Giriş GÜNCEL YAZARLAR Resim-Karikatür Büyük Doğu Arşivi

GİRİŞ

KİTAP ELEŞTİRİLERİ

KÖŞE YAZILARI

SİYASET

BASINDAN SEÇMELER

TARİH

SANAT

FIKIH

BİZE ULAŞIN

  ÖZGÜL DÜŞÜNME

                                           Ali Biraderoğlu

Burada "bağımlı" kavramını da kullanabilirdik ama siyasi bir imaj yaratarak karışıklığa meydan verileceği endişesi ile "türe bağımlı" anlamı taşıyan "özgül" kavramını maksada daha uygun bulduk. Kısaca da (e göre) düşünmeyi anladık. Bir dine, bir siyasi, iktisadi, vb. bir izm'e göre düşünmeyi kastettik. Yalnız ne var ki taklit, şartlanma vb. gibi düşünme biçimleri ile özgül düşünmeyi karıştırmamak gerekir. Çünkü bu düşünme biçimlerine "tutsak" sıfatı daha uygun düşer. Şu halde özgül düşünmeyi tam olarak anlatıp, sınırlayabilmek için biraz daha açıklamak gerekir. Herhangi bir dine iman ettikten veya herhangi bir izm'in ana kurallarına iman derecesinde bağlandıktan sonra bu düşünme sistemlerinin ortaya koyduğu değerlerin sebepleri (hikmetleri)’ni araştırma; yeni zaman ve mekan içinde ortaya çıkan problemlerin çözümü için, o sistemin özü ile çelişkiye düşmeden, ana kurallar içinde yeni düşünce üretme savaşına  çabasına "özgül düşünme" diyoruz.

Özgül düşünme ile tutsak düşünme arasındaki fark; Lenin'in Marksistliği ile yine Lenin'in kendi ifadesi ile Marks’ı anlayanların bir elin parmaklarının sayısını geçmediği bir evrende "yaşasın Marksizm" diye canını veren gencin Marksistliği arasındaki fark kadardır.

Yalnız burada din için canını vererek şehit olmak isteyenlerle; sosyal, felsefi vb. bir izm için ölenleri birbirinden ayırmak gerekir kanaatindeyiz. Çünkü özü gereği dinler insanlardan "iman" istiyor; oysa izm'lere iman edilmez. Onların sadece doğruluk değerleri vardır ve bunlar her zaman eleştiriye açık olarak kabul edilir. Bu yüzden biz, bütün içtenliği ile bir dine iman etmiş bir insanın o dinin tekliflerini taklitle dahi benimsese, düşünme biçimi tutsak niteliği taşımayacağı kanaatindeyiz. Çünkü dinin ilk olarak ve temelde kabulünü teklif ettiği doğrular; insan imkan ve kabiliyeti içinde akıl, zeka, deney, gözlem vb. gibi  vasıtalarla kavranması mümkün olmayan alana aittir ve burada geçerli olan sadece imandır. Artık dinin temelde kabulünü istediği ilk doğrulara iman ettikten sonra dinin yapısına göre, bu ilk doğrulardan kaynaklanan çeşitli mesajlara da iman edilmesi istenmektedir. Dolayısıyla zaten dinin teklif ettiği doğruları akıl, zeka, deney, gözlem vb. gibi bilgi aktlarının kontrolünden veya eleştiri süzgecinden geçirmeye imkan yoktur. Bu saydığım sebeplerle biz herhangi bir dinin mesajlarını olduğu gibi kabul eden bir insanın tutsak düşünme tavrı içinde olmadığı kanaatindeyiz.

Ama ne var ki bütün bunlara rağmen; her dinin kendi yapısına göre akıl, zeka, deney, sezgi, gözlem, vb. gibi bilgi aktlarının kullanılacağı, hatta kullanılması gerekli olan alanları vardır. Her ne kadar dinler, özü gereği kendilerinin temel doğrularına "iman" edilmesini istiyorlar ise de; bu her alanda insanın  diğer imkan ve kabiliyetlerinin reddi anlamına gelmez. Burada bütün mesele; bir dine imanla bağlandıktan sonra; diğer bilgi aktlarının kendi özelliğine göre hareket edebilecekleri alanları doğru olarak seçmekte. Sabit sebep-sonuç  ilişkileri içindeki olayları ancak kavrayabilecek olan akıldan; her an yeni bir oluş içinde gelişen hayatın kavranmasını örneklersek, daha başlangıçta yanlışlık yapmış oluruz.

Dinlerin işaret ettiğimiz bu özelliklerine karşılık; insan imkan ve kabiliyeti ile kurulan izm'ler, bilimsel olarak ancak yine insan imkan ve kabiliyeti ile belirli alandaki doğruluk değerlerinin kabulünü isteyebilirler. Çünkü deneysel bilimlerin dahi genel-geçer, kesin bilgi vermediği kabul edilir. 20. asırda hiç kimse sosyal bilimlerin genel geçer bilgiler elde ettiğini iddia etme hakkına sahip değildir. Aksi takdirde izm'de din gibi iman isteme gibi tavır içine girmiş olur ki; kendi özü ile açık bir çelişki demektir bu durum. Dinlerin mü’mini, izm'in taraftarı olur. İzm'e iman edildiği anda din yerine ikame gibi bir yanlışlığa düşülmüş olur.

Yalnız bu söylediklerimizden; bir insanın, başka düşünme verimlerinden etkilenmeyeceği, yararlanmayacağı sonucu çıkarılamaz. böyle bir kabul, hemen hemen bütün filozofları, bütün düşünürleri tutsak düşünme ile suçlamak gibi bir yanlışa götürür bizi. Çünkü filozoflarda da, düşünürlerde de söz konusu olan; kendinden önceki düşünme verimlerini araştırıp, ayırarak, elemek ve bunun sonucunda da kendilerince gerçek kabul edilen unsurlar alınırken; hatalı veya eksik buldukları yanları da kendi imkan ve kabiliyetleri, ürettikleri düşüncelerle doldurmaya çalışmadır. Araştırma, inceleme ve eleştiri olan yerde; kısacası fikir çilesi olan yerde tutsaklık söz konusu değildir.

Burada dinlerle ilgili kavranması gereken incelik; insana teklif edilen temel doğrular imanla kabul edildikten sonra; insanın kendi imkan ve kabiliyetlerini bu temel doğrular yönünde kullanabileceği, hatta onun bir görev haline gelmesine karşılık; bu temel doğrulara iman vasıtasıyla bir kere "evet" dedikten sonra bunları akıl, zeka vb. aletler vasıtasıyla eleştirmeye kalkmaktaki tutarsızlıktır. Fakat insan dinler tarafından kendisine teklif edilen temel doğrulara "evet" demeden önce; konuyla tutarlı yöntemleri kullanarak bu temel doğrulara eleştirisel bir yaklaşımla eğilebilir. Yeter ki hangi alanda hangi bilgi aktlarının geçerli olabileceği doğru biçimde seçilebilsin. Bütün mesele din tenkitçisi ile bir dinin mü’mini arasındaki farkı kavrayabilmekte.

Bu açıklamalardan sonra tutsak düşünmeyi; herhangi bir eleştiri süzgecinden geçirmeden, körü körüne bir izm'e iman derecesinde bağlanma olarak tanımlıyoruz. Bir örnek olarak İslamiyet’teki "taklidi iman"ı, tutsak düşünme biçimiyle aynı mütalaa ediyoruz.

Daha önce "özgürlük" kavramının Skolastik dönemi takip eden Rönesans'la birlikte en temel nitelik özelliği kavrandığını ve bu tavrın Aydınlanma çağı ile devam ettiğine işaret etmiştik. Artık "özgür" kavramı ve türevleri kültür dünyamızın, hayatımızın her alanına egemen olmuş; yeni değerler, yeni bir evren oluşturulmaya çalışılıyordu. Ve insan kendi imkan ve kabiliyeti ile huzur dolu mutlu evrenini kurabileceğine inanıyordu. Optimum bütün insanlara egemen olmuştu. Kültürün, bilimin sonsuz bir ilerleme içinde olduğuna ve insanoğlunun bütün meselelerinin zaman içinde bilimle çözülebileceğine inanılıyordu.

Bu toz duman içinde Auguste Comte; "Metafizik problemler beni ilgilendirmez; beni olayların birbirine benzerliği ve ardarda gelişleri ilgilendirir." diyebiliyordu. Diyebiliyordu da hiç kimse insanın varlık yapısının bir parçasının tıraşlandığının farkına varmıyordu. Ama ne var ki yavaş yavaş bir yerde yanlışlık yapıldığı şüphesi yayılmaya başladı. İlk defa l9. asrın sonrasında çöküş felsefesi temsilcileri ortaya çıkmaya başladı. Birinci ve İkinci Cihan harpleri bu yanlışlığı en somut bir biçimde gözler önüne serdi. Evet "Boyun eğen tabiata hakim olunuyordu.", olunuyordu ama insanoğlu kendine hakim değildi. Tabiatla olan yabancılaşmanın ortadan kalkması oranında insan kendi kendisiyle yabancılaşıyordu. İşte bu anda yeni bir dinsellik dalgası kapladı evreni. İnsanlar izm'lere imana başladılar. Bu arada semavi dinlere karşı da Rönesans tavrı değişmeye başladı. Uzun asırlar tapınılan "özgür düşünce" suç olmuştu geniş çapta. Biraz bağımsız düşünenler "revizyonistlikle" sapmacılıkla suçlanıyordu. Herkes (e göre) düşünme iddiası içine girmişti.

Kanaatimize göre; Avrupa'daki -bütün dünyadaki de diyebiliriz, bütün dünyanın nabzını asırlardır Avrupa elinde tutmaktadır- bu tavır değişikliği biraz gecikmiş de olsa İslam dünyasına da yansıdı. Başka bir deyişle asırlardır toplumsal aşağılık duygusu içinde kıvranan İslam dünyası, artık kendinin de (e göre) düşünmesinin ayıp olmayacağı kanaatine vardı. Böylece de İslam dünyasında "Müslüman’ca Düşünme" krizi başladı. Herkes Müslüman’ca düşünme iddiası içinde; Müslüman gibi düşündüğü nefs emniyeti içinde yaşıyor, konuşuyor, bağırıyor; bu toz duman içinde tek şey eksik düşünme. Herkes İslami Istılahları olmuş bitmiş bir şey olarak görüyor  çok iyi bilinen konular olarak kabul ediyor. "Düşünmek" üzerinde düşünmüyor.

Bize öyle geliyor ki "Müslüman’ca Düşünme" spontan, kendiliğinden değil yine Batının etkisi ile ortaya çıkan ve yine batı tarafından kontrol altında tutulan bir cereyandır. Şüphesiz Batı'dan gelen her şey iyi olmadığı gibi, her şey de kötü değildir. Ama özümseyebilirseniz seçip ayırabilirseniz öz değerlerinizle, öz değerlerinizi örselemeden, zedelemeden bir senteze varabilirseniz. Bunun içindir ki, biz baştan beri düşünmeyi düşünmenin gereğini vurguluyoruz.

Düşünmeyi kavramlarla hesap yapma; analiz, sentez ve karılaştırmalar yapma olarak kabul edersek; bizim için temel birinci soru; "Müslüman’ca düşünüyor muyuz?" değil "Müslüman’ca kavramlara sahip miyiz?"

Kelimeler; birer sembol olarak etimolojik bakımdan Arapça da olsa, hatta yüzyıllarca İslami ıstılah olarak kullanılmış da olsa, bugün bizde uyandırdığı imaj İslami midir?

Söz konusu kavramlarda, kavradığımız mana İslami midir?

Daha açık bir biçimde söylersek şişenin içi İslami manalarla dolu mudur?

Biz bu sorularla konu üzerinde biraz daha derinleşmeyi deneyeceğiz.

Acaba aynı kelimeyi saadet asrının Müslümanları bizim gibi mi kavrıyorlardı, bizim gibi mi yorumluyorlardı?

Zaman içinde bazı değerlerin, eşya ve hadiselerin yorumlarını ana ve öz kuralların izin verdiği ölçüde değişebileceğini kabul ettiğimize göre; bugün zaman ve mekan üstü İslam kültürüne, inceliklere hakkıyla vakıf, gerçek bir Müslüman aydının var olduğunu farz etsek; bir sembolü bizim gibi mi kavrardı, bizim verdiğimiz manayı mı verirdi aynı sembole?

Yoksa kelimeler, semboller biçimsel olarak İslam kültüründen gelse de içi “Çağdaş Batı Uygarlığı”nın değer yargıları ile mi dolu?

Daha somut bir ifade ile şişe İslam’ın da içindekiler İslam’a zıt mı?

İslam’ı andıran renklerde salt bir dış benzerlik, bir andırıştan ibaret mi?

Biz ortaya koyduğumuz bu soruları sırasıyla ve üzülerek ilk ikisine " hayır" son ikisine de "evet" diye cevaplıyoruz.

Kanaatimize göre; İslam dünyası dahil bütün dünya kültürü bugün Roma nizamı, Yunan Aklı ve Hıristiyan ahlakından oluşan Batı uygarlığının, haliyle de kültürünün hegemonyası altındadır. Büyük çapta Batı toplumlarının liberal-kapitalist sosyo-ekonomik yapısı kavram imajlarımızı etkilemektedir. Batı uygarlığı bütün diğer kültür terimlerini çeşitli yollarla kendi anladığı mana ile doldurmakta, ya da onları bozarak anlaşılmaz hale getirmektedir.

Örnek olarak; her ne kadar ayrı bir tartışma konusu ise de biz; Batı kültüründen bağımsız bir "Marksist Kültür"de oluşturulamadığı kanaatindeyiz. Marksist bir yönetim kurdukları iddiasındaki ülkeler her ne kadar ekonomide yapısal bir değişiklik yapmışlar ise de henüz kararlı bir iç çevre kurmadan bu konuda da erozyon, değerler aşınması başlamış, ekonomik düşüncelerden Batı dünyası ile entegrasyona doğru gitmektedir. Kültür alanında daha hiç bir şey oluşmadan Batı kültürü etkisini devam ettirmiştir.

Burada ilgi çekici bir noktada; Batı kültürü hesaplaşılarak alınmadığı - ki bir milletin hesaplaşarak yabancı bir kültürü alması da söz konusu değildir- sadece taklit edildiği için kendimiz hakkında bir özelleme yaparsak Batı'yı hemen hemen iki yüz, iki yüz elli yıl geriden takip etmekteyiz. Batı'nın asırlarca önce yürüdüğü yollardan yeni baştan hemen hemen aynıyla yürünmeye yeltenilmekte, aynı hatalar daha feci şekilde tekrar edilmektedir. "Bengi- dönüş" ihtilacıyla yolun aynı şekilde yürünmesi konusunda taassup, bağnazlık gösterilmektedir. Dolayısıyla Batı'nın bu noktaya gelmek için ödediği faturalar, daha baştan beri aynı yere götüreceği anlaşıldığı halde fazlasıyla ödenmektedir.

Haydi kavramlarımızın Batı'lı kültür değerlerinin rengine boyandığını, büründüğünü kabul ettiğimizi varsayalım; ama hangi Batı? Halen teknik bakımdan geri kalmış bütün ülke aydınları için Batı; bu tiplerin oportünist ahlakı doğrultusunda bazen l7. asır rasyonalizmi, bazen l8. asır pozitivizmi, bazen l8. asır sonlarında oluşmaya başlayan liberal-kapitalist bir oluşum, bazen de çok kere bunların tuhaf ve içinde bulundukları duruma, çıkarlarına göre acayip bir karışımıdır. Doğu insanı olumsuz anlamda mazide yaşadığı için onun içinden çıkan tuhaf bir mahluk olan aydın da çağdaş gelişmeleri takip edemez. Doğulu aydın için örnek olarak bir Kant, bir Bergson bir Spengler hiç doğmamıştır. Bunun için de "akıl" denince 17. asır kartezyen felsefesinin anladığını anlar, o da ne kadar anlayabilirse o kadar tabii... Bilime iman eder, düşünce hayatındaki çağdaş gelişmelerden hiç haberi olmadan tıpkı l8. asır pozitivisti gibi... taklid... Üstelik bozarak, çağı, milli özellikleri dikkate almadan taklid en önemli özelliğimiz.

Hemen hemen iki yüzyıllık felsefi, siyasi, iktisadi, hasılı her alanda korkunç, dayanılması güç bir "kültür şoku"na maruz bulunduğumuz için "düşünme"nin hammaddesi olan kavramlarımız da haliyle batı kültürüne göre şekillenmektedir. Bunun sonucu da bu kavramlar ne tam Batı'lı ne de tam doğulu olabiliyor. Daha doğrusu doğulu anlam içlerini boşaltırken Batı’lı içle dolduramıyoruz -ki zaten bu mümkün değil-. Haliyle de düşünen adam yetiştiremiyoruz. Asırlardır bu düşünürü yetiştiremedik.

Düşünce hayatımızdaki çıkmazları, karmakarışıklığı, kör döğüşünü daha anlaşılır kılmak için siyasi terminolojide kullanılan bir kavramı örnek olarak seçtik. Diyelim ki; günümüze ışık tutması, bize ilham vermesi için ilk halifelerin siyasi iktidara nasıl geldiklerini tartışıyoruz. Taraflardan biri "İlk İslam halifelerinin Seçim'le geldiklerini, dolayısıyla siyasi iktidarların seçim'le tayin edileceğini " savunuyor. Taraflardan biri ise "ilk halifelerin seçimle gelmediklerini, bir istişare ile geldiklerini" savunuyor. Acaba bu görüşlerden hangisi doğru? Bu durumda hiç biri doğru değil! Çünkü burada seçim kavramı tartışılıp, analiz edilip, kavrattığı şey konusunda taraflar anlaşabilmiş değil.

Bir kere şu noktayı tespit borcundayız ki; ister "intihap" ister "seçim" kelimesini kullanalım. Bugünkü siyasi literatürde bunların içi Batı’lı anlamlarla yüklü, dolayısı ile kavram olarak Batı’lının bize kavrattığı, Batı kültürünün kendi dillerindeki kelimeye yükledikleri anlamlarla dolu. Bu kelime sizin de olsa kavram olarak sizin değil, onu söyleyip içini dolduran kültüründür. Dolayısıyla merasim dilinde olduğu gibi, bu kelimeyi " bir ülkedeki vatandaşların özgür iradeleriyle kendilerini yönetecekleri; belirli süreler için tayin etmeleri, özgür iradeleriyle haklarının bir kısmını başka birilerine ferağ etmeleri " şeklinde tanımlayabiliriz. Burada konunun tenkidi şu andaki amacımız dışında olduğu için, sadece objektif bir tanım yapmaya çalışıyoruz. Konuya bu tanımla yaklaşınca dört halifenin de seçimle iş başına gelmedikleri anlaşılır. Konunun biraz daha incelenmesi bunların iş başına gelişlerini İslam kültürüne ait "nev'i şahsına münhasır" bir yöntemle gerçekleştirildiğini ortaya koyar.

Burada ayrıntılara inmek istediğimiz için özetle şunu söyleyebiliriz ki; eğer tartışmaya başlamadan önce "seçim"in kavram olarak hangi kültüre ait olduğunu tespit edip o kültürün kendi ana kaynaklarından çıkarıp tanımları ortaya koyarak, bir tanım üzerinde anlaşabilseydik; ondan sonra da İslami uygulamayı itimat edilir kaynaklardan çıkarsaydık, kanaatimize göre tartışma sonunda bir yere varabilecektik. Ancak sağırlar diyalogunun önüne böyle geçilebilir. Bu yapılmadığı içinde diyalog bir monologa dönüşüyor, bir "yandan konuşma" ile sürdürülmeye çalışılıyor.

Bu mantık süreci bütün kavramlarımız için genelleştirilebilir. İyi, kötü, güzel, çirkin, doğru, yanlış, akıl, ilim, dünya, insan, vakıf, şehit... Bütün bu kavramları yeniden algılamaya, kavramaya çalışacağız.

İnsan derinliğine düşünülerek, hesaplaşılarak, tartışılarak, iç deneyle yaşanarak oluşturulmuş bir kültür evreni içinde yaşamaktadır. Bir kere bir kültürün girdikten sonra; artık ayağını toprağa basışı, yemek yiyişi, su içişi, düşünüşü, sevgisi, şefkati, merhameti, anlayışı, duyarlığı, algılayışı, hissedişi, insana ve tabiata yaklaşımı; hasılı her şeyi içinde bulunduğu kültür tarafından belirlenmektedir. İnsan artık içinde yaşayıp benimsediği kültürün "iyi" dediğine "iyi"; "kötü" dediğine "kötü" diyor. "güzel" dediğine "güzel", "çirkin" dediğine "çirkin" diyor. Duyarlığı, algılayışı, estetik beğeni yargısı içinde yaşadığı kültür tarafından tayin ediliyor.

Kendimiz için düşünürsek öz kültür değerlerimizi algılayamıyoruz, onları gerçek anlamıyla kavrayamıyoruz. Dünün öz değerlerinden örülmüş dünyasına bugün yabancılaşmış durumdayız. bir örnek alırsak; niçin en basiti bir Fuzuli duyarlığından uzağız? Niçin öz kültürümüzü terennüm eden bir Fuzuli'ye yabancılaştık veya o bize yabancılaştı? Hele neredeyse bundan 50-l00 yıl önce köy odalarında Fuzuli Divanı, Leyla vü Mecnun okunduğu düşünülürse durumun ne kadar büyük bir facia olduğu daha iyi anlaşılır. Herhalde divan edebiyatının halktan kopmuş, mutlu bir azınlığın, sarayın edebiyatı olduğu gibi, ciddiyetten uzak, çocuksu bir cevap verilmeyecektir bu soruya. Sanki daha ne olduğunu anlayamadığımız "halk şairi" sıfatını taktıkları Yunus Emre'yi bugün algılayabiliyormuşuz, kavrayabiliyor muşuz gibi... Sanki Yunus Emre'ye yabancılaşmamışız gibi...

Ayrıca Fuzuli'nin çağdaş duyarlıktan yoksun olduğu gibi, ileri sürülebilecek bir açıklamanın da  geçerli olmadığı kanaatindeyiz. Çünkü Fuzuli evet çağdaş duyarlığı terennüm etmemiştir, zaten bu da mümkün değildir. Fakat çağlar üstü zaman ve mekan üstü bir duyarlığı temsil etmiştir. İnsanlara bugün egemen olan değer körlüğünden dolayı algılamadıkları bir takım değerleri terennüm etmiştir. Fakat bu değer körlüğü sonsuza kadar gidemez; bu gözler açılarak ve insanlar yeniden bu renkleri de algılayabileceklerdir.

Biz somut bir örnek olarak Leyla vü Mecnun'u kısaca özetleyip konu üzerinde biraz daha derinleşmeyi deneyeceğiz:

Kays isimli delikanlı Leyla'ya aşık olur. Fakat Leyla'nın ailesinin kızı görmesine izin vermemesi üzerine Kays dağlara düşer ve ismi Mecnun olur. Bu duruma üzülen baba oğlu Mecnun'u çöllerde bulup Kabe'ye götürür ve bu dertten kurtulması için Allah'a yalvarmasını ister. Mecnun ise;

 

Ya Rab bela-yı aşk ile kıl aşina beni

Bir dem bela-yı aşkdan etme cüda beni

diyerek aşk belasının sürekli ve daha şiddetli olmasını ister. Bundan sonra babası Mecnun'dan ümidini keser, o da tekrar çöle döner. Bu ara Leyla İbn-i Selam'la evlenir ve bir süre sonra İbn-i Selam hastalanıp ölür. Mecnun buna sevinecek yerde; kendisi gibi aşık olan ve aşk yolunda ölen rakibine ağlamaya başlar. Leyla'nın babası kızının dillere düşmesinden, başka bir yere göç ederken çölde yolunu kaybeder. Mecnun'a rastlarlar; Leyla Mecnun'u tanır perişan haline üzülür. Mecnun ise;

 

Öyle sermestem ki idrak etmesem dünya nedir

Men kimem saki olan kimdir mey-ü sahba nedir

gazelini okur. Leyla kendini tanıtır, Mecnun'un ilgisizliğinden şikayet eder. Fakat artık Mecnun Leyla'yı maddesi ile değil, ruhu ile bir remz olarak sevmektedir. Leyla onu kemal mertebesine eriştirmiştir. Aşk-ı mecazi vasıtasıyla aşk-ı hakikiyi bulmasına sebep olmuştur.

Hayaliyle tesellidir gönül meyl-i visal etmez

Gönülden başka bir yar olduğunu aşık hayal etmez

Leyla Mecnun'a kavuşma ümidini artık kaybetmiştir. Ölümü için Tanrı'ya yalvarır ve dileği gerçekleşir. Mecnun Leyla'n›n ölümünü haber alır:

Yandı canım hecr ile vasl-ı ruh-i yar isterem

Derd mend-i firkatem derman-ı didar isterem

der ve Leyla'nın kabrini kucaklayarak ölür ve onu da oraya defnederler. Zeyd kabre dayanmış uyurken, rüyasında aşıkları cennette görür. Zeyd rüyasını halka anlatır ve ondan sonra sevgililerin mezarı ziyaretgah olur.

Gelin şimdi bizlere masallardan daha zengin hayal unsurları taşıyor gibi gelen bu örnek üzerine de düşünelim. Daha önce de işaret etmeye çalıştığımız gibi; l00-200 yıl önce bu hikayeyi anlıyorduk, algılayabiliyorduk. Ama bugün bize ne kadar yabancı... Sizler arasında bugüne kadar görmediğimiz  ve tanımamıza imkan olmayan mitolojik bir nesne gibi...

 Niçin biz evrenin bu tür yorumlanışına bu kadar yabancıyız? Niçin bu temel eğitimin kurumu olan ve ülkemin geleceğinin temeli liselerdeki körpe dimağlar, bu duyarlık karşısında hayretle başlayıp, alay tavrında karar kılmaktadırlar?

Çünkü "aşk, aşık, derman, bela, ilaç, dünya, gönül, visal, yar vb." kavramları dünkü gibi algılayamıyorlar, algılayamıyoruz. Dünün Allah'a vardırıcı, erdirici bir köprü telakki edilen "kadın" imajı; bugün yerini temel hazların bileşiminin tatminine vasıta olan mahluk imajına bırakmıştır. Çünkü kavramlar ve nesneler dünyamız değişmiştir. Zaten bu tür bir duyguyu hiç bir dünya kültürü de yaşamamıştır. Hiç bir kültür evrenin geçiciliğini, temel hazların değersizliğini, yaşamaya değer hayatı bu kadar derinliğine kavramamıştır. Buyurun karşılaştırın işte Romeo-Julyet, işte romantizmin şahikası bir Sefiller, işte Faust...

Fakat kadın kavramını yine Fuzuli'nin dile getirdiği gibi şöyle kavrayabilseydik bu duyguları da algılayabilecektik.

Hub suretlerden ey nasih meni men'etme kim

Pertev-i envar-ı hurşid-i hakikatdür mecaz

Bu beyti Ali Nihat Tarlan Bey dilimize şöyle çevirdikten sonra: "Ey bana öğüt veren, beni güzel yüzlüleri sevmekten etme. Zira o maddi, mecazi güzeller hakikat güneşinin yani hakiki güzelin nurlarının ışıklarıdır," şöyle yorumluyor: "Fuzuli’nin güzellere ne gözle baktığını bize bu beyit büyük bir vuzuh ile gösteriyor. Onları hakiki güzel olan Allah'ın masivaya akseden güzellikleri olarak görüyor. Onlara öyle temiz bir ruh ve gözle bakıyor. Divan edebiyatında güzellere ekseriya bu gözle bakılmıştır. Güneş ve nuru hakikatte vardır. Fakat ışık, pertev sadece bir görünüştür."

Yine Fuzulinin diliyle evrene yeni yaklaşım şekli:

Girye-i zar ile hoş-kalem ki bahr-i ışkda

Eşksiz göz bir sadeftür lü'lü-i şehvarsız

(Ağlayıp inlemekten rahat ve huzur içindeyim. Zira aşk denizinde ağlamayan göz için de büyük incisi bulunmayan bir sedefe benzer.)

Evrene bakışımız, algılayışımız ve yorum tarzımız değişti. Kültürümüzün mazmunlarına yabancılaştık. Onları yaşayarak, özümseyemeyince ortaya bir yabancılaşma çıkıyor. Kaldı ki biz; bu aşamada şu veya bu seviyede tasavvufla ilgisi olanların da, istisnaları hariç, bizim o gerçek kültür dünyamızı aslına uygun bir biçimde kavrayamadıkları kanaatindeyiz.

Çünkü biz ikiyüz senedir, içinde yaşadığımız dünya ile sınırlı, kaynakları gökyüzünden yeryüzüne indirilmiş, Batı kültürünün içine sokulmaya çalışıyoruz ki; bu da şu veya bu oranda başarılmıştır. Bu evrene girildiği oranda da eski evrene yabancılaşılmıştır.

İşte bu ve benzeri açıklamaya çalıştığımız sebepler yüzünden; insanların kendi kültürlerini kavramaları, birbirleri ile anlaşmaları, üretici bir tartışma ortamının doğması mümkün olmamaktadır. İnsanlar hesabını veremedikleri, düşünmedikleri, üzerinde anlaşmaya varamadıkları; içi boş, derme çatma sudan bilgilerle doldurulmuş kavramları kılıç gibi ellerine almışlar; Donkişot'un yel değirmenleri ile savaşına eş kısır bir mücadele içine girmişlerdir. Elde boş, muhtevasız veya yanlış anlamlarla dolu kavramlar, bir savaş veriliyor. Kavramlar bulanık, netlikten uzak, karmakarışık olduğu için de diyalektik, üretici, doğurgan, senteze götürücü olmuyor.

Necip Faz›l Bey durumun tesbitini ne kadar harikulade bir biçimde yakalıyor; "İşi gücü tekerlemekten ibaret bir ham softayla, hakiki ve derin iman sahibi arasındaki fark; hakiki ve derin iman sahibinin ulvi meseleleri vardır; yobazın da takur tukur bir sürü klişesi... Hakiki ve derin iman sahibi herhangi bir din kanununu, istiridyenin içindeki inci gibi kullanır, yobaz da istiridye kabuğu gibi..."

Bütün mesele istiridyenin içindeki incinin farkında olmakta, elde edilemediğini kavramakta, alçakgönüllü bir yaklaşımla bulmaya talip olabilmekte... Dünkülerin inci karşısındaki duyarlığını aynıyla algılamaya, hatta bir iç tecrübe ile yaşamaya çalışmakta... Aksi halde savaş istiridye kabukları ile yapılmakta; incisi şu veya bu yöntemle dıştan fark edilemeyecek bir ustalıkla çıkarılmış, incisiz istiridye kabuklarının çarpışmasından ortaya inci değil, kırılmış kabuklar, toprak, çakıl ve hatta bazen çirkef dökülmektedir.

Burada yanlış temellendirilen, bir noktanın daha olduğu kanaatindeyiz. Kültür bir yaşama biçimidir; inançlarımızın, davranışlarımıza sinmesi, farkında olarak veya olmayarak eylemlerimizi, duyarlığımızı biçimlendirmemdir. Dolayısıyla herhangi bir kültüre ait bir kavram, ancak o kültürün bütün müesseseleri ile egemen olduğu bir toplum içinde algılanabilir. Yoksa değişik bir kültür içinde yapıp-eden, eyleyen bir insanın başka kültüre -ki bu aşk derecesinde özlemini duyduğu bir kültür de olsa- ait bir kavram bir yaşam tavrını aslına uygun bir biçimde algılamadığı, onun esprisine, inceliğine vakıf olması mümkün değildir. Kanaatimizce; liberal-kapitalist değer yargılarının bütün müesseselerine sindiği onlara şekil verdiği bir toplum içinde yaşayışı bir insanın, totaliter-kollektivist değer yargılarının, kavramları aslına sadık bir biçimde algılaması mümkün değildir. Aynı şekilde bu örneğin tersi de doğrudur.

Ama ne var ki böyle bir yaklaşım sonunda çözülmesi zor, çok önemli bir güçlükle karşı karşıya geleceğimizin farkındayız. Kavramların; düşünme de doldurularak bir iç kazandırılıp, özgün bir kültür evreninin oluştuğunu söylerken; bunun yanında aynı zamanda bir kavramın gerçek anlamının o kültür iletişiminin doğması ile, topluma nakşedilmesi ile ortaya çıkacak olan bir pratik içinde algılanabileceğini iddia ediyoruz. İster istemez, burada şöyle bir soru ile karşı karşıya geliyoruz; o halde kavramlar mı önce, yoksa kavramlardan meydana gelen kültürün iletimini kurmak mı önce?

Herhalde önce yeni kavramlar oluşmaya başlarken, hemen onlarla birlikte eş zamanlı olarak kültür; ilmek ilmek, düğüm düğüm, örülmeye başlıyor. Artık bu üretici adım bir kere atıldıktan sonra kültür kavramlara yeni anlamlar kazandırırken, kavramlar da kültürü zenginleştiriyor. Her şeyin hesabının verilmeye başladığı anda da kültür bütün zaman ve mekana talip oluyor. Sanattan, iktisattan, devlete kadar...

İslam; ilk defa "Rabb" kavramına yeni bir muhteva, yeni bir yorum, yeni bir anlayış getirerek özgün kültürünü tel tel örmeye başladı. İşte ilk nazil olan beş ayet:

"Oku...Her şeyi yaradan Rabb’inin adıyla oku!... O insanı uyuşmuş ve pıhtılaşmış kandan yarattı. Oku, ki çok kerim olan Rabb’in kalemle ta'lim etti. İnsana bilmediğini öğretti."[1]

Rabb kelime olarak şüphesiz cahiliyye döneminde de vardı. Ama ne var ki bu ayetlerle yepyeni bir mana kazanıyor, içi yepyeni cevherlerle doluyordu. Nitekim Elmalı'lı bu ayetteki Rab kavramını, "O her kerimden daha kerim olan, keremine, kerametine nihayet olmayan, ıvazsız, garazsız, korkusuz, endişesiz, lütf'u hilm ile, sebepli veya sebepsiz mutad veya gayri mutad kerem ü inayeti ile in'amü ihsan eden kerametler, mucizeler bahş eyleyen ve hakikatta kerim yalnız kendisinden ibaret bulunan o yaratan ve sana ismi ile başlayarak okumayı emreden Rabbindir" şeklinde yorumluyor.

O dönem cahiliye Arabının dini telakkileri düşünülürse; onun dinin temeli ve hassas noktası olan çok tanrıcılığa karşı vahdaniyyet esası getiriliyor. Doğrudan doğruya kurulu düzenin, bütün değerlerinin kendisinden kaynaklandığı Tanrı telakkisine karşı bir savaşla başlıyor İslamiyet. Ama bu öyle bir savaş ki karşısındakinin yanlışını söyleme yerine, kendi doğrusunu koyarak yola çıkıyor. Hemen arkasından yaratılış evrelerinin açıklanışı... Ve tekrar yine Rabb'ın sıfatları sıralanıyor. Bir süre vahy kesiliyor; fetret-i vahy... Arkasından ikinci vahiy:

"Ey örtülere bürünen aziz peygamber. Kalk da sana iman etmeyenleri inzar et! Rabb’inin azametinden bahset, elbiseni temiz tut, putlara tapmayı bırakmakta daim ol!"[2]

Artık tebliğ emri... Yine Elmalı'lıyı takip ediyoruz:"O bürünmek, uyumak, rahat etmek zamanı geçti. Uyanmak, görünmek, o hakikati izhar etmek, zahmetler çekmek, meşakkatlere katlanmak, halkı irşat, etrafı tathir için teklifler, ağır yükler yüklenerek azm ile kalkıp hareket etmek zamanı geldi."

Bir süre sonra maddeten ve fiilen güldür güldür yıkılacak olan cahiliyye putları gerçekte o gün yıkılmıştı. Cahiliyye gerçekte o gün mağlup olmuştu. Artık yavaş yavaş ilahi nizam örgüleştirilmekte, dokunmakta... Artık gönüllerde, kafalarda pırıl pırıl yeni değerler parıldamakta ki, bu değerler zaman süreci içinde insanların en basit eylemlerine kadar sinmekte, onları kıvamlandırmakta, onlara biçim ve yön vermekte... Artık yiv yiv burgu burgu gönüllere "vakar, hüzün, fikir ve güzellik timsali" son Resulle gerçek "Rabb" kavramı işlenmekte... Necip Fazıl Bey'in ifadesi ile; "Bir zamanlar içinden geldiği büyük temkit ve tenzih nefesinden kalma; "Allah" kelimesini unutmamışken, ona ortak ve yol verici diye yüzlerce put türetmiş" olan cahiliye toplumu; içindeki ruh asilleri, kalbi mühürlenmemişleri  bu kelimeyi asli manasıyla kavramaya başlamışlardır artık. Nur kervanına katılan katılana... İşte Hatice'tü'l Kübra, İşte Hz.Ebubekir... Rabb'la başlayarak artık her kavram yeni bir iç kazanıyor, yeni bir mana ile doluyor. Artık hiç bir kelime cahiliye dönemindeki anlamıyla kavranmıyor, algılanmıyor. İnsan, tabiat, iyi, kötü, güzel, çirkin... Öyle bir akıl geliyor ki "akıllar deliriyor", böylece yeni kavramlarla oluşturulan düşünme iklimi ve onun yepyeni verimleri inanılan düşüncelerin topluma nakşı olan aksiyon emri:

                                          Ve emir: Bayrağı çek!

                                          Putlar tepelenecek!

                                          Küfür debelenecek!

                                          Sancaklar şahit olun!

Ve arkasından dalga dalga ilahi teklifi kabul eden, Müslüman olan insanlar; kurulan devlet ve uygarlık...” Ne zamana kadar? Kavramlar sürekli bir biçimde özden tüten manalarla dili tutulup, bunlarla düşünülüp kendi asli kuralları içinde yeni zaman ve mekanda ortaya çıkan meseleleri çözebilme hayatiyeti muhafaza edene kadar...

Bütün bu şimdiye kadar söylediklerimizden sonra; göz ardı edemeyeceğimiz bir temel soru ile karşı karşıya geliyoruz. Evet şu olmuş bu olmuş ama bugün yapılacak olan nedir? Nasıl bir yöntem uygulaması gerekiyor? Bu kadar yıllık birikim ve toz duman, sis arasında insanın yolunu bulması oldukça zor. Bu bakımdan ancak bazı çözüm denemeleri ortaya konulup, tartışarak bazı yerlere varılmaya çalışmak en doğru olsa gerek...

Kanaatimize göre, şu içinde bulunduğumuz durumda bir Müslüman aydının alacağı en doğru tavır şüphe ile işe başlamak olsa gerek. Yalnız bu sade bizim söylemek istediğimiz gneosolojik manada bir şüphe değil, bir metod şüphesiz. Şüphe bir yerlere varmak için kullanacağımız bir yol olmalı.

Bir kere en az iki, belki de yedi asırlık (İmam-ı Gazali'den bu yana) kavramların muhtevalarından, dolayısıyla bunlar vasıtasıyla ortaya konulan düşünme verimlerinden şüphe edeceğiz.[3] Düşünmek için muhtaç olduğumuz ilk aletlerden başka her şeyi unutmaya çalışacağız. Yeni bir sentez meydana getirmenin bütün güçlüklerini, tuzaklarını, tehlikelerini müdrik olarak; kendimizi bu sentezin ilkel (ilk değil) işçileri kabul edip; azim, sebat, tevekkül en önemlisi de sabırla yola çıkacağız, köprü olmaya razı olacağız. Kavramların içini boşaltıp onları İslami öz suyu ile doldurabilmek, saadet asrını; bütün kültürlerden, özellikle çağdaş kültürlerden, hali hazır yaşam biçiminden soyutlayarak anlamaya, kavramaya çalışacağız. başka bir deyişle; asırlardır içinde bulunduğumuz şartları parantez içine almaya savaşacağız, bütün güçlüğüne rağmen.

İslam kültürünün bütün kavramlarını; ilk Müslümanların anladığı gibi anlamaya, kavradığı gibi kavramaya çalışacağız. "Allah" kavramını "Son Resul" kavramını "Sıddık-ı Ekber" gibi kavrayabiliyor muyuz? Bütün kavramlarımız hakkında aynı soruyu sorabiliriz.

Yalnız burada bizim dikkatinizi çekmek istediğimiz nokta: İnsanların anlayışlarının farklılığı değil. Şüphesiz insanlar bir takım kişisel özelliklerle yaratılıyor, insanlar arasında bir takım ferdi farklar var. En azından doğuştan gelen özelliklerinin toplamını ifade için kullandığımız "huy"ları farklı. Ama bunun bizim konumuzla ilgisi yok.Gerçi burada şu da var ki; Müslümanlığın altın çağı, ideal toplum yapısı geçmişte, saadet asrında. O çağ bir daha yaşanmaz. Ancak o saadet asrı model olarak alınıp, ona yaklaşılmaya çalışılır. Dolayısıyla o toplumu meydana getiren insan tipi olan Sahabiler de örnek kişiler olarak; gerek kavrayış gerek anlayış, düşünüş, kısaca her bakımdan özel imtiyazlara sahip kişiler. Dolayısıyla kavramları onlar gibi algılamak, onlar gibi kavramak mümkün değil. Onların iç tecrübelerini aynısıyla yaşamak imkansız. Ama ne var ki en azından; onların yaşantılarını aslı ile kavramaya çalışma cehdi içinde; onlardan sonra gelen Müslümanların anlayışlarına kavrayışlarına sahip olmaya, onlarla duygudaşlık temin etmeye çalışmak bir çözüm yolu olabilir.

Bunu yapabilmek için de; kavramları tarihsel boyutları ile somut durumlarda yakalamaya çalışacağız. Meseleleri kavramaya çalışırken bütün gücümüzle düşünme aktı vasıtasıyla Saadet asrını yaşamayı deneyeceğiz. Ayet, hadis, icma ve kıyas ile yolumuzu bulmaya çalışırken; meydana getirilmiş kültürü, eserleri yok sayamayız. Onlarla hesaplaşacağız, fakat görmemezlikten gelip yok saymayacağız.

Şurası açık bir gerçektir ki; sadece tek başına kuru kavram analizleri ile hiç bir yere varılamaz. Saadet asrı kavranamaz yeni bir senteze ulaşılamaz.

“İman, ihlas, vecd ve aşk bunlar birer kelime;

Kelimeyi boğardım verselerdi elime...”

Sadece kelimelerle bir yere varılamaz. Hatta kelimelerin gereksiz yere fazla kullanılması zamanla onları yalama ediyor, özsüz, gerçeksiz, anlamsız cesetler haline getiriyor. Gençler kelimelerde kayboluyor.

Dolayısıyla "O'nun ruh emaneti", "O'nun batını" olan tasavvuf olmadan hiç bir kavram, hiç bir fikir; özellikle de imanla ilgili kavramlar, konular aslına sadık bir biçimde özüyle kavranamaz. Muhammedi hakikati batınından soyutlayarak kavramak mümkün müdür? Rasulullah’ın batını; özellikle iman, ibadet ve ahlakı öze tam uygunluk içinde kavramamıza yardımcı olurken; belki de "muamelat" alanında insanın imkan ve kabiliyetlerini yaratıcı olabilmek için daha geniş bir alan bulabilecektir.

Özellikle vurguladığımız ve ısrarla üzerinde durduğumuz her şeyden önce kavramların algılanmasının, kavranmasının gerekliliği konusundaki düşüncelerimizin daha iyi anlaşılabilmesi ve yanlış yorumlara set çekilebilmesi için şu somut örneğin hatırlatılması gereğine inanıyoruz:

İbrahim Ethem'in yolu bir gün İmam-ı Azam Hazretlerine uğradı. İmam-ı Azam'ın etrafı, talebeleri ‹İbrahim Ethem'e küçümseyen, garibseyen gözlerle baktılar. İmam-ı Azam bu hali gördü ve sonra İbrahim Ethem'e seslendi:

--Buyurun meclisimize şeref verin efendimiz büyüğümüz!

İbrahim Ethem bir selam verip geçti. İbrahim Ethem ayrılınca, İmam-ı Azam'a etrafı, talebeleri sordu:

--Bu kimse efendilik, büyüklük sıfatına ne bakımdan layıktır? Sizin gibi bir zat ona nasıl efendimiz der?

İmam-ı Azam sözün varabileceği en üst cevabı verir:

--Şunun için ki, o ara vermeden Allah'la, Allah'ın zatıyla meşgul, biz ise dedikodusuyla...

Şüphesiz bu cevapta büyük İmam'ın eşsiz tevazuunu sezmemek imkansız. Böyle bir yaklaşımla şöyle bir yargı verebiliriz. Bu iş dedikodunda, dinsel biçimde ifadeye dikmeden olmaz, batınsız da...

Biz burada evreni kapsamıyla birlikte salt akılla teyellendirilemeyeceği inancından hareket ediyoruz. Üç buudlu zaman içinde yaşayan sürekli olarak yakalamak düşüncenin şuuru içinde yapıp eden, her zaman tüketici bir biçimde cevaplayamadığı somut situasyonlarla karşı karşıya kalmak kaderine mahkum olmuş insanın her meselesinin akılla, ilimle çözümlenebileceğini ileri sürmenin yirminci asrın ikinci yarısında pek ciddiye alınır yanı olmadığına inanıyoruz. Bunun içindir ki rasyonel kavramı analizleri ancak sınırlı alanlarda gerekli ve yeterli olduğu kanaatindeyiz. Burada enine boyuna bu konuya girmiyor isek de akıl ve bilim vb. gibi kavramlara sınırlamalar getirilmesi gerektiğine inanıyoruz. Aksi halde din, akıl vb. kavramlar problemi ortaksız bir biçimde çözen sihirbaz sapanı haline getiriliyor. Arkasından da korkunç bir bağnazlıkla ilim yobazlığı geliyor.

Bu bakımdan şu açıklamaları gerekli görüyoruz: Gazali, İhya'da "Kulum nafile ibadetle, ben onu sevinceye kadar bana yaklaşır ve hatta sevgime mazhar olur. Ben de onunla görür, kulumu sevdiğim zaman onun gözü olurum" kudsi hadisini naklettikten sonra, şöyle devam eder: "Tefsir kitaplarının anlayamadıkları, büyük müfessirlerin bilmedikleri Kur'an'ın ince manaları var ki, onlar zikir ve fikir ile uğraşan kalplere doğar."

Yalnız ne var ki ince manalar çilesiz bir biçimde elde edebilecek anlamı çıkarılmamalıdır bu sözlerden. Nitekim Gazali, İhya'da "ilimlerin zahir manalarını anlamadan ince ve gizli manalar ile meşgul olunmaması gerektiğini" özellikle vurguluyoruz.

Demek ki çilesi çekilerek, çalışılarak, önce ilimlerin açık manaları öğrenilecek, daha sonra da yukarıda işaret edildiği biçimde incelikler yakalanmaya, kavranmaya, algılanmaya çalışılacak. Kaldı ki burada yöntem olarak ikinci binin yenileyicisi İmam-ı Rabbani'nin şu sözlerini de kabul etmek zorundayız: "Kitaptan ve sünnetten bizim ve sizin anladıklarımızın hiç kıymeti yoktur. Ehli Sünnet alimlerinin anladıklarına uymak lazımdır." İmam-ı Rabbani akla eleştirisel bir yaklaşımla eğilerek, onun bir çok dünya işlerinde bile şaşırıp yanıldığını söyledikten sonra ezeli ve ebedi gerçekleri tek başına bulamayacağından bahisle şöyle devam ediyor: "İnsan aklı noksan olduğu için o büyüklerin davet ruhu ile aydınlanmadıkça bunları bilemez ve ayıramaz. Anlayışımız tam olmadığı için bu büyüklerin izinden gitmedikçe, bunları anlamakta şaşırır ve aldanırız.  Evet akıl doğruyu eğriden ayırmaya yarayan bir alettir. Fakat tam olmayan bir alettir. O büyüklerin daveti ile haber vermeleri ile tamam olacaktır" ve yine İmam-ı Rabbani'ye göre; insan aklı peygamberler ve büyükler vasıtasıyla sürmelenir, cilalanır ve onların nurlarıyla aydınlanırsa gerçeği bulabilir.

Demek ki evrenimizi, kavramlarımızı imanla kurmaya çalışırken; insan imkan ve kabiliyetlerini de kendi yetkili oldukları sınırlar içinde kullanacağız. Zaten iman da bir insan imkan ve kabiliyeti değil midir? Çünkü sadece insan inanabilir, hayvan inanamaz.

Bu açıklamaya çalıştığımız espri içinde imanla çıktığımız yolda aklın, deneyin vb. bilgi aktlarının sınırlarını çizerek, imkan ve kabiliyetlerini belirleyerek; aslına sadık bir biçimde temel kavramları algılamaya başladıkça; öze dayalı, asliyeti muhafaza edecek kendi ana kuralları içinde yeni zaman ve mekana göre; yeni yorumlarla yeni bir kavramlar evreni oluşturulacaktır.

Artık ana kavramların muhtevaları konusunda esasta anlaşılmış, uzlaşılmış bir düşünme ortamında sağırlar monologu sona erecek; "Ümmetimin ihtilafı rahmettir." hadisinin hikmeti tecelli edecek, "rahmet rüzgarı etek"le çepeçevre sarılacağız. Diyalektik, üretici, sentez oluşturucu yeni bir tartıma ortamı doğacak. Öze bağlı yeni fikirleri yeşertici bol bol rahmet yağacaktır.

İleri sürdüğümüz düşüncelerin yanlış anlaşılmasını önlemek için, bir noktanın daha açıklanması gerektiğine inanıyoruz. Bizim söylemeye çalıştıklarımızla; Leibniz'in rüyasını, hülyasını karıştırmamak lazımdır. Leibniz'e göre matematik'in kesin (exaet) bilgiler elde edebilmesinin sebebi; kavramlarının çok anlamlılıktan arınmış, herkes tarafından açık ve seçik olarak kavranabilen, herkesin üzerinde ittifak ettiği bir anlayışı dile getirmesindedir. Bu bakımdan da bir hesap yanlışını derhal bulabiliyoruz. Leibniz'e göre herkesin üzerinde ittifak ettiği, matematik dili gibi, bir felsefe dili meydana getirilebilirse, bir hesap yanlışını bulduğumuz gibi, düşünce yanlışını da aynı şekilde bulabiliriz.

Şu halde bütün mesele çok anlamlılıktan, kaypaklıktan uzak bir felsefe dili meydana getirebilmektedir. Formel olarak doğru gibi gözükmesine rağmen, yanlış bir anolojiden hareket eden böyle bir fikir ne Leibniz'e kadar gerçekleşebildi, ne de Leibniz'den bugüne kadar. bundan sonra da gerçekleşeceği yok. Çünkü bu probleme insanlık bazında yaklaşınca, her insanın bize bilgiyi veren unsurlar konusunda aynı tercihi yapması ve kavramlara buna göre bir yorum getirmesini beklemeye hakkımız yok. Nitekim Batı dünyası düşünce çerçevesi içinde biri birine taban tabana zıt ekollerin doğması ve fikir renkliği bunu açıkça göstermektedir.

Fakat vahiyle kurulan bir iman mihrakı etrafında kenetlenmiş ve aynı zamanda bu imanın bir nebze de olsa ahlakını yaşayan kişilerin kavramlar üzerinde, hiç değilse özde anlaşabileceklerini düşünmek bir rüya ve hülya değildir. Fakat temel konularda kavramlarda özde anlaştıktan sonra; düşünme, kişisel özellik ve toplumsal yapı aralıkları ile yine öze sımsıkı bağlı şu veya bu yönde gelişebilir ki; bu da fikir hayatının doğurganlığının, üreticiliğinin ve diyalektik düşünmenin temel şartıdır. İşte bu noktadan sonra öze bağlı her türlü nefsaniyetten arınmış, insanın "tuğyan" özelliği dışındaki ihtilaflar rahmete vesile olarak, düşünce hayatı sürekli dinamik, dipdiri yeni zaman ve mekana hakim fikirler üretmeye devam edecektir.

Artık bu aşamada adım adım kavramlardan müesseselere ulaşırken, toplum bütün kurumları ile teoride yavaş yavaş kurulmaya başlayacaktır. Hak, adalet, zulüm, özgürlük gibi kavramlar öze göre anlaşılmaya çalışıp, tespit edilirken kurum olarak hukuk şekillenecektir. Artık hesabını veremediğimiz hiç bir kavram kullanmazken, her kavramın hesabını verme savaşına gireceğiz. Asırlardır ve halen sık sık kullanılan "İşçinin alın teri kurumadan hakkını veriniz." hadisinin hikmetine vakıf olamadık; hiç kimse çıkıp "işçinin hakkı" üzerinde düşünmedi. İşçinin hakkı nedir? Bu kavramı araştırırken hemen "ücret nasıl teşekkül ediyor"? sorusu ortaya çıkacak. Bir adım daha atınca mülkiyet nedir? sorusunu sorup; cevap bulmaya çalışırken; İslam'ın mülkiyet anlayışının kapitalist ve kollektivist sistemlerden ne kadar farklı nev-i şahsına münhasır bir yapıya sahip olduğunu göreceğiz. Buradan da "mülkiyet ve sermayede tedbircilik ve tahditçiliğin" ne demek olduğunu araştıracağız. Faiz, sermaye birikimi vb. kavramlardan iktisat kurumu ortaya çıkacaktır.

Bu durumu statik bir biçimde düşünmemek gerekir. Çünkü bu olup bitmiş bir şey olmayıp bir oluşumdur. Kurumlardan biri teoride biçimlenmeye başladığında o bir diğerinin oluşmasını etkileyecek, o da ötekini böylece genel bir evren tablosu ortaya çıkacaktır.

Ortaya çıkan bu evren tablosu ile tutarlı bir biçimde yaşama savaşı veren Müslüman; bunun ancak öyle bir düzen içinde mümkün olabileceğine inanmasına rağmen, bütün benliği ile, olabildiğince kutsal ölçüleri nefsinde gerçekleştirmeye çalışacaktır. Her zaman o nizamın kara sevdalısı olarak Mecnun gibi onun özlemi ile içten içe kaynayacak, hareketini muhafaza edecek.

 

                                                                         

                                    Ali  BİRADEROĞLU

                                                    

                                                  28.08.1986     


 


[1]Alak Suresi 1-5.

(2)Müddesir Suresi 1-3.

[3]‹İlgi çekici bir örnek olmak üzere; Russel İbn-i Sina'nın felsefesinin onun Müslüman seleflerinden çok Aristo'ya Neo-Platon’iklere yakın olduğunu işaret ediyor.

 

 
 
 
 

Giriş | özgürd

Bu sitenin son güncelleştirilme tarihi 22/06/06 13/01/09