Giriş GÜNCEL YAZARLAR Resim-Karikatür Büyük Doğu Arşivi

GİRİŞ

KİTAP ELEŞTİRİLERİ

KÖŞE YAZILARI

SİYASET

BASINDAN SEÇMELER

TARİH

SANAT

FIKIH

BİZE ULAŞIN

                             DÜŞÜNME

 

Eşya ve hadiseler karşısında takınılan doğru bir tavır, uygun bir duruş; gerçeği bulabilmenin, doğru bir sonuca varabilmenin yeter şartı olmasa da gerek şartıdır şüphesiz. Eğer yola doğru bir noktadan çıkmışsanız, konunuza uygun bir tavır yakalayabilmişseniz; gerçeği hemen, kolayca bulacağınız anlamına gelmese de, hiç değilse bulma imkan ve ihtimali içinde olduğunuz da inkar edilemez. Bu bakımdan  eşya ve hadiseler karşısında doğru bir duruş; gerçeği bulmanın ilk şartıdır. Ama yola yanlış bir noktadan çıkmışsanız, konuya yaklaşımınız isabetli değilse; doğru bir sonuca varmanız düşünülemez. Düşünme sürecinin başında veya herhangi bir aşamasında yapılan hata sonuna kadar devam eder. Bunun içindir ki; başlangıç noktanız yanlış ise uzun veya kısa bir süre sonra tekrar çıktığınız noktaya dönersiniz. Belki daha da kötüsü bu yanlış tavrın farkına varılamazsa - ki farkına varmak, bir düşünce yanlışını bulmak oldukça güçtür- hiç bir yere varılamadan, gerçeğe ulaşmak için hiç yol alınamadan hep aynı nokta üzerinde dönülür durulur. Böylece değil ömür, ömürler heba olur gider.

Bunun içindir ki koskoca 17. asır Batı felsefesi metod konusunu tartışmıştır. Gerçeği bulabilmeniz için hangi noktadan çıkacağımız ve hangi yolları takip edeceğimiz enine boyuna araştırılmalıdır. Bu çalışmalar sonucu; pozitif bilimler alanında geçerliliği ve değeri bugünkü teknolojik gelişmelerle gözler önüne serilmiş bazı kurallar tesbit edilebilmiştir. Ama ne var ki aynı Batı felsefesi, söz konusu pozitif tabiat bilimlerinin metod meselelerinde gösterdiği başarıyı, tinsel-tarihi bilimlere uygulanabilecek metod konusunda gösteremedi. Şüphesiz burada sözü edilen bilimlerin konularının farklı oluşu, aynı metodların aynı başarı ile uygulanmasını imkansız kılmaktadır. Nitekim 17. asırda tesbit edilen metodlarla; konusu tabiat ve tabiatta olup biten olaylar olan pozitif tabiat bilimleri insan muhayyilesini zorlayıcı, yıkıcı ilerlemeler gösterirken; konusu insan ve insan verimleri olan tinsel-tarihi bilimlerin eskiye göre büyük bir atılım gösterdiği söylenemez. Acaba Platon'dan çıkıp gelen "nedir?" ‘le başlayan sorulara bugün bile tüketici bir cevap verilemeyişi bu durumun ispatı mıdır? İyi nedir? Kötü nedir? Güzel nedir? vb.

Ama bütün bunlara rağmen tinsel-tarihi bilimler alanında da gerçeği şu veya bu oranda bulmamıza yardım edebilecek bazı kurallar bulunmuştur. Bu kurallardan ilki, araştıracağımız konuyu mümkün en küçük bileşenlerine ayırmak; bundan sonra da araştırmamıza adım adım, atlamadan, sıçramalar yapmadan sabırla devam etmektir. Biz de bu kuralı uygulayarak konumuzu incelemeye çalışacağız.

Bugün "düşünme" pratikte iki zıt istikamette gelişmekte, birbiri ile çelişkili iki tavır ortaya konmaktadır. Bu yaklaşımlardan biri "özgür düşünme" diğeri de "özgül düşünme" isteği, temayülü ve iddiasıdır. Bir yanda nereden gelirse gelsin, her türlü peşin fikirden, önyargıdan kurtularak özgür, bağımsız düşünme baş kaldırışı, iddiası ve isteği... Burada hatırlanan peşin fikirler dinden, ilimden, toplumdan, felsefeden veya çeşitli otoritelerden kaynaklanabilir. Bütün mesele bu saydığımız ve benzeri etkilerden kurtularak, insanın bağımsız, özgür ve özgün bir biçimde kendi imkan ve kabiliyeti ile düşünebilmesidir. Önemli olan özgür düşünme ile üretilebileceği iddia edilen düşünceler.

Diğer yandan bunun tam karşıtı bir tavır: Bu düşünme biçimi ise birincinin tersine kabul edilen bir fikirle, inanılan sistemin türüne bağlı kalma hassasiyeti içinde "özgül düşünme" istek, iddia ve daha doğrusu temennisi... Nasıl belirli çevrelerden birinci tür düşünmenin büyük cazibesi var ise; aynı şekilde bazı çevrelerde de ikinci tür düşünme aynı hararet ve hassasiyetle benimsenmektedir. Nitekim belirli bir "izm"e bağlı olanlar, temel düşünce ile biraz çelişkili, temel düşüncelerden birazcık bağımsız bir düşünce ileri sürseler, "revizyonistlik"‘le hatta "döneklik"le damgalanıp toplum dışına atılıyorlar. Bu yüzden herkes söz konusu "izm"le tutarlı düşünmeye gayret ediyor. Aynı şekilde bir dine inanan kişi de; kendi dininin ana kurallarına ters düşmeden, onları zedelemeden, düşünce türüne bağlı olarak tam bağımlı, özgül düşünme istek, temayül ve iddiasındadır.

Biz burada, bu düşünme türlerini imkan, sınır ve şartlarını tartışarak, mümkün sorular ortaya koyup bazılarına cevap vermeye çalışırken; araştırma sürecimiz içinde ortaya çıkan "tutsak düşünme" den ise çok kısa söz edeceğiz.

 

Temel soruları şöylece sıralayabiliriz:

 

Mutlak manada özgür, bağımsız düşünme mümkün müdür?

İnsan, evrenini salt özgür düşünme ile kurabilir mi?

Özgür düşünmenin sınırları var mıdır? Varsa sınırlandırma ölçümüz neler olabilir?

Özgür düşünme ile konkret insanın varlık yapısından fışkıran temel soruların hesabını verebilir miyiz? Onları tüketici bir biçimde cevaplandırabilir miyiz?

Hatta özgür düşünmeyi bir hak, bir insanlık onuru telakki ediyorsak; bu hakkı nereye kadar kullanabiliriz?

Bu insanlık onuruna veya bizce daha doğrusu bu büyük yükü insan ne kadar taşıyabilmiştir? Şimdiye kadar veya bundan sonra taşıyabilecek güce sahip midir? Yoksa insan ister istemez bu hakkın bir kısmından vazgeçmiş midir?

Diğer yandan bir insanın herhangi bir dini veya herhangi bir ekolü vb. nasıl benimsediği ayrı bir tartışma ve araştırma konusu şüphesiz. Fakat bir insanın; şu veya bu şekilde bir kanaati, bir inancı benimsedikten sonra, kabul edilen kurallarla sonuna kadar özde tutarlı bir biçimde düşünerek özgür bir kültür evreni kurabilme isteğinden de şu tür sorular ortaya çıkmaktadır:

 

İnsan inandığı din veya "izm"‘le her alanda tutarlı ve aslına sadık bir düşünme yolu ile bir evreni nasıl meydana getirebilir?

Bir dine veya ekole tam uygunluk içinde düşünebilmenin ilk şartı ve şartları nelerdir?

Niçin gerek dinlerde, gerekse ekollerde öz'le ilgili çatışmalar çıkmaktadır?

Niçin "e göre" veya "ce","ca" ya göre düşünme iddiasında olanlar bile, hiç değilse makro planda ortak bir evren tasarımı oluşturamıyorlar?

Niçin aynı kökten, cevherden düşünmeye başlandığı iddia edilmesine rağmen, düşünmenin veriminden bu kadar farklı sonuçlar doğuyor?

Daha da özelleştirerek, daha somut şöyle bir soruya geliyoruz: Bir insanın inanç vasıtasıyla benimsediği bir dinin ana ölçülerine göre evreni algılayabilmesinin, bütün meseleleri o dine göre düşünebilmenin ayrılmaz şartı nedir?

Bir kere gerek her iki durumda da gerekse başka durumlarda da dikkat edilirse, konu; salt "düşünme" olarak ele alınıp açıklığa kavuşturulmadan, hep bir bağlam içinde düşünülerek çözümlenmeye çalışılmaktadır. Konu "özgür düşünme", "özgül düşünme" vb. şeklinde ele alınmakta, en yaygın hata da düşünmenin kendisi üzerinde derinleşmeden; kendisi ile birlikte kullanılan kavramların tartışılmasına geçilmesinde. Bunun sonucu olarak da "öz" gözden kaçırılmakta, ikincil sorulara cevap aranmaktadır. Örnek olarak konu "özgürlük" tartışması şekline dönüşmektedir. Bizce birinciye bağlı olarak yapılan ikinci hata ise; soyut olarak "düşünme" üzerinde düşünmeden; gelenek, görenek, din ve çeşitli izm'lerin etkisinden arınmış "özgür düşünme"nin pratiği deneniyor ve yolları araştırılıyor. Diğer tarafta da aynı şekilde "düşünme" soyut bir biçimde ele alınmadan bağlı olduğu din veya izm'le tam tutarlı bir düşünme ile "özgül düşünme" ile bir fikir iklimi, yeni bir evren yaratılmaya çalışılıyor.

Biz şöyle veya böyle özgür veya özgül düşünmeyi denemeden önce formel, biçimsel yaklaşımla “düşünmeyi düşünme”nin en sağlıklı yol olduğu kanaatindeyiz. Ancak bundan sonradır ki; insan, evrenini salt kendi imkan ve kabiliyetine dayanarak kurup kuramayacağı konusunda bir sonuca ulaşır. Eğer kuramayacağı kanaatine sahip olursa, döner başka yollar dener. Öte yandan ilk olarak şartlar ortaya konulabilse; insan inandığı kurallarla çelişkiye düşmeden evreni yepyeni bir tarzda yorumlayabilir, temel kanaatlar ile tutarlı bir evren tablosu ortaya koyabilir.

Yukarıda bir çok soru sıraladık, hatta bu soru listesi daha da uzatılabilir. Ama ne var ki, biz bu soruların hepsine cevap verme gibi çok güç bir işi yüklenme niyetinde değiliz. Her soruyu çözebilme gibi bir iddia ancak düğümlenmiş, donmuş fikirlerden çıkabilir.

Bunun için biz bu konuya salt düşünme ile ilgili aşağıda işaret edeceğimiz sorularla yaklaşarak konu üzerinde derinleşmeyi deneyeceğiz;

Düşünme nedir?

Düşünmenin unsurları nelerdir?

Sağlıklı ve tutarlı düşünmenin ilk şartı nedir?

Burada bir noktaya daha işaret ederek konuyu biraz daha sınırlamanın gereğine inanıyoruz. Burada biz aynı zamanda düşünmenin psikolojisini, fizyolojisini veya önemini de tartışmak niyetinde değiliz. Bir kere daha vurgulayarak; amacımızı sadece kavramsal olarak düşünmeyi irdelemek, eleştirmek, tartışmak, tutarlı ve sağlıklı bir düşünmenin ondan ayrılmayarak öz çizgisini yakalamaya çalışmak olarak ortaya koyuyoruz.

Bütün kavram analizlerinde olduğu gibi "düşünme nedir?" şeklindeki bir soru ile yola çıktığımızda, büyük güçlüklerle çepeçevre sarıldığımızı hissediyoruz. Fakat biz problemi çıkmaza sokmaktan kaçınıp asıl konu üzerinde derinleşebilmek için hemen hemen herkes tarafından kabul edilebilir bir tanım denemesinden hareketle konu üzerinde adım adım ilerlemeye çalışacağız.

Düşünme kavramlarla hesap yapmak demektir. Von Aster'den hareketle başka türlü söylersek; Düşünme analiz, sentez ve karşılaştırmalar yapmaktır. Bu tanımların açıklanabilmesi anlaşılır kılınması için "kavram" kavramının hesabının verilmesi, gün ışığına çıkarılması, ayrıca "kelime" veya "terim"le farkının ortaya konulması gerekir.

Kelimeler tarihi gelişim süreci içerisinde uzlaşımsal olarak ortaya konulmuş sembollerdir; ve Mantık'ta da "terim"‘le karşılanmaktadır. Ama ne var ki kelimeler; nihayet bir biçim, bir formdurlar. Daha açık bir benzetmeyle içi boş şişeler gibidirler. Ama zamanla içleri teori ve pratikle dolarak "kavram" haline gelirler, bir anlam bombası olurlar.

Bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere kelimeler, kavramların sembolü, biçimsel ifadeleridir. Başka türlü söylersek, kavramlar bir nesnenin zihindeki tasavvuru, kelime ise bu tasavvurun harflerden meydana gelmiş bir sembolüdür. Bir nesne hakkında uzun zaman dilimi üzerinde kollektif şuurda meydana gelen ortak imajlar uzlaşımsal olarak bir sembolü yüklenmekte, böylece de toplumda bildirişme, anlaşma, tartışma mümkün olmaktadır.

Burada bir probleme daha değinip geçmek ihtiyacı içindeyiz:

Bir kelime zihindeki tasavvurları tam olarak dile getirebilir mi?

Veya bir başka ifade ile; kelimeler zihindeki tasavvurları ne derecede ifade edebilirler?

Tasavvurlarla kelimeler tam olarak örtüşürler mi?

Biz bu konuda tartışmaya girmeyeceğiz. Ama ne var ki probleme sınırlı bir yaklaşım tavrı içinde kelimelerin zihindeki tasavvurları tam olarak yansıtmadığını ilke olarak kabul edebiliriz. Nitekim gündelik yaşama bağlamı içinde zaman zaman bütün insanların duygularını tercüme edemediklerinden, hissettiklerini ifade edemediklerinden yakındıklarına şahit oluyoruz. Bunun yanında hemen hemen bütün sanatkârların da bu konuda sıradan, düz insandan daha çok yakındıklarını göz önüne alırsak başta koyduğumuz yargının doğruluğu anlaşılır.

Dostoyevski feryat ediyor: "Duyduklarımı bir dile getirebilsem..." Büyük şair ve mütefekkirimiz Necip Fazıl Kısakürek hayretle, inkisarla, karşı konulamaz temel iradeye tam bir teslimiyetle ve kaçınılmaz alın yazısı karşısında  trajik bir boyun eğişle soruyor:

 

Ölecek miyim, tam da söyleyecek çağımda?

Söylenmedik cümlenin hasreti dudağımda...

 

 

Hep bu hasretle yetişiyor, yaşıyor ve ölüyoruz. Duygularımızı ve düşüncelerimizi, tasavvurlarımızı tercümede dilimiz bizi her zaman yalnız bırakıyor. İşte bu yüzdendir ki, insanlar iç dünyalarını başkalarına açabilmek için benzetmelere, istiarelere; duyguları somut durumlarla vermeyi deneyerek, düzyazı, şiir sanatına sığınmak zorunda kalmışlardır. Bazen de kelime yerlerine ses, renk ve çizgileri kullanarak; musiki, hat tezhib, resim ve minyatürle başka insanların muhayyilelerinde kendi iç dünyalarının benzerini oluşturmayı, benzer çağrışımlar meydana getirmeyi denemişlerdir. Çünkü ilk açmazımız; her insanın kelimelerde, sembollerde dile getirdiği aynı tasavvurlar değildir. Herkesin şişesinin içi aynı unsurlarla dolu değil ki. Aynı sembollerle ifade edilse bile, kavratılmak istenen, kavranılması istenen, iletilmek istenen mesaj ve tasavvurlar insanın iç hayatının zenginliği, derinliği, ilgi sahası ile orantılıdır. Aynı şekilde bir insanın kendisine ulaştırılan semboller kümesini yorumlama, algılama, özümseme biçimi de yukarıda zikretmeye çalıştığımız faktörlerle belirlenmektedir.

Ayrıca bütün bunların yanında kelimelerde insan; tarihi gelişim süreci içindeki değişik zaman kesitlerinde kavram olarak değişik tasavvurları, imajları, anlayışları ifade eder. Bazen bu sembollerin içi zenginleşir, teori ve pratikle dolu dolu olur, bazen de kısırlaşır, sığlaşır. Aynı kelimelerle ifade edilse de, bize kavrattığı imajların, anlamların farklı olması zaman içinde kelimelerin kavram olarak farklı tasavvurları ifade etmesi insanın kendi ferdi hayatı içindeki zaman dilimlerinde ortaya çıktığı gibi, aynı şekilde millet kültürlerinin ve evrensel kültürlerin zaman boyutları içinde de ortaya çıkar. Hatta belli bir zaman ve mekan boyutuna hakim "devir kültürleri" yeni kavramlar oluşturmak, kelimelere yeni anlamlar yüklemek, yeni yorumlar getirmek, eşya ve hadiseler karşısında yeni bir duruş sağlamakla; donmuş hayatiyetini kaybetmiş, yeni yaşama biçimini ifadeden aciz tasavvurları tasfiye etmekle ortaya çıkıp varlıklarını sürdürmektedirler. Ama ne zaman ki; değişen şartlarla ortaya çıkan yeni evren tablosu ile tutarlı, onu tercüme edecek yeni kavramlar üretme özelliğini kaybederse işte o zaman katılaşmakta, donmakta, evrensel kültür üzerinde şu veya bu alanda etkide bulunduktan sonra çok geniş olan tarih arşivine kaldırılmaktadır. Tarih arşivindeki kültürler tekrar yeni zaman ve mekâna egemen olup olamayacakları- ki şüphesiz bu mümkündür- egemen olma şartları ayrı bir tartışma konusu.

Bu söylediklerimizden sonra şu noktaya geliyoruz: Eşya ve hadiselere kendi gözü ile bakmamış, bu gözden, imbikten geçirir gibi yeni yaşama biçimlerini süzüp çıkaramamış, bunların kavram iklimini oluşturamamış, kendi kendine özgü duyuş, algılayış, davranış biçimlerinden kurulu bir kavramlar evreni oluşturamamış özgün bir kültürden söz edemeyiz. Aynı şekilde büyük kültürler kavradıkları, özden süzüp çıkardıkları, düşünme planında yakaladıkları imajları; çok anlamlılıktan(abluguty), kaypaklıktan arınmış, net, kesin kelimelerle ifade ederek yeni bir düşünme atmosferi ve bildirişme imkanı sağlarlar. Çünkü bireysel yaşayış, bireysel duyuş, kavrayış ve tasavvurları kelimelerle ifade ettiğimiz gibi; bir kültür içinde yaşayanların sahip olduğu  ortak tasavvurları, ortak değer yargılarını ve ortak imajları da kelimelerle, sembollerle ifade ediyoruz.

Bütün bu açıklamalardan anlaşılacağı üzere; özüyle tutarlı bir biçimde yeni kavramlar üretemeyen, yeni duyuş ve kavrayışları tercüme edemeyen, kavramların net bir biçimde hesabını veremeyen, onlara derinliğine ve genişliğine yaklaşımla anlam kazandıramayan, düşünüp kavrayamayan; ayrıca düşünüp kavrasa da bunları en iyi karşılayabilecek sembollerle ifade edemeyen, bir kalıba dökemeyen, düşünmesini dışlaştırma vasıtalarını isabetli bir biçimde seçemeyen bir kültürün; köklü olması, ömrünün uzun olması, evrensel kültüre katkısı veya evrensel bir kültürü etkilemesi bunların tabii bir sonucu olarak da evrensel bir kültüre damgasını vurması beklenemez.

Evrensel kültüre katkısı bir yana, kavramlar üzerinde ciddi şekilde düşünmeyen, onları bir kuyumcu duyarlılığı ile işlemeyen, onların hesabını veremeyen milli kültürlerin; millilik vasfını korumaları ve evrensel kültürden olumsuz bir biçimde etkilenerek az da olsa koruyabildikleri yaratıcılıklarını kaybetmemeleri mümkün değildir. Nitekim evrensel kültür; kavramlar üzerine derinleşen, kavramlara düşünme ürünü, fanteziden uzak, dolu dolu yeni anlamlar kazandıran, yeni fikirler üreten milli kültür veya kültürlerin senteziyle meydana gelmektedir. Kendi içinde sürekli şekilde ve öz'den aldığı ab-ı hayat suyu ile yiv yiv derinleşen yeni fikirler üreten milli kültür; zamanla evrenseli yakalayabilmekte, taklid vb. yollarla benimsenerek evrensel kültür veya evrensel kültürün bir parçası haline gelmektedir.

Artık bundan sonra oluşan evrensel kültüre; kan, ter ve gözyaşıyla oluşturduğu düşüncelerle katkıda bulunamamış, evrensel kültürü bizzat şekillendirememiş, evrensel kültürün kavramlarını kendi kalıplarına dökememiş, sözüm ona milli olduğunu iddia eden kültür, bilerek veya bilmeyerek, isteyerek veya istemeyerek evrensel kültürün genelde olumsuz bir tatbikçisi olmakta, farkında olarak veya olmayarak kendi değerlerini egemen kültüre adapte etme çabasına düşmektedir. Bazen de örneğini gördüğümüz gibi hakim kültürün "kültür şoku" altında kendi kültürü erozyona uğrayarak biçimsel bazı davranışların veya nesneler dünyasının bir parçasının muhafaza edebildiği tesellisi ile söz konusu kültürün içinde eriyip, bütün özelliğini yitirip, kaybolup gitmektedir.

Artık bu aşamadan sonra kullanılan kelimeler sözsel, biçimsel olarak eski kültürden de gelse; kavram olarak amaçladığı mana veya insana kavrattırdığı, verdiği imaj ve tasavvurlar, kendi kültür özünden tamamen yabancılaşarak hakim kültürün geliştirdiği manalara bürünmekte, insanlar kendi eski kültürlerinin kelimelerini egemen kültürün empoze ettiği biçimde kavramakta, algılamaktadır.

Şu veya bu yolla boşaltılan şişe, egemen kültürün ürettiği anlamlarla dolmakta, veya şişe tamamen boşaltılmışsa- ki pratikte pek mümkün olmamaktadır- eskisi ile yeninin değişik oranda karışmasından, ortaya hiç bir şeye benzemeyen karma karışık bir karışım çıkmaktadır. Eski şişe boşaltılarak özü alınıp sadece kiri, pası, posası bırakılırken, yenisinin özünü doldurmak da bugünden yarına bir anda olamayacağına göre yeni ortaya çıkan egemen kültür ailesine de girilememektedir. Artık insanlar asırlarca kendilerini beslemiş, hayatiyet vermiş; üzüntülerinin, sevinçlerinin, tasalarının hülyalarının, rüyalarının, evrenle hesaplaşmalarının bileşimi olan şişelerinin içini oluşturmadan; şişenin biçimsel ayniliğine bakarak onu içmektedir. Bu iş öyle ustalıkla yapılmaktadır ki bileşimin değiştiği hissedilmemekte, hissedilse bile bunun gerekli olduğu kabul edilmeye başlanmaktadır o aşamada artık. Bunun sonucu olarak şişeninin içindeki acayip karma karışık karışım yavaş yavaş hissettirmeden bünye üzerindeki etkisini gerçekleştirmekte, zamanla bünyeyi kendi asliyetinden çıkarmakta, tam kendisine de benzetememekte, ama yine de ortaya egemen kültürün istediği gibi düşünen, eyleyen, medyumlardan oluşmuş, medyum bir toplum çıkmaktadır.

Yalnız bir noktaya özellikle dikkatleri çekmek borcundayız ki; bizim tasvire çalıştığımız bir sentez değil, kabaca bir takliddir. Nitekim tekniğin evrenselliğine karşılık, kültürün milli olduğu düşünülürse, başka milletlerden taklitle alınan kavramların yeni bünyede nasıl bir etki yapacağı konusundaki endişe ve merakımız da haklı olsa gerek.

Kaldı ki bir kültürün; kavramları, dünyayı yorumlama biçimi; yayılması salt kültürel bir mesele olmayıp siyasi alanda da çeşitli akisler bulduğu için bu iş dünya çapında bir endüstri halindedir bugün.

Dolayısıyla her kültür; kavramlarını kendi özüyle tutarlı manalarla doldurmadıkça, kavramlar üzerinde anlaşamadıkça, yaratıcı, doğurgan bir düşünme iklimi yaratamadıkça, kendi içinde senteze vardırıcı, yeni değerler üretici, diyalektik bir tartışma ortamı doğmamakta, meydana gelen (eristik) havada bir sağırlar diyalogu ortaya çıkmaktadır. Artık bu ortamda anlaşın anlaşabilirseniz, tartışın tartışabilirseniz, yeni fikirler üretin üretebilirseniz. Bu hava içinde bütün mesele; formel mantık konstriksiyonlarıyla, içi boş kelimelerle rakibimizi ilzam edebilmek, onu cevap veremez hale getirmektir.

İşin tuhafı bu aşamada, söz konusu ortam içinde öyle bir yaklaşımla; egemen kültürle ciddi ve samimi olarak bir sentez oluşturma çabasına girseniz bile bu da mümkün olamamaktadır.

Yalnız burada bir noktayı özellikle vurgulamak istiyoruz ki; biz "kavram anarşizmi", "kültür emperyalizmi" gibi; ortaya çıkan uygulamaların sadece o milletin dışındaki unsurlar tarafından gerçekleştirildiği düşüncesine katılmıyoruz. Çünkü düşünülen, diyalektik bir biçimde tartışılan, yerli kültürle tutarlı bir biçimde, yerli kültürün özünü bozmadan, hayat damarlarını kesmeden yeni zaman ve mekana tercüme edebilecek fikirler üreten, doğurganlığını, üreticiliğini devam ettiren bir kültür içinde hiç bir güç "kavram anarşizmi" yaratamaz, hiç bir güç "kültür emperyalizmi"ni gerçekleştiremez.

Ama ne var ki; yerli kültürün şu veya bu sebebe bağlı olarak kendi bünyesinden doğan hastalık belirtileri, yavaş yavaş bünye üzerinde olumsuz etkisini göstermeye başlamakta, bünye zayıflarken de çeşitli sosyo-kültürel sebeplerle yabancı kültürler tarafından ortaya çıkan bu imkân fazlası ile işletilerek ve kullanılarak "kavram anarşisi" ve "kültür emperyalizmi" gerçekleştirilmektedir. Burada özellikle vurgulamak istediğimiz; "kavram anarşisi", "kültür emperyalizmi" bir kültürün yaratıcılığını kaybedişinin, yıkılışının sebebi değil, tam tersine sonucu olduğudur. Dolayısıyla hiç bir kültür ve bu kültürün taşıyıcısı, geliştiricisi olması gereken elit tabaka suçu başkalarına atarak kendi sorumluluğundan kurtulamaz.

Halk irfanından fışkıran bir atasözümüz bu gerçeği ne kadar güzel dile getiriyor: "Orman dermiş ki, ne yapayım beni kesen baltanın sapı benden." Hiç şüpheye düşmeden kesin olarak sapsız bir baltanın ormanı yok edemeyeceğini söyleyebiliriz. Eğer orman kendini yok edecek sapı vermeseydi, sapsız baltanın meydana getireceği tahribat ormanın kendi doğal yenilenme gücüyle ortadan kaldırılabilirdi. Ama orman karşı tarafa öyle bir silah veriyor ki, onun meydana getirdiği zararı kendi doğurganlığı ile karşılayamıyor, artık oradaki açık büyüye büyüye devam edip gidiyor. Bu süreç sonunda da haliyle orman yok oluyor. Hiç bir zaman orman; sadece balta ile uğraşıp teselli bularak hiç bir yere varamaz. Çünkü teorik olarak mübalağalı bir biçimde şöyle diyebiliriz: Eğer orman baltanın tahrip ettiğinden fazla bir doğurganlığa sahip olsa yine yok olmaktan kurtulur.

Her insanda bulunduğunu sandığımız, gerçeğin nabzını elinde tuttuğu gibi bir duyguya itiraf edelim ki biz de sahibiz. Bize göre kültürü, egemen kültürün tehdidi altındaki bir kültürün yapacağı, kavramların kendi kültürü içindeki manalarını tesbit etmesi, hakim kültür tarafından üzerine sıçratılan özle çelişkili düşüncelerden onu temizlemeden, kültürü asli kuralları içinde, özü örselemeden, onlara mümkün olan yeni yorumları getirmek, yeni şartları kucaklayabilecek, kuşatabilecek, açıklayabilecek yeni ve derinliğine muhteva kazandırabilmektir.

Bu konuda mübalağa etmediğimizi göstermek için de büyük Alman filozofu Kant'ın şu düşüncelerini aktarmayı uygun gördük:

"Bir düşünürün dile getirdiği düşünceleri konusu ile ilgi içerisinde tartışmak ve onu, o'nun kendisini anladığından daha iyi anladığımızı görmek her zaman için mümkündür. Çünkü o, kavramını yeteri kadar belirlemediğinden bazen söylemeye niyet ettiklerinin tam tersini söylemiş, hatta düşünmüş olabilir."

Görüldüğü üzere bir filozof dahi kullandığı kavramları yeterince açıklayıp, belirlemediği takdirde; söylemek istediklerinin tam tersini söyleyebiliyor, hatta düşünebiliyor. Hatta filozofun dile getirdiği düşünceler, konusu itibariyle bir durumu içinde ele alınırsa kendisinin anladığından daha isabetli bir biçimde algılanabilir.

Buraya kadar düşünmemiz üzerindeki kavramların etkilerini; doğru bir düşünme için kavram analizinin gerekliliğini değişik yaklaşımlarla, teknik ayrıntılara girmeye çalışarak gözler önüne sermeyi denedik. Bütün bu açıklamalardan sonra denememizi bir adım daha ileri götürmek istiyoruz. Madem ki; düşünmek, kavramlarla hesap yapmak demektir; o halde düşünmeyi mümkün kılan kavramları doğru bir biçimde kavramamışsak, kavramları yanlış bir yaklaşımla yorumlamışsak bir düşünme ortamının doğması mümkün değildir.

Tarihi gelişim süreci içinde düşünme alanına göz attığımızda çok değişik düşüncelerin ortaya atıldığını, bir düşünce renkliliğinin ve çokluğunun olduğunu görüyoruz. Bu farklılıkların bir kısmı şüphesiz yapısal bazı sebeplerden doğarken, bir kısmı da metod meselesinden doğmaktadır. Hiç değilse metod konusu halledilirse, bu noktada ortaya çıkan, ve doğurucu olmayan bazı anlaşmazlıklar, gereksiz tartışmalar ortadan kalkabilir. Ondan sonra da iletici bir tartışma ortamı doğabilir.

Konuyu daha anlaşılır kılabilmek için düşüncemizi bir örnekle açıklamak istiyoruz: Yalnız biz örneği kasten matematikten seçtik, daha kolay kavranabilir diye. Niçin bazılarınız (2+3=5) derken bazılarınız (2x3=6) diyor? Çünkü önce semboller üzerinde anlaşabilmeli ki, çıkardığımız sonuçlar aynı olsun veya çıkan sonuçlar farklı olsa bile en azından bu sonuçları tartışabilme hakkında sahip olalım. Çünkü "2", "4", "6", "+", "x" sembolleri üzerinde kavramsal olarak düşünmeden, derinleşmeden, hesaplaşmadan hesap yapmaya kalkışıyoruz. Böylece de ortaya değişik sonuçlar çıkınca da hayretler içinde kalıyoruz. Çünkü bu sembolleri günlük kullanım fazlalığından gelen aşinalık duygusu ile açık seçik bilinen mütearifeler olarak kabul ediyoruz.

Ne tuhaf; insanoğlu bir konuyu tartışmaya meydan vermeyecek, yer bırakmayacak bir biçimde çok iyi bildiğini ifade için "avucumun içi gibi biliyorum" der. Halbuki bize en uzak, en kapalı, bizce en bilinmeyen, bugüne kadar hiç araştırmadığımız yer herhalde avucumuzun içidir. Kaç kişi bugüne kadar avucunun içini merak edip araştırma ihtiyacını hissetti? Kaç kişi avucunun içinin hesabını verebilir? Kaç kişi avucunun içinin şeklini çizebilir?

Herhalde hiç veya en az bilinenler, alışkanlıklarımızdan ötürü bildiğimizi zannettiğimiz ve bu yüzden de araştırma ihtiyacı hissetmediğimiz objelerdir. İnsanoğlu hiç bir zaman "bir şey biliyorsam, o da neleri bilmediğimdir" diyen Sokrates'in metodu ile bilmediklerimizin hesabını, envanterini yapmaya yanaşmıyor. Belki de en büyük bilgelik insanın neleri bildiğinden çok, neleri bilmediğinin hesabını çıkarmaktır. Çünkü böylece en azından bilmediklerimizi bilme imkanı elde edebiliriz. Bir konuyu biliyorsak bildiğimiz, konu olarak bilmiyorsak bilmediğimiz için araştırmayız. Ama hangi konuyu bilmediğimizi biliyorsak öğrenme şansına sahibiz.

En önemlisi sürekli gündelik hayatta kullanmanın verdiği alışkanlıkla bildiğimizi sanma, ciddi ve derinliğine araştırma şevkinin olmayışı, birinci unsurlara inememe, zihnimizin çeşitli önsel düşüncelerle doldurulmuş olması gibi sebeplerle "+" nedir diye soramıyoruz. Dolayısıyla da tanımını yapıp, üzerinde anlaşma imkanına dahi sahip olamıyoruz. Bazıları "artı küçük birimin büyük bir birimden çıkarılması" şeklinde yorumlarken; bazıları "bir birimin diğer birim kadar katlanması" şeklinde yorumladı. Bazen de; "artı, iki birimin üst üste konması" şeklinde tanımlanıp, insanlara bunu kabul ettirebildiği anlarda insanoğlunun şanslı dönemleri oldu. Söylediklerimizi yukarıdaki önermede geçen "2" ve "3" sembolleri için de söyleyebiliriz.

Anlaşılması kolay olur kanaati ile matematikten aldığımız bu örneği bütün bilim dallarına uygulayabiliriz. Ama ne var ki sosyal bilimlerde yanlışlar matematikteki gibi kolayca bulunamazlar.

Sözgelimi "Bilim; insanın bütün problemlerini çözebilir" gibi bir yargı üzerinde tartıştığımızı varsayalım. Bugün Türkiye'de veya Doğu'lu bir ülkede, bu konudaki bir tartışmada bir yere varmanın mümkün olmadığını sanıyoruz. Yeterli deneyime sahip olmadığımız için, yanılma korkusu ile kesin yargı vermek istemiyoruz ama; bu konuda belki de Batı'lı bir aydınla yaptığınız tartışmada bir yerlere varma ümidiniz olabilir. Söylediklerimiz yanlış anlaşılmasın; problemi tamamen çözebilirsiniz, konuya tüketici bir çözüm bulabilirsiniz demek istemiyoruz. Ama herhalde en azından hangi konularda anlaşabildiğinizi, hangi konularda anlaşamadığınızı tesbit edebilirsiniz. Niçin Doğu'lu toplumlarda tartışmalar; diyalektik, doğurucu, üretici, bir yerlere götürücü olamıyor? Niçin sürekli, aynı konularda değil yıllar- mübalağa etmediğimize inanarak söyleyelim ki-çağlar boyu aynı kuru tartışmalar tekrarlanıp duruyor?

Fazla ayrıntılara inmeden bir cevap denemesi olarak; ilk ve en önemli sebebin Doğu'da düşünme eksiği olduğunu söyleyebiliriz. Doğu'lu düşünmüyor, ancak spekülasyon yapıyor. Çünkü Doğu'lu kavramların alabildiğince net bir biçimde ortaya çıkmasını amaçlamak yerine; kavramların, hazır bulduğu duygusal anlamlarla yüklü içerikleri ile düşünmeye çalışıyor. Dolayısıyla bu da gerçekleri bulmaya değil, bir takım zihin jimnastiğine, mantık atraksiyonlarına sebep oluyor. Birbiriyle sonu gelmez tartışmaya girerken; Batı uygarlığının ürünü olan kültürü de hiç kontrolsüz taklide yöneliyor.

Yukarıda sözünü ettiğimiz yargıyı olumlu bir biçimde tartışabilmemiz için önce şu sorulara cevap vermemiz gerekir:

 

 

Bilim nedir?

Bilimin ayrı ayrı fakültelerine göre bilgiyi elde etme yolları nelerdir?

Bu bilgi elde etme yollarına göre bilimin sınırı nedir?

Elde edilen bilgilerin kendi alanları içinde geçerliği hangi alandadır?

Bilim bize kesin, genel-geçer bilgiler verebilir mi?

İnsan nedir?

İnsanın varlık yapısı nedir?

İnsanın problemleri nelerdir?

 

Sorulabilecek mümkün sorulardan sadece bir kaçını sıraladık. Doğu'lu bir kafanın ne bu soruları ortaya çıkarmaya, ne de onlara cevap aramaya sabrı ve tahammülü vardır. Daha doğrusu düşünmeye vakti yoktur. Kavramların tanımı yapılmadığı, üzerinde anlaşılamadığı için de; bazen tartışanların aynı manayı dile getirmeye çalışıyor olmalarına rağmen tartışma sürer gider.

Yukarıda Batı uygarlığı üzerindeki söylediklerimizi sadece yöntem açısından değerlendirmek gerekir. Şurası bir gerçektir ki; Batı metod konusunda bir yerlere gelmiştir. Ama buna rağmen daha değer karmaşası içinde bocalamasının ana sebebini, maddi alanla manevi alanın sınırlarını tam çözememiş olmasından geldiğini sanıyoruz.

Biz burada çözümlenmesinin imkansızlığına inandığımız; “Düşünme mi önce, kavramlar mı önce?” gibi bir tartışmaya girmek niyetinde değiliz. Çünkü düşünme olmadan kavramlar oluşamaz; aynı şekilde kavramlar olmadan da düşünme mümkün değildir. Biz bu sebepten problemi orijin bazında ele alıp, çıkmaza sokmadan; içinde bulunduğumuz hali hazır durumda çözümlemeyi deniyoruz. Çünkü her orijin, kök problemi metafizik bir karakter taşır. Çözümleme, sürekli bir artık bırakma her metafizik problemin temelinde vardır. Metafizik problemleri, bilimsel yöntemlerin dışında ancak inançla çözebiliriz. Şu ortaya koyduğumuz son problem dahil; şimdiye kadar bizim için açık ve seçik olarak bilindiği sanılan konuların bile ne kadar karmaşık, muğlak, çözümlenmesinin güç olduğunu ortaya koyduğumuzu sanıyoruz.

Bu kadar açıklamalardan sonra biz; "düşünme"yi ikiye ayırıp, bunlar üzerinde derinleşmeyi deneyeceğiz: Özgür düşünme, özgül düşünme... Bundan sonraki iki bölümde bunların tanımını yapıp, sınırlarını gerçekleştirebilme imkanlarını tartışacağız.

 

 

 

Giriş | özgüld

Bu sitenin son güncelleştirilme tarihi 08/11/06 13/01/09