Giriş GÜNCEL YAZARLAR Resim-Karikatür Büyük Doğu Arşivi

BAŞYAZI

KİTAP ELEŞTİRİLERİ

KÖŞE YAZILARI

SİYASET

BASINDA GEZİNİRKEN

TARİH

SANAT

FIKIH

BİZE ULAŞIN

HACI BEKTAŞ-I VELİ’Yİ ANLAMAK / Namık DORUKLU

 

 

 Medyada yer alan haberlere göre, Nevşehir'in Hacıbektaş ilçesinde düzenlenen “43. Ulusal 17. Uluslararası Hacı Bektaş Veli Anma Kültür ve Sanat Etkinlikleri”, 16 Ağustos’ta başlayacak. Bu etkinliklerin Hacı Bektâş-ı Velî’nin daha iyi tanınmasına vesile olmasını, menkabevî kişiliğinin ötesinde tarihsel açıdan gerçek kimliğinin daha iyi bilinmesine ve düşüncelerinin doğru anlaşılmasına vesile olmasını diliyorum.

 

 

Kaynaklara göre Hacı Bektâş-ı Velî'nin asıl ismi Muhammed; Seyyid Muhammed ibn-i Musâ-yı Sânî olarak biliniyor. Hünkâr Hacı Bektâş-ı Velî kelimelerinin tamamı lakab. Türk-İslâm edebiyatı uzmanları, Hünkâr sözcüğünün Hüdâvendigâr kelimesinin kısaltılmışı olduğunu belirtiyorlar. Hüdâvend, Farsça bir kelime ve ‘efendi, bey’ anlamına geliyor. Lakabda yer alan Hacı ifadesi de, doğal olarak, hacca gidildiğini gösteriyor.

 

Hacı Bektaş-ı Velî, üç açıdan sosyal ve kültürel tarihimiz açısından büyük önem taşıyor. Birincisi, Osmanlı Devleti’nin ordusu Yeniçeri Ocağı tarafından pîr kabul edilmiştir. İkincisi, geniş bir coğrafyaya yayılmış olan ve etkileri bugün de devam eden Bektaşî tarikatinin en önemli figürüdür. Üçüncü olarak, bugün Yeniçeri Ocağı mevcut olmasa ve Bektaşî tarikati eski yaygınlığını kaybetmiş bulunsa bile, Hacı Bektaş-ı Velî’nin düşünce geleneği, ülkemizdeki Alevî kesim tarafından önemsenmektedir.

 

“Osmanlı Devleti, devşirme denilen Hıristiyan çocuklarından oluşturduğu orduyu Hacı Bektaş Veli'nin düşüncelerinden yararlanarak eğitti ve şekillendirdi. Yeniçeri Ordusu denilen bu ordunun başında bulunan ağa da Bektaşi idi. Bu ordu, 1826 yılına kadar Osmanlı Devleti'nin birinci gücü olmuştur. Yeniçeri ordusu, törenlerde gülbank çeker (dua okur) ve bu gülbankta da Hacı Bektaş Veli'nin adı anılırdı. Duanın sonu şöyleydi: Pîrimiz hünkârımız Hacı Bektaş-ı Veli'nin demine devranına hû diyelim hû!” (http://w3.gazi.edu.tr/~ertan/hbveli.htm; Metnin sonunda Rıza Zelyut’un yazı dizisinden alındığı kaydı var.)

 

Elimizde Hacı Bektaş-ı Velî’nin önemli bir eseri bulunuyor: Makalât. Seha Neşriyat tarafından yayınlanan sözkonusu eseri uzun yıllar önce okumuştum. Birkaç gün önce yeniden gözden geçirme imkânı buldum ve Hacı Bektaş-ı Velî etkinliklerinin yıldönümünün de gelmiş olması münasebetiyle bu eseri tanıtmanın yararlı olacağını düşündüm.

 

Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat

 

Makalât, birbirinden bağımsız makalelerden oluşmuyor aslında, kendi içinde bir konu sıralaması ve bütünlüğü var. Eser 11 bölümden (bâb) müteşekkil. Kitabın temel kavramlarını Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat oluşturuyor. Birinci bölüm (Bâb-ı Evvel), bu kavramlar çerçevesinde müslümanları dört dört kısma ayırıyor: “Evvel güruh abidlardur, bunlar Şeriat kavmidur.... Pes imdi her ne ki bu dünyada vardır, helâl ve haram ve mısmıl ve murdar kamusı Şeriat birle malum olur; zira ki Şeriat kapusı ulu kapudur....” (s. 3) İkinci güruh tarikat ehlidir, zahidlerdir: “Pes zahidlerin taatı dün ü gün [gece gündüz] Tanrı’yı zikretmektir ve hem bismillâhirrahmânirrahîm’i cümle işte yâd kılmaktır....” (ss. 6-7) Demek ki Tarikat ehli olmak, helâl ve haramı bilen, mısmıl ile murdarı ayıran Şeriat ehlinden fazla olarak zahidliği, zühd sahibi olmayı, yani ‘dünyayı terk etmeyi’ ve Allahü Teala devamlı zikretmeyi gerektirmektedir.

 

Üçüncü topluluk ariflerdir (Marifet ehli), bunlar takva ehlidir: “Pes imdi aziz-i men! Gey sakınmak gerek ki kişide yaramaz fiil olmaya ve hem daim taharet üzere olmak gerek. Adam arısuz [pis] olduğuna sebep budur ki onun içinde şeytan fiili ola. Eğer inanmazısan bir kaba süçi [içki] koy ve ağzın berkit, ve deniz içinde ko ve ol kabun daşrasun yu, ta haddi on yıla değin, hemen girü bayağı süçidür ve murdardur.... Bir kuyuya bir damla süçi [içki] içki dam[la]sa, ol kuyunun suyunu bir kezden çıkarsalar, yabana dökseler ve ol su döküldügi yerde ot bitse ve o otı koyun yise, pes takvî [takva] ehli kavlında o koyunun eti haramdur; niçün? Anınçün kim; süçi haramlığı ve murdarlığı şeytan fiilinden oldı.” (ss. 8-9) Görülüyor ki arifler yani Marifet ehli, Şeriat’i aşma iddiasıyla helâl ve haramı gözetmeyen ve “mısmıl” ile murdarı ayırmayan kimseler değildir. Onlar, Şeriat’in yasakları konusunda olağanüstü bir hassasiyet sergileyenlerdir. Şeriat ehli, sadece içki içmemekle yetinirken, Marifet ehli, bir damla içki karışmış bir kuyunun suyundan bile uzak durmakta, hatta o su ile bitmiş otu yiyen koyunun etini bile ağzına sürmemektedir. Neden böyledir? Şundan: Marifet, arif olmaktır, yani ‘bilmek’tir. Neyi bilmek? Allahü Teala’yı.. Marifet ile kastedilen, Marifetullah’tır, yani Allah’ı bilmek. Allah’ı bilen insan ise, O’nun yüceliğini anlar, emir ve yasakları konusunda olağanüstü dikkatli davranır.

 

Dördüncü güruh ise muhiblerdir (Hakikat ehli): “Amma dördüncü gürüh muhıblardır; bunlar hakikat kavmıdur ve bunlarun aslı doprakdandur ve doprak teslim u razıdır. Pes muhıb dahı teslim u rıza içinde olsa gerek.” (s. 11)

 

Tasavvuf kültürüne vakıf olmayanlar, bu sözlerden birşey anlamazlar. Anladıklarını sanırlar ama anlamazlar. Buradaki “teslim” ve “rıza” kavramları önemlidir. İmam Gazalî’nin İhya-ı Ulûmiddin’inin 4’üncü cildinin altıncı kitabı (ki toplam on kitaptır/bölümdür) şu başlığı taşır: “Kitabu’l-mahabbet ve’ş-şavk ve’l-üns ve’r-rıza”. Muhib olmak, muhabbet/mahabbet (Allah sevgisi) sahibi olmaktır. Bunun en önemli alameti de “rıza”dır, yani Allahü Teala’nın kendisi hakkındaki takdirine razı olmak. Muhibler, Allah’ın kaza ve kaderine “teslim” olmuşlardır. Onlar, “Hoştur bana senden gelen / Ya gonca gül, ya diken!” diyenlerdir.

 

Makalât’ın ‘ikinci bâb’ında, bu dört güruhun durumunun daha iyi anlaşılması için şöyle denilir: “Kul, Çalap Tanrı’ya kırk makamda irer, ulaşur, dost olur. O kırk makamın onu Şeriat içindedir, ve onu Tarikat içindedir, ve onu Marifet içindedir ve onu Hakikat içindedir.” (s. 14) Yani, Allahü Teala’ya ulaşmak, O’na dost/velî olmak için Şeriat’in makamları da vazgeçilmez öneme sahiptir. Bu bölümde iman konusunda da şöyle deniliyor: “Pes imdi Çalap tanrıya inanmak imandur ve buyruğın dutmak dahi imandur ve yığlın [sakının, kaçının] didüginden yığlanmak imandur. Pes Tanrı tebareke ve taala buyurduğın dutmayıp yığlın didüginden yığlanmamak Tanrı’ya inanmamaktır.” Yani iman, Allahü Teala’nın emir ve yasaklarına uymayı gerektirir. İmansız bir insanın Allahü Teala’ya dost olması tabiî ki düşünülemez.

 

Üçüncü bâb, “Şeriatun makamların beyan kılur”. Bu on makamdan üçüncüsü şudur: “Üçüncü makam namaz kılmakdur ve zekat virmekdür ve oruç dutmakdur ve güci yiterse hacca varmakdur ve gaza [cihad] eylemekdür ve hem nefir-i âm olıcak [asker olunca] kaçmayıb karşu varmakdur ve hem cenabetten [cünüplükten] yunmakdur.” (s. 19) Şeriat’ın yedinci makamı ise şudur: “Yedinci makamı sünnet ü cemaat ehlinden olmakdur.” (s. 21) Buradaki “cemaat” “hak üzere olan topluluk” anlamını taşır. Sünnet ise, Peygamber Efendimiz s.a.s.’in Sünnet’idir.

 

Dördüncü bâb, “Tarikat makamların beyan kılur”. (s. 23) Bu da yine on makamdır. “Onuncı makamı ışkdur [aşk/muhabbet] ve şavkdur ve safadur ve fakirlikdur.” (s. 28) Görüldüğü gibi, İhya’nın 4’üncü cildinde yer alan kitap isimlerinden birinde geçen “şavk” kelimesi burada da yer almaktadır. Beşinci bâb ise, “Marifetün makamların beyan kılur”. Bu makamlar şunlardır: ‘Edeb, korku [Allah korkusu], perhizkârlık, sabır, kanaat, haya/utanma, cömertlik, ilim, miskinlik, marifet [marifetullah], kendini bilmek [marifet-i nefs].’ İbrahim Hakkı Erzurumî’nin Marifetname’si bu kavramları genişçe açıklar.

 

Altıncı bâb “Hakikatun makamların beyan kılur”. Bu on makam şunlardır: Toprak olmak [tevazu], yetmiş iki milleti ayıplamamak, eline geleni yasaklamamak [insanlara dağıtmak], dünya içinde yaratılmış her nesnenin ondan emin olması [hiçbir canlıya zarar vermemek], mülk ıssına yüzin sürüp yüz suyın bulmak [Mülkün sahibi Allah’a yalvarıp gözyaşı dökmek], sohbette hakikat eserlerini söylemek [Boş sohbet etmemek, boş laflarla ömrünü geçirmemek], seyr-i süluk [Manevi yolu katetmek], münacaat [Dua], Allah’a ulaşmak. Yedinci bab, “marifetün maruf cevabın beyan kılur”. Bu bölümün son satırları şöyle: “Her kimün taatı [ibadeti] yoğısa kamu [bütün] eyledigi hayrat kabul olmaz. Pes imdi gey ulu taat ‘ya rabbi’ dimekdür, ihlas ile amma ihlas ile ‘ya rabbi’ dimeklük genez degüldür. (s. 48) “Pes her kimün Allahu Teala’dan nasibi ola, bu kadar sözden nesne anlaya, dün ü gün Allah zikrine meşgul ola....” (s. 49) Demek ki, Allahü Teala’ya ibadetten yüz çevirmiş olduğu halde topluma birtakım hizmetler yapmış olan kişinin bu hayırları makbul değildir. Kul, önce kendisini yaratan Allahü Teala’ya karşı taat vazifesini yerine getirecek ve gerçekten marifet (Allah’ı bilme) sahibi ise O’nu dün ün gün (gece ve gündüz) zikredecek, Allah’ın adını dilinden düşürmeyecektir. En büyük taat/ibadet, “Ya Rabbi/Rabbim” diyerek Allahü Teala’ya el açıp boyun bükmektir.

 

Sekizinci bab “Şeytan ahvalin beyan kılur”. Dokuzuncu bab ise “Tevhidü’l-Maarif [Allah’ın birliğini ve Allah’ı bilmeyi] beyan kılur”. Bu bölümde şöyle deniliyor: “Ve hem dünyada cühüd [yahudi] ve tarsa [hıristiyan] var, ve hem halif [ihtilaf] itmek var. Pes günahına muti olmak [tabi olmak] cühüda benzer; şer’a [Şeriat’e] beyan virmemek [bağlılık göstermemek, tasdik etmemek] tarsaya benzer; hakdan dönmek haça tapmağa benzer....” (s. 67) Yine şöyle deniliyor: “Pes imdi aziz-i men [azizim, aziz kişi]! Marıfat ağacınun başı tevhiddur [Allah’ı bir bilmektir], özdegi imandur, yaprakları İslam’dur, dibi yakınlukdur [Allah’a yakınlık], köki tevekküldür [Allah’a güvenip işini O’na ısmarlamak], budakları nehy-i münkerdir [kötülüğü yasaklamak, kötülüğe engel olmak], suyı havf u recadur [Allahü Teala’dan hem korkmak hem de ümitvar olmak], yimişi ilimdür, yiri mümin gönlidür, başı Arş’dan yokarıdur.” (s. 72) Tevhid, tevekkül, marifet, havf u reca ve nehy-i münker gibi kavramlar, başta İhya olmak üzere tasavvuf klasiklerinde genişçe açıklanır. Yukarıdaki ifadeden şunu anlıyoruz: İmandan, İslâm’dan (İslâm’ın beş şartına uymaktan), nehy-i münkerden, ilimden ve Allah korkusundan uzak olduğu halde Marifet iddiasında bulunan kişi, iddiasında yalancıdır.

 

Onuncu bab, “Adem aleyhisselamın sıfatun beyan kılur”. Onbirinci bab, “Adem’ün sıfatın beyan ider”. Bu bölümde şöyle deniliyor: “Ve hem kafirlerden [daha] ulu düşman kişiye üç nesne vardur: Evvel heva-yı nefs, ikinci kibr ü dalalet, üçüncü yalancılık ve kulmaşlık. Pes bu üç nesne iblisle ortaklardur, müminleri yoldan çıkarurlar. Amma heva dilegi baylıkdur [zenginliktir], beğlikdür, kibir dilegi doyunca yimekdür ve eyü giymekdür ve Hakk’a muti olmamakdur ve yalancılık dilegi kahkahadur ve maskaralıkdur [gülüp oynamak, eğlence ve şaka ile zamanını geçirmek], kendü ayıbın gizlemekdür ve ayruklar [başkaları] aybın gözlemekdür.” (s. 109)

 

Şeriat’siz Hakikat olmaz!

 

Hacı Bektaş-ı Velî’nin, Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat makamları (toplam kırk makam) arasında çelişki ve çatışma olduğunu ileri sürdüğü düşünülmemelidir. Şöyle der: “Pes imdi aziz-i men! Bu kırk makamun birisi eksük gerekmez; zira kim bu kırk makamdan hiç nesne eksük yokdur.” (s. 32) Yani Hakikat makamına ulaştığını ileri süren biri, Şeriat’ın makamlarının dışına çıkamaz. Mesela namazı terk edemez. Neden? Çünkü “bu kırk makamun birisi eksük gerekmez”. Peki eksik olursa ne olur? “Pes kırk makam budur ki dedük, eğer sen dahi yiğrek bilürsen eyüdür, ve eğer ki bu kırk makamın birisi eksük olurısa Hakikat’lık tamam olmaz; zira kim şartı eksük olur.” (s. 31) Demek ki, Hakikat, Şeriat’siz olmaz. Ve demek ki, mesela namazı terk eden bir kişi, Hakikat’ten bahsedemez, Hakikat’e ulaşmamıştır. “Zira kim şartı eksük”tür. Hakikat’sız Şeriat olur da, Şeriat’sız Hakikat olmaz. Yani, Şeriat makamında kalmış bir insan, salt Şeriat’e uymakla yine Müslümanlar arasındaki dört güruhtan birinin içinde yer almış demektir. Fakat Şeriat’e uymayan bir insanın daha sonraki kapılardan da (Tarikat, Marifet, Hakikat) nasibi olmaz ve dört güruhun hiçbirine dahil olamaz. Bir başka deyişle, Şeriat’i uygulayan her insan Hakikat’e ulaşamayabilir, fakat Hakikat’e ulaşanlar Şeriat’e tabi olanlardan çıkar. Çünkü önce Şeriat’in on makamını ifa ettikten sonra ilave olarak sırasıyla diğerlerine ulaşabilir. Şeriat’ten koptuğunda, yani Şeriat makamlarını terk ettiğinde “Hakikat’lık tamam olmaz, zira kim şartı eksük olur”. “Bu kırk makamın birisi bile eksik” olmamalıdır ve bunlara Şeriat makamları öncelikle dahildir. Yunus Emre’nin ifadesiyle, “Şeriat Tarikat yoldur varana, Hakikat Marifet andan içeru”. Yani Şeriat, varan için yine de bir yoldur, geçerlidir, yol olarak değere sahiptir; fakat Marifet ve Hakikat daha üstün mertebeleri ifade eder.

 

Eserde ayrıca şöyle deniliyor: “Biregü [birisi] diliyile iman getürse ve gönliyile inanmasa veyahud öşrü zekatı tamam virmese veyahud hacca varuriken yoldan girü dönse veyahud Tanrı taala hükümlerinden birin batıl dutsa [Yani Şeriat hükümlerini geçersiz saysa] veyahud Muhammed-i Mustafa’ya inkarla baksa veyahud Muhammed’in ashablarının birin nahak bilse [Ashabdan herhangi birini, mesela Hz. Ömer veya Hz. Osman’ı hak dışı ya da haksız bilse] dükeli işledügi amelleri hebaen mensura olur.” [Amelleri boşa gider, sevapları silinir.] (ss. 31-32)

 

Demek oluyor ki, Hacı Bektaş-ı Velî kuşatıcı, kapsayıcı, uzlaştırıcı, hoşgörülü ve birleştirici bir anlayışa sahiptir; sahabeler arasında ayrım gözetmez. Makalât, şu cümlelerle bitiyor: “İmdi, insanın vücudini [varlık alemine çıkışını] ve Şeriatun ve Tarikatun ve Hakikatun ve Marifetun ahvalları icmalen [özetle] beyan ve kudretim yitdügince ayan kıldum, ihtisar üzre [kısaca], ziyadesin isteyen mufassalata [tafsilata, ayrıntıya] nazar itsün. Baki haberler Kur’an tefsirinde [ayetlerin açıklamalarında] ve ahadis-i Nebevi’de [Peygamber hadislerinde] ve tezkiretül evliyada [Evliyanın hayat hikayelerinde] malum ola. Vallahu a’lemu bissavab, ve ileyhil merciu vel meab.” Demek oluyor ki, Hacı Bektaş-ı Velî’yi daha iyi anlamak isteyenler Kur’an tefsirlerine, ayetlerin açıklamalarına ve Hz. Peygamber’in (s.a.s.) hadislerine bakmalıdır.

 

Makalât’ı anlamayan ya da çarpıtanlar

 

Şunu da ek olarak belirtmek gerekiyor: İmam Gazalî’nin İhya’sı, Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın Marifetname’si ve benzeri tasavvuf klasiklerinden uzak olanların Hacı Bektaş-ı Velî’yi anlaması, terminolojisine vakıf olması mümkün değildir. Nitekim, internette yaptığım bir taramada, Hacı Bektaş-ı Velî’nin Makalât’taki ifadelerini birçoklarının yanlış yorumladıklarını gördüm. Ayrıca, Makalât’tan işlerine gelen, yani yanlış yorumladıkları bölümleri alıp, yanlış yorumlanamayacak kadar açık ifadeleri de yok saydıklarını fark ettim. Mesela, Dr. İsmail Kaygusuz imzalı “Hacı Bektaş Veli Bir Batıni Dai'siydi” başlıklı makalenin ‘sonuç’ bölümünde, tamamı yanlış olan şu hükümlere varıldığını gördüm:

 

“Hacı Bektaş Veli’nin Makalat’ı karşılaştırmalı incelendiğinde, İsmaili kitaplarındaki Tanrı inancı, din ve felsefe anlayışı, yola giriş kuralları aynen bulunabilir. Bazılarının ise üstü örtülmüş, farklı adlarla verilmiş, takiyyeye gerek duyulmuştur. Hacı Bektaş’ın Selçuklu Prenslerinin çatışmalarında İzzeddin Keykavus’a destek vermesi ve Bizans’a yakınlık duyması, Anadolu’da merkezi birliğin kurulması amacı kadar, antik Ege Uygarlıklarının son mirasçısı olan ileri Bizans uygarlığından yararlanma ve İslam-Hristiyanlık ayırımı yapmadan insanlığı birleştirme hedefi taşır.”

 

Birincisi, Makalât “karşılaştırmalı incelendiğinde” İhya veya Marifetname’den farklı bir eser değildir. Aslında yazarın “karşılaştırma”sı istediği sonucu vermediği için, Hacı Bektaş-ı Velî’yi takiyyecilikle suçluyor. Tabii ki takiyye iddiasını suçlayıcı bir şekilde ileri sürmüyor, fakat ‘zevahiri kurtarmak’, minareyi kılıfına uydurmak için, Hacı Bektaş-ı Velî’ye kişiliksizlik ve takiyye yalancılığı izafe etmek zorunda kalıyor. İkincisi, Hacı Bektaş-ı Velî’ye izafe edilen Bizans uygarlığından yararlanma ve İslam-Hristiyanlık ayırımı yapmama tutumu da, yazarın ilk iddiasıyla çelişiyor. Bu kadar geniş mezhepli bir insan, herhalde Müslümanlar’la Hristiyanlar’ı birleştirmeye çalışmadan önce, Sünnîler’le Alevîler’i birleştirmeye çalışırdı; bu kadar geniş mezhep ve meşrepli bir insan, basit bir Batınî dailiğinin dar kalıplarına sıkışıp kalamazdı. Yukarıda Makalât’tan yaptığım alıntılardan birinde geçen tarsa (hristiyan) kelimesi ve haça tapma tabiri de, herhalde Hacı Bektaş-ı Velî’nin Hristiyanlık hakkında ne düşündüğünü göstermektedir. Doğal olarak İsmail Kaygusuz bu ifadelerime cevap vermekte güçlük çekmeyecek, Hacı Bektaş-ı Velî’nin yine takiyye yaptığını söyleyecektir. Böylece onun takiyyeciliği Batınî dailiğinden Hristiyanlık taraftarlığına kadar uzanan bir yelpazeyi kapsayacaktır.

 

Benzer şekilde Baki Öz’e ait “Hacı Bektaş Veli'nin Yaşadığı Tarihsel Ortam” başlıklı makalede de, Hacı Bektaş-ı Velî’nin “dünya görüşü”nü yansıttığı ileri sürülen ve Makalât’tan aktarılan pasajın içeriği ile varılan sonuçlar arasında uçurum bulunuyor. İktibas edilen metinde Yahya ibni Muaz’ın bir sözü yeralıyor. İnsan, Hacı Bektaş-ı Velî’nin düşüncelerinden yararlandığı Yahya ibni Muaz’ın kim olduğunu bir merak edip araştırır, ondan sonra onun “dünya görüşü” ile ilgili değerlendirmeler yapar değil mi?.. Ama ne gezer!.. Yine internette yer alan bir başka metinde, Makalât’ın doğru anlaşılamadığı veya bilerek çarpıtıldığı görülüyor. Şöyle deniliyor: “... Makalat’a göre dört kapı: şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat’tir. Ve gönül yolcusunun, tek tek bu makamlardan geçerek, diğer kapılara ulaşması gerekir. Her kapı on makamdan oluşur ve her kapının gereğini yerine getirenlere ayrı ayrı sıfat verilir.... Şeriat derken İslami olarak kullanılan anlamında bir şeriat anlaşılmamalıdır. Çünkü bu kapıdaki on makam, daha çok yola giriş makamlarıdır....” Evet, değerlendirmeler böyle. Halbuki, yukarıda Hacı Bektaş-ı Velî’den yaptığımız alıntıların gösterdiği gibi, Şeriat “yola giriş” değil, yolun ayrılmaz ve aynı zamanda en temel parçası niteliğini taşımaktadır. İkinci olarak, burada anlatılan Şeriat tabiî ki İslam’ın ta kendisidir, İslamîdir. Fakat bu çarpıtma ve tahrifat doğal kabul edilmelidir. İnsanlar, değil Hacı Bektaş-ı Velî gibi zatların, Allahü Teala’nın kitaplarını (Tevrat ve İncil) bile çarpıtmış ve tahrif etmiş bulunuyorlar.

 

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Makalât, hacim olarak küçük olmakla birlikte, ciltlerce şerh yazılmayı gerektirecek yoğunluk ve derinlikte bir şâheserdir. Hacı Bektaş’ı Velî’nin, kullandığı Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat kavramlarının mufassal biçimde anlaşılması için okurlarını yönlendirdiği referanslar ise öncelikle Kur’an tefsirleri (ayet açıklamaları) ile hadislerdir. İkinci olarak da velîlerin hayat hikayelerinin anlatıldığı kitapları (tezkiretü’l-evliya) tavsiye eder. (Mesela Ferideddin-i Attar’ın Tezkiretü’l-Evliya adlı kitabı önemli bir kaynaktır.) Yeterli bir Kur’an ve hadis bilgisi ve tasavvuf düşüncesi birikimi olmayanların Hacı Bektaş-ı Velî’yi doğru anlamaları, daha açık bir ifadeyle, kendisinin istediği gibi anlamaları imkânsızdır. 09.08.2006 /IV.Kuvvet Medya

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Giriş | Yeni Sayfa 137

Bu sitenin son güncelleştirilme tarihi 08/11/06 13/01/09