Giriş GÜNCEL YAZARLAR Resim-Karikatür Büyük Doğu Arşivi

GİRİŞ

KİTAP ELEŞTİRİLERİ

KÖŞE YAZILARI

SİYASET

BASINDAN SEÇMELER

TARİH

SANAT

FIKIH

BİZE ULAŞIN

                            ARAYIŞ (ARAYAMAYIŞ)                                                     

                                                                                              Ali BİRADEROĞLU

       Batı uygarlığının çöküş içinde bulunduğunu, teknik başarılar dışında bütün değerler sisteminin tel tel döküldüğünü, güve yemiş bir kumaş gibi delik deşik olduğunu (traviyal), sudan bir doğru; birazcık düşünebilen, orta kalitedeki her insan tarafından kabul edilen bir olgu olarak alıyoruz. Yeni doğan dünyanın ortaya çıkan problemlerine dar geliyor Batı değerler sistemi artık. Cevap aranan temel sorulara cevap verebilme imkanını kaybetmiş durumda. Bu sorular karşısında  sadece sessiz bir hayret tavrı almaktan öteye varamıyor. Zaman zaman kendi yönetimi ve görüş tarzı içinde bu tür sorulara yer olmadığını, bu tür soruların anlamsız olduğunu gevelemeye çalışıyorsa da şüphesiz buna kendisi de inanmıyor. Dolayısıyla da inandırıcı olamıyor. Kaldı ki aynı zamanda tomurcuklanma ve gelişme imkanını kaybeden Batı uygarlığının, insanlığa şimdiye kadar iç ve dış; madde ve mana alemlerini ahenkleştirici bir değerler sistemi takdim edemediğini de iddia ediyoruz. Çünkü aşağıda kısaca temas etmeye çalışacağımız gibi, Batı uygarlığı eksik ve çarpık doğmuştur.

 

Batı uygarlığının yaratıcı gücünü kaybettiğini, çöküş içinde bulunduğunu, yeni zaman ve mekana sahip olma potansiyelinden mahrum olduğunu temel bir doğru olarak aldığımız için bu konuda uzun tartışmalara girmeyeceğiz. Özellikle yeni nesiller tahrif edilen Hıristiyanlıkta aradıklarını bulamıyorlar. Bu günün genci ilişkilerinde samimiyet ararken; bu günün Hıristiyanlığının insan ilişkilerini bunun tersine gösterişe dayanan mübalağalı tavırlar üzerinde temellendiriyor. Ve insanları bazı deneylere zorluyor. Dinine bağlı bir Hıristiyan olduğunu ..... Presbitiyen kilisesinin bağrında doğup büyüdüğünü söyleyen H. Melville ‘Moby- Dick’ de bakın ne diyor: “Hıristiyan iyiliğinde sahte bir nezaketten başka bir şey görmedim, bir de dinsiz bir dost deneyelim dedim.”

 

Çağın medarına ve hastalıklarına sırt çevirip tüm dünyayı istila etmesi kaçınılmaz gibi gözüken bir uygarlığın temel varsayımlarının gerçekliğini soruşturmak için açık yüreklilik gerektiği ve bu gücü de ancak ..... inançlar verebilir insana.[1]

 

Yalnız burada Batının cins kafalarından, çağın gelişimini okuyabilen, öngörü sahibi filozof ve sanatçılardan bir kaçının sadece isimlerini kitabını vermekle ve bir kaç cümle ile düşüncelerini özetlemekle yetineceğiz. Bu kitapların isimleri ile Batı düşüncesinin doruklarında bir asra yaklaşan zamandan beri “Yangın var ! Kurtaran yok mu?” gibi bir feryat imaji veriyor insana.

 

İşte bu kitaplardan bazılarının isimleri, yazarları ile birlikte:

 

“Batının Çöküşü-O. Spengler,

 

Yargılanan Uygarlık- A.Toynbee,

 

Çağın Kritiğine Dair-Rethenaus,

 

Modern Kültürün Temel Soruları-Hammermacher,

 

Gece Başlıyor- A.Aeneas,

 

İnsanlığın Son Günleri- K.Kraus,

 

Kültürün Çöküşü ve Tekrar Kuruluş- A.Schweitzer,

 

Budala Konuştu-R.Macaulay.”

 

Bu çöküşün ilk ciddi habercisi olarak O. Spengler’in l917 yılında yazdığı ve cins kafalar arasında büyük yankılar uyandıran “Batı’nın Çöküşü” isimli eserini sayabiliriz. Bu duruma göre Batı uygarlığı hakkında ilk sistematik ve ciddi şüphenin entellektüeller tarafından dile getirilişinden bugüne kadar hemen hemen 60 yıla yaklaşan bir zaman geçmiş. Bilindiği gibi halk alışkanlıklarıyla yaşar. Doruktaki fikri tartışmaların vulgarize edilerek kendisine yansıması için epeyce bir zaman gerekir ki; bu zaman da kanaatimizce geçmiş olup, bu çöküntü endişesi tüm Batı insanına yansımıştır artık bugün. Ama ne var ki, hepsinin bu çöküşün hesabını sistematik bir biçimde verebileceğini söylemek çok yersiz olur. Çünkü büyük bir çoğunluk sadece seziyor bir şeyler olduğunu. En azından ayağının altından bir şeylerin kaymakta olduğunun hayreti içinde.

 

Burada Batı uygarlığı içinde yaşayan insanlar ve çoğunluğu da sadece o çerçeve içinde yaşama ihtiyacı veya talihsizliği içinde bu çöküşün gerçek sebeplerinden haberdar olamadan, felsefi bir açıklama imkanına kavuşamadan sadece bakıyorlar. Bu bir nevi çiftçi ailesi içinde büyüyen bir çocuğun üstünkörü zekat hakkında bilgi sahibi olması ile aynı konuda zekat bilgininin sahip olduğu bilgi arasındaki farka benziyor.

 

Bu çöküşün farkına varabilen ve düşüncelerini sistematik bir biçimde ortaya koyabilenlerin fikirlerini bir kaç cümleyle özetlemeye çalışacağız:

 

O. Spengler’e göre, kültürler de organizmalar gibi doğar, büyür ve ölürler. Teknik bakımdan korkunç bir gelişim gösteren Batı şehirlerinde Batılı insan bu kültürün çöküşünün tregedyasının son perdesini hem seyrediyor, hem de oynuyor. Gerçekte dünyanın efendisi olması gereken Nordik insan makinenin kölesi oluyor. Bütün canlı şeyler megalapolis makine örgütünün pençesinde can vermektedir. Megalapolis insanı kadınıyla erkeğiyle artık yaşamak istememektedir. Köylü kadın herşeyden önce ve herşeyden çok bir ANA’dır. Megalapolis kadını ise ister Paris ya da Newyork’ta olsun çocuksuz bir İbsen kadınıdır. Bir Nora ya da Nana’dır. Bugün Batı sanatı katılaşmış, niceliksel, teknik, taklitçi, tekrarcı, çocuksu, taşlaşmış bir aşamaya girmiştir. “Bugün sanat diye yapılan şey, iktidarsızlık ve sahteciliktir... Bugün sergilere, konserlere, tiyatrolara gidiyor, halkın tutacağı şeyler ortaya koymaktan zevk alan gürültücü çılgınlar, çalışkan ayakkabı tamircileri görüyoruz. Spengler’e göre bu bütün kültürlerin son perdesinde böyle olmuş ve aynı durum bugün Batı kültüründe de olmaktadır. Kısacası Batı kültürü piyesin son perdesinde, finişe gelmiş durumda...

 

Toynbee’ye göre de Batı uygarlığı çökmenin ve parçalanmanın bütün belirtilerini ortaya koymuştur. Bu çöküntünün sebepleri ise; azınlıktaki yaratıcı gücün kesilmesi, buna paralel olarak da çoğunluğun mimesisinin (taklid) durması ve bütün bunların bir sonucu olarak da toplumun bütünündeki toplumsal birliğin kaybolması. Fakat bütün bunlara rağmen Toynbee’ye göre, Batı uygarlığı bütün şansını kaybetmiş değildir. Kendisini halen bir mucize kurtarabilir. Tanrıya toplumumuzu bir kez bağışladığı ve nadim bir ruh ve kırık bir kalple yine istersek reddetmeyeceği affı için dua edebiliriz, etmeliyiz de...

 

Bayan yazar Rose Macaulay da sosyal değişmelerin, sosyalizmin, hür düşüncenin,feminizmin, romantizmin, kadın hareketinin manasız, birbirini kovalayan hareketler olduğunu söyler ve bomba gibi patlar: “Hayat gevezeliktir!..”

 

H.G.Wells de aklın sahip olduğu imkanların en sonuna kadar gelmiş olduğunu söyler. Batı uygarlığının geleceği hakkında çok kötümserdir. İnsanın yapabileceği tek şey; kendi cinsinin yerine intibak etmeyi daha iyi becerebilen bir başka cins almazsa, bir öğretici temsil seyreder gibi kendi batışını seyretmektedir.

 

Nihayet Hollandalı Huizinga bütün şüpheleri veciz bir soruyla şu şekilde ortaya koyar:”Acaba akıl, yaklaşan çözülme karşısında kendini koruyacak ve bir dönüş yapacak kudrette midir?”

 

Batı uygarlığının çökmekte olduğu endişesi içinde olan filozoflardan bazılarının endişelerini kısaca aktarmaya çalıştık. Kaldı ki son elli yılda büyük çapta gelişen existansiyalist felsefe de bu çöküşün bir ifadesi, feryadıdır. Aynı zamanda Batı şiirinde sanatında da aynı çöküş konusu çok yaygın bir biçimde dile getirilmektedir.

 

Bu kadarı dahi belirli bir seviye tutturabilen her insan için bu konunun ciddiyetle araştırmaya değer olduğu kanaatini uyandırdığını sanıyoruz. Yalnız burada bazı şüpheleri ortadan kaldırabilmek için bir noktanın açıklanması ihtiyacı içindeyiz ki; o da nasıl ki bir uygarlık çadır kurar gibi kurulmazsa, aynı şekilde çadır yıkılır gibi de yıkılmaz. Bir uygarlığın kuruluşu sebeple yaratıcılık özelliğini kaybetmekte, böylece kendi kendini tekrar felaketine düşmekte, bunun sonucunda da uygarlık için geriye sayma başlamaktadır. Bu söylenenlerden de anlaşılacağı üzere bir uygarlığının çökmesi uzun zaman dilimi içinde gerçekleşmektedir. Kaldı ki yıkılırken dahi uygarlık sürekli şekilde kendini yenileme hamlesi de yapmaktadır, ama mutlaka bu hamleler kaçınılmaz sonu geciktirmektedir ancak. Bir ortaçağ İslam uygarlığının ne kadar uzun bir zaman dilimi içinde yıkıldığı göz önüne alınırsa söylediklerimize hak verilir.

 

Nitekim İngiltere’de l984’te ortaya çıkan işçilerle polisin çatışmasında bir kaç işçi ölmüştü. Vhatebury’de yetmiş küsur yaşlarında bir bayan panik içinde bize “ben bu ülkede bir polisin bir insan öldürdüğünü şimdiye kadar görmedim” diyordu. Fırtınayı getiren ufak esintiler değil mi?

 

Çöküş içinde bulunan bir uygarlığı meydana getiren ana değerlerin analizi ve bunlardan hangisinin yeni zaman ve mekan için yeterli olmadığının teşhisi söz konusu çözülüşün sebeplerini ve istenen, özlenen uygarlığın özelliklerini başarı ile ortaya koyabilir. Aynı zamanda da bu tür eleştirisel bir bakış açısı sağlıklı bir çözüm bulma imkanını da sağlar.

 

Yalnız konumuz doğrudan doğruya Batı uygarlığının tahlili olmadığı için; biz onu meydana getiren temel faktörleri en genel anlamıyla ele alacağız. Bu bakımdan Batı uygarlığını üç temel faktöre indirgeyen görüş basit, fakat oldukça gerçekçi ve sağlıklı bir açıdan bakmakta probleme. Bu görüşe göre, çok karmaşık bir oluşum sonucu ortaya çıkan Batı uygarlığı, Antik Yunan dünyasının felsefi mirası, Roma’nın metod anlayışı, Hıristiyan ahlakının ve dinsel değerlerinin bileşimi sonucu oluşmuş bir uygarlıktır.

 

Şimdi bu faktörlerden her birine kısaca eleştirisel açıdan bir göz atalım. Böylece uygarlığı meydana getiren faktörlerden hangisinin misyonunu yerine getiremediğini tespit etme imkanını elde etmiş oluruz.

 

İlahi vahiyden mahrum Antik Yunan dünyası tabiattan insana, oradan da sistematik problemlere başını vura vura gelmiştir. Başka bir açıdan bakıldığında Antik Yunan dünyası kesin doğruya inançtan kalkarak, her türlü doğrudan şüpheye varabilecek bir kararsızlıkta gezinmiş, daha sonra da bu iki dönemi telif etme gayreti içinde sistemleştirmeyi denemiş; fakat kanaatimizce bunu başaramamış bir dönem. Dolayısıyla batı uygarlığının devrettiği miras çözümlenmiş yanları ile değil de ortaya koyduğu problemleri açısından önemli. Önemi çözümlediklerinde değil, ortaya koyduğu problemlerinden gelmektedir. Belki de Antik Yunan dünyası insan için mümkün problemlerden bir çoğunu gündeme getirmiştir ve aynı problemler asırlar boyu hep yeniden ele alınarak çözümlenmeye çalışılmış, fakat her felsefi problemin kaderinde olduğu gibi bunlar da çözümlenmeden kalmıştır.

 

Roma ise orijinal bir felsefeye sahip olamamasına rağmen-çünkü Roma, Antik Yunan felsefesinin bir çeşit tekrarından ibarettir- hukuk anlayışı ve nizam fikri ile Batı uygarlığının temel direklerinden biri olmuştur. Seneca’nın “Çizmemde bir çivi eksik olsa Roma Medeniyeti’ni eksik sayarım.” düşüncesinin Batı uygarlığı üzerinde büyük etkisi olduğunu söylemek mübalağa olmasa gerektir.

  Hıristiyanlık ise Batı uygarlığının ahlak ve duygu yanının oluşmasında tek etken olmuştur diyebiliriz. Öyle ki Batı uygarlığının kültür ürünleri sadece Hıristiyanlığın ve ona karşı çıkışların bir toplamından ibarettir. Çünkü Batı düşünce tarihi l4. asra kadar devam eden  dönemde (ancilla theologie) halinde yalnızca Antik çağın araçları, metodları ile Hıristiyan inançlarını temellendirmeye uğraşmıştır. Dolayısıyla bu dönemde ortaya çıkan bütün kültür ürünleri Hıristiyanlığın damgasını taşımaktadır. Fakat bu dönem sonunda Rönesans’la birlikte çeşitli dozajlarda Hıristiyanlığa karşı bir başkaldırma başlamıştır. Bu karşı oluş hareketi zaman zaman, doğrudan doğruya radikal bir biçimde Hıristiyanlığa toslama biçiminde ortaya çıktığı kadar -ki örneğin pozitivizm ve aydınlanma felsefesi- zaman zaman da bazı yenilemeler ve düzenlemeler yapma şeklinde ortaya çıkmıştır.

 

Böylece karmaşık bir etkileşim sonucu “Batı uygarlığı” dediğimiz değerler sistemi oluşmuştur. Yukarıda sözünü ettiğimiz bu üç faktörün bileşiminden meydana gelen uygarlığın ana unsurları olan kültür ve tekniği ayrı ayrı tartışmak gerekir. Burada özellikle bir noktayı vurgulamalıyız ki o da kültür ve tekniğin birbiri ile olan ilişkisi ve etkileşimi konusunun ayrıca tartışmaya muhtaç olduğudur. Fakat biz burada bu konunun tartışmasına girmeyerek Toynbee’yi izleyip “Kültürle teknik arasında zorunlu bir korelasyon olmadığı” noktasından hareket ediyoruz. Bu açıdan bakınca bir çeşit Yunan aklı ve Roma metodunun ürünü olan Batı tekniği, insanı hayrette bırakan harikulade gelişmeler kaydetmiştir. Son elli yılda Batı tekniğindeki patlama belki de insanlığın başlangıcından bugüne kadar olan gelişimine eştir. Hatta insanoğlunun meydana getirdiği teknik gelişim kendisini bile aştı, emri altına aldı. Şüphesiz bundan sonraki teknik gelişimin hangi çaplara ulaşabileceği hakkında açık ve seçik bir tahmin yürütmekten uzağız. Biz sadece burada Batı uygarlığı çerçevesindeki baş döndürücü teknik gelişimin çapını  bir oranda vurgulamak istiyoruz.

 

Probleme bu açıdan bakınca uygarlıkları meydana getiren faktörlerden biri olan tekniğin, Batı uygarlığı açısından düşünülürse geri ve yetersiz olduğunu söyleyemeyiz. O halde Batı uygarlığının ana direklerinden biri olan teknik; sağlam, hatta çok mükemmel gereğinden fazla gelişerek çağını bile aşmış. O zaman çöküş içinde olduğunu söylediğimiz Batı uygarlığının tüm zaafı, çöküş sebepleri kültürel değerleri ve büyük çapta bu değerlerin etkisinde gelişip, oluşan siyasi, iktisadi, toplumsal, ruhsal, sanatsal her türlü değerler sistemi artık yetmemektedir. Aynı zamanda da bu eksiklik Antik Yunandan devralınan felsefi mirastan da gelmektedir. Kültürel değişim, teknik patlamaya paralel bir gelişim gösteremeyince; kemik sistemi kaslara oranla çok fazla gelişen çocuklarda olduğu gibi uygarlıklarda da derece derece sıkıntılar, bunalımlar ortaya çıkmaktadır. O zaman biz Batı kültürünün eksiğini ve açmazlarını tespit etmekle özlenen uygarlığın özelliklerini tespit edebiliriz.

 

Batı İnsanının Bunalımı

Şurası bir gerçektir ki Batı uygarlığı şimdiye kadar gelip geçen dünya üzerindeki bir çok uygarlıktan sadece biridir. Batı uygarlığı dünya uygarlıklarının ne ilki ne de sonuncusudur. Ama yan tutmadan itiraf etmek zorundayız ki Batı uygarlığı, alanı bakımından en geniş ve zaman bakımından en uzun olan bir uygarlıktır.

 

Bu noktada; Batılı insanın bunalımına geçmeden önce “Batı Uygarlığı” ve “Batı İnsanı” kavramlarından ne anladığımızı ortaya koymak zorundayız. Klasik anlamıyla Batı uygarlığı belirli bir coğrafi bölge üzerinde daha önce saydığımız Yunan aklı, Roma nizamı ve Hıristiyan ahlakı sentezinden doğan bir değerler sistemidir. Batı’lı insan da bu coğrafi bölge üzerinde doğan ve anılan değerler sistemi içinde yetişen insandır. Fakat biz bugün bu kavramların kapsamlarının zaman boyutu içinde gelişerek daha zengin anlamlar kazandığı kanaatindeyiz. Çünkü en yaygın olma özelliğine sahip olan Batı uygarlığı hemen hemen yeryüzünün her tarafından bulaşıcı bir hastalık gibi yayılmış, herkes ona imkanları içinde nispet iddiasındadır. Aynı zamanda bu ülkelerin aydın sayılanları arasında da korkunç bir sızma ve yayılma imkanı bulmaktadır. Dolayısıyla Batı uygarlığının olumlu ve olumsuz yanları hem klasik anlamdaki Batı ve Batı’lı insanı etkilerken; hem de derece derece tüm dünyayı ve insanları etkilemektedir. Belki de Dostoyevski’nin Rusya için söylediğini bütün Batılılaşma çabasındaki ülkeler için genelleştirebiliriz. “ Ve bir çokların pek çokları gibi Avrupalı olmaya aydınlanarak değil ahlakını yitirerek başlamıştı. Evet, bu şekilde ahlakını yitirmek, bir çok kere bizce Rusları Avrupalılaştırmanın en emin yolu olarak görülmüştür.” diyor, ondan sonra da Batı uygarlığının geleceği hakkındaki düşüncelerini şöyle dile getiriyor: “Sizin o Avrupa’nız genel, evrensel ve korkunç bir felaketin ve yıkılmanın eşiğindedir... Artık bu uygarlık küçük desteklerle kurtarılamayacaktır. Bütün bu.............. bu günlerde ortaya  sürülen bütün içtimai teoriler, bankalar, bilim, yahudiler, hepsi bir anda yok edilecek ve hiçbir izleri kalmayacaktır. Belki de Yahudilik hariç. Çünkü onlar o zaman bile, bu yıkılmayı kendileri için karlı kılacak hareket tarzı bulurlar.” Bütün bu söylediklerini yakın, kapıda olduğunu ileri sürer...[2]

 

Yalnız burada şu var ki; sözgelimi Batılı aydın bu uygarlığın kültürel değerlerinden doğan olumsuz değerlerin tüm sancısını yürekten duyarken; onları taklid hevesinde olan iktisaden geri kalmış ülke aydınları da bu sancının taklidi içinde kıvranmaktadırlar. Sanıyoruz özenilen uygarlığın hastalığı tedavi edilirse, taklid edeninki de kendiliğinden tedavi edilir.

 

Hatta biz Batı uygarlığının gayrı meşru çocuğu telakki ettiğimiz Marksizm’i dahi ,Batı Uygarlığı çerçevesinde mütalaa ediyoruz. Çünkü Marksizm bütün yeltenişlerine, açık meydan okuyuşlarına rağmen orijinal, yepyeni bir kültürel değerler sistemi oluşturamamıştır. Pratikteki yarım asrı aşan uygulamasını anlayışından en ufak bir eser olmadığı için, devrimin ilk heyecan ve gücüyle tutturmayı başarabildiği bazı kurumlarda dahi elde eder gözüktüğü bazı mevzilerden çekilmek zorunda kalmış ve sahip olur gibi olduğu kaleleri tekrar teslim etmiştir. Bütün bu kurumlarda yeniden yavaş yavaş Batı uygarlığının temel prensipleri doğrultusunda yön düzeltmesi yapmak zorunda kalmıştır. Bazı gündelik yaşantıda zaman zaman görür gibi olduğumuz yeni pratik davranış biçimleri de, sadece burjuva geleneklerine karşı olmak gibi ilkel bir düşmanlıktan ileri gidemeyerek, kültürel bir değer sistemi oluşturamamıştır. Kaldı ki bu davranış biçimlerinden hemen hemen hepsi yeni olmanın çocukça gururu içindeki yeni yayılma temayülü içinde bulunan bütün doktrinlerde görülebilen bir özelliktir. Zaten Marks’ın da kendi hayal ettiği biçimde bir toplumun kurulabileceğine inanacak kadar saf olduğunu sanmıyorum. Marksizm hoş bir hikaye, gayet duygusal bir şiirdir.

 

Dolayısıyla biz Batı insanı dediğimizde, Batı uygarlığının kuşattığı coğrafi bölgeler içindeki insanları kastettiğimiz gibi; bunun yanında o uygarlığın manevi havasında yetişerek o değerleri benimseyen tüm insanları da kastediyoruz. Dolayısıyla kanaatimize göre tüm insanlık Batı uygarlığının içinde bulunduğu çıkmazların faturasını derece derece de olsa, coğrafi sınır içindekiler daha fazla etkisi altında bulunsa da ödemek zorunda kalmaktadır.

 

Daha önce de işaret ettiğimiz gibi Batı uygarlığı çarpık doğmuştur. Çünkü ana direklerinden biri, hatta en önemlisi olan Hıristiyanlığa göre insanoğlu dünyaya suçlu olarak gelmektedir. İnsan henüz yarışa başlarken işlemediği bir günahın yükünü taşımak zorunda kalmaktadır. Ne yaparsa yapsın bu ilk günahtan kurtulamayacaktır. Böylece bu düşünce toplumsal şuur altında sürekli şekilde beslenerek nesilden nesile aktarılmakta, her dönemde gençler farkında olmadan bu suçluluk duygusu içinde yetiştirilmektedir. Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde bu suçluluk duygusu Hz.İsa sevgisi ile telafi edilerek yıkıcı olmaktan çıkarılabiliyordu. Fakat zamanla Hz.İsa sevgisi derece derece uçup giderken suçluluk duygusu hiçbir antidota sahip olmadan orta yerde kalıverdi. Böylece insanoğlu kendini ne yaparsa yapsın kurtulamayacağı, telafisi mümkün olmayan bir suçluluk duygusu içinde buluverdi.

 

Ayrıca batıl itikatlar içinde kıvranan Batı ortaçağında her nasılsa zayıf bir ışıkla ortaya çıkabilen bilimin, evren anlayışında yaptığı değişiklik de insanın değerinin yavaş yavaş kaybolmasına sebep olmuştur. Çünkü kilise anlayışına göre, yer evrenin merkezidir (geosentrik yer anlayışı). İnsanoğlu da evrenin merkezinde yaşayan kutsal bir varlıktır. Fakat bu evren anlayışı zamanın bilim adamlarının tesbitleri ile değişince, yerin güneşin etrafında dönen binlerce gök cisminden oluşan evren içinde bir zerre olduğu, insanoğlunun da bu zerre üzerinde yaşayan bir zerre olduğu anlaşılıyordu(heliosentrik yer anlayışı). Böylece insanoğlu yanlış ve keyfi bir yorumlama ile asırlarca haksız bir biçimde giydiği kutsallık üniformasını çıkartmak zorunda kalıyordu ki bunu kabul etmek kolay olmasa gerekirdi.

 

Sürekli şekilde bilimsel buluşların kendi dininin doğruları ile çelişmesi, batı insanının devamlı olarak dininin doğruları ile yeni yeni gelişen deneysel bilimin doğruları arasında bir tercihe zorluyordu. Bu da çatışmaya sebep oluyordu. Sürekli olarak devam eden bu çelişki Rönesans Reform ve nihayet Aydınlanma çağı ile Batı’lı insanın dini değerleri tamamen sırtından soyunarak atmasına kadar vardı. Artık ne Batı’lı açıkça bütün dini değerlerine başkaldırıyor ve “Kendi hayatımı kendi imkanlarımla, kendi aklımla ben temellendireceğim” diyordu. Bu bakımdan Batı’daki Hıristiyanlık düşmanlığını tümüyle dine karşı bir tavır olarak değerlendirmek tamamen yanlıştır.

 

Bütün saydığımız ve benzeri sebepler dolayısıyla Batı insanı bir “atılmışlık”, “terkedilmişlik” ve “yabancılık” duygusunun cenderesi içine sıkıştırılmıştır. Artık o tüm evren üzerinde yalnızdır. Bütün insanlar ve nesneler sanki kendisine savaş açmıştır. Sempatize(duygudaşlık) olabileceği tek bir insan yoktur evren üzerinde. Hiç kimse ile organik bağ kurma imkanına sahip değildir. Bu o kadar trajik bir yalnızlıktır ki tarihin hiç bir döneminde görülmemiştir. Çünkü Batı’lı “İnsanlar içinde en yalnız insan” durumundadır. Milyonların içinde bulunmasına rağmen yalnız olmanın verdiği umutsuzluk, sıkıntı,bir çobanın yalnızlığı ile kıyaslanabilir mi? Hiç değilse dağ başındaki çoban kendisiyle olabiliyor. Yığın içindeki megalopolis insanın kendi kendisiyle olması da mümkün değildir. Modern insan Musset’in dilinden haykırmaktadır:

 

Kapımı çalan kim? Kimse

 

Ah yalnızlık! kimsesizlik!

 

Batılı insan şehvet duygusu ile bedenini aşarak bu yalnızlığı yırtmayı denemiş, fakat sonunda büyük bir hayal kırıklığına uğramıştır.. Çünkü hiç bir zaman bedensel faaliyetler yoluyla alınan tensel hazlar bedeni ortadan kaldırarak ruhların birleşmesini sağlayamamaktadır. Çünkü bedenle bedeni aşmak mümkün değildir. Bu tür bir çabada ve deneyde insanı bekleyen sadece bir ebedi mahrumiyettir. Bedeni aşmanın başka bir yolu olması gerekir. Nitekim Leonardo da Vinci “cinsî birleşme(şehevî faaliyet) ve buna bağlı tüm eylemler o kadar iğrenç ki eskiden beri süregelen bir adete uyulmazsa ve hala sevimli yüzlere rastlanmayıp cinsel etkilerinin varlığını sürdürmese, çok geçmeden insan soyu yeryüzünde tükenip gidecek.”

 

Nitekim Batı megalopolislerinde bütün insanların gözleri önünde birbirlerine sarılan tipleri görürsünüz de; sanki iki demir parçasının biri birine sarıldıklarını zannedersiniz. Zannedersiniz de modern insanın trajedisine ağlamak gelir içinizden. Batı’lı için artık hayatın en büyük hazlarından biri olan bu tür bir faaliyet bile anlamsız bir yapıp etmeye dönüşmüştür. Birbiri üzerine bastırılan kalpler, yırtınır gibi çırpınsa da bedeni aşarak birleşmek mümkün olmamaktadır. Bütün bunların bir sonucu olarak, Batılı bedenini vasıta yerine koyarak yaradılışın dışında anormal davranış biçimleri ile haz devşirme savaşına girmektedir.

 

Bence bugün Batı’lı insanın en büyük çıkmazı “Niçin yaşıyorum?”, “Hayat yaşanmaya değer mi?” sorusuna doyurucu bir cevap verememesidir. Bütün diğer sorular bunlardan sonra gelmektedir.

 

Almanya’da uzun bir süre önce öğrenim yapan bir arkadaşım anlatmıştı: Bir gün Alman kız arkadaşlarından birinin intihara teşebbüs ettiğini söylerler. Herkes hayret eder. Genç, güzel, ekonomik durumu gayet iyi, hayat dolu bir kız niçin intihara kalkışır? Cevap verilmesi zor bir problem. Kalkarlar hastaneye ziyarete giderler, sorarlar: “Niçin intihar etmeye kalkıştın?”. Niçin’e cevap yine niçin’den gelir: “Niçin yaşayayım?”. Kız iyi olur, kalkar, hastaneden çıkar, bir süre sonra tekrar intihar eder ve ölür... Batılı insanın içinde bulunduğu trajediyi ne kadar canlı, içten bir biçimde ortaya koyabilen bir olay... Batı insanı yakamıza yapışmış niçin yaşadığının hesabını soruyor, ondan sonra da bu hayatın yaşanmaya değer olup olmadığı konusunda bir karar verecek. Yoksa kendini kaybetme ihtiyacı içinde yırtınarak yaptığı çalışmalar sonunda elde ettiği başarı onun umurunda mı?

 

Hayatın anlamsızlığı düşüncesi beraberinde “saçma” düşüncesini birlikte getiriyor. Eğer hayatın bir anlamı yoksa, her eylem bu anlam doğrultusunda bir varlık kazanmıyor, her eylem o anlam planının gerçekleşmesi için bir adım değilse, herşey saçmadır. Sonunda da elde kalan her olay karşısında bir “bulantı”dır.

 

Üniversite mezunu bir İngiliz genciyle konuşuyorum... Meseleyi açıyorum... Batının kültürel değerler bakımından çökmekte olduğunu söylüyorum... “haklısınız” diyor ve içini doküyor sezgisel olarak kavradığı kadarıyla: “Huzur paradan önemlidir. Ben huzuru para ile satın alamam ki! Evet! bir saat, iki saat, üç saat...sonra? Bir pantolon, iki pantolon, üç pantolon... sonra? Her türlü iktisadi imkan... ya sonrası? diyor ve ekliyor: “Siz mutluluğu camide Tanrıyla birlikte olmak suretiyle parasızca bulabilirsiniz, ya ondan mahrum olanlar?” (Kendi kültürünün etkisiyle Allah’la sadece camide birlikte olunabileceğini sanıyor.)

 

Bu doymamışlık, tatmin edilmemişlik duygusunu ve teknik, iktisadi gelişmenin boşluğunu basit bir biçimde Caligula’da A. Camus çok güzel veriyor: “Ay’ı istiyorum Ay’ı, elde edilemez olduğu için...” Batı’lı insanın en büyük çıkmazı sürekli olarak, doymak bilmeyen bir hırsla “imkansız”ı elde etmek istemesidir. Tabii olarak “bazı imkansızlar” gerçekleşince “imkansız” olmaktan çıkıyor ve yeni yeni “imkansızlık” putları dikilerek bir süre sonra da onların peşinde koşuluyor.

 

Batı insanı Faust’un ağzından soruyor: “ Ben hangi elbiseyi giysem, gene yeryüzündeki bu mahdut hayatın azabını duyarım. Bu dünya bana ne verebilir ki?” Mephistopheles ,Faust’a teklifte bulunur: “Benimle birlik ol. Bu günlerde marifetlerimi seyredeceksin. Ben sana, şimdiye kadar hiçbir insan oğlunun görmediği şeyleri vereceğim.” Faust böyle bir an için her şeyini vermeye razı... “Eğer ben o ana; Dur gitme! Aman ne güzelsin! Diyecek olursam, sen beni zincirlere vurabilirsin. O vakit yerin dibine geçmeye razıyım.” Fakat o anı, şeytanın kılavuzluğu ile, dünyasal nimetlerle bulmanın imkansızlığının farkındadır. Faust ve milyarlarca Batı’lı insanın ağzı Faust’ta tek bir ağız olur ve haykırır: “İlk önce zekamızın bizzat kendisi hakkında beslediği yüksek fikre lanet olsun! Duygularımıza nüfuz eden göz kamaştırıcı hayallere, ve rüyalarımıza girerek bizi aldatan şan ve şöhret hülyasına lanet olsun! Mülkiyeti gururumuzu okşayan çoluk çocuk, uşak ve sapan gibi şeylerin hepsine lanet olsun! Bahşettiği servetlerle bize cüretkarane işler yaptıran ve fuzuli eğlenceler için bize zemin hazırlayan zenginliğe de lanet olsun! Üzümlerin güzel kokulu suyuna ve aşkın o en yüksek mahzuziyetine lanet, gözüne kibrit çöpünü tutan adam bütün dünyayı orman zanneder, ağlayan bir insan da tüm gök kubbeyi su zanneder. Hayatın anlamını bilmeyen insan da herşeye karşı koskoca bir “Lanet” yağdırır.

 

Artık bugün Batı; musikisi, resmi, şiiri, romanı ve felsefesi ile maddenin tasallutundan kurtulma, madde sınırlarını aşma savaşı vermektedir. Bugünkü Batı resmine bakın! Gittikçe soyuta doğru tırmanmaya çalışmakta, bütün sabit konturları ortadan kaldırarak maddeden bağımsız, özgür bir nefes aramaktadır. Musikisi korkunç bir kendinden kaçış ve kendini kaybediş duygusunun, bir çığlığın dile getirilişi değil midir? Şiiri de resmine eş bütün maddi kalıplardan kurtularak bilinç altının özgür bir biçimde dile getirilmesi savaşı veriyor. Aynı şekilde romanı da çıkmazların ve ruhi boğuşmaların bir ifadesidir. Kısacası bütün sanatsal faaliyetleri korkunç hafakanların, ruhi travmaların, bunalımların, ruhi kamaşmaların bir aksinden, sayıklamasından ibarettir. Bütün değerlerin anası, besleyicisi, yönlendiricisi olan felsefe ise; başlı başına bu sözünü ettiğimiz ruhi sefaletin, arayışın, bulamayışın, parçalanışın, hatta zaman zaman da bu cinnetin dile getirilişinden ibarettir.

 

Bir Çözüme Doğru

Evet! Batı “birşey” arıyor... Bu “bir şey”in ihtiyacı içinde kıvranıyor... Bu da canıyla, kanıyla bütün varlığı ve benliği ile inanabileceği, güvenebileceği, tutunabileceği, kendini, aklını, bilimsel yöntemleri aşan bir şey... Bu öyle “birşey” olmalı ki, Batı’lı insanın eylemlerine bir anlam kazandırabilsin ve hayata bir anlam kazandırabilsin.

 

Nedir Batı’lı gençlerin Hindistan’a akınlarındaki mana? Ne arıyorlar ve ne bulabileceklerini ümit ediyorlar gayet primitif Hind felsefesinden? Nedir Amerika’da ve Avrupa’da kendi keyiflerine göre uydurmaya çalıştıkları tarikat soytarılıklarının anlamı? Nedir ufak çapta da olsa Mevlevilik’e karşı özentinin manası? Toplumsal cinnet haline gelen sporun her türüne karşı bu derece düşkünlük ve anonimleşen cinsel ahlaksızlıklar hangi ihtiyaçtan kaynaklanıyor acaba? İnsanı gerçek hayattan çekip koparan uyuşturucu maddelere karşı bu derece düşkünlüğün anlamı ne? Nedir bu derece seyahate düşkünlüğün, sürekli kendinden kaçma gayretinin manası? Falın her türlüsüne karşı gösterilen bu mübalağalı ilgiyi nasıl yorumlayabilirsiniz? Astroloji, astronomiye rağmen yeniden mi hortluyor? Parapsikoloji ve telepatiye karşı ilgi, kumara düşkünlük, spor-toto, spor-loto, piyango ve kumarın her çeşidi ile malum insan zorunluluklar dünyasının, sebep-sonuç dünyasının dışına çıkarak meçhulün semaları içinde özgür bir ...... aramaktadır? Kendi iradesi dışında “şans”, “talih” gibi kavramlarla dile getirdiği aşkın bir gücün yardımına başvurarak inanç boşluğunu kısmen de olsa doldurabilme çırpınışı içinde midir?

 

Evet, Batı’lı “bir şey” arıyor. Batı bir dünya görüşü arıyor... Batı eşya ve olayları eğip bükmeyen, çarpıtmayan, herşeyi olduğu gibi görebileceği, insanlığın gözüne uyabilen, “eşyanın hakikatini” kendine gösterebilecek bir “gözlük” arıyor. Eşya ve olaylara insanlığı tatmin edici yeni yorumlar getirebilen bir dünya görüşü arıyor.

Asırlardır felsefe labirentlerinde muzdarip dehaların kendilerine tılsımlı alaşımlardan, sihirli bir dünya sunabilecekleri umudu içinde yaşayan, fakat artık bugün bir çıkmaz içinde olduğunun farkına varan Batı, kanaatimizce kendi yürüdüğü yolların, tıkanıp kaldığı çıkmazların taklitçilerinden bir şey beklememektedir. Genel anlamıyla söylersek o, ruhun hasretini çekmektedir.

 

Bu açıklamalardan sonra hemen temel bir doğru olarak, Batı’ya kendisinin denediği ve istediği sonuçları veremeyen, doyurucu olmadığını açıkça gördüğü kendisinin uyguladığı bir yoldan nüfuz etmenin imkansız olduğunu söyleyebiliriz. Başka bir deyişle, ölümcül hasta,

ölüm yatağında kendisi ile birlikte götüreceklerinin feryatları arasında yatan Batı uygarlığını ve insanlığını denenmiş eski yollarla, yanlışlığı ortaya çıkmış geçici çözüm denemeleri ile sağlığa kavuşturmak, kurtarmak imkansız; kurtarmaya çalışmak ta manasızdır. Böyle bir gayret abesle iştigal etmektir.

 

Bu bakımdan Batı kültürü eliyle şimdiye kadar geliştirilen rasyonalist, empirist, pozitivist v.b. bir yöntemin Batı dünyasına, insanlığa verebileceği fazla bir şey yoktur. Bu yollar çıkmaz, oyalayıcı sokaklardır. Siz Batı’ya kendinizi dünya görüşünüzü akılsal bir temel üzerine oturtarak mı yaklaşmaya çalışıyorsunuz? Batı’lı cins kafalar bundan tiksinecektir. Çünkü Batı; Descartes, Leibniz, Spinoza gibi dehaların öncülüğünde akıl dehlizlerinde geçirdiği serüvenlerden sonra aklı kusuyor. Siz Batı’ya akıl adına saydığımız dehalardan fazla bir şey söyleyebileceğinizi mi sanıyorsunuz? Siz Batı’ya pozitivist yaklaşımla hitap ederek, sevimli gözükmeye mi çalışıyorsunuz? Birazcık problemlere aşina Batı’lı buna gülecektir. Çünkü pozitivizmin en güçlü temsilcisinin sonunda irrasyonel bir unsurun zorunluluğu ile eşya ve olayları aşan, deneysel bir biçimde temellendirilmesi imkanı olmayan bir düşüncenin tasallutundan kendisini kurtaramayarak bir “insanlık dini” uydurmak zorunda kaldığını bilecektir. Hatta koskoca; olayların birbirinin arkasından gelişleri ile, benzerlikleri dışında herşeye sözde sırtını çevirmiş filozofun, aşık olduğu kadının ölümünden sonra günün belirli saatlerinde onun oturduğu koltuğun karşısına geçerek ibadet ettiği de bir gerçek. Sizin Batı’ya pozitivizm, deney veya bilim adına bu dehalardan fazla verecek şeyiniz olduğunu mu sanıyorsunuz?

 

Evet, Batı bir dünya görüşü, yepyeni bir dünya arıyor... Fakat artık bu dünya, akılla, deneyle, sözüm ona bilimle kurulmayacak kadar mükemmel olacak. Evet, bunlardan herbiri akıl, deney, bilim o dünyada layık oldukları yeri alacaklar. Fakat o dünyayı kurucu, yapıcı ve temellendirici olamayacaklar.

 

Kurulacak yeni dünya Batı insanını ve onun tüm gedikli aşıklarını aklın, deneyin, bitmez tükenmez cenderesinden kurtaracak. Öyle bir dünya ki; Batı’lının karma karışık, paramparça, herşeyin, her değerin birbirini boğazladığı, herkesin takallüsler içinde kıvrandığı bir hafakanlar dünyası yerine; herşeyin, her değerin yerli yerine oturduğu bir dünya...

 

Aklı, deneyi, bilimi tüketen Batı’lı ancak bu dünyayı bir dinde bulacaktır. Artık bütün bu bunalımların sonucunda yeni bir dinî dönem başlayacaktır. Çünkü bilimin kültürel değerler üretme konusunda çok kısır olduğunu biliyoruz artık. Bilim yavaş yavaş kendi imkan ve sınırlarını gerçekçi bir biçimde tespit ederek inine dönme hazırlığı yapmaktadır. Üç buutlu zaman içinde yaşayan insanın içinden kopup gelen yaşayabilmesi zorunlu şart olan sorularına cevap verememenin ezikliği içinde elini ovuşturmaktadır. Evet, ilim bizi gezegenlere götürebiliyor, fakat kalbimize götüremiyor. İlim tabiatın sırlarını başarıyla önümüze seriyor, fakat kalbimizin sırları önünde adeta susuyor bugün.

 

Öyle zannediyorum ki bu dünyada bütün özentilerden, yaranmaya yeltenmelere hiç ihtiyaç duyulmadan İslam kültürünün en bakir ürünleri arasında gizlidir. Fakat bütün mesele bu değerleri saptırmadan, sevimli kılma ihtiyacı duymadan, bütün özellikleri ile, aslına sadık kalarak, Batı dünyasına, tüm dünyaya belki de ilk önce kedimize takdim edebilmekti.

 

Bu konuda bugün Batı entellektüelinin yaşadığı bunalımı değişik sebeplerle de olsa, asırlarca önce daha şiddetli bir biçimde, kanıyla canıyla duyan; sonunda çözüm bulma imkanına kavuşarak, bütün anlamsız yorumlara son veren İmam Gazali bir basamak olsa gerek. Çünkü onun duyduğu metafizik acıyı kaç Batı’lı entellektüelin o kadar derinden duyabildiği ayrı bir tartışma konusu. Ayrıca İmam Rabbani yöntemi de bugün ihtilaçlar içindeki dünyamızın problemlerini çözmede tek yol olsa gerek.

 

Şüphesiz akıl bir insanı sorumlu olabilmesi için Allah tarafından kendisine bahşedilen bir nimet. Birçok bilgiyi akılla elde ettiğimiz de açık bir gerçek. Ama ne var ki akıl, tek başına

 

 

 

 

 

 

 

 

 

hayatımızı temellendirme, bir dünya kurma gücüne sahip değildir. Aynı yargıyı deney için de verebiliriz.

 

O zaman tek çıkış yolu peygamberimizin ruhaniyetine sarılmak kalıyor. Bu nur ruhaniyetin çeşitli akislerinden biri olan gizli zikre dayanan ruhi disiplin, problemin tek çözüm yolu olsa gerektir.

 

Bu yola bağlı, bu yolun ruhi disiplini içinde erimiş, olduğu gibi kabul edilmiş değerlerden kurulu bir dünya her türlü bunalımın sonu olabilir. Böyle bir dünyada artık her şey yerli yerindedir. Gösterişe yer yok...

 

Sürekli olarak belirli, insanı içten kavrayan seremonilerle insan kendi sonsuz varlığı içinde, gerçek misyonunu gerçekleştirmek için yol almaktadır artık. Her gün daha iyiye, daha güzele, daha olguna doğru bitmeyen bir seyahat... Her adımda, her basamakta yeni anlamlar kazanan bir dünya... Yavaş yavaş bütün değerlerin bütün nesnelerin yerli yerine oturuşu... En hurda bir yapıp etmenin dahi bir anlam kazanması. Artık insan yapıp etmeleri anlamsız bir rutin olmaktan çıkmıştır. Artık bu dünyada insan bir böcek değildir. Artık teknik gelişim ile kültürel gelişim birbiri ile ahenk içindedir. Teknik gelişim bir gaye olmaktan çıkmış olup sadece insanın yaşamasında kolaylık ve rahatlık sağlayan bir vasıta; bir alet olmuştur.

 

Evet bu dünyada insanlar hayvansal bir rahatlığın içinde değildir. Bu dünyada da insanlar rahatsızdır. Ama buradaki rahatsızlık artık hayatın temelindeki trajediyi kavramaktan gelen insani rahatsızlıktır. Artık insan kendisini başkasına verebilme, başkası için üzülme, başka insanlar için düşünme zevkine ulaşmıştır. “İnanan insana dünyada rahat yoktur”, fakat bu rahatsızlık maddenin terakki(?) edişinden meydana gelen ucuz bir rahatsızlık değildir.

 

 

 

 

 

--------------------------------------------------------------------------------

 

[1]E.F. Schumacher, Küçük Güzeldir, s. l88.

 

[2]Dostoyevski, Batı Çıkmazı, s.60.

 

 

 

Giriş | Düşünme

Bu sitenin son güncelleştirilme tarihi 22/06/06 13/01/09