı- tarafından bozulduğunu hissetti.

Weber’in eserlerinin çoğu “Karl Marks’in hayaleti ile polemik” gibi görünebilir. Buna rağmen Marks’ın eserlerini çok derinden takdir etti ve birçok  bakımdan onu çıkış noktası aldı. En büyük sosyal eşitliğe  doğru gidişi kaçınabilinmesi mümkün olmayan bir olgu olarak telakki ederken, bu tür hareketlerin bireyler üzerindeki devlet otoritesini azaltacağını sezdiği için, bu gidişi özellikle hoş karşılamadı. Weber; Marks’ın dediği gibi, sosyal değişikliklerin her zaman,. ekonomik değişikliklerin izini takib edeceğine inanmadı. O, dinî fikirler vb. gibi diğer faktörlerin sosyal değişimde bağımsız değişken olarak rol oynayacağını ileri sürdü. Belki de çok önemli bir nokta da şudur: Weber; sosyologların araştırmalarında veya ortaya koydukları sonuçlarda kişisel inanç ve önyargılarının etkisi olmaması gerektiğini söyleyerek çalışmalarında değer-özgürlüğüne sahip olmaları gerektiğine inandı. Bu konuda onun tavrı Marks’tan tümüyle farklıdır.

SOCIOLOGY; IAN ROBERTSON ,NEWYORK, 1981, P.3—8

Çeviren: Ali Biraderoğlu

 

 

 

 

 

 

 

 

Giriş | Yeni Sayfa 268

Bu sitenin son güncelleştirilme tarihi 22/05/08 13/01/09