Giriş GÜNCEL YAZARLAR Resim-Karikatür Büyük Doğu Arşivi

GİRİŞ

KİTAP ELEŞTİRİLERİ

KÖŞE YAZILARI

SİYASET

BASINDAN SEÇMELER

TARİH

SANAT

FIKIH

BİZE ULAŞIN

 

          ÖZGÜR DÜŞÜNME

                                                                              Ali BİRADEROĞLU

"Bağımsız düşünme" de denebilirdi belki, fakat "bağımsız" kavramının daha çok siyasi terminolojiye ait olduğu inancıyla, biz burada "özgür" kavramını kullanmayı uygun bulduk. Yalnız konunun daha başında yanlış anlamaları önlemek, zihinlerdeki sisleri dağıtmak için; "özgür düşünme" ile "düşünce özgürlüğü"nün farklı olduğunu, değişik anlamlara sahip kavramlar olduğunu özellikle vurgulamak isterim. Çünkü düşünce özgürlüğü; bir insanın siyasi, iktisadi, sosyal, dini, felsefi vb. konulardaki düşünmesinin verimi olan düşüncelerini, görüşlerini; söz, yazı veya sembol gibi araçlarla dışlaştırıp yayabilme imkanına sahip olması demektir. Burada söz konusu olan; şu veya bu biçimde gerçekleştirilen düşünmenin verimlerini açıklayabilme özgürlüğüdür. Bu tanımdan da açıkça anlaşılacağı üzere, başta da işaret ettiğimiz gibi düşünce özgürlüğü tümüyle siyasi bir nitelik taşımaktadır.

 

Dolayısıyla liberal bir devlet yapısı düşünce özgürlüğünün gerek ve aynı zamanda yeter şartıdır. Otoriter ve totaliter yönetim biçimlerinde ise; rejimin hoşgörüsüzlük dozuyla doğru orantılı olarak gittikçe sıklaşan ve hayat›n bütün alanlarını kontrol altına alan bir yasaklar ve sınırlamalar ağı vardır. Kuşkusuz bu söylediklerimizi ters çevirerek; liberal-demokrat rejimlerle yönetilen toplumlarda sınırsız mutlak bir siyasi özgürlüğün olduğu ileri sürülemez. Özgürlük; bütün şubeleriyle ideal-formel bir ilke olarak belirli derecelerde gerçekleştirilebilen bir olgudur. Sınırlamaların dozunu, derecesini, özgürlükleri kullanma düzeyini toplumun kültür yapısı belirler. Liberal-demokrat toplumlarda; şu veya bu yolla, şöyle veya böyle yığınlara hissettirilmeden pratikte uygulama alanına konulan sınırlandırılmaların özgürlüklerin kısıtlanması olduğunu burada tartışma niyetinde değiliz. Çünkü bu, ayrı bir inceleme ve tartışma konusudur.

 

Biz konumuz olan "özgür düşünme"yi; gelenek ve görenekten, dinden, felsefeden, ekonomiden, bilimden gelen; yeterince temellendirilmemiş ve belgelendirilmemiş her türlü ön yargıdan önsel fikirden soyutlanmış, belirli aşamalarda da olsa kabule dayanmayan, hiç bir adımda imana başvurmayan bir düşünme biçimi olarak anlıyoruz. İnsanın; kendi imkan ve kabiliyeti de kendi evreninin konkret insanın varlık yapısından doğan hiç bir problemini göz ardı etmeden, atlamadan açmazlarını imaya başvurmadan çözümleyerek kurmasını anlıyoruz. Bu tanımdan sonra daha net bir biçimde görüleceği üzere "özgür düşünme" ile "düşünce özgürlüğü" arasında kalın duvarlar vardır.

 

Yukarıda işaret etmeye çalıştığımız manaya yakın; gelenek, görenek ve mitolojiden bağımsız düşünmenin ilk defa Antik Yunan'da ortaya çıktığı kanaati ile, bir çok felsefe tarihçisi, felsefeyi Thales'le başlatır. Daha sonra bu düşünme biçimi Patristik felsefede bir tünele girer ve Skolastik'te bu tünel uzayıp giderken; Rönesans'la birlikte yıkılan bu tünelden, yeni felsefe çığırının en başat değeri olan, özgürlük fışkırır. Artık insan, Hıristiyanlığın gökyüzündeki Tanrı krallığı tarafından yönetilmeyecek, insanın kaderini aşkın (trancendental) güçler değil, kendisi çizecek. İnsanoğlu bilmem kaç asırda kurulan ve Ondört asır ihtiyar dünyamızın büyük bir kısmına egemen olan değer levhalarının acımasızca parçalamış, artık yalnız kendi aklı ile kendi evrenini kurma savaşına girmiştir. Francis Bacon'un "Boyun eğen tabiata hakim oluyoruz." feryadı çok önemli fakat aynı derecede de aceleci koskoca bir Ortaçağ boyunca kimliği silinen; kişiliği yeryüzündeki Tanrı krallığı içinde kaybolan insanoğlu; birinciye eş bir tepki ile bireyciliğe sığındı.

 

Skolastik anlayışa göre; insan dünyaya kendi elinde olmayan bir "ilk günah" (peccatum originale) la gelir. Bunun sebebi de; özgürlüğe sahip olarak yaratılan ilk insan Hz. Adem'in bu imkanı kötüye kullanarak günah işlemesidir. Bunun sonucu da insan Tanrı'dan kopmuş dünyaya "düşmüş" başka bir deyişle "atılmıştır". Heidegger'e göre bu ilk günah insanlara veraset yoluyla geçmiş böylece insanda soyundan aldığı bir günah işleme özelliği yerleşmiştir. Artık günah işlemek bir nevi insanın kaderidir, günah işlemeden duramaz. Bu durumdan ancak Tanrı'nın inayeti (glatia) rahibin aracılığıyla kurtulabilir ki; bu da sadece insanın büyük bir alçakgönüllülükle şeytanca kibrinden vazgeçmesi yoluyla elde edilebilir. Bu temel anlayıştan hareket eden kilise; koyduğu bu kurallarla ruhban sınıfının nefsaniyetini, bireyselliğini besleyip semirtip, şeytani bir tarzda geliştirerek; mücessem bir put haline getirirken; sürekli olarak bağlılarına (arketik) bir yaklaşım telkini ile onların kişiliğini silmeye, anonim bir kişilik oluşturmaya çalışmıştır. Adeta kilise, başka bir deyişle ruhban sınıfı; dışındaki saliklerini ortak bir kişilik sahibi olmasına çalışarak, bütün bireysel özellikleri ortadan kaldırmaya kalkışmıştır.

 

Nietzsche; Hıristiyanlığın bir "köle ahlakı" oluşturmağa çalıştığından bahisle, çok acımasız, sert yargılar ileri sürer Tanrı'yla barışmanın yolu, bilindiği gibi, Rahibe boyun eğmenin daha da temelden sağlamanın yoludur. Ancak rahip kurtarabilir. Baş ilke; kim ki nedamet getirir Tanrı onu affeder. Çevirirsek; kim ki rahibe boyun eğer insan kişiliğini Hıristiyanlık tarafından ortadan kaldırılmayı amaçladığını vurgulamak için daha da acımasızca devam eder. "Hıristiyanlık yırtıcı hayvanlar üzerinde efendi olmak istiyordu; bulduğu yolda onları hasta yapmaktı; zayıflaştırmak, Hıristiyan’ca ehilleştirme, uygarlaşma reçetesidir."

 

Biraz önce her ne kadar özgür düşünmenin Grek filozofları ile başlamış olabileceğini söylemiş isek de; Thales'ten Aristo'ya kadar uzanan filozoflar zinciri de bugün anladığımız manada bireyci değillerdi. Çünkü söz konusu filozoflar zinciri insanı  bireysel yanı veya bireyi başa alarak yola çıkmamışlar; bireyi sadece bir toplumu meydana getiren üyelerden biri olarak düşünmüşlerdir. Başka bir deyişle bireyle sadece toplumu meydana getiren gerek şart olduğu için ve ancak bu alanda ilgilenmişlerdir. Nitekim bu konuda bir örnek olmak üzere; Platon'un "Devlet"ine bir göz atarsak; Platon için önemli olan ideal bir toplumun ve devletin nasıl olacağıdır. O başlı başına "iyi bireyi" ele alarak, araştırmamıştır. Bütün dikkatler toplum üzerinde yoğunlaştırılarak, birey ihmal edilmiştir. Aynı şekilde Aristo için de insan, her şeyden önce bir sosyal varlıktır (zoon politikan). Toplum esas olduğu için de; insan, ahlaki olgunluğa ve yetkinliğe ancak bir devlet ve toplum içinde erişebilir. Burada da görüldüğü üzere; toplumu esas alan, bireyin kişiliğini toplum içinde eritmeyi amaçlayan bir anlayış söz konusudur.

 

Fakat Aristoteles'dan sonra siyasi özgürlüğün kaybı ile bireycilik, özellikle Kynikler ve Stoa tarafından temsil edilen okurlar içinde gelişti. Kyniklere göre erdem; insanın iç bağımsızlığını tam manası ile elde etmesi ve kendi kişiliğini oluşturmada, bütün kayıtlardan kurtularak özgür olması demektir. Antistenes her ne kadar, "Devlet bireyi korumak bakımından faydalıdır." diyor ise de; asri bireyciliği yüzünden devletle toplum uzun boylu bir ilgi içine girmeye özen gösterir. Kyniklerin etkisi altında kalan Stoa'ya göre; sosyal şartlar ve çevre önemli değildir. İnsan çevre ve şartlar ne olursa olsun tek başına da daha iyi bir hayat yaşayabilir.

 

Bu sözünü ettiğimiz çevre ve şartlar ne olursa olsun insanın iyi bir hayat yaşayabileceğini kabul eden bireyselliğin söz konusu olduğu telakki devlet kontrolüne girmeden önceki Hıristiyanlık tarafından da kabul ediliyordu. Ama ne var ki Hıristiyanlık devlet kontrolüne girince; mistikler Hıristiyan etkisi içinde bireycilik temayülünü canlı olarak muhafazaya çalışırken; filozofların çoğunun da içinde bulunduğu halkın genel telakkisi farklı bir biçimde oluşmaya çalışmıştı. Artık insanların gerek teorik imanları, gerekse pratik ahlakları Katolik kilisesi diye anılan bir sosyal kurum tarafından tayin ediliyordu. "iyi", "kötü", "doğru", "yanlış" bireysel düşünme, bireylerin kendi çabalarıyla değil, konsüllerin ortak ilimlerinden doğan kararlarla belirleniyordu.

 

Ama ne var ki Protestanlık genel konsüllerinde hata yapabileceğini isbat ederek bu sistem içindeki ilk gediği açtı. Böylece gerçeği araştırma özel imtiyazlara sahip konsüller tarafından yapılan anonim bir iş olmaktan çıkmış, bireysel bir çaba haline gelmiştir. Madem ki değişik bireyler aynı konuda farklı sonuçlara varıyorlar, madem ki hiç bir grup diğerinin kökünü kazıyıp yok edemiyor; öyleyse uygun olan entelektüel ve ethik bireyciliğin sosyal hayat nizamı ile uzlaşmasını sağlamaktı. Bu liberalizmin ilk dönemlerinde çözmeye teşebbüs ettiği ana meselelerden biridir.

 

Bu tartışmalar ve mücadeleler arasında bireycilik felsefenin içine nüfuz etti. Descartes'in "Düşünüyorum o halde varım." temel yargısı, bilgiyi tek tek bireylere indirgedi. Gerçekleri araştırırken ilk hareket noktası toplumdan bireyin kendi varlığı biçimlerde gelişti. Konunun hangi boyutlara ulaştığını  Russel'in şu cümleleri çok güzel bir biçimde ortaya koyuyor: "Kilisenin otoritesinden kurtuluş bireyciliğin gelişmesine yol açtı. Hatta bu gelişme bezen anarşiye kadar vardı."[1]

 

Buraya kadar ki kısa bir tarihçeden sonra; bizim anladığımız kadarıyla kilise tarafından çağlar boyu kişiliği silinmeye, bireyselliği yok edilmeye, anonim bir tip haline getirilmeye çalışılan insanın nefsaniyetini; Rönesans tarafından başat değer olarak telakki edilip, fazlasıyla beslenmesi öyle bir uzlaşmaya sebep oldu ki, bu hal batı uygarlığının aşırı bireysel bir temel üzerinde yerleşmesi ve bunun sonucu olarak ta insanın yeryüzünde yapayalnız kalması sonucunu doğurdu. Bunun doğal bir sonucu olarak da kutsala karşı baş kaldırma, bütün kutsal değerlere karşı bir hayal deyiş ve bu tavrın doğurduğu evren tablosunun diyetinin, faturasının faizleriyle birlikte asırlardır ve halen ödenmeye devam edilmesine rağmen, borcun bitmemesi, kutsal değerlerin yeryüzünden tamamen kovulduğunun sanıldığı, insan bireyselliğini egemen olduğu sanıldığı bir anda Weber'in de işaret ettiği gibi; Batı uygarlığı içinde "Kahraman'a tapınma" tavrı ortaya çıktı. Fakat hepimiz kahraman liderler olamayacağımıza, bireysel olarak herkese sözümüzü dinletemeyeceğimize göre; çok başarılı bir "kahraman"ın despotik yönetimine evet denilecekti. Russel bu hareketin şairinin Bylan, filozoflarının Fichte, Carlyle ve Nietzsche olduğunu söyler.

 

Kahramana tapınmanın organize hale gelmesiyle de Faşist, Nazist ve Komünist devletler ortaya çıktı. Halen varlığını sürdüren komünist furya çok ilginç bir örnek. Ortaçağdaki kilisenin yerini komünist partisi almış; insanlar kişiliksizleştirilerek, bununla zıt orantılı olarak liderler bireyselleştirilerek "kahraman insan" imajı yaratılmaya çalışılmaktadır. Bütün değerler Komünist Partisi tarafından tespit edilmekte, devletin vatandaşların işleri ise çok basit; sadece bulunan bu doğruları kabul etmek...

 

Batı düşünce hayatı uzun ve tehlikeli bir serüvenden sonra, ister istemez; insanın varlık şartlarının feryadına kulağını tıkamadığı için ikame çabasına düşmüştü. Aksi takdirde eski değerler yeniden yeşermeye başlayabilirdi. Hıristiyanlığın gökyüzü Tanrısından boşalan yeri "İnsan kahraman"larla doldurma çabasına düşmüştü sanki. Tanrı yerine "İnsan-Tanrı" ikame gayreti... Muharref Hıristiyanlığın Tanrısı özünden uzaklaşıldığı için batıldı, ama ya yerine ikame edilmeye çalışılan...

 

"Bugün Hıristiyan olmak namussuzluktur. Tanrılar öldü, insanların haberi yok ki..." diyen Nietzsche'nin bengi dönüş sıfatlı "Ubermensch"ini de burada özellikle hatırlatmak isteriz ki; konu daha da aydınlığa kavuşabilsin. Kanaatimize göre Tanrısız Nietzsche de Tanrısız değildi. Belki de o gerçekte ve sadece muharref Hıristiyanlığın, ruhbanlar eliyle yarattığı Tanrıya baş kaldırmıştı...

 

Konunun anlaşılmasına yardımcı olmak için en ekstrem örneklerden biri olan Nietzsche'den kısaca söz ettik. Bu telakki tarzının daha da bir gün ışığına çıkmasına sebep olacağına inandığım için onun şu cümlesini de aktarmadan geçemeyeceğim:"Hıristiyan Tanrı kavramı, hasta tanrı olarak tanrı, örümcek olarak tanrı, tüm olarak tanrı yeryüzünde ulaşılmış en yoz tanrı kavramlarından biridir; belki de Tanrı tipinin batış sürecindeki en düşük seviye işaretini temsil eder."

 

Biz burada "özgür düşünme" özlemini tarihi perspektifi içinde vermeye durumun k›saca tasnifini yapmaya çalışıyoruz. Bunun için de ne ilk Hıristiyanlara layık görülen muamelelerden; ne de Hıristiyanlığın devlet dini olduktan sonra ki karşı-inananlara Hıristiyan olmayanlara karşı reva gördüğü muamelelerden, ne de en geniş yandan söz etmedik. Burada, ayrı bir inceleme konusu yapılması gereken; Hıristiyanlık-Kilise ilişkisi üzerinde de kısaca durmadan kendimizi alamıyoruz. Çünkü bu ilişkiyi anlamadan ne özgür düşünmenin doğuşunu, ne de Rönesans ve Reformu ve benzeri hareketleri anlayabiliriz. Çünkü Batı'da sınırlı kişiler dışında genel olarak İsa'ya; tenzihen bir yaklaşım söz konusudur. Batılının kin odağı, nefret kutbu; davaca ruhbanların istismarına sebep olan, Hıristiyanlığın özünü bozan, onu tanınmaz hale getiren kilise olmuştur.

 

Bakın Dostoyevski ne kadar güzel ve şairane bir biçimde durumu gözler önüne seriyor:"Tam bu sırada kuzeyde Almanya'da yeni, ilginç çılgınlar türedi. Meş'aleye (yani kiliseye) benzeyen dev bir yıldız, suların kaynaklarına düştü; sular acıdı."

 

Blenski de Gogol'a yazdığı meşhur mektubunda İsa'nın tüm insanlığa özgürlük, eşitlik, kardeşlik fikirlerini anlattığını ve bu uğurda şehit olduğunu yazdıktan sonra, "onun, sözü kilise teşkilatlanmadan önce, Ortodoksluk ilkesine dayanmadan önce, insanlığın kurtuluşuna yardım etmişti." dedikten sonra ekler: "Bunun içindir ki; Avrupa'da taassubun, cahilliğin ateşlediği odun yığınlarını alay silahıyla söndüren bir Voltaire, doğu ve batı papazlarından, metropolitlerinizden, patriklerinizden daha çok etiyle kemiğiyle İsa'nın öz evladıdır."

 

Burada bir noktaya özellikle dikkatleri çekmek isteriz ki; Voltaire, kiliseye karşı açtığı savaş yüzünden kilisece yanlı tanıtılmış bir filozoftur. Ruhbanların istismar aracı olan kilise müessesesine savaş açan Voltaire; aynı biçimde materyalistlerde ve materyalistlerin ateizm'i ile de savaşır. Bunların daha çok örneklerini verebiliriz. Fakat konumuzun anlaşıldığı kanaati ile bu kadarını yeterli görüyoruz.

 

Demek ki Rönesans’la birlikte Batılı ayağındaki bukağıyı ve kafasındaki çemberi yavaş yavaş kırma savaşına giriyor. Nitekim zamanla kırıyor da... Kiliseye karşı verdiği savaşta başarılı oluyor. Ama ne var ki; geldiğimiz şu noktada bugün egemen batı uygarlığının; dengesiz bir biçimde geliştiği, kültür alanında, teknolojik alandaki patlamayla orantılı yeni değerler üretilemediği, en azından çöküş felsefelerinin bir yanıyla haklı olduğu kabul ediliyorsa, bunun en büyük sorumlusu Rönesans'dan gerçekten insan için; bir yanıyla kişi kişilik gelişimini engelleyici, bir yanıyla boğucu, bir yanıyla yüz kızartıcı skolastik felsefe artık devam edemezdi. Er- geç yeni değerlere bırakacaktı yerini. Hatta uzun bile sürmüştü. Sonra başka bir yaklaşımla konuya eğildiğimizde Skolastik kendi kendini yıktı. Son darbe olarak bir fiske gerekliydi, o da Rönesans’a nasib oldu.

 

Fakat temel soru şu: Kaçınılmaz olan söz konusu sanı başka türlü gerçekleştirilemez miydi? Çünkü Rönesans kendi yeni veya iddia edildiği şekli ile özgür değerlerini; Skolastik değerleri seçip ayırarak, eleyerek onlarla hesaplaşarak sabırla yoğurmadı; eski değerlere sert bir baş kaldırma ile, eskiye tepki ile oluşturdu. Skolastiğin şiddetle reddettiğini aynı şiddetle kabul ederken; şiddetle kabul ettiğini aynı şiddetle reddetti. Russel "Modern çağın negatif özelliği olan kilise otoritesini reddetti; pozitif özelliği olan bilimsel otoritenin kabulünden çok daha önce başlar." demektedir. Bilmiyoruz acaba durup, soğukkanlıca düşünmeye vakti mi yoktu? Ama ne var ki; bu tavır içinde bazı olumsuz değerler yıkılırken, olumlu bazı değerler de toz duman arasında kaybolup gitti. Fakat insanın varlık-yapısı değiştirilemez ve bu yapıdan doğan ihtiyaçlar bekler bekler uygun bir anda ortaya çıkar. Nitekim Rönesans'ta da böyle oldu. Ondan sonra bir takım çözüm çabalarına girişti ama ne derece muvaffak olundu, sonuç ortada.

 

Bu kısa tarihçeden sonra; bu konu da kendi ifadesi ile "çekiçle felsefe yapan" Nietzsche'den söz etmemek imkansız, konuyu daha iyi algılayabilmemiz için. Ona göre özgür düşünen insan; kendine kadar gelen bütün değer levhalarını parçalayan, yukarı çekmek için kedi bacaklarını kullanan insandır. "Kendinizi taşıtmayasınız; yabancıların sırtına yabancıların kafasına binmeyiniz! İnsan bütün değer yargılarını, her şeyi kendisi yeni baştan kurmaya çalışmakta. Başkalarının düşünceleri ile bilgelik etmektense, kendi hesabına delilik etmek daha iyidir." Bütün izm'lere karşı ne soylu bir baş kaldırış! N.Hartmann ve F.Nietzsche anti-sistem temayülünün iki büyük filozofu; ama sistemlerini halen yaygınlığını ve yığın üzerindeki etkisini aynı hızla  sürdürdüğü dünyamızda, bu iki filozofun bu konudaki başarıları oldukça su götürür.

 

Rönesans, Aydınlanma çağı, Fransa ihtilali derken 20. yüzyılda demokrasyaların yayılması ile "özgür " kavramı şu veya bu bağlam içinde, çeşitli türevleri ile öyle bir sihirli, cazibesi sonsuz nitelik kazandı ki; hiç bir kimsede bu konuyu araştırma mecali yok... Özgür düşünme, düşünce özgürlüğü, özgür seçim, özgür irade vs... hele günümüzde özgür kavramı ve çeşitli türevleri öyle bir olumlu duygusal yüke sahiptir ki; herhangi bir fikri veya eylemi tezkiye için tek başına yeterli. Liberal demokrat ülkeler her vesileyle şu veya bu bağlam içinde bol bol "özgür" kavramını veya herhangi bir türevini kullanırken otoriter-totaliter ülkelerde onlardan geri kalmamaya çalışmaktadır.

 

Ne garip bir yargıdır ki; "özgür" kavramının kendisi bağımsız olmayı, ön yargılardan, peşin düşüncelerden arınmayı içermesine rağmen, kendisi dışladığı bu ve benzeri unsurlarla doludur. Şair biraz da hayal kırıklığı ile söylüyor: "Ey özgürlük! Ne kadar sihirleyici imişsin ki; gerçi bağımlılıktan kurtulduk ama şimdi de senin tutsağın olduk!..." Artık rahat edebiliriz. Cinayetlerin uğruna işlenebileceği bir putumuz var artık...

 

Bugünkü böyle bir evren içinde bir fanteziden, moda düşüncelerden, olumlu duygusal yükten arınmaya çalışarak kavramın kendisini tartışmayı deneyeceğiz. Yaşadığımız evren içinde başta tanımladığımız bir biçimde mutlak manada "özgür düşünme" mümkün müdür? Mümkün değilse özgürlüğün düşünme bazında sınırları nedir? Bu konular üzerinde derinleşmeyi denerken de cesaretle önyargılarını peşin kabullerin üstüne gideceğiz, onları yargılayacağız.

 

Biz ilk olarak probleme gneosolojik bir yaklaşımla eğileceğiz. Bazı sorular koyarak, kısa temaslarla problemin bizce önemli yanlarına ışık tutmaya çalışacağız.

 

 İnsan düşünmesinin ilk şartı olan anlayış kabiliyeti (intellect, anlık, müdrike) insanda özgür bir biçimde mi oluşuyor?

 

Anlayış kabiliyetini insanoğlu hazır mı buluyor?

 

Doğumundan sonraki deneylerle mi oluşuyor anlayış kabiliyeti?

 

Her iki halde de anlayış kabiliyeti şu veya bu oranda insanın dışında, ondan bağımsız mı oluşuyor?

 

Biz eşya ve olayları gerçekte olduğu gibi algılayabilecek bir yapıya sahip miyiz?

 

Yoksa anlayış kabiliyetimizin yapısına göre mi algılıyoruz?Başka bir ifade ile düşünme, kendisini objelere göre mi ayarlıyor, yoksa Kant'ın dediği ve Kopernik devrimine benzettiği gibi, "salt, anlık (intellect) fenomenlere kanunlarını mı dikte ediyor?

 

Yani insan anlığı başka bir yapıda yaratılmış olsa idi, biz evreni başka türlü mü algılayacaktık?

 

Yani daha başlangıçta, insan nesline göre bir rölativite ile mi sınırlandırılmışız?

 

Bu sorular bile gneosolojik platformda "özgür düşünme" imkanının daha kaynağında düğümlendiğini, sınırlandığını gösteriyor gibi.

 

Sıraladığımız sorulardan bazılarına şöyle bir değinip geçeceğiz. Amacımız bu sorulara tüketici cevaplar vermek değil zaten bugüne kadar da verilemediği gibi... Sadece konuyu biraz daha anlaşılır kılmak için mümkün sorulardan bazılarını ortaya koymaya çalıştık.

 

Düşünmenin felsefi temelleri üzerinde biraz daha derinleşirsek karşınıza bütün felsefe tarihi boyunca tartışılan ve her saf felsefi problemin temelinde bulunan çözülmezliğini de içinde taşıyan, doğuştan düşünceler (idea innata) tartışması ile karşı karşıya geliyoruz. İnsan zihni hiç değilse, matematik, mantık vb. kavramlarla mı geliyor dünyaya? Yoksa insanın bütün bilgisi sonradan mı elde ediliyor? Ilımlı bir noktada yer alan Leibniz: "Önce duyulardan geçmemiş hiç bir şey anlıkta bulunmaz " diyen Locke'u onayladıktan sonra bu formüle küçük bir ek yapıyor: "Anlığın kendisinden başka..." Koskoca bir Rasyonalizm-Empirizm tartışması bütün varyantları ile ortada...

 

Eğer en azından matematik, mantık ve metafizik kavramlar doğuştan, deneyden bağımsız, apriori bir biçimde anlıkta varsa ki biz böyle olduğuna inanıyoruz; dolayısıyla insanın kendi imkan ve kabiliyeti ile evreni kurması açısından daha ilk adımda düşünme sürecindeki özgürlüğün bir kısmını feda etmek zorunda kalıyoruz. Hemen düşünmemize ipotekler konuyor. Eğer bu görüş tarzı kabul edilirse; daha düşünmenin ilk adımı olan felsefi platformda düşünme doğuştan düşünceler , zihni yapı ile yönlendiriliyor, sınırlandırılıyor. Daha ilk adımda düşünme konusundaki özgürlüğümüz yara alıyor, zedeleniyor; ayağımız sürçüyor, emekliyoruz. Daha ilk adımda farkında olarak veya olmayarak özgürlüğümüzün bir kısmından vazgeçmek zorunda kalıyoruz; bir şeylere ( e göre) göre düşünmeye başlıyoruz. Bizim dışımızdan, doğuştan verilen yüzeysel bir bakışla önemi kavranamayan, hatta cins kafalar dışındaki, normal insanın farkında olmadığı koltuk değnekleri ile ilk adımımızı atmaya başlıyoruz. Eğer açmazları, çıkmazları soruları görmemezlikten gelecek doğuştan düşünceleri reddetmeyi göze alabilseydik, belki de düşünmenin gneosolojik ince, göze gözükmesi zor ipek halatlarını kesebilseydik mutlak manada özgür düşünme konusunda ilk engeli şüpheyle de olsa aşabilirdik. Doğuştan düşünceler insan zihnine, insanı aşan bir güç tarafından takılan gözlüğün camlarıdır.

 

Demek ki düşünmeye başlarken eleştiri imkanına sahip olamadığımız, seçme hakkı verilmeyen bazı kuralları kabul ederek özgürlüğümüzün bir kısmından veya temelinden vazgeçiyoruz; istesek de istemesek de; alçakgönüllüce kabul etsek de etmesek de...

 

Walter Kram, Goethe'den bahseden bir yazısında "Dehanın bazı bazı nesnelerin karakteristik formlarını gören ayrı bir gözü; varlığın özüne sokulan görünüşler içindeki doğruyu kavrayan bir bakışı vardır." derken hep düşünmüşümdür; bütün tasavvurlarımız, duyularımızın kompleksinden ibaret ise; dehalarda nesneleri karakteristik formlarını gören "ayrı bir göz" nasıl oluşuyor?

 

Doğuştan düşüncelerin varlığını reddederek problemi çözmeye niyet etsek dahi insan zihnine üşüşen şu gibi sorulardan kendimizi kurtaramıyoruz:

 

Doğuştan zihni boş bir kağıt sayfası (tabula rasa) gibi olduğunu; bütün tasavvurlarımızın duyulardan geldiğini varsaysak dahi; insan ilk kavramları özgür bir biçimde mi oluşturuyor? Başka bir deyişle ilk kavramların oluşumunda toplumun da dolayısıyla toplumsal değerlerin etkisi nedir?

 

 Kavramlarımızın oluşmasında  psikolojik faktörlerin etkisi nedir?

 

Bir yönüyle daha çok sosyolojik ve psikolojik nitelik taşıyan bu soruları tartışarak bir sonuca varmayı deneyeceğiz.

 

Hegel'in de basit bir biçimde ifade ettiği gibi tabiatta soyut insan yoktur. Her insan bir toplum içinde doğar, yaşar ve ölür. Dolayısıyla insan; kendisinden bağımsız, kendi dışında oluşmuş, hazır bir dil, kavramlar bütünü bir değer yargıları sistemi, kısaca bir kültür evreninin içinde bulur kendini. Bütün bu saydığımız toplumda nasıl oluştuğu, nasıl değiştiği, değişme oranı ayrı bir tartışma konusu ki biz burada bu konuları tartışma niyetinde değiliz. Biz sadece şu veya bu şekilde olması kültür evrenini varsayarak, içinde bulunduğumuz zaman kesitinden hareketle insan üzerinde etkilerini teknik ayrıntılara girmeden tesbit etmek niyetindeyiz.

 

Konuya sosyolojik açıdan bir yaklaşım; insanın bir yanıyla büyük bir oranda içinde yaşadığı toplumun ürünü olduğunu gösterir. İlk olarak çevresi toplumun "iyi"si, "kötü"’sü, "ayıp"ı, "güzel"i, "çirkin"i ile çevrilmiştir. Benzetme yerindeyse sosyal bir koza içinde doğmuştur. Özgürlüğü bu koza tarafından sınırlandırılmıştır. Çocuk yavaş yavaş toplum içinde eylerken, yapıp-ederken, bazı davranışlarının toplum içinde onaylandığını, bazılarının ise red edildiğinin farkına varır. Yaşına göre bazı davranışları ödüllendirilirken, bazı davranışları cezalandırılır. Çocuk bu gelişim içinde toplumsal değerleri yaşayarak benimseyip sosyalleşme sürecini tamamlarken; uzlaşımsal olarak oluşturulmuş bir semboller ailesi olan toplumun dilini hecelemeye başlar. Böylece de çocuğun düşünmesi; toplumun kendisine göre özgür kavramları ile yönlendirmeye başlamıştır artık.

 

Her dünya görüşünün kendisine ait bir kavramlar ailesi, dili vardır. Wilhelm von Humbald'ın da işaret ettiği gibi; dil sadece bir "sözcükler" kümesi değildir. Bu kısa temas bile; doğumumuzla birlikte bizden bağımsız oluşup, hazır olarak bulup benimsediğimiz dilimizin düşünme üzerindeki etkisini açık bir biçimde ortaya koyar.

 

Demek ki kavramlarla hesap yaparken; analiz, sentez veya karşılaştırmalar yaparken veya kısaca düşünürken içinde yaşadığımız dünya görüşünün dille yansıyan, yönlendirici etkisi altındayız. Bundan hiç bir insanın kaçınmasına imkan yoktur. Şüphesiz böyle bir etkinin olumlu veya olumsuz yanlarını tartışmanın yeri burası değildir. Ama ne var ki böyle bir etki ve böylece düşünme özgürlüğümüzün kısıtlanması bir olgudur. Bunun yanında Durkheim'e tümüyle katılmasak da toplumsal tasavvurların kişi üzerinde etkisi de bir gerçek kutsal telakkimiz ile, değerler sistemimiz üzerinde de şu veya bu oranda toplumun etkisi vardır.

 

Asrın, bir uygarlığın kendi içindeki problemleri de şu veya bu biçimde oranlarla kamuoyu oluşturularak çözümlenmeye çalışılmaktadır. Otoriter ve totaliter yönetim biçimlerinin analizi ve eleştirisi bir yana; liberal-yönetimler de bir takım baskı grupları vasıtasıyla yönetilmektedir. Bu baskı gruplarının başında şüphesiz basın gelir. İnsanın herhangi bir konudaki düşüncesi, kanaati veya yorumu kendisinden çok yazılı ve sözlü basın tarafından yönlendirilir, oluşturulur. Nitekim bir çok örneği oranında Spengler özellikle çağımızın insanını amaçlayarak insanların zihinlerini büyük gibi bağlayan "kendi gazeteleri"ni okuduklarından bahisle; demokrasilerde gerçeğin basının irade ettiği şey olduğunu söylüyor. Çok ilgi çekici bir nokta ki; Spengler, üç haftalık bir basın çalışması ile herkese önceden tayin edilen bir düşüncenin "gerçek" diye kabul ettirilebileceğini söylüyor.

 

Nitekim bunun örneklerini biz de gündelik yaşantımız içinde görmekteyiz. İnsanlar herhangi bir siyasi, iktisadi vb. olaya kendi gazetelerinin yorumu doğrultusunda yaklaşıyor, gazetelerinin köşe yazarlarının düşüncelerini olduğu gibi benimsiyorlar. Nitekim bir "gazete tiryakiliği" başlıyor. Koltuk değneksiz yürümeye takati olmayan özellikle, düşünmeden kaçan çağımız insanı; kendi adına düşündüğünü sandığı bir köşe yazarının herhangi bir konudaki yazılarını okumadan kanaat beyan edemiyor. Bir çeşit düşünme yetkisini insan; "kendi gazetesi"ne ferağ ediyor.

 

Max Weber de insan toplumlarının liberal-demokrat yönetiminde de çeşitli yollarla duygularının sömürülerek istismar edileceklerini ifade için; bu ülkelerin durumunu "kitle duygusallığının sömürülmesine dayanan bir diktatörlük" olarak niteliyor. Her ne kadar liberal toplumlarda yaşayanların özgür düşünme imkanına sahip olduğu söylenirse de bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere bu sadece seremonilerde atılan nutuklarda dile getirilen bir dilek olarak kalmaktadır. İnsanların düşünceleri farkında olamadıkları mevzularla kontrol altına alınmaktadır.

 

Biz sözü uzatmamak için Bacon'dan ve onun idollerinden; insanların nasıl idoller yoluyla yönlendirildiklerinden, nasıl kafaların içindeki putların tasarrufları ile düşündüklerinden söz etmedik. Sadece hatırlatmakla yetiniyoruz.

 

Tekrar başa dönersek; eğer doğuştan düşüncelerimiz olmasa bütün tasavvurlarımız duyularımızın kompleksinden ibaret bulunsa, problem yukarda sözünü ettiğimiz biçimdeki bir yaklaşımı sosyolojik perspektiften de evreni istediğimiz daha doğrusu nasılsa öyle değil de istendiği gibi algıladığımızı ortaya koyar. Gerek toplumun değer yargıları, gerekse basının etkisi, gerekse profesyonel politikacıların dilin retorik gücünden fazlası ile yararlanmaları sonucu insan üzerinde oluşturulan etki ağı düşünülürse bir insanın bu ağdan kurtularak evreni özgür biçimde yorumları ve kendi evrenini kendi imkan ve kabiliyetleri ile özgür bir biçimde kurmanın güçlüğü ve imkansızlığı ortadadır.

 

Görüldüğü gibi ikinci adımda da düşünmeye ciddi sınırlamalar getiriliyor; düşünme insan dışındaki bir takım faktörler tarafından yönlendiriliyor. İnsan bir şeylere bağlı, bir şeylere göre (e göre) düşünmeye zorlanıyor.

 

Bir noktada düşünme üzerindeki psikolojik etkilerden kısa da olsa söz edilmesi gereğine inanıyoruz. Şüphesiz insan bir toplum içinde doğuyor ve büyük çapta da onun ürünü oluyor. Ama bir de doğumdan önceki çevresi var. Şu halde incelememizde bir adım daha atarsak daha kapsamlı olan şu noktaya gelmiş bulunuyoruz: İnsan kişiliği büyük oranda doğumdan önceki ve doğumdan sonraki çevrelerin etkisi ile oluşmaktadır. Nitekim hamile bir annenin kullandığı sigaranın, uyuşturucu maddenin geçirdiği hastalığın, maruz kaldığı bir kaza vb. faktörlerin çocuğun kişiliği üzerindeki etkilerini bugün psikoloji tamamıyla olmasa da tesbit edebilecek durumdadır. Bunun yanında insan kişiliğini Freud'a göre hayatın ilk üç yılında Adler'e göre ilk altı yılında biçimlendiği düşünülürse kişilik üzerindeki bizim dışımızda oluşan etkileyici ve belki de bir oranda belirleyen faktörler daha iyi anlaşılır.

 

Bütün bunların yanında; belirli bir izm'e saplanmamak, objektif yöntemlerle kontrolü mümkün olmayan, metafizik bir karakter taşıyan, monist bir teori alanı "bilinç altı" psikolojisinden hareketin yanlış olacağına inanıyoruz. Ama ne var ki kesinkes doğru olarak kabul etmesek bile -ki etmiyoruz- bilinç-altı olarak nitelenen unsurların insan kişiliği dolayısıyla düşünmesi üzerindeki etkilerini gözden uzak tutmamak gerekir.

 

Bütün bunların yanında bir örnek olmak üzere; şu veya bu sebeple her insanda ortaya çıkan aşağılık duygusunu ve bunun insan kişiliği üzerindeki etkisini gözler önüne seren Adler'i hatırlatmada yarar görüyoruz.

 

İnsan kişiliğinin oluşmasında "tesadüf" diye nitelemekle kurtulamayacağımız, hesabını veremediğimiz; ancak "tetabuk" diyebileceğimiz bir çok olayın çök önemli etkisi vardır. Ufacık, bize önemsiz gibi gelen, farkında olduğumuz veya olmadığımız olayların; insan kişiliğini dolayısıyla düşünmesi üzerindeki etkileri belki de sanıldığından çok daha önemlidir.

 

Nitekim hep düşünmüşümdür; acaba Schopenhauer'ın annesi ile ilişkisi normal bir ana-oğul münasebeti olsaydı, kadın ve aile hakkında aynı biçimde mi düşünecekti? Eğer Karl Marx'ın aşık olup şiirler yazdığı Jenny von Westphalen 'le evlenmesi; sırf kendisinin dönme bir Yahudi olduğu için kızın ailesi tarafından horlanarak engellenmeye çalışılmasaydı ve sonunda kendisini aşağılayan bu aileye iç güveysi olarak girmek zorunda kalmasaydı proleterlerin kapitalistler için yaratacağı bir dünya cehennemi hayali ile yanıp tutuşacak mı idi ömrünün sonuna kadar? Sessiz, kendi halinde bir üniversite öğrencisi olan Viladimir; eğer ağabeyi çarlık polisi tarafından haksız yere idam edilmeseydi ihtilal düşüncesini hayatının merkezi yapmış, ihtiras haline getirmiş Lenin olacak mıydı?

 

İşte bizim verdiğimiz şu bir kaç ve daha da verilebilecek sonsuz sayıdaki örnekler bize; insan düşünmesinin hesabını tam olarak veremediğiniz, tüketici bir biçimde açıklayamadığı (vardiyanik) bir oluşum sonucunda gerçekleştiğini göstermektedir. Ne kadar hazindir ki insan davranışlarının en önemlisi, belki de temeli olan düşünme olduğunu tam olarak anlayabilme ve açıklayabilme imkanından mahrumuz.

 

Buraya kadar insan kişiliğini tel tel örülerek, ilmek ilmek dokunarak düğüm üstüne düğüm atılarak bir bütün haline geldiğinde veya bir takım unsurları şu veya bu oranda karışması ile bir sentez olarak meydana geldiğini vurgulamaya çalıştık. Böylece teknik ayrıntılardan kaçınarak kısa temas ve bazı örneklerle konuyu takdime çalıştığımız incelememizin sonunda şu noktaya geldik. İnsanın gerek felsefi, gerek sosyolojik ve gerekse psikolojik temelleri hesaba katılıp konuyu kapsamlı bir biçimde ele alarak, çeşitli etkilerin göz ardı etmeden probleme yaklaşınca mutlak manada "özgür düşünme" imkanına sahip olmadığını görürüz. Özgür düşünme; bir istek, bir iddia, bir hülya ve hatta rüyadır. Özgür düşünme; insan için ancak belki bir anlamda gerçekleşebilecek sınırlı bir imkandır.

 

Ama ne var ki; buraya kadar söylenenlerle düşünmenin; insanın tamamen kendi dışındaki faktörler tarafından sıkı sıkıya belirlenmiş (determinant) bir özellik gösterdiği söylenmek istenmiyor. İnsan tamamen pasif bir alıcı, pasif bir obje gibi telakki edici bir görüşe katılmadığımızı söylemek isteriz. Biz konuların yanlış anlaşılmasını önlemek için zaman zaman sınırlamalar yapıyoruz. Yine bu noktada bir sınırlama yapılması gereğine inanıyoruz ki; bu da bizim burada sözünü ettiğimiz ethik özgürlük olmayıp, düşünme özgürlüğüdür. Böyle bir yaklaşımla konuya eğilince; bütün bu saydığımız etkilere, sınırlamalara rağmen, daha önce de işaret ettiğimiz gibi insan özgür düşünmeyi şu veya bu oranda gerçekleştirebilir. Nitekim Bergson; insan şuurunu kaynayan su üzerindeki yaprağa benzeterek, şuurun her an yeni oluşumlarına dikkati çekiyor. Ama Bergson'u da hareket noktası olarak alsak biz suyun bileşiminin, suyu kaynatan ateşin, ateşi meydana getiren hava, materyal olan yakacaklar ve yakacakla ilk kıvılcımı veren ateş kaynağını yaprağın üzerindeki etkilerini vurgulamaya çalışıyoruz.

 

Özgür düşünmenin bir insan için imkan olarak var olduğunu kabul etmemize rağmen, aşırı genellemelerin bizi yanılgıya götüreceği kanaatindeyiz. Çünkü her insan, kendi türü için şu veya bu oranda mümkün olan bu imkanı gerçekleştiremez. şüphesiz burada en sağlıklı yol insan ve insanın niteliğinin tartışılarak bir yere varılmaya çalışılmasıdır. Ama biz böyle bir tartışmaya girmiyoruz. Nitekim belki de dünya tarihi ve belirli orandaki imkanı gerçekleştirebilenler sayesinde sürekli yenilikler, özellikle teknoloji alanında korkunç patlamalarla sürüp gitmektedir.

 

Çevre insana etki ediyor. İnsan çevresine etki edip çeşitli yollarla onu değiştiriyor. Böylece devam edip giden bir süreç... Ama hangisi önce? Etkilerinin oranı nedir? En azından bugünkü sosyal bilimlerin eldeki imkanları ile çözülemeyecek problemler... Sonra kaldı ki düşünmede mutlak anlamda bir özgürlüğü bir an için varsaysak dahi kaç kişi bu yükü taşıyabilirdi? Kaç kişi sonuna kadar bu imkanı kullanma yürekliliğini gösterebilirdi? Bu konuda "büyük engizisyoncu Mordı" nın enine boyuna tartışılması gerekir.

 

 

 

Ali BİRADEROĞLU

 

23.08.l986.

 

 

 

 

 

--------------------------------------------------------------------------------

 

[1]Bu bölümü yazarken geniş çapta Russel'den yararlandık. Türkçe tercümesini başarılı bulmadığımız için; History Of Western Philosophy'nin l965 London basımından ilgili bölümler tarafımızdan çevrilmiştir.

 

 

Giriş | Yeni Sayfa 28

Bu sitenin son güncelleştirilme tarihi 30/08/06 13/01/09