Giriş GÜNCEL YAZARLAR Resim-Karikatür Büyük Doğu Arşivi

BAŞYAZI

KİTAP ELEŞTİRİLERİ

KÖŞE YAZILARI

SİYASET

BASINDA GEZİNİRKEN

TARİH

SANAT

FIKIH

BİZE ULAŞIN

                   EBUBEKİR SİFİL İLE MÜLAKAT–1

 DİNLERARASI DİYALOG VE MİSYONERLİK ÜZERİNE

 “Hıristiyanlık Kaybettiği Mevzileri

Yöntem Değişikliğine Giderek Kazanmak İstiyor”

Araştırmacı yazar Ebubekir Sifil ile Türkiye müslümanlarının sorunlarını, ilim âlemini, modernist yaklaşımları, dinler arası diyalog faaliyetlerini ve sair konuları konuştuk. Yazarın konuyu derinlemesine tahlil eden kapsayıcı tarzı, özellikle günümüz müslümanlarının bazı eksiklerine dikkat çeken yorumları, üzerinde durulması gereken tespitler olarak çıktı karşımıza.

-Dinler arası diyalogun muharrik gücü kimdir? Bu diyalog kimin işine yarar? Bunun temel amacı nedir? Genel bir değerlendirmesini yapar mısınız?

- Dinler arası diyalog bilindiği gibi İkinci Vatikan konsiliyle başlamış bir süreçtir. Daha öncesinde Katolik kilisesi özellikle Vatikan, diğer dinlerle ilişkilerini misyonerlik faaliyeti üzerinden yürütüyordu. Buna bir anlamda belki kaba konvansiyonel misyonerlik diyebiliriz. Eğitilmiş misyonerler dünyanın çeşitli bölgelerine gidiyorlar. Oralarda doğrudan doğruya İncil’i telkin ederek, kurtuluşu telkin ederek insanları hıristiyanlaştırıyorlar. Tabi bunun sadece dini değil siyasal bazı uzanımları da var. Misyonerliğin, sömürgeleştirme hareketlerinin bir öncü kuvveti olduğunu biliyoruz. İkinci Vatikan konsilinden sonra bu konvansiyonel misyonerlik tarzı biraz daha rafine hale getirilmiş oldu. Zaten kilisenin ontolojik yapısında misyonerlik, misyon, kurtuluşa çağrı mevcuttur. Esasen Hz. İsa’nın misyonu kiliseye intikal ettiği için kilise misyondan, misyonerlikten vazgeçemez. Bu onun doğasıyla ilgilidir. Dolayısıyla 2. Vatikan konsilinden sonra birtakım yorumlar oldu. Hem Hıristiyanlık içinde hem Hıristiyanlık bünyesi dışında ‘Kilise misyonerlikten vaz mı geçiyor?’ gibi birtakım eleştiriler oldu. Buna karşılık 2. Vatikan konsilinden sonra kurulan Hıristiyan Olmayan Dinler Sekreteryası’nın başındaki bir kardinal, “Misyonerlik faaliyeti durmuş olamaz. Bizim böyle bir kastımız da söz konusu değil. Daha rafine bir misyonerlik söylemi, diyaloga giydirilmiş bir misyonerlik yapılmaktadır” tarzında durumu izah etmiştir. Dolayısıyla dinler arası diyalog, Katolik Hıristiyanlığın teşkilatlı, planlı bir hareketi olarak başladı. 2. Vatikan konsili sonrasından (1965)’ten bugüne kadar devam etti.

Bu söylediklerimden anlaşılacağı gibi Katolik Hıristiyanlık diyalog faaliyetlerinde şartların değiştiği bir dünyada misyonerlik faaliyetlerini biraz daha yöntem değişikliğine giderek sürdürmeyi amaçlıyor. Çünkü klasik misyonerlik tarzı tepki toplamaya başlamıştı. Artık o dönemde hem muhtelif uluslar tarafından yerel ve bölgesel kurtuluş savaşlarının verilmesi hem modernizm dediğimiz dünya ölçeğinde bir cereyanın başlaması dolayısıyla kilise de bu klasik misyonerlik yöntemini gözden geçirme ihtiyacı duyuyor ve bu süreç böyle başlıyor. Esasında 2. Vatikan konsili devam ederken diğer dinlerle ilişki, diyalog kurulması öngörülmemiş bir şey. Hatta diğer dinlerle ilgili ifadelerin Vatikan ve konsil belgelerine girmesi öngörülmemiş bir şeyken sonra yahudilerle ilişkiler gündeme geliyor. O zamanki Papa 23. John, yahudilerle ilişkileri iyi olan birisi. Yahudiler, konsil belgelerine yahudilerin de girmesini talep ediyorlar. Uzun görüşmelerden sonra bu kabul ediliyor. Ardından kardinaller, özellikle Arap dünyasından, doğudan gelen kardinaller buna itiraz ediyorlar. Sadece yahudiler anılırsa biz görev yaptığımız yerlerde bunu müslümanlara izah edemeyiz diyorlar. Dolayısıyla müslümanlar da girsin. Müslümanlar da girdi hadi Budistler de girsin, Hindular da girsin deniyor. Zannediyorum temel olarak bu dört dinle ilgili ifadeler var. Birinci olarak yahudiler anılıyor, hıristiyanlara en yakın topluluk olarak. İkinci sırada müslümanlar var.

İslam hakkında değil müslümanlar hakkında ilk bakışta klasik kilise öğretisinden ayrılmış gibi görünen bazı ifadeler var. Eskiden kilise dışında kurtuluş yoktur formülü yüzyıllar boyu geçerli olmuşken şimdi konsil sonrası diğer dinlerin de, İslam’ın da kurtuluştan bazı motifler, kurtuluşa götürebilecek bazı hakikatler, pırıltılar taşıdığına dair bazı ifadeler yer aldı kilise belgelerinde. Bunlar hem kilise içinde hem kilise dışında yani Hıristiyanlığın hem içinde ve hem dışında ne anlama geliyor diye epeyce tartışıldı. Sonra gene bizzat kilise belgeleri papalık genelgeleri bu işi tavzih etti ki Hıristiyanlık dışındaki dinlerde kurtuluşa götürücü potansiyellerin mevcut olması onların bizatihi o şekilde kurtuluşa ulaşabileceğini göstermez. Bu şu anlama gelir: Diğer dinlerde Hıristiyanlıkta mevcut hakikate yakın hangi unsurlar var? Bu ifade ediliyor. Yani merkezde yine Hıristiyanlık var. Hıristiyanlık teolojisine, kabullerine uygun olan hususlar kastedilerek deniyor ki, işte bunlar kurtuluştan, hakikatten bazı izler, parıltılar taşıyor. Nedir o? Allah inancı mesela. Çok genel mânâda müslümanlarda da Allah inancı var, ahiret inancı var. Hz İsa’ya, Hz. Meryem’e saygı, Hz. İbrahim’e saygı. Bunlar İslam’da, müslümanlarda da olan şeyler. Dolayısıyla tamamen ümitsiz değil müslümanların durumu.

Ama özellikle 23. John’un bir ifadesi, arkasından (konsil devam ederken 23. John ölüyor yerine 6. Pol geçiyor)6. Pol’ün de teyit ettiği bir şey var ki, kilise dışında kurtuluş bulunduğunu söyleyemeyiz. Yani, her ne kadar diğer dinlerde mevcut hakikat parıltıları var, bunu kabul ediyorsak da dürüstlük bizi söylemeye itiyor ki -aynen kendi ifadesi- Hıristiyanlık dışında, kilise dışında kurtuluş yoktur. Hakikatin tek temsilcisi kilisedir.

-Buradan ne çıkıyor?

- Buradan şu çıkıyor kanaatime göre: Hıristiyanlık, önceleri Katolik Hıristiyanlık, ardından Protestanlık kaybettiği mevzileri yeniden, bir yöntem değişikliğine giderek kazanmak istiyor. Misyon faaliyetini bir yöntem değişikliğine giderek sürdürmek istiyor. Dolayısıyla bunu kendi belgelerinde de ifade ediyor. ‘Dinler arası diyalog kilisenin insanları kurtuluşa götürme misyonunun bir parçasıdır’ diyor. Dolayısıyla bunu biz Hıristiyanlığın dînî, siyasî, politik öngörülerinden, kabullerinden ayrı, bağımsız düşünemeyiz. Bir de bu faaliyete katılan diğer taraflar var. Bizi ilgilendiren nokta burada diyaloğun müslüman taraflarıdır. Müslüman tarafların dinler arası diyalog faaliyetine katılırken, iştirak ederken, bunu savunurken ileri sürdükleri birkaç husus var.

-Peki, bunu müslümanlara nasıl izah ediyorlar?

- Bu zaten doğrudan olmasa bile bu metinler üzerinde yapılan yorumlarla ortaya çıkarılacak bir şey. Yani mesela doğrudan şunu söyleyemiyor hiçbir zaman kilise; Hıristiyanlık dışındaki dinlere mensup insanlar kendi dinlerinde kalarak kurtuluşa ulaşabilirler. Bunu demiyor. Yani kendi dinleri İslam ya da başka bir din onları kurtuluşa götürebilir, hıristiyan olmaları gerekmez demiyor. Peki, ne diyor? Demin de söylediğim gibi bu dinlerin hakikatten birtakım parıltılar taşıdıklarını söylüyor. Bu nasıl olmuş? Bu kutsal ruhun oralara serpiştirdiği tohumlarla olmuş. Dolayısıyla gerek dinler arası diyalog faaliyetlerinde bulunurken gerekse konsil belgelerinde asla diğer dinlerin mutlak surette hakikate götürdüğüne dair bir ifade yok. Bu nerede oldu. Belki diyalog faaliyetleri neticesi, belki oryantalist çalışmalarla birlikte bir etki söz konusu oldu. Müslüman tarafta oldu bu. Bazı müslümanlar, Kuran’daki bazı ayetleri, bazı rivayetleri delil göstererek, İslam dışında da kurtuluşa erişilebileceğini; özellikle yahudilerin, hıristiyanların ve Sabiilerin Allah’a iman, ahirete iman ve salih amel şartlarını yerine getirirlerse kurtuluşa erebileceklerini söylediler.

-Bunlar onların samimi düşünceleri mi?

- Evet. Bu hıristiyanlarda değil ama bizde oldu. Yani bu dönüşüm bizde oldu maalesef.

Samimiyetten ben şunu anlıyorum, dinler arası diyalog faaliyetlerini yürüten müslüman kesim, en azından Türkiye için konuşursak, samimi olarak bugün dünyada global birtakım problemler karşısında müslüman-hıristiyan, müslüman-yahudi ya da işte dinli kesimler diyelim, bir dine inananlar arasında kurulabilecek diyalogun bu problemlerin aşılmasına katkı sağlayabileceğini söylüyor. Bundan birtakım siyasî faydalar elde etmek, siyasî beklentiler sebebiyle bu sürece girmek durumunda olanlar var. Bunu söyleyenler de var. Belki bu iki şeyi birlikte telakki etmek daha doğru olur.

Ama ben şuna kesinlikle inanıyorum ki, bu dinler arası diyalogu Türkiye’de İslam adına yürütenler sadece işte fuhuş gibi, uyuşturucu kullanımı gibi, savaş gibi, insan ticareti gibi ahlak dışı birtakım hususların önünü almak, bunları durdurmak; bunların yerine barışı, ahlakı tesis etmek adına yürüttüklerini söyledikleri bu faaliyetlerden birtakım çıkarlar elde ediyorlar elbette. Nasıl? En azından kendi planlarını, projelerini herhangi bir engelle karşılaşmadan yürütebilmek adına.

Bir süre önce o çevreden iki arkadaş beni ziyaret etti. Diyalog faaliyetleri konusundaki maksatlarını ifade etmek meyanında şunları söylediler: Bizim dünyanın muhtelif yerlerinde okullarımız var. Biz bu okullarımızda öğretim kadromuza kesinlikle İslam’ı tebliğ etmeyin diyoruz. Yani insanlara müslüman olun diye telkinde bulunmayın ama sadece yaşayın. İnsanlar sizin lisan-ı halinizden İslam’ı anlasınlar diyoruz. Bu çok etkili oluyor. Okullara gelen talebeler ki, her ülkenin mutlaka aristokratlarının, bürokratlarının çocukları var o okullarda. Bu çocuklar bir süre sonra etkileniyorlar ve din değiştirmeye karar veriyorlar. Bu durum gerek aileleri nezdinde gerek oradaki hıristiyan kuruluşlar nezdinde rahatsızlıklara yol açıyor. Faaliyetlerimiz engellenme noktasına geliyor. Dolayısıyla Hocaefendi bu durumu ortadan kaldırmak üzere Papa ziyaretinde bulundu. Onun üzerine Papa da hıristiyan kiliselerine bir direktif gönderdi ki bu okulların faaliyetlerine engel olmayın. Bizim maksadımız bu idi başlangıçta. Ben de dedim ki, “E o zaman, maksadınız buysa dinler arası diyalog faaliyeti bir stratejik faaliyettir, politik faaliyettir. Buna İslam dininden niye gerekçe temin etmeye çalışıyorsunuz? İşte şu ayet bizi destekler, şu ayet diyalogu destekler, Peygamber Efendimizin şu hareketi diyalogu destekler gibi İslam’dan bu işe niye delil devşirmeye çalışıyorsunuz?”

Bu ikisi iki ayrı alan. Birbiriyle ilişkisi yok. Ve burada düğümleniyor mesele tabii. Anlaşılıyor ki bu politik, stratejik beklentiler yanında gerçekten samimi bir dînî kanaat da var ki dinler arası diyalog faaliyeti bir zorunluluktur. Bizim dinimiz de bize bunu emrediyor. Böyle bir samimi kanaatleri olduğu anlaşılıyor.

Bütün bunlar olurken Türkiye’de de misyonerlerin geldiği nokta belli. En aklı başında insanların çocuklarının bile hıristiyanlaşmaya doğru gittiği, Anadolu’nun en ücra köşelerinde bile kilise evlerin açıldığı bir gerçek ve buna müslümanların adamakıllı bir tedbir düşünmedikleri de ortada. Bunları da hesap etmek gerekiyor.

- Şimdi burada insanı rahatsız eden bir şey var. “Eğer siz kendi dininizden eminseniz, bilinçli bir müslümansanız misyonerlik faaliyetlerinden korkmanız gerekmez” gibi bir müdafaa yöntemi ileri sürülüyor. Yani, adam dini tabii ki anlatacak, niye rahatsız oluyorsunuz, eğer siz kendi İslam’ınızdan eminseniz?

-Fakat şimdi şöyle bir manzara var Türkiye’de ve hatta genelde İslam coğrafyasında: Müslümanların talepleri, en masumane talepleri bile bastırılıyor. Azaltılmış bir İslam ya da kuşatılmış bir İslam söz konusu. Bir taraftan siz başörtüsü, İmam hatipler, Kuran kursu ve saire gibi sorunlarla uğraşacaksınız. Bir taraftan siz İslam’ı bu şekilde azaltmayı, tırpanlamayı devlet politikası halinde sürdüreceksiniz. Böyle bir ortamda bir taraftan misyonerler kendi dinlerini telkin edecek, böyle bir ortamda bir taraftan modernist müslümanlar demin atıfta bulunduğum ayet ve hadisleri öne sürerek diğer din mensuplarının da kurtuluşa erebildiğini söyleyecek. Ve siz böyle bir ortamda kalkıp diyeceksiniz ki misyonerliğin korkulacak bir tarafı yok. Bir de ekonomik kuşatılmışlık var. Misyonerliğin bunu istismar edici, çok da ahlakî olmayan yöntemleri var. Bütün bunları göz önünde tuttuğumuzda meselenin bu kadar basit olmadığı anlaşılıyor.

Belki 15. yüzyılda olsaydık mesela Osmanlı imparatorluğu döneminde olsaydık, çok fazla korkmamız gerekmezdi. Çünkü İslam sokakta, dışarıda, ev içinde, insanların şuurunda bilincinde yaşayan bir dindi. Vicdana hapsedilmemişti, sokakta mevcuttu, görünen her yerde mevcuttu ve görünmeyen sadırlarda, vicdanlarda mevcuttu. Şimdi İslam mümkün olduğunca azaltılmış, bastırılmış bir durumda. Ve siz böyle bir ortamda misyonerlikten korkmamamız gerektiğini söylüyorsunuz.  

                    ***

 

             EBUBEKİR SİFİL İLE MÜLAKAT–2

 “GÜNCELLENMİŞ BİR EHL-İ SÜNNET KELAMINA İHTİYAÇ VAR”

 

 

Geçenlerde dünyanın tanınmış birçok İslam âlimi İstanbul’da bir toplantıya katılmıştı. Bunlardan Yusuf el-Kardavi müslümanların fiziki saldırılar kadar zihni saldırılara da maruz kaldığını söylüyordu. Yusuf el-Kardavi bağlamında modernist dini yaklaşımları nasıl değerlendiriyorsunuz?

-Bu tespit doğru bir tespit. Yani ılımlı İslam, ılımlılaştırılmış Amerikan İslam’ı, Laik İslam, Modern İslam, bunların hepsi aynı şeyleri ifade ediyor. Çağın hâkim değerlerine itiraz etmeyen, kendi kültürel ve kimliksel kodlarından, iddialarından vazgeçmiş, uyum sağlayan, problem çıkarmayan uslu çocuk aranıyor. Ya da İslam böyle bir kalıba sıkıştırılmak isteniyor. Bunun bir teorisi var, arka planı var, tarihi var. Ama çok özet bir şekilde böyle ifade edebiliriz. İddialarından ve kendisi olmaktan vazgeçmiş, kabul etmeye, onaylamaya hazır bir İslam. Hıristiyanlık da böyle olmuştu zaman içerisinde. Yani ilk hıristiyanların, onlara hıristiyan demeyelim, ilk muvahhid İsevilerin diyelim. Gerek yahudilerde gerek Roma devletinde siyasi baskılar, dini baskılar sonunda Pavlus ve onun öğretisine yakın olan hıristiyanlar bu dini bir devletin resmî dini haline getirdiler. Bunların çabaları sonucu böyle oldu. Her ne kadar bunlar zamanında olmadıysa da bunların ektiği tohumlar sayesinde böyle oldu ve Roma gibi bir devletin resmi dini oldu. Ama o artık Muvahhid İsevilik değil o artık Hıristiyanlıktır. İçinde gnostisizm bulunan, içinde Yahudilik bulunan, içinde putperestlik bulunan bir din, adı Hıristiyanlık. Şimdi İslam da bu şekilde bir adaptasyon süreci ile karşı karşıya. Adapte olabilir mi? Olabilir ama artık o İslam olmaz, başka bir din olur. Muvahhid İslam böyle bir adaptasyona geçit vermez. Böyle bir adaptasyona cevaz vermez. Çünkü muvahhid İslam tarih içerisinde gerek itikadi bakımdan gerek tarihsel tecrübesi bakımından böyle bir şeyi onaylaması bir yana buna alternatif üretebilecek tek din, tek sistemdir. Dolayısıyla bu Büyük Ortadoğu projesi ve sair projeler çerçevesinde öngörülen bu İslam tipleri İslam’ın yegâne alternatif olduğunu bilen çevreler tarafından üretiliyor. Yani bunlar şu anda mevcut global hegemonyanın karşısında durabilecek tek alternatif gücün, potansiyelin İslam olduğunu biliyorlar. Ve bunu bertaraf etmenin de teorik zemini olarak bu İslam tiplerini dayatıyorlar. Ben meseleyi böyle görüyorum.

Yusuf el-Kardavi ve Mezheplere Farklı Bakışı

Fakat burada bir şeyi eklemem lazım izninizle. Yusuf el- Karadavi çok değerli bir İslam âlimi gerçekten. Fransa’daki başörtü yasağını onaylayan Ezher rektörü gibi değil. Kendine mahsus dik bir duruşu var. Omurgalı bir duruşu var. Tutarlı bir söylemi, tarzı var. Fakat beni rahatsız eden bir şey var Yusuf el- Karadavi’nin söylemleri içerisinde. Bu müslümanlar arası, müslümanlar içi bir meseledir. İslam’ı günümüz insanına anlatırken, yaşamaya çalışırken, tarih içerisinde oluşmuş ve bugüne kadar varlığını taşımış, devam ettirmiş İslam mezhepleriyle Yusuf el-Kardavi’nin bir derdi var. Bunu burada mutlaka dile getirmem lazım. Bu konuda gazetede de yazdım.

-Bu konuda tavrı mı var?

-Evet, yani herhangi bir mezheple bağımlı kalmak, herhangi bir mezhebin mukallidi olmak ki o buna, mezhep taassubu diyor, çağdaş bir müslüman için Yusuf el-Karadavi’nin onaylamadığı bir şey. Bir de şunu söylüyor: “Global bir köy haline gelen, çok küçülmüş olan bir dünyada artık mezheplerle bir yere varamayız. Mezhep taassubunu bırakacağız, İslam’ın kolaylaştırılmış hükümleri nerde varsa onu alacağız.” Hatta daha ileri giderek şunu da söylüyor: “Kur’an ve sünnet aslında bu dini kolaylaştırdığı halde fıkıh zorlaştırmıştır. Fuzûli, gereksiz birtakım hassasiyetlerle birtakım yükler getirmiştir. Şimdi bu yükleri atıp bu fıkhı, bu dini kolaylaştırmamız lazım.”

Dikkat edin bu, Yusuf el-Karadavi’nin "sapıklıktır" dediği modernist İslam söyleminin üstüne oturduğu sacayaklarından biridir. Modernist İslam birkaç sacayağı üzerine oturuyor. Bunlardan birisi akliliktir, rasyonalitedir. Öbürü de kolaylaştırmadır. Yani modern İslam’ın ana karakterleri bunlardır. Evet, farklı yerlerden farklı argümanlardan hareket ediyorsunuz, farklı maksatlarla hareket ediyorsunuz tamam ama sapıklık dediğiniz bir akımla böyle temel bir noktada buluşmanız çok enteresandır. Bunu da bir parantez içi izahat olarak belirteyim.

-Yine aynı konuyla ilgili soracağım. Şimdi Yusuf El Karadavi ile ilgili söylediğiniz şeyi de düşününce ilim adamlarına karşı ciddi bir şekilde insan dikkatli olma ihtiyacı duyuyor. Yani zihinlerimiz çok bulanıyor. Türkiye’deki ilim âlemini, ilim âleminin kalitesini nasıl buluyorsunuz? Çünkü insanların itibar ettiği ya da vitrinde en çok görünen ilim adamları söylediğiniz gibi İslam’ı kolaylaştırmak adına en esaslı olan şeyleri bile değiştirmeye, kolaylaştırmaya çalışıyorlar. Nasıl değerlendiriyorsunuz?

-Şimdi bu, Türkiye’de İslami eğitimin, öğretimin ya da çok özel anlamıyla geleneğin belli bir noktada kesintiye uğratılmış olmasıyla yakından ilgili bir durum. Bizim klasik İslamî eğitim öğretim geleneğimiz kurumsal anlamda Cumhuriyet’le birlikte bitmiştir. Bunun yerine modern eğitim kurumları ikame olmuştur. Dolayısıyla bir yerde bitmiş olan bu geleneğin şimdi yeni yeni el yordamıyla, bireysel faaliyetlerle, temiz gayretlerle yeniden ihya edilmeye çalışıldığını söyleyebiliriz. Elbette eski ihtişamıyla, eski işlevselliği ile eski seviyesiyle değil ama bir damar var ve onu devam ettiriyor. Bunun tabii ki hayatın diğer cephelerini kuşatan kurumsal yapılarla anlayışlarla doğrudan irtibatı vardır.

Tek başına bir eğitim kurumu ya da tek başına bir siyaset kurumu ya da tek başına bir amelî, itikadî mesele Kur’an ve sünnetin öngördüğü biçimde Allah’ın rızasına ulaşılabilecek bir Cadde-i Kübra anlamına gelmez. Bunlar bu istikametin birer cüzü olarak isimlendirilebilir. Ama bir bütün olarak asla fonksiyon îfâ edemez. Eğitim de böyledir. Eğer bugün Türkiye’de birtakım siyasî mevzular, bir takım itikadî, ameli mevzular ve global meseleler hâlâ belli bir zemin üzerinde, belli bir seviye tutturulmuş olarak konuşlanmamışsa bu İslami eğitimin zayıflığından, dolayısıyla İslam adına konuşan, başta kendim olmak üzere, insanların temelinin zayıflığından ileri geliyor. Mesela, bu soruyu Pakistan’da sormuş olsaydınız size çok daha farklı bir cevap gelecekti. Çünkü orada gelenek var. O devam ediyor. Yani bir Diobendi geleneği var, mesela o akımdan gelen birisine bunu sorsaydınız çok farklı bir cevap verecekti. Biz geleneği kopmuş bir toplumuz. Bir kesinti yaşamış bir toplumuz. Dolayısıyla şu aşamada henüz el yordamıyla kendimizi, kimliğimizi keşfetmeye, yakalamaya çalışıyoruz. Bir geçiş sürecidir bu, inşallah sonu hayırlı olur.

-Biz Türkiye’de yaşayan müslümanlar olarak modern zamanın problemleriyle karşılaştığımızda, bu problemleri çözecek esas kaynaklarla irtibatını koparmamış ilim adamlarına ihtiyaç duyuyoruz. Ancak bazen güven bunalımları yaşıyoruz. Kime güveneceğimizi bazen bilemiyoruz. Müslümanlar olarak güvenilir adres arıyoruz.

-Bunu benim bir resmi işaret olarak burada size göstermem herhalde çok doğru olmaz. Ama şunu söyleyebiliriz: Kendisini ifade ederken ehlisünnet olduğunu söyleyen insanlar eğer güvenilirlik dediğimiz şeyi iç içe birkaç halka halinde düşünürsek en dıştaki halkayı temsil eder. Yani ehlisünnet çizgiyi kabul etmiş, bu çizgi üzerinde yürüme hassasiyeti taşıyan, kendini böyle ifade eden insanlar en dış halkaya geçmiştir. Onun içindeki halkaya ehlisünnetten ne anladığımız sorusunun cevabını arzu edilir tarzda verenler girebilir. Niye böyle söylüyorum? Çünkü mesela, Türkiye’de veya İslam coğrafyasının başka yerlerinde kendisine selefî diyen insanlar, kardeşlerimiz var. Bunlar da ehlisünnet olduklarını söylüyor ama temel bazı itikadî noktalarda ayrı düşünüyoruz. Bir araya geldiğimizde bu ortaya çıkıyor. Ya da çok ucuz bir mezhep söylemi üzerinden ehlisünnette olduğunu ifade etmeye çalışan kesimler var. Bu da müslüman çağdaş bir insanın çağdaş problemlerine cevap üretme adına bize arzu edileni vermiyor. Ya da herhangi bir grubun, bir ismin etrafında kümelenmiş, kendini dışarıya kapatmış, diğer ehlisünnet olduğunu söyleyen gruplarla bile hiçbir alışverişi olmayan kesimler var. Dolayısıyla bizim bir daha içeri halkaya girebilecek insanlara ihtiyacımız var ki o şudur: Tacuddin es Subki bu meşhur Tabakatu’ş-Şafiiyye yazarı bir eserinde diyor ki: Ehlisünnet dediğimiz çizgi üç ana guruptan oluşur. Bunlardan birincisi kelamcılardır. Ehlisünnet kelamcılarıdır. İkincisi ehl-i hadis dediğimiz ehlisünnet çerçevedir. Üçüncüsü de mutasavvıfadır. Ehlisünneti bu üç grup oluşturur diyor. Doğrudur. Burada belki zikredilmeyen bazı gruplar var fukaha gibi mesela, usulcüler gibi. Ama biz bunları diğer gruplara taksim ederek maksadın ne olduğunu anlayabiliriz.

Şimdi ehlisünnet dediğimiz zaman ne anlaşılması gerektiğini, geçmişte îfâ ettiği fonksiyona paralel olarak bugün ehlisünnet olduğunu söyleyen bizlere bu çizginin ne verdiği, bugünün problemlerini nasıl çözmemiz gerektiği konusunda bize nasıl ölçüler verdiği konusunda bir imaj fikrine ihtiyaç var. Yani ehlisünnet demek; tarihte yaşamış, tarihte ölmüş ve mirası bize kalmış bir anlayışı yaşatmak demek değil; ehlisünnet ölmemiş olan, varlığını devam ettirebilme yetisinde olandır. Şia bunu yapıyor mesela. Basit bir örnek verirsek: Normalde Şii teolojisinde, Şii inancında beklenen mehdi, mehdi-i muntazar gelene kadar Şiiler takiyye yapmakla yükümlüdür. Bu onlara farzdır. Fakat 79’da bir İran Devrimi oldu. Takiyyeyi bıraktı Şiiler ve kendilerini ifade ettiler en üst seviyede, en görünür biçimde. Nasıl oldu bu? Şii itikadiyyatındaki bir ufak rötuşla oldu. Velayet-i fakih dediğimiz bir kurum ihdas edildi. Velayet-i Fakih Kurumu mehdi-i muntazar gelene kadar İslam ahkâmını onun adına yürüten, icra eden insanların varlığını öngördü ve İslam Devrimi oldu.

Şimdi ehlisünnet itikadıyla uğraşan insanlar, ehlisünnet vurgusunu çok sık dile getiren insanlar var. Günümüzde ehlisünnetin mesela, ‘tarih içerisinde daimi surette sultanlarla, saltanatla, güç merkezleriyle irtibat ilişki halinde onlarla barışık olmuştur’ ithamına nasıl bir cevap veriyorlar?Bu bir ithamdır ve tarihsel olduğu kadar bugüne de bakan yönü vardır. Ilımlıdır, muhalif olmaz, muhalefete muhaliftir. Ehlisünnet konusunda böyle bir fotoğraf var. Yani ehlisünnet böyle resmediliyor. Şimdi ehlisünnet olduğunu söyleyen insanlar buna ne diyor? Tarihte ölmüş bir ehlisünnet itikadına sahip olanların buna verebileceği bir cevap yoktur. Ama yaşayan bir ehlisünnet, tarihten kökünü alan, oraya bağlı kalan ama onu yaşayan bir inanç halinde, itikat halinde hayata vaziyet eden bir kabul halinde yaşatmaya hazır insanların ehlisünnet olarak buna bir cevap üretmesi lazım. İşte bunu kastediyorum. Sorunuzun merkezi de bu. Böyle bir âlim tipi böyle bir âlim kadrosu mevcut olacak ki bu bize ehlisünnet hassasiyetini gözeterek bugün yaşayan, yaşama şansı olan ve problem çözen cevaplar üretecek. Mesele bu. Bu geçmişte ortaya konmuş doğruları aynen tekrar etmekle olmuyor. Çünkü bugünün kendine mahsus durumları var. Mesela, bugünün kendine mahsus bidat mezhepleri var. Ehlisünnet kelam âlimleri sürekli "milel-nıhel" kitapları yazmışlar. Niye yazmışlar? Her âlim kendi döneminde mevcut bidat mezhepleri tasnif etmek için, belki tanıtmak için yapmışlardır. Günümüzde kelam işiyle iştigal eden bir insan, bir ehlisünnet bilim adamının yaşayan, canlı yani update edilmiş(güncellenmiş) bir kelam kitabı yazması lazım. Günümüzde mevcut bidat kelam mezheplerini ortaya koymak için. Böyle bir çalışma göremiyoruz. O halde güncelleştirilmiş, bunu kullanırken de biraz tereddüt ederek kullanıyorum doğrusu, çünkü istismara çok açık bir ifade, güncellenmiş bir ehlisünnet kelamına dolayısıyla bunun doğuracağı diğer ilmî faaliyetlere şiddetle ihtiyaç vardır.

-Bir de şöyle bir soru sormak istiyorum. Şimdi bir adamın mezhebe bağlılığı ile bir ilim adamının mezhebe bağlılığı aynı mı olmalıdır? Çünkü kendisine fetva sorulan bazı insanlar icabında verdiği cevapla mezhebinin dışında başka bir şey söylemiş olabiliyor aynı zamanda. Yani kendi mezhebinin dışına çıkmaması mı gerekiyor, mezheple irtibatı ne olmalıdır?

-Şimdi bu bizim Adab-ı müfti vel müstefti tarzı kitaplarda çok yer bulmuş, çok sorulmuş ve cevabı da verilmiş meselelerden birisidir. Soru sorulan kişi yani müfti müçtehit ise kendisi içtihat eder ve cevap verir. Fakat müçtehit değilse, bir mezhebe mensupsa mensup olduğu mezhebin hükümleri doğrultusunda fetva verir. Eğer kendisine soru soran kişi soru sorduğu konuda araştırma yapabilecek, derine inebilecek kapasitede birisiyse o delilleri serdeder ve hangisinin tercih edilmesi gerektiğini ona izah eder yani ona yol gösterir. Ama soru soran kişi avamsa, delilden falan anlamıyorsa durumuna bakar ve o kişinin durumuna uygun, mensup olduğu mezhepteki muteber kavil neyse onunla fetva verir. Fetva verirken fetva soran insan bakımından göz önünde tutulması gereken kriterler vardır. Bunlardan birincisi o insanın şahsî durumudur. Mesela, maddî durumudur veyahut sağlık, hastalık durumudur soruyla ilgili olarak. Veya ilimdeki kapasitesidir, seviyesidir. Veya ait olduğu mezheptir. Bu kriterler göz önünde tutularak o kişiye cevap verilir. Yani bu sorunun bir tek cevabı yok.

 

             EBUBEKİR SİFİL İLE MÜLAKAT–3

'DÎNÎ HASSASİYETİN ZAYIFLAMASI MEZHEP HASSASİYETİNİN ZAYIFLAMASIYLA BAŞLIYOR:

 

 

-Hocam mevzu hadislerin varlığı bir gerçek. Ancak bundan hareket ederek hadislerin sıhhatini sorgulayanlar bir müddet sonra sahih hadislerin varlığından da şüphe etmeye başlıyor. Bunun dengesini nasıl korumak lazım? Şimdi mevzu hadisler var diye hadis kurumunun zaafa uğratılması doğru mudur? Çünkü böyle örneklerle bazen karşılaşıyoruz.

-Evet, eğer kastettiğiniz bir kurum olarak hadis ve sünnet karşısında zayıflayan hassasiyet ise bunu şöyle ifade edebilirim: Bu bir anlayışın ürünüdür, sonuçtur. O anlayışın arka planında başka kabuller vardır. Hadislerin sıhhatiyle ilgili tereddüt aslında bu kabullerin bir sonucu olarak yansır. Yok, bir araştırma meselesiyse, yani hadisler konusundaki sahih midir değil midir tarzındaki tartışmalı tavır, mütereddit tavır bir araştırmanın sonucunda ortaya çıkmışsa buna saygı duymak lazım. Demek ki kişi bilmiyor ama araştırıyor, bir sonuca varacak. Fakat günümüzde yaygın olan ilk söylediğimdir.

Yani hadiste bir kurum olarak gösterilmesi gereken hassasiyeti insanların kaybetmesi söz konusu. Bu da Kevserî merhumun, ‘mezhepsizlik dinsizliğin köprüsüdür’ tarzındaki ifadesinde kristalize oluyor.

Ne alakası var? derseniz, şöyle bir alakası var: Dînî hassasiyet insanlarda mezhep anlayışının zayıflamasıyla zayıflamaya başlıyor. İşte eskiden ortaya konmuş içtihatlar var. Bunlar bizi bağlamaz, günümüzde daha çok imkanlarımız var, bir tuşa basıyorsunuz binlerce bilgi kaynağına ulaşıyorsunuz gibi söylemlerle de desteklenerek ifade ediliyor. “Geçmişte yaşamış insanların ortaya koyduğu çözümler bugün bizim için bağlayıcı değildir. Onlar farklı bir dünyada yaşıyordu, biz farklı bir dünyada yaşıyoruz” deniyor. Dikkat ederseniz bu bir kabulün neticesidir. Yani “dünya değişti, her şey değişti dolayısıyla da ahkâm da değişmelidir” kabulünün sonucudur. Dünyanın değiştiğini ve değişimin kaçınılmaz olduğunu, kabul edilmesi mutlak zorunlu bir şey olarak kabul ettiğiniz anda bir şeyler de çürümeye başlıyor. Önce içtihat çürüyor, ardından icma çürüyor. Yani deniyor ki adamın birinin tabiriyle: “İnsanlık Ashab-ı Kehf’in mağarasında mı uyuyor acaba? 1300 yıl önce meydana gelmiş bir icma hükmü bizim için niye bağlayıcı olsun? Hayat devam ediyor, değişiyor, akıyor, gidiyor.”

Arkasından hadise, sünnete geliyor. Neden? Çünkü içtihattan başlayan bu itiraz süreci aslında hadisin, sünnetin altının oyulabileceği anlayışından kaynaklanıyor. Çünkü bu nokta dikkatten kaçırılmasa adam şunu bilecek ki, bizim bugün itiraz ettiğimiz pek çok hüküm, pek çok içtihat aslında sünnete dayanan, aslında delilini sünnetten alan içtihatlardır.

Biz bu içtihatları reddetmekle sünnetin bağlayıcılığını, hadisin delaletini reddetmiş oluyoruz. Ve üçüncü aşama da oraya geliyor: Sünnet, hadis! Yazıya geçirildi mi geçirilmedi mi? Hatta geçen gün bir hıristiyan kanalında izledim. Hristiyan papaz aynı şeyleri söylüyor. Yani İslam’a saldıracak adam aynı argümanları kullanıyor. Hadislerin yazıya geçirilmesine Hz. Peygamber izin vermemiştir, diyor. İşte ikinci halifeleri şöyle etmiş, hadisler şu zamanda derlenmiş, işte İslam bu! Çok ilginç bir şey. Bunlar aslında oryantalistlerin ürettiği malzemeler. Belki bu ayrı bir bahis. Ama şunu anlıyoruz ki bu hassasiyet zayıflaması İslamî bir durum değil. Yani bir insan, ulemanın asırlar boyu sahih kabul ettiği, üzerine hüküm bina ettiği herhangi bir rivayeti ya da rivayetleri tartışma konusu yapıyorsa, bunu hafifsiyorsa bu İslamî hassasiyetin zayıfladığının bir göstergesidir. Çünkü bizde, bundan yüz yıl öncesine, belki elli yıl öncesine kadar sıradan sokaktaki bir insan bile, Efendimiz şöyle buyurmuştur denildiğinde, bunu kendisi için uyulması mutlak surette gerekli olan bağlayıcı bir ilke olarak görüyordu. İşte bu anlayış değiştikçe, zayıfladıkça muhtelif gerekçelerle hadislere yöneltilen tenkitler artıyor ve bunun sonu nihai aşamada Kuran’a çıkıyor. Kuran kıssalarının aslında yaşanmış şeyler olmayabileceğinden tutun da Kuran’ın somut hüküm bildiren, emir bildiren ayetlerinin tarihsel olduğu iddiasına kadar bir yığın şey o çuvalın içinde mevcut.

Müslümanların bu konuda dikkatli olması lazım.

-Evet, İslamî bir durum değil bu.

Günümüzde mesela bir müslüman kredi almak istiyor. Soruyorlar âlimlere. Kimisi bazı şartlar yerine geliyorsa alabilirsiniz diyor ya da muhataba göre değişik cevaplar ortaya çıkabiliyor. Bu durumlarda ne yapmak gerekiyor? Çözüm nedir? Siz bu sadedde geçenlerde şöyle söylemiştiniz: “Bu durum İslam’ın kendisinden kaynaklanan bir sorun değildir, bu günümüz müslümanlarının eksiğidir.” Bunu biraz daha açar mısınız?

-Temele inerseniz mesele şu: Müslümanlar günümüzde gerek dünyanın muhtelif yerlerinde gerek Türkiye’de birtakım pratik ihtiyaçlarına, meselelerine kurumsal anlamda cevaplar üretebilecek durumdalar. Yani isterlerse, mesela, büyük şirketler kurabilmekteler, televizyon kurabiliyorlar, medyada yer alabiliyorlar. İşte sivil toplum dediğimiz alanda mevcutlar. Özellikle cemaat yapıları pratik olarak bize bunu net olarak gösterebiliyor. İşte bir cemaat bir anda dünyanın herhangi bir yerinde okul açabiliyor. Ve onu besleyebiliyor, destekleyebiliyor, yaşatabiliyor. Demek ki müslümanlar Türkiye’de bir araya gelip bir mesele çözme konusunda pratik bir sıkıntı içerisinde değiller. Sıkıntı bizim düşünme biçimimizde yatıyor. Nedir o? Pratik ihtiyaçlarımızı öne alıyoruz. Cemaat bazında da olsa pratik ihtiyaçlar.

Televizyon Kurmakla Dünya Kurtulmuyor

Bunların en başında dünyayı kurtarmak geliyor. Yani biz dünyayı kurtarmak için ne yapabiliriz, televizyon kurmalıyız. Dünya kurtuluyor mu? Hayır. Ben birey olarak, siz fert olarak yaşamakta olduğumuz sıkıntıları yaşamaya devam ediyoruz. Mesela evlilikte sıkıntılar yaşıyoruz. Talebe ise okumada sıkıntılar yaşıyor. İşadamı ise ve bir cemaate mensup değilse, kredi bulmakta zorlanabiliyor. Bunu çoğaltabiliriz. Yani insanların, müslümanların bireysel problemleri devam ediyor. Biz pratik ihtiyaçlarımızı öngörmez isek çok da bir yere varamayız. Siyaset yapmalıyız diyoruz. Neden? Çünkü dünyanın kurtuluşu, ümmetin kurtuluşu buna bağlıdır diyoruz. Ama siyasete döktüğümüz onca emek, onca para, onca zaman bir düdükle bitiyor. O zaman ihtiyaçlarımızı, problemlerimizi, yeni bir öncelik sıralamasına tabi tutmamız lazım. Yani bireyden, insandan başlayan bir gözden geçirme faaliyeti olması lazım. Bireyin ihtiyaçlarından, bireyin eğitiminden. Gerçekten bu nedir? Bu ‘komşusu açken tok yatan bizden değildir’ ilkesinin hayata geçmesidir.

 

İslam Kalkınma Bankası’nın Kredisi İhsan Doğramacı’ya

 

-Vakıflar bu anlamda bir çözümdür değil mi?

-Elbette. Yani ben hiç tanımadığım bir müslümana gidip derdimi, durumumu arz edip (tabi bunun da süreçleri, kurumları, tarzı ve sistemi olacak), ondan ihtiyacımı karşılayabilecek duruma gelmedikçe biz kurtuluşu, herhangi bir projede aramayalım. Birey olarak müslümanın derdiyle dertlenmek durumundayız.

Bunun dışında hatta uluslar arası kurumları var müslümanların. Bu kurumlar bile derde deva şeyler üretemiyorlar. Geçenlerde, Türkiye’den çok güzel hizmetler yapan bir sivil toplum örgütü İslam Kalkınma Bankası’na başvuruyor. Bu başvuruyu yapan kişinin bizzat kendisi anlattı. Başvurmuş ve demiş ki, biz Türkiye’de bir tırın arkasına seyyar bir hastane kurup bütün Türkiye’yi gezmek istiyoruz. Yani hastaneye gidemeyen, maddî durumu elvermeyen insanların ayağına hizmet götürelim. Ameliyathanesi de içinde olan tam donanımlı bir seyyar hastane kurmak istiyoruz. İslam Kalkınma Bankası yetkilisinin tepkisi şu: Kaça mâl olur bu? Beş milyon dolar. Biz onunla ilgilenmiyoruz; gidin onu başka yerlerde, mesela AB’de arayın. Peki, siz ne ile ilgileniyorsunuz? Biz asgari elli milyon dolarlık kredilerle ilgileniyoruz. Peki, bunu Türkiye’den kullanan var mı? Var. Kim? İhsan Doğramacı! Ve İstanbul’da zannediyorum Yıldız Teknik Üniversitesi. Türkiye’den İhsan Doğramacı kullanıyor. Biri kırk küsur milyon dolar, biri altmış milyon dolar kredi kullanmışlar İslam Kalkınma Bankası’ndan. Yani bu şu arızadan kaynaklanıyor: Müslüman bireyi, müslüman ferdi, cüzî ihtiyaçları öne almayan, dünyaya teleskoptan bakan bir şey. Ormana bakarken ağacı gözden kaçıran anlayışlar. Bence sıkıntıların kaynağı buradadır. Hepimizin tek tek bilinçli olarak, ferdi olarak yapabileceğimiz İslamî hizmetlerdedir. Bu, ben İslami hizmet yapacağım diye ortaya çıkarak da olmuyor. İşin tabiatında böyle bir şey de var. Ben İslam’ı yaşamalıyım anlayışından kaynaklanan otomatik anlayışlardır bunlar.

Böyle planlı, projeli, stratejili, öngörülü, hedefli, organizeli çalışmalarda genellikle birey ihmal ediliyor. Hadis-i kudsiyi hatırlayın: “Allahu Teala buyuruyor ki kuluna, ben hasta oldum ziyaretime gelmedin. Acıktım derdimi sormadın. Kul, bu nasıl olur Yarabbi? diyor. Böyle kullarım vardı da sen onların eksiğini, derdini sıkıntısını sormadın, diyor Allah Teala” Buhari’de geçiyor bu hadis.

Dolayısıyla diğer insanların ferden ferda bu işi yürütmesi lazım. Bu hassasiyet kurumsal plana taşınırsa ne âlâ, ne güzel. Dolayısıyla soruya gelelim, Karz-ı Hasen diye bir müessese, bir fon, bir sandık oluşturulamaz mı Türkiye’de? İhtiyacı olan insanların buradan gidip kredisini alıp, faizsiz, kullandıktan sonra geri ödeyebileceği, ödemese bile bunun zekât fonlarıyla ve saire ile sürekli beslenebileceği bir sistem kurulamaz mı? Zaten şu anda mevcut pek çok projenin buna benzer yapılarla yürütüldüğünü biliyoruz. Mevcut, belki bu söylediğimizi birebir yerine getiren girişimler vardır. Ama çok etkin olmadıkları, çok yaygın olmadıkları bizim hâlâ bu sorunu konuşmamızdan anlaşılıyor.

-Genel olarak müslümanların ahvali ortada. Çağımızın en önemli problemlerinden birisi müslümanların dünyevîleşmesi. Sizin dünyevileşme problemine çare olarak düşündüğünüz neler var hocam?

-Bu belki de günümüzün en önemli problemi. Modernitenin belki de en büyük tehlikesi, en büyük handikabı. Müslümanlara getirdiği en büyük sıkıntı bu dünyevîleşme. Belki pek çok şeyi müslümanlar yavaş yavaş da olsa zihnî planda halledebiliyor. Yani modernitenin kötü bir şey olduğunu söyleyebiliyoruz mesela. Bunu gerekçelendirebiliyoruz. Fakat İslam’ı hayatımıza indirme noktasına geldiğimizde modernizm gene damgasını vuruyor çoğu zaman. Ve bildiğimiz pek çok şeyi yapamıyoruz. Yapılması gerektiğini söylediğimiz, ona samimiyetle inandığımız pek çok şey var ki onları hayatımıza bihakkın indiremiyoruz. İşte bu dünyevîleşmeden ileri gelen bir şeydir.

Hatta sık sık söylerim, geçmiş devirlerde bir insanın mesela âlim olması kolaydı. Neden? Çünkü bir sistem vardı, canlı bir hayat vardı ve ilim adamı o canlı hayat içinde, o kurumsal yapı içinde sürece bir yerinden dâhil olduğu zaman, o süreç onu bir yere götürüyordu. Mesela, bu ilim adamının yaşadığı yerde bir ev kirası verme derdi yoktu, fatura derdi yoktu, bir yerden bir yere ulaşım sorunu yoktu. Benim evim yok, arabam yok, kira ödüyorum, çocuğum okuyor gibi pratik sorunları yoktu. Dolayısıyla üç beş kuruş geliriyle bunu çözebiliyordu ya da işte İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri gibi bir yere sırtını dayıyordu. İmam Ebu Yusuf için anlatılır: Bir gün İmam Ebu Yusuf Harun Reşid ile otururken, paluzeç adında (o dönemde çok makbul bir yemek) fıstıklı bir yemek geliyor. İmam Ebu Yusuf gülümsüyor yemeği görünce. Harun Reşid’in dikkatini çekiyor, niye güldün diyor. O da, ‘yok bir şey’ diyor. Israr edince anlatıyor:

“Ben çocukken babam vefat etmişti. Küçük bir çocuktum. Annem dul kalmıştı. Evimizin ihtiyacını görecek kimse yoktu. Ben aslında çalışmam gerekirken işten kaytarıp Ebu Hanife’nin derslerine giderdim. Annem de gelir kulağımdan tutar, beni oradan alır, götürür işyerine tekrar koyardı. Bir gün yine kaçtım işten ve Ebu Hanife’nin meclisinde otururken annem meclise girdi ve yine kulağımdan tuttu kaldırdı beni ve Ebu Hanife’ye dedi ki “Allah’tan kork be adam! Ben dul bir kadınım, evimizin ihtiyacını görecek kimse yok, bu çocuğun aklını çelme bize ekmek lazım.” Kapıdan çıkarken Ebu Hanife ona dedi ki “senin bu oğlun burada Paluzeç yemeyi öğreniyor, senin haberin yok.” Kadın dalga geçti, tersledi ve gitti. Aldı beni götürdü yine. Sonra Ebu Hanife beni bir gün sokakta gördü ve dedi ki “sen bu işten ne kadar para kazanıyorsun?” İşte şu kadar dirhem. Bana her gün gizli gizli gel sana o kadar dirhem vereyim. Akşama kadar burada ders yapalım. Akşam gidince sen onu götür annene ver. İşten gidiyormuş gibi.” Ve öyle götürmüşler. İşte zaman olmuş devran dönmüş İmam Ebu Yusuf baş kadı olmuş ve Harun Reşid’in huzuruna geldiğinde ve önüne de paluzeç geldiğinde bu olayı hatırlıyor. Sistem bir şekilde götürüyor bu işi. Kendini eğitmek isteyen insanın pratik problemi yokmuş. İlim adamı olma adına bu işi yapan, yetiştirme adına bu işi yapan merkezler varmış, mevcutmuş. Ve bunlar hasbeten lillah iş görürlermiş.

Sicilya adasının fethinde komutan olan, savaşırken şehid olan Esed bin Furat, Endülüs’ten kalkmış Kuzey Afrika üzerinden Hicaz’a gelmiş. İlim taliplisi. İmam Malik’in meclisine gelmiş, derslerine iştirak etmeye başlamış ama çok cevval bir zihni var, öğrenme meraklısı. Çok sık soru soruyor. İmam Malik de çok sık soru sorulmasından hoşlanmayan birisiymiş. Yani onun ilim anlayışı, ders verme tarzı: Olmamış meseleleri, kelamî meseleleri sormayacaksınız, ben anlatacağım siz dinleyeceksiniz. Ya da olmuş şeyleri soracaksınız, şeklinde.

Sorduğunuzda da her sorunun cevabı verilecek diye bir şey yok. Bir örnek: Birisi çok uzak bir beldeden gelmiş İmam Malik’e. 20 küsur tane sorusu var. O memleketin halkı içinden çıkamadığı soruları bu adama yazmış, vermişler; azığını da vermişler, “sen bunları git Malik’e sor gel” demişler. Adam gelmiş sormuş. İmam Malik üçüne falan cevap vermiş. Adam, “ben bu kadar yol teptim geldim, ne diyeceğim dönünce” demiş. İmam Malik de, “Malik altından kalkamadı dersin” cevabını vermiş. Böyle bir tarzı var İmam Malik’in. Bir gün Esed gene bir soru sorunca diyor ki:

“Seni Irak temizler. Buraların adamı değil.” Kalkıp Irak’a gidiyor Esed. Buralarda kim var ders veren diye soruyor. İmam-ı Muhammed’i söylüyorlar, ona gidiyor. Bir süre derslerine iştirak ediyor genel, umumî derslerine. Kesmiyor tabi. Ondan sonra diyor ki bana özel ders verebilir misin? Tabi diyor, gel gece evime. Esed anlatıyor: “Gece giderdim İmam-ı Muhammed’in evine, karşılıklı otururduk. Ortamıza da bir leğen koyardı, leğenin içi su dolu. O anlatırdı ben dinlerdim ve öyle bir an gelirdi ki uyku basardı, başım öne eğilirdi. O leğenden bir avuç su alır yüzüme serperdi, uyanırdım, devam ederdik.”

Niye anlatıyorum bunu? Pratik bir sıkıntı yok ilim öğrenmek için. Öğrendiğini yaşamak için. Hayat, sistem ne dersek diyelim her şeyiyle müsait. Yapı bu. Şimdi günümüze dönüp geliyoruz. Günümüzde ilim adamı olmayı tercih etmek bir risk başlı başına. Neden? Çünkü bir sürü sıkıntısı var bunun. Yani halktan, siyasî yönetimlerden, zenginlerden, diğer insanlardan müstağni bir hayat yaşamaya hazır olacaksın. Ve doğru bildiğiniz bir şeyi neye mal olursa olsun söyleyebilme dürüstlüğüne, cesaretine vicdan muhasebesine ve omurgasına sahip olacaksın. Hep veren insan olacaksınız. Kimseden bir şey istemeden, hep veren insan olacaksınız. Böyle de geniş bir yüreğiniz olacak, geçmişte böyleymiş çünkü. Bütün bunlar ne kadar hakkıyla oluyorsa günümüzde ilim adamı da o kadar oluyor. Yani ilmî gelişme de bu kadar oluyor. İşte belki sizin sorunuzun da bir yönüyle cevabı bu. Bunları bir adam günümüzde ne kadar yapabiliyorsa ilmî seviyesi de odur. Aliyyul Karî merhum Mirkatü’l Mefatih’te bir hadisi şerhînde diyor ki:

“Günümüzde bir insana -dikkat edin Aliyyul Karî’nin vefatı üzerinden 400 küsür sene geçmiştir- bir adama ilim adamı deniyorsa bu sizi aldatmasın. Bu, o adamın ilim seviyesine çıktığını değil ilmin o adamın seviyesine düştüğünü gösterir. Çünkü ışık, kaynağından uzaklaştıkça karanlık yoğunlaşır. Biz de şimdi ışık kaynağından bindörtyüz küsur sene uzaklaşmış durumdayız. Bu bizden sonraysa daha da artacaktır.”

Şimdi ilim adamı dediğimizde aklımıza birtakım isimler, birtakım insanlar geliyor. Geçmişle kıyasladığımızda belki ilim adamlarının talebeliğini yapabilecek seviyede insanlara biz bugün ilim adamı diyoruz. Bu bir öz eleştiridir, yanlış anlama olmasın; aynı zamanda bir tespittir. Bizim zaman telakkimizi ortaya koyuyor. Biz zamanı nasıl okuyoruz? Zaman Efendimiz döneminde en kutlu en mübarek dilimindeydi ki, biz ona onun için “asr-ı saadet” diyoruz, saadet zamanı... Ondan uzaklaştıkça zaman gittikçe kısalmaya başlıyor, gittikçe kararmaya başlıyor. Aynı zamanda bu bizim bilgi telakkimizi ortaya koyuyor. Bilginin kaynağı Efendimizdir, vahiyle aldı. Ondan uzaklaştıkça bilgilerimiz, bilen insanlarımız, bildiğini yaşayan insanlarımız azalır. Bu modern bilgi telakkisiyle taban tabana zıt bir istikamettir. Modernistlere sorarsanız bilgide zirvedeyiz derler. Ama İslamî bilgi yani vahyî bilgi, ontolojik bilgi bakımından meseleye baktığımızda sınır noktasına doğru yavaş yavaş dökülürüz.

 

 

                EBUBEKİR SİFİL İLE MÜLAKAT-4

 “İLİM ÜRETEMEDİK, MEVCUDU TÜKETİYORUZ"

 

 

 

-Şimdi işin ilim dünyası, ilim adamı boyutu var. Yine, dünyada yaşanan bir İslami pratik var İslam ülkeleri için. İslam ülkelerindeki farklı coğrafyalarda yaşanan İslamî pratikler çoğu zaman birbirinden farklı farklı. İslamî hareketler var. İslamî hizmet yaptığını söyleyen çalışmalar, gruplar var. Bunları teorik olarak destekleyen İslamî düşünceler var. Özellikle yakın dönem için, geçmiş az çok tartışılıyor konuşuluyor vs. Yakın dönemde ortalık biraz daha bulanık gibi. Diğer ülkeleri de bir kenara bırakalım isterseniz, Türkiye’de yaşanan Müslümanlık bağlamında, yakın dönemde yaşanan gelişmeler, bizim serüvenimiz, gidiş noktamızı nasıl buluyorsunuz? Bir de bununla bağlantılı olarak, bir yerelleşme olgusu var; yerel özelliklerin bir harekete, düşünceye yansıması. Yani biraz somutlaştırırsak, mesela 12 Eylül sonrasında İslamî camia genelde tercüme eserlerden besleniyordu. İşte Suriye, Mısır, Pakistan vs. zaman içinde bundan kaynaklanan bazı sıkıntılar da yaşadık. Yani bizim topraklarımızda yeşermeyen ağacın meyvesi bizi biraz rahatsız etti. Yani rahatsız etti derken, Kuran ve sünnet ölçüsünde değil, onun ötesinde pratik açıdan söylüyorum. Bütün bunları da içine alan bir değerlendirme yapar mısınız?

-Aslında İslam dünyasının dününü konuşurken biz farkında olalım ya da olmayalım Osmanlıyı konuşmuş oluyoruz. Ya da İslam dünyasının dününü konuşmak için, Osmanlıyı konuşmak lazım. Dolayısıyla bugünü konuşmak için de bizim, Osmanlıdan hareketle bugünü okuma tarzı üzerinde konuşmamız gerekiyor. Belki bugüne kadar yapmadığımız ama yapılması behemehal gerekli olan şey buydu. Bugün biz farkında olmasak da bizi yeryüzünde önemli kılan, Osmanlıdan bize kalan ilmî miras, medeniyet ufku, dünya görüşü ve pratik tecrübelerdir.

Afganistan, Bosna, Kuzey Afrika, Suudi Arabistan, Mısır değil ama Türkiye, ama Anadolu ama İstanbul. Bizi önemli kılan budur. Çünkü tarihte ortaya konmuş, yaşatılmış bihakkın temsil edilmiş bir tecrübe var.

O az önce sözünü ettiğim kırılma noktasını yaşadığımız tarihten bu yana biz, tabii olarak, kendimizi bulmak için deneme yanılma yöntemine başvurduğumuzdan dolayı bir takım sıkıntılara düştük, halen düşüyoruz. El yordamıyla yapıyoruz bunu çünkü. Mesela henüz, Osmanlıca arşivleri, el yazması eserleri okuyabilecek nitelikte, çapta, yeterlilikte insanımız son derece sınırlı. Türkiye’nin, bizim geçmişimize, dünyanın geçmişine, bu coğrafyanın geçmişine, dolayısıyla geleceğine ışık tutacak bir birikimi var ve bu birikim kütüphanelerde yatıyor. Bu birikimi değerlendirecek, arayacak, bulacak, ortaya çıkaracak insanımız, kadromuz yok.

Bizim, İslam anlayışımızı bir süre tercüme eserlere bina etmemizin sebebi de budur. Fakat hani böyle kökü kesilmiş bir ağacın üzerinden ince bir dal çıkması gibi günümüzde bazı büyük şahsiyetlerin, bazı fedakâr, feragatli insanların ismi etrafında kümelenmiş cemaatçikler vardır ya, onlar gibi adını ihya etmemiz gereken, belki adına dernekler kurup faaliyetlerine gitmemiz gereken pek çok ilim adamımız var. Bunların yaptığı araştırmalar, bunların temsil ettiği çizgi bize bugün yerli İslam anlayışının nasıl olması gerektiğini, bugünün problemlerine yerli bir çözümün nasıl üretilebileceğini göstermesi bakımından önemli olabilir. Ama biz maalesef bunu çok ideal biçimde, arzu edilir biçimde bugüne kadar yapamadık. Yaptıklarımız oldu. İşte Bediüzzaman merhumun ismi etrafında bir kümelenme oldu. Fakat o kümelenme daha ziyade onu tüketmek tarzında gelişti. Faaliyet gösterdi. Onu üretemedi. Oysa o kendisinin üretilmesini isteyen birisiydi. “Benim her söylediğimi olduğu gibi kabul etmeyin, mihenge vurun! Ola ki benim söylediklerim arasında da yanlışlar vardır” diyen birisi. Ama Bediüzzaman’ın böyle söylediği eseri bile şerh edilirken burada hata yapmıştır denmedi. Bize göre hatalıdır denmedi. Neden? Çünkü o her söylediğini her yazdığını ilhamla söyler, vahiyle söyler, yanılmaz. Asla Edille-i Erba’ya aykırı bir tek kelimesi bile yoktur, diye düşünüldü. Bediüzzaman merhum diyor ki ben hata yapabilirim, mihenge vurun öyle alın. Şimdi biz diyoruz ki hatasızdır. Bu bir örnek. Bu Süleyman Efendi merhumun ismi etrafında da yapıldı. Başka şeylerde de yapıldı. Tüketildi yani. Üretilmedi. Oysa, Osmanlı’nın son dönemlerinde yetişen ilmî kadronun şöyle bir özelliği var: Bunlar Osmanlı’nın modernizmle hesaplaştığı, yüzleştiği, karşılaştığı kritik zaman diliminde yaşamış insanlar. Dolayısıyla bunların düne ilişkin yorumları bugüne ilişkin cevapları bizim için hayatî önem ifade eder. Bunlar arasında Mustafa Sabri Efendi var, Zahid el-Kevseri var, Ahıskalı Ali Haydar Efendi var, Ahmet Cevdet Paşa var. Pek çok isim var. Yine Elmalılı Hamdi Yazır var, Bediüzzaman var. Bunlar yaşadıkları döneme hem entelektüel birikimleriyle, hem ilmi vukûfiyetleriyle, hem bürokratik kişilikleriyle damgasını vurmuş insanlar. Biz bunları yeterince değerlendiremiyoruz, tanımıyoruz maalesef.

Yerli bir İslam anlayışı ve yerli çözümler bu toprakların yetiştirdiği insanların tanınmasıyla mümkün olabilecektir. Biz bunu belki tasavvufi hareketlerle sınırlı olarak yaptık bugüne kadar. Belli bir fonksiyon da icra ettiler doğrusu. Ama bunu ilmî, entelektüel seviyede mutlaka yaymamız lazım. Öbür hareketlerden istifade edilemez mi? Elbette ki edilir. Mesela bu bağlamda az önce sözünü ettiğim Pakistan’da yaşayan bir gelenek var. Halen orada Kütüb-i Sitte’ye şerhler yazılıyor, Kuran tefsirleri yazılıyor. Bunlar çok önemli, hatta hadisle ilgili yeni yeni tasnif çalışmaları yapılıyor. İşte Kandehlevi’nin Hayatüs-Sahabe’si bir örnektir. Buna benzer daha pek çok örnek var. Dolayısıyla bugün mesela Türkiye’de herhangi bir hadis kitabını yetkin biçimde şerh edebilecek âliminiz yoksa yapılmış çalışmalardan istifade etmek zorundasınız. Buhari bugüne ne söyler, Buhari’de yer alan hadislerden hareketle bugüne ne söyleyebiliriz? Bunun cevabını belki bugün biz burada sınırlı olarak tercümesinde, şerhinde bulabiliriz ama daha yetkin biçimini de Pakistan’da bulabiliriz. Bunun gibi kelam sahasında, fıkıh sahasında ve daha birçok sahada orada çalışmalar var. Burada da olmalı. Burada da olmasının temel şartı, devam etmekte olan bir gelenektir. Bir sistem işi bu. Ve mutlak surette üniversite tarzı modern eğitim sisteminin dışında bire bir hoca-talebe ilişkisine dayanan ve uzun süreçleri kapsayan bir sistemdir bu. Böyle bir sistemle olmalıdır. Çünkü talebe hocasından sadece kuru kuruya nakilleri almıyor. Aynı zamanda bir tavır alıyor, bir edeb alıyor, bir ahlak alıyor, sözlü yorum alıyor. Dolayısıyla bu kartopu gibi yuvarlandıkça büyüyen bir süreç halinde kendisini sürekli geliştirerek devam ediyor. Ve son bir şey, bu işin başlangıcı mutlak surette hiçbir beklentisi olmayan, bugün bana ne getirir diye değil, bugünden elli yüz sene sonrasına ne getirir diye bakan bir anlayışla bu yola çıkılması lazım. Maalesef Türkiye’de şöyle bir handikap oluştu: Diyelim ki herhangi bir vakfa herhangi bir finans kaynağına gidiyorsunuz proje sunuyorsunuz, bugünden yarına bu bana ne getir diye bakıyor.

Mesela, bugünün ilmi faaliyetleri arasında diyelim ki akademik sistemde bir öğretim üyesi genellikle, ortalamayı söyleyelim -Türkiye’de bunun çok fazla istisnası var çünkü- senede iki üç ilmi araştırması yayınlanmazsa çok muteber birisi değildir. Bazı akademik sistemler Batı’da onu dışarı atar. Türkiye’de işler böyle yürümüyor ama olması gereken budur. Modernist sistemin kendi iç tutarlılığı bakımından. Bizde nasıldır? Bizde habire ürün vereceğim diye kendisini paralayan insan tipi yoktur. Önce bulunduğu yeri bilen, edebini bilen, ukalalık etmeyen, talebelik eden insan tipi vardır. Ondan sonra bu öğrendiklerini, ilmi bir emanet olarak görüp bunları, Allah rızası için, daha sonraki kuşaklara aktaran, bu hassasiyeti gösteren insan tipi...

Pek çok akademik faaliyete katıldık hasbelkader. Gördük, adam ben yeni bir şey söylemeliyim derdiyle kıvranıyor. İnsanların söylediğinden farklı bir şey söylemeliyim, bu beni farklı yapmalı. Böyle bir sıkıntıyla kıvranıyor ve saçmalıyor o zaman. Olmadık şeyler söylüyor. Bu olmamalı. Önce edeb, önce talebelik. İşte hocasının yanında herhangi bir konuda fetva vermekten imtina eden bir talebe. Ki bunun temeli Efendimize dayanır. Bir soru sorulduğu zaman yanındaki bir sahabiye, ‘buna cevap ver’ diyor.

- Ya Rasulallah siz buradasınız, nasıl ben cevap veririm.

- Ver, diyor.

Yani böyle bir ahlak, böyle bir yapı. Dolayısıyla Türkiye’nin, müslümanların, ümmetin problemleri bugünden yarına nasıl çözülür gibi bir söylemle hareket ederiz ya, bu çok aldatıcıdır. Çünkü bizim problemimiz bugünden yarına çözülecek gibi değil. Bizim problemlerimiz yapısal problemlerdir. Bu yapısal problemler de elli sene, yüz sene sonrasını projeksiyon yaparak, hedefleri böyle koyarak başarılabilir. Bugünden yarına öngörülmesi gereken budur.

                                                                İLKADIM - Ağustos 2005

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Giriş | Yeni Sayfa 148

Bu sitenin son güncelleştirilme tarihi 08/11/06 13/01/09