Giriş GÜNCEL YAZARLAR Resim-Karikatür Büyük Doğu Arşivi

BAŞYAZI

KİTAP ELEŞTİRİLERİ

KÖŞE YAZILARI

SİYASET

BASINDA GEZİNİRKEN

TARİH

SANAT

FIKIH

BİZE ULAŞIN

Katliamın sorumlusu Amerika

İsrail ordusunun Filistin ve Lübnan'a yönelik saldırısı tüm şiddetiyle sürerken dünyaca ünlü dört entelektüel bu duruma karşı daha fazla sessiz kalamadı. İngiliz sanat eleştirmeni, yazar ve ressam John Berger, Amerikalı dilbilimci Noam Chomsky, Nobel ödüllü İngiliz yazar Harold Pinter ile yine Nobel ödüllü Portekizli yazar Jose Saramago geçen hafta İsrail'in Lübnan'a saldırısına tepkilerini dile getiren bir açık mektup yayınladı. Dünyanın her yerinde gazetelerin manşetten duyurduğu, 'İsrail'i durdurun' diyen açık mektup Ortadoğu'daki savaşa verilen en büyük ve etkili tepki olarak büyük yankı buldu. Bu önemli manifestoya imza atan dört entelektülden biri olan John Berger'e Paris'ten ulaştık ve bir telefon röportajı gerçekleştirdik. Berger, AKŞAM Pazar aracılığıyla İsrail-Lübnan savaşı, bu savaşın sorumluları, Ortadoğu, yeni dünya düzeni, İslam ve Türkiye üzerine düşüncelerini açıkladı.

Geçen hafta tüm dünyaya seslendiğiniz açık mektubunuzun yayınlanmasının ardından nasıl tepkiler aldınız?

Chomsky, Pinter, Saramago ve benim imzaladığım mektubun yayınlanmasından sonra aralarında Nobel ödüllü siyahi yazar Toni Morrison, Russell Banks ve Gore Vidal gibi isimlerin de bulunduğu pek çok yazar bizim sesimizi duydu ve bu mektubun altına imzasını attı. Böylece açık mektubumuz Toni Morrison, Harold Pinter ve Jose Saramago olmak üzere üç Nobel ödüllü yazar tarafından da imzalanmış oldu. Bu imzaların sayısı gün geçtikçe de artmaya devam ediyor. Burada ilginç olan durumsa şu: Genelde bu gibi durumlar üzerine yorum yapanlar ya politikacılar ya tarihçiler ya da buna benzer insanlardır. Ancak bu kez, yaşanan savaşa bu mektuba imza atmak suretiyle tepkisini gösterenlerin hepsi bir hikaye anlatan insanlar. Bence bu çok önemli bir nokta çünkü hikayeciler gerçekten de hikayenin bütününü görmek için çaba harcar, hikayeyi nerede başladığı ve nereye gideceği üzerine düşünerek değerlendirirler. Onlar oportünist politik tartışmalar yapmak yerine bu tavrı benimserler.

DİRENİŞİ BAŞLATTIK

Demek bunca insan böyle bir tepki vermek için birilerinin ilk kıvılcımı çakmasını bekliyordu?


Evet ama bunun asıl sebebi insanların çoğu zaman kendini güçsüz hissetmesi. Kamuoyuna resmi bir açıklama yaparken bunun sonrasında nasıl sonuçlar doğacağını önceden bilemezsiniz. Ama bazen böyle bir açıklamanın yarattığı etkilerden biri de insanları kendi içlerinde yaşadıkları duygu ve düşünceleri yüksek sesle dile getirme konusunda cesaretlendirmek olur. Ve bu durum da bir tür direnişe hayat verir. Yazdığımız mektup İsrail gazetelerinde de yayınlandı ve hemen sonrasında Kudüs'te savaşa ve İsrail'in Lübnan'da yaptıklarına karşı çıkan çok cesur İsrailliler bir gösteri gerçekleştirdi ve bu gösteride mektubumuzu yüksek sesle okudular.

İsrail'in kendilerini savunduklarını söyleyerek gerçekleştirdikleri saldırılar konusunda sizin fikriniz nedir? Bir kendini savunma durumu söz konusu mu sizce?

İsrail hükümeti kendi topraklarını savunduğunu söylüyor; onlar hikayenin bununla başladığını kabul etmeyi tercih ediyor. Ama hikaye burada başlamıyor; asıl hikaye yıllardır Filistin'e yaptıklarıyla başlıyor; Batı Şeria'nın gayri meşru yollarla işgal edilmesiyle, Duvar'ın örülmesiyle... Yaptıkları tüm bu hareketler şu ana kadar uluslararası alanda hep kınandı ve bunlar Birleşmiş Milletler'in kararlarına karşı geldi. Şimdiyse Gazze Şeridi sıkıştırılıyor. Bunun gibi hareketlerin İsrail topraklarının meşru bir şekilde savunulmasıyla uzaktan yakından alakası yok. Şu anda yaşanan trajedinin başlangıcı da aslında burada yatıyor.

ASIL SORUMLU ABD

Peki bu savaştan başka kim sorumlu?


Bir hafta önce Fransız Le Monde gazetesinde Davut ve Golyat'ı konu alan bir karikatür vardı. Ancak karikatürde şu sözler yer alıyordu: 'Davut artık Golyat ile savaşmıyor, tam tersine Golyat tarafından silahlandırılıyor.' Buradaki Golyat tabii ki Amerika Birleşik Devletleri. İsrail'in yanında bu savaştan sorumlu olan diğer isim de o: ABD.

Savaşın ABD ile İran arasında yaşanan gerginlikle bir bağlantısı var mı sizce?

Bence ABD'nin Irak'ta yapmış olduklarıyla daha çok bağlantısı var. ABD'nin Irak'ı istilası tamamıyla gerekçesizdi. Ve bu hareket bütün ülkeyi mahvetti, sonunda da bir iç savaşa sürükledi. ABD Irak'ı bir enkaza çevirdi.

Ortadoğu'da nasıl bir senaryo oynanıyor sizce?

Bu bir senaryo değil. Bu bir katliam. Zorbalığın hüküm sürdüğü bir trajedi. Yaşananların altında başka pek çok karmaşık sebep olabilir, emin olduğum bir sebepse Filistin Devleti kurulması ihtimalini tamamen ortadan kaldırmak istiyorlar.

Dünyanın tepkisini nasıl görüyorsunuz, Avrupa ülkelerinin, Birleşmiş Milletler'in bu savaşa verdiği tepki sizce yeterli mi?

Tepkiler çok yavaş geliyor. Ve bu arada İsrail ABD'nin sessiz onayıyla Lübnan'ı serbestçe yakıp yıkmaya devam ediyor.

Peki bu savaş ne yöne gidiyor, sonunda ne olacak?

Sovyetler Birliği'nin çöküşünden sonra ABD dünyadaki tek süper güç oldu ve bu gücünü sadece daha fazla kar etmek amacıyla her şeyi satmaya odaklanan yeni bir dünya düzenini tüm gezegene empoze etmek için kullanıyor. Avrupa Birliği gibi çokuluslu yapılarla yakın ilişki içinde daha da büyüyen bu gücün dayattığı bu dünya düzeninde kar etmek artık tek hedef. Ve tamamen açgözlülükle yoğurulan bu dünya düzeni içinde zenginler daha zengin ve sayıca daha az, fakirlerse daha fakir ve sayıca daha çok hale geliyor. Bu açgözlü gaddarlığa karşı duran en sistematik küresel muhalefet ise İslam. Bu şaşırtıcı değil. Çünkü üç tektanrılı dünya dini arasında, özünde, açgözlülüğün ve servet peşinde koşmanın ruhani tehlikesi üzerine en çok odaklanan ve bu konuda en büyük uyarıyı yapan disiplin İslam. Röportajın başında da söylediğim gibi, hikayeler genellikle çok uzun olur.

TÜRKİYE İTAATKåR

Türkiye muhafazakar bir hükümet tarafından yönetilen modern bir ülke olarak Batı tarafından 'model ülke' gibi gösteriliyor. Sizce bu bakış açısı doğru mu, bu özellikler gerçek bir model oluşturuyor mu?


Hayır. Bu bakış açısını alaycı buluyorum. Çünkü Türkiye aslında iki sebepten dolayı Batı tarafından model olarak öne çıkarılıyor. Birincisi, Türkiye şimdiye kadar bu bölgede ABD'nin isteklerine en çok boyun eğen, nispeten en itaatkar ülke oldu. İkinci sebepse Türkiye'nin çok geniş bir Müslüman nüfusa sahip olması. Yani Türkiye'yi bir model ülke olarak göstermeleri aslında oportünist bir manevradan başka bir şey değil. Türkiye'den zarar gelmeyeceğini bildiklerinden Türkiye'yi müttefik olarak yanlarına alıyor, bu yaklaşımları sayesinde İslam'a karşı olmadıklarını da iddia etme imkanını buluyorlar. Tabii bu arada da Türkiye'nin kendilerine sunduğu stratejik üslerden faydalanıyorlar!

SAVAŞIN RESMİ: GUERNICA

Savaşın dehşetinin resme aktarılmasının en çarpıcı örneği olarak tanınan Guernica, Pablo Picasso'nun en önemli eserlerinden biri. Resmin öyküsü şöyle: 1937 Nisanı'nda, İspanya'daki faşist yönetimin başındaki Franco, Almanlar'dan kiraladığı uçakla küçük bir Bask kasabası olan Guernica'ya bombalar yağdırır. Binlerce sivilin ölümüyle sonuçlanan bu saldırı İspanya İç Savaşı'nın en acılı sahnelerindendir. Picasso, Guarnica'da yaşanan bu korkunç katliamı tamamı siyah, beyaz ve gri tonlardan oluşan bu çarpıcı tabloyla ölümsüzleştirir. Tabloyla ilgili önemli bir anekdot var. Naziler'in Paris'i işgali sırasında Guernica'yı görmeye gelen bir Nazi komutanı Picasso'ya 'Bunu siz mi yaptınız' diye sorar. İşte ustanın cevabı: 'Hayır, siz!' Guernica, şu anda İspanya'daki Reina Sofia Müzesi'nde sergilenmekte.

KESİNTİSİZ VE EBEDİYEN DİRENMELİYİZ

Berger, Chomsky, Pinter ve Saramago, birlikte kaleme aldıkları açık mektuplarında Filistin'in tasfiyesine son verilmesini istiyor. İsrail'le Filistin arasındaki çatışmanın son faslının İsrail güçlerinin Gazze'den iki sivili kaçırmasıyla başladığına, ancak bu olayın Türkiye hariç hiçbir ülkenin basınında fazla yer bulmadığına dikkat çekiliyor. Mektupta bu olayın ertesi günü Filistinliler'in İsrailli iki askeri rehin alarak İsrail'in esir tuttuğu insanlarla takasın müzakere edilmesini önerdiği, ancak İsrail'in bunu reddettiği de belirtiliyor. Ve İsrail'in asıl amacının Filistin'i tasfiye etmek olduğu ifade ediliyor. Dört ünlü isim İsrail Savunma Güçleri'nin Batı Şeria'yı yasadışı bir şekilde işgal etmesine ve su başta olmak üzere tüm doğal kaynaklara sistematik olarak el konulmasına kimseden tepki gelmemesini de eleştiriyor. 'Bugün zorbalık, zorbalık doğuruyor; derme çatma füzeler karmaşık füzelere cevap veriyor. Karmaşık füzeler, mahrumiyet içindeki yoksul kalabalıkları bir zamanlar adalet dediğimiz erdemi beklerken vuruyor. Her iki füze tipi de vücutları paramparça ediyor; bunu emri veren komutanlardan başka kim aklından atabilir ki?' diyen mektup, amacı Filistin milletini tasfiye etmek olan bu savaşa ve bu uygulamaya kesintisiz ve ebediyen direnme çağrısı yapıyor. Ve mektup 'Arna'nın Çocukları' adlı belgeselin yönetmeni Juliano Mer Khamis'in sorduğu çarpıcı soruyla noktalanıyor: 'Lübnan'ın Guernica'sını kim resmedecek?'

Mine Akverdi

 

Chomsky İle, İsrail, Ortadoğu ve ABD Üzerine

 

17/08/2006

 

 

 

Ynet New

Merav Yudilovitch

 

Geçen hafta bir grup tanınmış entelektüel İsrail'i Ortadoğu'daki çatışmaları tırmandırmakla suçlayan bir açık mektup yayımladı. Temelde İsrail ve Filistin Otoritesinin güçlerinin duruşlarına atıf yapan bu mektup, özellikle içerdiği İsrail'in esas amacının Filistin ulusunu yok etmek olduğu iddiası ile Ynet ve Ynetnews okuyucuları arasında büyük bir öfke yarattı.

 

 

 

Mektup, sanat eleştirmeni ve yazar John Berger tarafından kaleme alınmıştı ve imzalayanlar arasında Nobel Ödülü sahibi oyun yazarı Harold Pinter, dilbilimci ve kuramcı Noam Chomsky, Nobel Ödülü sahibi José Saramago, Booker Ödülü sahibi Arundhati Roy, Amerikalı yazar Russell Banks, yazar ve oyun yazarı Gore Vidal ve tarihçi Howard Zinn vardı.

 

 

 

Prof. Chomsky siz kışkırtmanın ve karşı kışkırtmanın aslında esas sorunu gözlerden uzak tutmaya hizmet ettiğini iddia ediyorsunuz. Bu ne anlama geliyor?

 

Sanırım John Berger'in kaleme aldığı (ve benim de diğerleri ile birlikte imzaladığım) mektuptan söz ediyorsunuz. Görmezden gelinen "esas sorun" İsrail'in değerli arazileri ve önemli kaynakları kendi topraklarına katması, Kudüs'te Filistinlilere bırakılan bölgenin İsrail Ürdün vadisini tamamen kontrolünde tuttuğu için adeta bir cezaevi haline getirmesi, Filistinlileri yaşanması imkânsız birbirinden yalıtılmış, uzak ve daralan alanlara sıkıştırması şeklinde ortaya konan sistematik bir politika ile Filistinlilerin geleceklerinin ortadan kaldırmasıdır.

 

"Geri çekilme" ardına gizlenen bu pozisyonların yeniden belirlenmesi programı Güvenlik Konseyi ve Dünya Mahkemesi'nin [Uluslararası Adalet Divanı] (ABD'li Yargıç Buergenthal'in çekincesine karşın) oybirliği ile aldığı kararlarlarına aykırı ve tamamen hukuk dışıdır. Bu programın planlandığı gibi uygulanmasının anlamı, üzerinde geniş bir uluslararası mutabakat bulunan, ancak 30 yıldır ABD ile İsrail'in artık burada ayrıntılarını tartışmaya gerek bırakmayacak kadar iyi belgelenmiş tek taraflı engelleme çabalarının hedefi olan iki devletli çözümün sonu demektir.

 

Sizin sorunuza dönecek olursak, Batı basınına şöyle bir göz atmak bile Lübnan savaşı nedeni ile işgal edilmiş topraklarda olan bitenin nasıl daha da marjinalleştirildiğini görmek için yeterlidir. Gazze'de süren yıkım – zaten nadir olarak kendine yer bulurken – artık arka planda solmuş bir temaya dönüşmüş, Batı Şeria'nın sistematik bir biçimde işgali ise tamamen gözlerden uzak kalmıştır.

 

Öte yandan, ben sorunuzun içinde yer alan, savaşın amacının bu perdeleme olduğu imasına katılmamakla birlikte, pratik sonucunun bu olduğunu söylüyorum. Hatırlamalıyız ki Gazze ve Batı Şeria birer birim olarak tanınmıştır, dolayısı ile İsrail'in yıkımına, hukuk dışı programlarına, Batı Şeria'da direnmek hak ise (bunun aksi ileri sürülecek bir tartışmayı izlemek ilginç olacaktır), o zaman bu direniş Gazze'de de haktır.

 

Yani dünya basınının işgal altındaki bölgeler ve Lübnan'da olanlar arasında bir ilişki kurmayı reddettiğini mi iddia ediyorsunuz ?

 

Evet, ancak bu dünya medyası ve entelektüel topluluklar aleyhine ileri sürülecek iddialardan en hafifidir. Çok daha ciddi iddialardan biri Berger mektubunun ilk paragrafında ifade edilmektedir.

 

Olanları hatırlayalım. 25 Haziran'da esir alınan Onbaşı Gilad Shalit olayının ardından tüm dünyada her gün artan bir dozda kıyametler koparılmasına ve bir askerin esir alınmasının tüm bir toplumu cezalandırmayı gerektirecek ağır bir suç olduğu savıyla, İsrail'in Gazze'ye saldırılarını artırmasına neden oldu.

 

Bundan bir gün önce, 24 Haziran'da, İsrail kuvvetleri Gazze'de iki sivili, Usame ve Mustafa Muammer'i kaçırdı ki bu her standarda göre bir askerin esir alınmasından çok daha ağır bir suçtu. Muammerlerin kaçırılması dünya basını tarafından biliniyordu, ama bu olay İngilizce yayın yapan İsrail medyasında, İsrail ordusunun el duyurularında ve ABD basınında da dağınık, hatalı ve kısa olarak yer aldı.

 

Tuhaf bir şekilde bu konuda bir yorum, bir haber takibi, İsrail'e karşı bir misilleme çağrısı gelmedi. Google'da yapılacak küçük bir arama sivillerin İsrail kuvvetleri tarafından kaçırılması ile bundan bir gün sonra İsrail askerinin esir alınması arasındaki ilişkinin belirginliği ortaya çıkıverir.

 

Birer gün arayla meydana gelen bu çifte olay Shalit'in kaçırılması üzerine gösterilen öfkenin ne kadar uydurma olduğunu çıplak bir açıklıkla ortaya koyuyor. Bu durum, aynı zamanda “sivillerin kaçırılması, kaçıranlar "bizimkiler" ise kabul edilebilir, ancak bir gün sonra "bizimkiler"den bir askerin esir alınması tüm bir halkın ciddi bir şekilde cezalandırılmasını gerektiren nefret uyandırıcı bir suçtur” şeklindeki Batı ahlak standartlarını da gözler önüne sermektedir.

 

Gideon Levy'nin Haaretz'de yazdığı gibi İsrail kuvvetlerinin Onbaşı Shalit'in esir alınmasından bir gün önce sivilleri kaçırmaları, İsrail kuvvetlerinin harekâtını meşru kılabilecek tüm nedenleri ortadan kaldırmaktadır, ayrıca eklemeliyiz ki bu anlamda her operasyon gerekçesizleşmiştir.

 

Aynı temel ahlak ilkeleri 12 Temmuz'da iki İsrail askerinin Lübnan sınırı yakınlarında kaçırılmasının ardından burada da tekrarlandı, ancak bu kez İsrail'in yıllardır uygulamayı alışkanlık haline getirdiği, Lübnan'ı işgal etme ve bir çok insanı adeta birer rehine gibi tutma politikası da bununla birlikte geldi.

 

İsrail'in açık denizlerde insan kaçırmak da dahil, bu uygulamaları düzenli olarak sürdürdüğü yıllar boyunca hiç kimse bu suçların bir ülkenin İsrail tarafından bombalanmasını, yakılıp yıkılmasını, işgal edilmesini ve terör yaratılmasını mazur gösteremeyeceğini tartışmadı. Varılan sonuçlar kesin, net ve açık olmakla birlikte, bastırılmıştır. Özellikle dramatik zamanlama dikkate alınırsa, tüm bunların içinde bulunduğumuz durum açısından olağanüstü önemi vardır. Sanırım bu yüzden, bir kaç dağınık yorum dışında, büyük medya bu gerçekleri gözden uzak tutmayı seçti ve bu seçim onların kaçırma olaylarına, ABD destekli İsrail tarafından yapıldığı takdirde, herhangi bir önem yüklemediklerini de ortaya çıkardı.

 

Devlet suçlarını affedenler, Gazze'de sivillerin kaçırılmasını, onların "Hamas militanı" olmalarına veya terör eylemi hazırlığı içinde olmaları iddiasına bağlamaya çalışmaktadırlar. Onların bu mantığı ile bakıldığında, Gazze'yi bombalayan bir ordunun mensubu olan Gilad Shalit'in esir alınması da aynı şekilde haklıdır. Tüm bunlar gerçekten ahlaksızlıktır.

 

İlk ve en önemli olarak Filistin Ulusu'nun tanınmasından söz ediyorsunuz, ama bu "İran tehdidini" ortadan kaldıracak mı ? Hizbullah'ın İsrail sınırından uzaklaşmasını sağlayacak mı?

 

Konu hakkında bilgi sahibi olan tüm gözlemciler, Filistinlilerin kaderine bulunacak hakça ve eşit bir çözümün, Arap ve İslam dünyasında İsrail ve ABD'ye karşı duyulan öfkeyi zayıflatacağını – hatta uluslararası kamuoyu yoklamaları bunun daha da ileriye gidebileceğini- ifade etmektedir. Böyle bir antlaşmanın hâlâ olabilirliği vardır, yeter ki ABD ve İsrail uzun süredir korudukları reddedici duruşlarından vazgeçsinler.

 

İran ve Hizbullah hakkında tabii ki söylenecek çok şey var, ama burada bazı temel noktalara değineyim.

 

İran ile başlayalım. 2003 yılında İran, ABD ile aralarında bulunan nükleer konular ve İsrail-Filistin sorununa, iki devletli bir çözüm de dahil, tüm sorunları tartışmak için bir öneride bulundu. Bu öneri, katı, "yüksek lider" Ayetullah Hamaney'in de desteği ile Hatimi hükümeti tarafından yapılmıştı. Bush yönetiminin bu öneriye tepkisi, öneriye aracılık eden İsviçreli diplomatı ağır bir dille suçlamak oldu.

 

Haziran 2006'da Ayetullah Hameney, İran'ın, Arap Birliği’nin Filistin üzerine ortaya koydukları ile aynı fikirde olduğu yönünde bir açıklama yaptı ki bu İran'ın uluslararası mutabakata uygun olarak, iki devletli bir çözüm halinde İsrail ile ilişkilerini normalleştireceği anlamına geliyordu. Bu açıklamanın zamanlaması, ateşli açıklamaları Batı’da kendisinin daha önemli açıklamalarına göre daha fazla yankı bulan halefi Ahmedinecat'a bir uyarı niteliğinde olduğunu düşündürtüyor.

 

Tabii ki FKÖ resmi olarak iki devletli bir çözümü ve Arap Birliği önerilerini desteklemektedir. Hamas da İsrail'de de iyi bilindiği gibi bu iki devletli çözümü tartışmak istemiştir. Harizi'nin, Hatimi ve Hamaney'in 2003 yılında ile sürdükleri öneriyi kaleme alan kişi olduğu bildirilmektedir.

 

ABD ve İsrail bunların hiç birini duymak istemiyor. İran'ın Uluslararası Atom Enerjisi Komisyonu Başkanı Muhammed El Baradey'in çağrısına uyarak, silahlarda kullanılabilecek tüm ayrıştırılabilir malzemeyi uluslararası denetime açan tek devlet olduğunu ve böylece Ayrıştırılabilir Maddelerin Yasaklanması Antlaşması yolunda önemli bir adım atıldığını da duymak istemezler.

 

El Baraday'in önerisi, eğer uygulanırsa, sadece İran nükleer krizine bir son vermekle kalmayacak, daha ciddi krizlerde de işe yarayacaktır: artan nükleer savaş tehdidi, önemli stratejik analistlerin (Robert McNamara) mevcut yönde devam edilirse bir "kıyamet" ile karşılaşılacağı yönünde uyarılarına neden olmaktadır.

 

ABD uygulanabilir bir anlaşmaya güçlü bir şekilde karşı çıkarken, bu muhalefetine rağmen, konu Birleşmiş Milletlere geldi ve 147'ye karşı 1 oyla kabul edildi. Oylamaya iki ülke katılmadı; patronuna karşı gelemeyen İsrail ve daha da ilginci bir yere kadar egemenlik gösteren Blair'in İngiltere’si. İngiliz Büyükelçisi, İngiltere'nin anlaşmayı desteklediğini, ama anlaşmanın "uluslararası toplumu ikiye böldüğünü" belirtti. Bunlar konuların uzmanlarının dışında dillendirilen mesajlar ve İran ile uzaktan da olsa bir ilişiği olmayan bir yaşam mücadelesinin ürünleridir.

 

Genel olarak ifade edilen "uluslararası toplumun" İran'ı uranyum zenginleştirme politikasını durdurmaya çağırdığıdır. Eğer "uluslararası toplum" olarak Washington'u ve onunla birlikte hareket eden her kimse onları kastediyorsak bu doğrudur. Ama bu kesinlikle dünya geneli için doğru değildir. Bağlantısız ülkeler İran'ın uranyum zenginleştirme "temel hakkını" kullanmasını desteklemektedirler. Bir başka dikkat çekici durum ise uluslararası kamuoyu araştırmalarına göre Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan'da insanlar nükleer silahlara sahip bir İran'ı, Amerikan askeri varlığına yeğlemektedirler.

 

Bağlantısız ülkelerin gerçek uluslararası toplumun uzun süredir ifade ettiği nükleer silahlardan arındırılmış bir Ortadoğu talebini tekrarlamakta iseler de, bu talep ABD ve İsrail tarafından engellenmektedir. İsrail’in elindeki nükleer silahlar tüm dünya tarafından ciddi bir tehdit olarak algılanmalıdır.

 

Eski ABD Stratejik Kuvvetler Komutanı emekli General Lee Butler'ın dediği gibi, "Ortadoğu dediğimiz bu nefret kazanında, bir tarafın sayıları belki de yüzlerle ifade edilen nükleer silaha sahip olması nedeni ile diğer ülkelerin de benzer bir silahlanmaya yönlenmesi son derece tehlikelidir." İsrail bu endişeleri yok saymakla kendine iyilik yapmamaktadır.

 

Ayrıca İran, ABD ve İngiltere tarafından kurulmuş dikta yönetimindeyken, – Rumsfeld, Cheney, Kissinger, Wolfowitz ve diğerleri de dahil– ABD’nin şimdi lanetlediği İran nükleer programını desteklemesi ve programın geliştirilmesi için yardım da etmesi ilginç bir noktadır. İranlılar tarafından, ABD'nin ve müttefiklerinin canice saldırıları sırasında Saddam Hüseyin'e verdikleri destek ve binlerce İranlının ölümüne yol açan kimyasal silahları imal etmesi için yardımları nasıl unutulmadıysa, bu gerçekler de unutulmuş değildir.

 

Bu konuda söylenecek daha çok şey vardır, ama sizin "İran tehdidi" olarak sözünü ettiğiniz konu, eğer ABD ve İsrail anlaşırsa barışçıl araçlarla yaklaşılabilir bir konudur. İran'ın önerilerinin ciddi olup olmadığını, bu öneriler üzerinde konuşmaya başlamadan anlayamayız. ABD ve İsrail'in bunu reddetmesi ve ABD (ve bildiğim kadarı ile Avrupa) basınının sessizliği bu hükümetlerin İran önerilerinin ciddi olmasından ürktükleri anlamına gelmektedir.

 

Eklemeliyim ki dış dünya için, ABD ve İsrail'in sadece ve sadece kendileri bir saldırıda bulunma tehditleri savururken, ve bir dizi uluslararası hukuk kuralını ihlal ederek açık bir biçimde böyle bir saldırıya hazırlanırken, "İran tehdidi" uyarıları yapmaları en yumuşak bir ifade ile tuhaf durmaktadır. İran için ne düşünürsek düşünelim, onlar için böyle bir suçlamada bulunamayız. Ayrıca ABD ve İsrail'in neredeyse düzenli bir şekilde yaptığı gibi, İran herhangi bir ülkeyi işgal etmiş de değildir.

 

Hizbullah hakkında da zor ve ciddi sorular vardır. Bilindiği gibi Hizbullah İsrail'in 1982'de Güvenlik Konseyi kararlarını çiğneyerek Lübnan'ı vahşice bir saldırı ile işgal etmesine tepki olarak kurulmuştur. Saldırganları ülkeden çıkarmak için oynadığı aktif rol ile de önemli ölçüde prestij kazanmıştır.

 

1982 işgali, İsrail'in bir yıl boyunca 1981 ateşkesini ihlal etmesi için FKÖ'nü sürekli taciz etmesinin ardından, bu plan başarılı olamayınca, Büyükelçi Argov'un (FKÖ ile savaş halinde olan Ebu Nidal tarafından) yaralanmasını bahane ederek gerçekleşmiştir. Bu işgal açık bir şekilde FKÖ'nün, Yehoshua Porat'ın da işaret ettiği gibi, İsrail'İn "gerçek felaketi" olacak ısrarlı görüşme taleplerine bir son vermek – böylece bunu kabul etmek – amacını taşıyordu.

 

Bu o zamanlar adlandırıldığı gibi "Batı Şeria için bir savaş"tı. Daha sonraki işgaller de utanç verici yalanlara dayanıyordu. 1993 yılında İzak Rabin, Hizbullah'ın "oyunun kurallarını" çiğnediğini ilan etti; İsrail’in koyduğu bu kurallar, tamamen hukuk dışı olarak elinde tuttuğu "güvenlik bölgesi"nin kuzeyine terör saldırıları gerçekleştirmesine izin verirken, bunlara karşı kendi topraklarında meydana gelecek misillemelere karşı çıkıyordu. Peres'in 1996 işgali de benzer yalanlara dayanır. Tüm bunları unutmak veya Celile'nin 1981'de bombalanmasından öyküler türetmek kolayımıza gelebilir; ama bu hiç de çekici ve akılcı bir yol değildir.

 

Mektubunuzda İsrail’in kayıplarından söz etmiyorsunuz. Sizin görüşünüze göre İsrail’in sivil savaş kayıpları ile Lübnanlı ve Filistinli kayıplar arasında bir fark mı var ?

 

Bu tam da doru değil. John Berger’in mektubu İsrailli veya diğer kayıplar arasında ayrım yapmama konusunda son derece açıktır. Mektubunda da dediği gibi “Her iki füze tipi de vücutları paramparça ediyor; bunu, emri veren komutanlardan başka kim aklından atabilir ki?”

 

Diyorsunuz ki dünya Lübnan’ı işgalinde İsrail ile birlikte ve bu arada Gazze ve Cenin’e de hiç müdahale etmiyor. Bu sessizlik hangi amaca hizmet ediyor ?

 

Her ne kadar ABD-İsrail kaynaklı şiddetin yarattığı yoğun öfke ve çaresizliğin, en aşırı ve şiddet yanlısı grupların kendi amaçlarını gerçekleştirmek amacıyla saflarına yeni unsurları çekmeleri için – geçmişte de görüldüğü gibi – bulunmaz bir fırsat yaratması bekleniyorsa da dünyanın büyük çoğunluğunun elinden protesto etmekten fazlası gelmez. 

 

ABD destekli Arap liderler Hizbullah’ı lanetlediler, ama şimdi kendi halklarının öfkesinden korkarak geri adım atmaya zorlanıyorlar. ABD’nin en sadık (ve en önemli) müttefiki Suudi Arabistan Kralı Abdulah bile şunları söylemek zorunda kaldı: "Eğer barış seçeneği İsrail’in küstah tavrı nedeni ile reddedilirse, geriye bir tek savaş seçeneği kalmaktadır ki bunun şu anda askeri güçlerine güvenerek ateşle oynayanlar dahil hiç kimseyi affetmeyecek bir savaş ve çatışmaları da içeren bir dizi bilinmeyen sonucunda bölgenin üzerine çökecektir.”

 

Avrupa’ya bakacak olursak, ABD yönetimine karşı bir tavır sergilemekte isteksiz olduğunu bunun da sonucu olarak da Filistin’in tahrip edilmesini ve İsrail kaynaklı şiddeti desteklediğini görüyoruz. Filistin açısından ise Bush’un politikası çok aşırı olmakla birlikte kökleri oldukça geriye gider. ABD’nin reddedici tavrının tek istisnası Ocak 2001’de Taba’da yaşanan bir haftalık süredir.

 

ABD, İsrail daha önce 1982’de ve 1996’da Lübnan’ı işgal ettiğinde de ona destek olmuştu ve ancak katliam ABD çıkarlarına zarar veren bir noktaya geldiğinde İsrail’den durmasını istemek zorunda kalmıştı.

 

Ne yazık ki Uri Avnery’nin Dan Halutz hakında yaptığı “dünyayı bir uçağın bomba nişangâhından gören adam” tanımlamasını genişletmek mümkündür. Zaman zaman daha yumuşak söylemler duyuluyorsa da, bu tanım aşağı yukarı Rumsfeld-Cheney-Rice ve diğer Bush yönetimi planlamacıları için doğrudur. Tarihin ortaya koyduğu gibi, bu tür bir bakış, şiddeti tekellerinde tutanların bakışıdır ve bunun sonuçlarını burada tekrar ele almaya gerek yoktur.

 

Ortadoğu sorununda sizce bir sonraki adım ne olacak ?

 

Kendini ortaya atıp bir tahminde bulunacak birini tanımıyorum. ABD ile İsrail, Filistin ulusal haklarının hayata geçirilmesi umudunu yıkmaya ve Lübnan’ı yerle bir etmeye devam ettikçe, sadece güç kazanıp daha da aşırılaşacak olan popüler güçleri karıştırıp duruyorlar. Ayrıca ABD’nin, geçmişte olduğu gibi öncelikli konusunun, İsrail veya Lübnan olmadığı ve 60 yıl önce “inanılmaz büyüklükte bir stratejik güç” ve “dünya tarihinin en büyük ödüllerinden biri” olarak ilan edilen Ortadoğu enerji kaynakları olduğunu iyice anlamamız gerekli.

 

Şundan emin olabiliriz ki ABD bu benzersiz stratejik gücü kontrol etmek için gereken her şeyi yapacaktır. Bu o kadar da kolay olmayabilir. Bush yönetiminin inanılmaz beceriksiz planlamacıları, İran’da kendi çıkarları için de bir felaket yaratmışlardır. Hatta berbat bir kabus ile karşılaşma olasılıkları bile vardır: dünya enerji kaynaklarını kontrol eden Washington’dan bağımsız gevşek bir Şii ittifakı; veya daha da kötüsü bu ittifakın Çin kaynaklı Asya Enerji Güvence Ağı ve Shangai İşbirliği Konseyi ile yakınlaşması.

 

Sonuçlar gerçekten bir kıyamet gibi olabilir. Küçücük Lübnan’da bile Hizbullah’ın önde gelen ve örgütü de acımasızca eleştirmesi ile tanınan akademisyen ve liderlerinden biri şu andaki durumu “kıyamet söylemi” ile tanımlayarak uyarıyor: ABD ile İsrail’in bu ortak harekâtı geriye “Şii toplumunu, İsrail, ABD ve hain olarak gördükleri hükümete karşı öfkeye boğan” bir ortam bırakırsa bu “tam anlamı ile cehennem güçlerinin serbest kalması” demektir. 

 

Geçmiş yıllarda ABD’nin uyguladığı şiddetin, aşırı İslamcı köktendinciliğin ve cihat terörünün gelişmesine yardımcı olması gibi, İsrail’in de seküler Arap ulusçuluğunun yok edilmesine ve Hizbullah ile Hamas’ın yaratılmasına yardımcı olduğu artık bilinen bir gerçektir. Bunun nedenleri anlaşılabilir. Bu konularda Batı istihbarat birimleri ve konunun önde gelen uzmanları tarafından defalarca uyarılar dile getirilmiştir.

 

İnsan kafasını kuma gömüp yakın tarihin öğretilerini ve temel akılcılığı hiçe sayıp yapılan şeylerin “adil ve ahlaki” (Maoz) olduğu konusunda “tam bir görüş birliği” sağlandığı inancının verdiği rahatlık içinde olabilir.  Veya gerçeklerle yüzleşerek bu çözülmesi zor ve barış için tehlikeli görünen sorunlara yaklaşım gösterebilir. Bu yolu seçmek hâlâ mümkündür. Gerçi bu yolla başarı elde edileceğine dair bir güvence yoktur. Ancak dünyayı bir uçağın bomba nişangâhından görmenin daha fazla sefalet ve acı hatta belki de “yakında kıyamet” getireceğini oldukça rahatlıkla iddia edebiliriz.

 

Çeviren: Neşet Kutluğ

 

 

   

 

 

 

 

 

 

 

Giriş | Yeni Sayfa 107

Bu sitenin son güncelleştirilme tarihi 21/08/06 13/01/09