Giriş GÜNCEL YAZARLAR Resim-Karikatür Büyük Doğu Arşivi

GİRİŞ

KİTAP ELEŞTİRİLERİ

KÖŞE YAZILARI

SİYASET

BASINDAN SEÇMELER

TARİH

SANAT

FIKIH

BİZE ULAŞIN

DEĞİŞİMİN SINIRLARI

 

Bundan önceki yazımızda hayatın her alanının; özellikle de değerler dünyasının bir "değişim" ve "oluşum" içinde bulunduğunu, bu gerçeği inkara kimsede mecal olmadığını açıklamaya, temellendirmeye çalışmıştık. Fakat bütün bu açık değişim ve oluşuma rağmen; değişim içinde değişmeyen, yeni oluşlara açık olmayan olmuş bitmiş özgün bir "cevher”in, "ölümsüz gerçekler"in bulunduğunu da özellikle vurgulamıştık. Bütün değerler alanını kapsayan, sonsuz ve sürekli bir değişimin mümkün olamayacağı bu tür bir düşüncenin bazı önemli, gözden uzak tutulması, çözümlenmesi imkansız çıkmazları olacağı da şüphesiz! Çünkü her sistem; samimiyetle düşünülüp, itiraf cesareti gösterebilirse bazı değişmez, temel, kesin prensiplere, değerlere dayanır. Yoksa, ortada uzak veya yakın bir gelecekteki bir zaman ve mekan kesitindeki gelişimi tahmin ve yönlendirme iddiasında olan hiçbir ideoloji kalmazdı.

Sadece ideolojiler değil, bütün felsefe sistemleri de değişmez, sabit, doğruluğu varsayım olarak kabul edilen bazı fikirlerden yola çıkarak, bu ilk düşünce ile tutarlı bir sistem ortaya koyarlar. Hep bu ilk aşamada doğru kabul edilen düşünce ile tutarlı olmak endişesi yüzünden de büyük hatalara, yanılgılara düşerler. Fiziksel evrende olsun, düşünceler dünyasında olsun her yapının bir temeli olması gerektiği ve olduğu değişmeyen en basit bir mantık kuralıdır.

Demek ki düşünce hayatının mümkün olması, geleceğe ait bazı planların, tahminlerin yapılabilmesi için en azından düşünme prensiplerinin ve bazı ilk temel fikirlerin değişmeden kalması kesin olarak doğru "öz"ler, "cevher"ler olarak kabul edilmesi gerekir. Önüne çıkan her değeri yıkan değişim ‘mani’sine, değişim fırtınasına karşı bazı koruganlar, duvarlar olmalıdır. Ancak bu değerlere dayanarak, bu değerler üzerine yeni fikirler bina edebiliriz. Ama sınır nasıl konulacak? Hangi değerleri oluşun ve değişimin dışında sayacağız? Böyle bir kabulün ölçüsü nedir? Bu değerleri değiştirmede kim hak sahibidir? Herkes kendinde bu hakkı görürse nasıl bir değerler dünyası ve bu değerler dünyasının oluşturduğu nasıl bir pratik hayat ortaya çıkardı? Daha doğrusu; sürekli bütün sosyal değerlerin değiştiği böyle bir pratik hayatta yaşama imkanı elde edilebilir miydi? Evet hepsi de insanı bunaltan netameli sorular...

Her sistemde, her ideolojide, değişen ve değişmeyen iki yan gördüğümüze göre şüphesiz değişimin sınırında her ideolojinin, her sistemin metoduna, bilgiyi elde etme vasıtasına, kaynağına göre değişik bir yapı arz edecektir. Bir ideolojinin, bir felsefi sistemin veya ekonomik "izm"in "değişmez değerler"inin sınırları ile vahiyle kurulmuş ilahi bir nizamın "değişmez değerleri"nin ölçüsü aynı olmayacaktır.

Bir felsefi sistemin metodu, ölçüsü sağlam olduğu oranda; her zaman olanı zaman ve mekan üstü gerçekleri, genel-geçer bilgileri yakalayabilecek, böylece de bu korkunç değişimin bir nebze de olsa dışında kalacaktır. Bir sanat eserini veya bir sistemi ölümsüzleştiren, ebedileştiren, klasik özellik kazandıran da insandaki, toplumdaki değişmeyen yanları yakalayabilmesi değil midir? En azından bu tür filozoflar ve sanatkarlar bugüne kadar halen geçerliğini koruyan metotları ile unutulmayı yenebilmişlerdir.

Gerçi burada şu nokta ayrıca tartışılabilir: Her satırı bir önceki ile çelişen, her an değişim içinde bulunan Nietzsche gibi problem filozoflarını nereye koyacağız? Nikolay Hartmann ile başlayıp Nietzsche ile doruk noktasına ulaşan anti-sistem temayülü içinde yer alan filozofların değişmeden zerre kadar korkuları ve tutarlı olma endişeleri yok. Nitekim Nietzsche "Her şey gider her şey geri gelir; sonrasızca döner varlık çarkı. Her şey yine çiçeklenir, sonrasızca sürer varlık yılı" diyerek değerler dünyasındaki değişimi dile getirmektedir.

Ama bütün bu düşüncelerin her an değişme istidadı göstermesine rağmen problem filozoflarının da bir çok değişmeyen gerçekleri yakalayabildiklerini görüyoruz. Yalnız ne var ki bu gerçekler belki de dile getirildiklerinden yıllarca sonra da cins kafalar tarafından anlaşılabilmektedir.

Geliyoruz en netameli probleme; Filozoflar kesin, değişmeyen sistemler kurabilmişler midir? Kurulan sistemlerin değişmeden ayakta kalan kısımlarının, ölme, çürüme, yok olma oranı nedir? Bu oranı tespit edecek ölçüye sahip miyiz?

Bugüne kadar tutarlı olarak eleştirisi yapılmamış hiçbir sistem olmadığı düşünülürse, sistemlerde kendi iddiaları dışında ölümsüz gerçekler bulmanın çok zor olduğunu anlayabilmek bir kehanet olmasa gerek sanıyoruz. Çünkü her sistemi meydana getiren nihayet “et nihil humanum” ve “aciz bir yaratık olan insan"dır. Biraz derinliğine probleme eğilirsek öyle küçük tesadüflerin sistemler üzerinde o kadar büyük etkisini görürüz ki; şaşırıp kalırız. Hep merak etmişimdir, dünyanın en mükemmel Ethik'ini kurmuş olan Kant'ın annesi (Pietist) olmasaydı, ahlak sistemi nasıl olurdu? Schopenhauer'in annesi ile ilişkileri normal olsaydı kadınlar hakkındaki düşünceleri aynı olacak mı idi? Dostoyevski saralı olmasaydı dünyaya bakış açısı, yorumlama tarzı nasıl olacaktı? Marks asırlarca horlanmış bir azınlık ırkına, Yahudiliğe mensup olmasaydı, kan ve ateş kusan sistemi nasıl bir veçhe arz edecekti? Hatta kendisi Yahudi olduğu için karısı ile evlenmesine engeller çıkarılmasaydı bu kadar kıyıcı ve yıkıcı düşüncelerle donanacak mıydı, diye?

Kısacası insanoğlu düşünce dünyasını kurarken bireysel ve toplumsal bilinçaltının etkisinden kurtulup, objektif bir dünya kurabilme gücüne sahip midir? Belki de bu basit kişilik özelliklerini aşamayışımızdan ötürüdür ki her türlü insan tarafından kurulan sistemlerde mutlak gerçekler bulamıyoruz. Belki de insanoğlunun bütün sancısı kendi imkan ve kabiliyetini aşma hırsından gelmektedir. Bugün biz henüz sağlıklı bir biçimde insanın gerçek gücünü tespit edebilmiş değiliz.

Fakat bütün bu sebepleri kendi dışındaki sistemler için geçerli sayarak onların gerçeği yakalayamadıklarını iddia eden sistem kurucuları; aynı gerçeklerin kendi sistemleri için de geçerli olabileceğini kabul etme çelişkisine düşüyorlar.

Özellikle burada bütün monist teorilerin; şüphesiz bu cümleden olarak Marksizm’in yönetici, determinant düşüncelerinin değişmezliği konusundaki taassubuna dikkatle eğilmek gerekir. Mutlak, değişmez, zaman ve mekan dışı kabul ettikleri, hatta tanrısallaştırdıkları bir değerden bütün diğer değerleri türetmektedirler. Değişmeyen bir nevi tanrısal özellik ve güce sahip tek bir değer bütün psikolojik, sosyolojik, sanatsal hayatı tayin etmektedir. Fakat aynı düşünürler samimi davranmayarak ölümsüz gerçeklerin, özlerin olmadığını savunmaktadırlar. Halbuki ideolojinin temelinde bulunan, değişmediğine iman edilen bu değerlerin; kendi iddia ettikleri gibi değiştiğini kabul edip, bu düşünce tutarlı olarak sonuna kadar götürülse; iskambil kağıdından kurdukları tüm evrenleri bir anda yıkılır gider.

Şayet Engels'in Gotha programında iddia ettiği gibi "ölümsüz gerçekler" yok ise; o zaman Marksizmin bütün üst yapıyı alt yapının belirlediği görüşünün her zaman değişeceğini, dolayısıyla gelecek zamandaki bir toplumun nasıl biçimleneceğini tahmin edemeyeceğimizi sudan bir gerçek olarak karşımıza çıkarmamız gerekir. O zaman da bu ana teze göre geçmiş ve gelecek bütün insanlık tarihinin bir yorumunu yapmak iddiasında olan, hatta yaptığına yürekten iman eden Marksizm’in ileri sürdüğü düşüncelerin gerçekliğine nasıl itimat edebiliriz? En azından sistemi kurabilmek için alt yapının üst-yapıyı oluşturduğu düşüncesinin -ki doğruluğunu ayrıca tartışmak gerekir- ölümsüz gerçekler olarak kabul edilmesi gerekmez mi? Eğer ölümsüz gerçekler yoksa, dünya tarihinin bir sınıf çatışmaları tarihi olduğunu, bundan sonra da tarihin hareket ettirici, itici gücünün yine sınıf çatışması olduğu ham hayali hangi mantıkla ileri sürülebilir?

Kaldı ki Marksizm’in bütün cazibesi bu ölümsüz gerçekleri bulduğu, bütün zaman ve zemini, geçmiş ve geleceği doğru olarak, en ufak bir yanılma payına yer vermeksizin yorumlayabildiği, çağlardır ortaya çıkarak biriken bugüne kadar çözümlenmemiş problemleri doğru olarak çözümleyebileceği iddiasında yatmaktadır. Kısacası Marksizm’in bütün sihiri, vaat ettiği her kapıyı açma iddiasında olan maymuncuktan gelmektedir. Nitekim Engels "Kapital"in önsözünde "Kapital işçi sınıfının İncili'dir" demektedir. Bu tür sistemler kendi dışındaki düşünceleri yıkarken ölümsüz gerçekler, değişmez düşünceler olmadığını hararetle savunarak; yandaşları gözünde her türlü düşünceyi zamanın insafsız pençesine terkederken; kendi sistemleri içindeki en hurda bilgileri dahi iman haline getirerek ölümsüz gerçekler olarak kabul etmekte ve ettirmektedirler.

Yalnız ne var ki burada eğer söylenmek istenen her felsefi, sosyolojik, ekonomik vb. "izm"lerin insanlar tarafından kurulduğu, dolayısıyla da hiç bir zaman ölümsüz gerçekleri bulamayacağı iddiası ise, o zaman bizce de tartışmasız olarak kabul edilebilecek kesin bir doğru bulmuş oluruz.

Nitekim ölümsüz, değişmez sistemler kurdukları sanılan onlarca, yüzlerce filozofun düşünce manzumelerinin zamanla nasıl iflas ettiğine şahit oluyoruz. Bir zamanlar akıl almaz etki ile herkesi önüne katıp götüren Hegel felsefesinden bugüne kadar değişmeyen hangi değerlerin kaldığı, ilgi çekici bir merak konusudur. Bu büyük kişilerin zamanın tahribatına dayanan düşünceleri çok sınırlıdır. Fakat burada ihmal edemeyeceğimiz, görmezlikten gelemeyeceğimiz, çözümlenmesi oldukça güç bir problemle karşılaşıyoruz. Felsefi sistemlerin değişme içinde değişmeden kalan, zamanın tahribatına dayanabilen, oluşun dışında bulunan ölümsüz gerçeklerin kriterinin ne olduğu sorusudur. Her türlü sistemin içindeki bu değişmeyen değerleri bulabilecek bir ölçüye sahip olmaktan uzağız bugün. İnsanoğlu akıl, zeka, sezgi, deney, gözlem gibi bazı imkan ve kabiliyetleri ile bazı değişmeyen doğrular yakalayabiliyor şüphesiz.

Zaten ölümsüz düşüncelerin olmadığı düşüncesi sonuna kadar tutarlı olarak götürülürse en sonunda kopkoyu bir nihilizme varır.

Fakat bütün bu çıkmazları, tıkanıkları ortadan kaldıracak, bize yaşama imkanının verecek sadece din var elimizde. Belki de sistemlerin zamana dayanarak uzun bir süre devam eden düşünceleri de dinlerden devralınan düşünceler olabilir. Vahye dayanan dinler, aşkın varlığın insanlara ulaştırdığı mesajlar olduğu için, tahrif edilmediği oranda içerisinde ölümsüz gerçeği taşımaktadırlar. Ama ilahi dinlerde de bazı değerlerin zamanla değiştiği düşünülürse, genel anlamda bütün dinler için değişenle değişmeyenin sınırlarını tespit edebilecek objektif ölçülerin araştırmasına girişmek oldukça güç olsa gerek. Bu bakımdan probleme genel bir açıdan değil, özel bir açıdan bakarak problemi çözümlemeye çalışacağız.

Her meselede olduğu gibi değişim, oluşum ve bunların sınırları problemleri bir Müslüman için mukaddes ölçülere başvurulduğu zaman gayet mükemmel, tatmin edici ve tüketici bir biçimde çözümlenebilir. Şöyle ki; İslam fıkhının bazı kuralları vardır ki bunlar öz, çekirdek, temel niteliklerdir. Bu ana kurallar bir veya bir kaç sağlam, kesin şer'i delille dayanırlar. Bu bakımdan en ufak bir şüpheye yer vermeyen, çok kuvvetli bir geçerliğe sahip; zaman ve mekan üstü genel-geçer kurallar niteliğini kazanırlar. Dolayısıyla bir problemi mukaddes kurallara göre çözmeye çalışan bir insanın bu ölçüleri göz önünde bulundurması, bu ölçülerden devşirdiği esaslara göre meseleyi temellendirmesi ve çözmesi gerekir. Bir düşünce biçimi özde, temelde bu ölçülerden kaynaklandığı oranda, onlara sadakat gösterdiği ölçüde doğruluk değerine sahip olur.

Nitekim Mecelle'nin giriş kısmında da bu esaslardan yüz madde almaktadır. Bütün ciddiyetsiz, çocukça, yobazca sözde lekeleme, karalama yeltenişlerine; bütün basite indirgeme çabalarına rağmen Mecelle'nin nasıl bir hukuk abidesi olduğu tüm dünyadaki ilim haysiyetine sahip konunun uzmanları tarafından itiraf edilen bir gerçektir. Bunun yanında mukaddes ölçüleri nasıl ehliyetle ve dirayetle billurlaştırdığı ve kristalize ettiği de konunun ilgililerince bilinen bir mütearifedir. Bir çok maddeleri milletimizin eşsiz sezgisi ile atasözü niteliğini kazanarak her kesimden insanın ağzında kullanılarak günümüze kadar gelmiştir. Halen de bir çok meselelerimizi çözmede miyar olarak kullanılmaktadır. Bu kadar ciddi, ilmi ve teknik kuralların halkla bu kadar bütünleşerek, halka bu türlü mal olması sosyolojik açıdan izahı güç bir durum olsa gerek. Fakat belki de bu durum bazı iyi niyetli eleştirilere rağmen Mecelle'nin ana ölçülerle ne derece bütünleştiğinin bir ölçüsü olabilir. Çünkü ancak ana esaslara iliğine, ciğerine kadar bağlı bir değerler sistemi bu kadar uzun bir süre bu tür bir yaygınlık süreklilik ve genellik kazanabilir.

Mukaddes ölçüler muvacehesinde "değişim"i, "oluşum"u ve sınırlarını objektif bir biçimde anlayabilmek, değişebilen ve değişmeyen değerleri kavrayabilmek, dini dondurmadan ve bozmadan yeni değerler üretebilmek değerleri "havai" ve nefsani bir şekilde yorumlamaktan kurtulabilmek için ayet ve hadislerden istinbad edilmiş olan Mecelle'nin iki maddesinin birlikte mütalaa edilmesi gerekir. Bunlardan birincisi l4. maddedir ki; "mevrid-i nass'da içtihada mesağ yoktur" denilmektedir. Böylece hakkında nass bulunan, çözümlenmiş olan meseleler hakkında içtihat kapısı kapatılmış, yeniden gündeme getirilerek tartışma konusu yapılmasına, örselenmesine izin verilmemiştir. Bu tür hükümler "neden" "niçin" demeden, olduğu gibi kabul edilecek, bu gibi hükümlerin ancak hikmetleri araştırılabilir, daha doğrusu araştırılması gerekir. Bunu da ancak içinde bulunduğumuz zaman ve zemine göre anlayabildiğimiz kadarı ile yapabiliriz.

Nitekim Ali Haydar Efendi Meccelle şerhinde"Öyle nassın hilafı olan içtihada itibar ve onunla amel olunmaz. Çünkü kıyas ve içtihadın sıhhati furuğda adem-el nas: yani nass-ı şer'i bulunmaması ile meşrudur" demektedir. Çünkü hakkında açık nass olan konular daha önce de açıklamaya çalıştığımız gibi insanın ve toplumun değişmeyen, oluş içinde bulunmayan, değişme ve oluş içinde değişmeden ve oluşmadan kalan sürekli, öz, cevher niteliğindeki özelliklerine ilişkin yanlarını kapsamaktadır. Dolayısıyla bu hükümler zaman, mekan, değişim ve oluşum dışı; pörsümeyen, solmayan, geçmeyen, öncesiz ve sonrasız, taze, ölümsüz doğrular ve kurallardır.

Elmalı’lı "İnsanlar tek ümmet idi. Ayrılmaları üzerine Allah rahmetinin müjdecileri olmak üzere peygamberler gönderdi ve beraberlerinde hak ile kitabı indirdi ki nas arasında ihtilaf ettikleri noktada hakem olsun, bunda da sırf kitap verilenler kendilerine bunca beyyineler geldikten sonra tuttular, aralarında ihtiras yüzünden ihtilafa düştüler." ayet-i kerimesinin tefsirinde insanlar arasındaki anlaşmazlık hakkında "eğer bu ihtilafat nass-u beyyine bulunmayan, nassta meskutun anh kalan hususatta edillei gayri beyyine ile taharrii hak için olsa idi ihtilafı nassa mümkün olduğu kadar azaltacak bir içtihat olabilirdi, lakin bunlar öyle yapmadılar, beyyineler geldikten sonra mevridi nasta ihtilaf ettiler, halbuki mevridi nassta içtihada mesağ yoktur" demektedir.

Allah halkın anlaşamadığı, tartıştıkları bazı noktalarda gerçeği göstermek üzere kutsal kitaplar gönderdi. Fakat insanlar sırf ihtirasları, kendilerini gereğinden fazla aşma arzusu, sınırları zorlama tutkusu yüzünden yine anlaşmazlığa düştüler. Eğer bu anlaşmazlıklar ve tartışmalar hakkında nass olmayan konularda sırf gerçeği bulmaya çalışmak için olsaydı; varılacak ortak nokta içtihat olabilirdi. Halbuki insanlar kendi imkan ve kabiliyetleri ile hakkında karar verebilmesi mümkün olmayan, tercih izni verilmemiş noktalarda gereksiz ve sonuçsuz tartışmalara giriştiler. Bir nevi sırf şeytanca gururları yüzünden yasak meyveyi yemekte ayak dirediler ve yediler.

Çünkü açık olarak hükme bağlanmış, hakkında nass bulunan bir konuyu yeniden gündeme getirerek, üzerinde tartışma açıp, içtihada kalkışmak Allah'ın kanunlarına açık bir baş kaldırmadır. Allah'ın kanunlarına açık bir "hayır" deyiş, onları yalanlayış ve inkardır. Bu durum ise toplumdaki bütün değer yargılarının gevşemesine, kargaşaya uğramasına, hakkında şüphe beslenmesine, toplumun uyumunun bozulmasına, yeni yeni anlaşmazlıkların çıkmasına, toplumu birbirine bağlayan bütün değer yargılarının kopmasına sebep olur. Bu durumda fikren, halkı değerler alanında kargaşaya sürükleyerek, ahlakın ve toplum düzeninin bozulmasına sebep olur.

Zaten kaldı ki inandığını iddia eden bir insanın, o inançlar manzumesinin ana kuralları üzerinde şüphe sahibi olması da açık bir tutarsızlık değil mi? Çünkü burada söz konusu olan insanlar tarafından ortaya atılmış bir sistem değil, vahye dayanan bir ilahi dine mensubiyet iddiasıdır. Hiçbir dine mensup olmadığını söyleyen bir kişinin istediği dini kuralları üzerinde şüphe ve tartışma hakkına sahip olmasına karşılık; herhangi bir dini kabul ettiğini iddia eden bir kişi bu dinin ana kurallarından şüphe etme hakkına sahip değildir. Bu tür bir insan pazarlıksız inanmak zorundadır.

İhya-u Ulum’da "Nakle dayanmayan hududu aşıp kendi görüşü ile hareket eden kimsenin bozduğu düzelttiğinden fazla olur" denilmektedir. Çünkü bazı konularda insan imkan ve yeteneklerini aşan problemlerle karşı karşıyayız. Bu problemlerin insanların kullanacağı yöntemlerle ve insanların bilgi elde etme vasıtası ile çözümlenmesi imkansızdır. Bunun için de bu noktalarda nassa dayanmak, yargıları olduğu gibi kabul etmek mecburiyeti ile karşı karşıyayız. Artık bu noktada sık sık Kant'ın "İnsan aklı bilgisinin muayyen bir nevinde özel bir kaderle karşı karşıyadır. İnsan aklı burada öyle sorular tarafından rahatsız edilir ki; insan bunları ne reddedebilir ne de cevap verebilir" dediği noktadayız. İnsanoğlu bu soruları ne reddedebiliyor, ne de cevap verebiliyor madem ki; o halde bu soruların cevabını kendi imkan ve kabiliyetini aşan bir güçten transandantal (müteal) bir varlıktan cevap bekleyecek şüphesiz.

Mecelle'nin 39. maddesinde ise "ezmanın tagayyürü ile ahkamın tagayyürü inkar edilemez" denilmektedir. Yine Ali Haydar Efendi şerhinde bu maddenin açıklanmasında; zamanın değişmesi ile halkın ihtiyaçlarının, onların tatmin şekillerinin, örf ve adetlerinin de değişmeler meydana geleceğini, nassa değil de örfe dayanan değer yargılarının değişeceğini söylüyor. Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu'nda da "nas ile sabit olmayan ve ahkam-ı külliyeden bulunmayan bir kısım cüz'i hükümler zamanın değişmesi ile değişebilir, yoksa kat'i nasslar ile sabit olan veya zulüm ile i'tisaf gibi memnuiyeti ahkam-ı umumiyyeden bulunan şeylerde zamanın tagayyürü müessir olamaz" denilmektedir.                                                                                                                            

                                                                 Ali BİRADEROĞLU

 

Giriş | Arayış

Bu sitenin son güncelleştirilme tarihi 22/06/06 13/01/09