Giriş GÜNCEL YAZARLAR Resim-Karikatür Büyük Doğu Arşivi

BAŞYAZI

KİTAP ELEŞTİRİLERİ

KÖŞE YAZILARI

SİYASET

BASINDA GEZİNİRKEN

TARİH

SANAT

FIKIH

BİZE ULAŞIN

SARI GELİN…”

Mehmet KASAP-mimar 

Kayseri Eğitim ve Kültür Vakfı, Ufuk Lisesi’nin kapatılmasından sonra, önce kendine bir mekan edindi, internette web sitesini kurdu, (Siteye www.kekvakfi.com’  dan ulaşılabilmektedir.) Ufuk Lisesi zamanlarında hep yaptığı gibi, şimdi bir ilke daha imza attı: Türk müziğinde makam konusunu ve bağlı olarak rast, uşşak ve segah makamlarını, düzenlediği bir konferansla tanıtmaya çalıştı. 

15 Eylül 2006 Cuma günü akşam Elektrik Şirketi toplantı salonunda yapılan konferansı, kemençevi Fikret Karakaya sundu… Aynı zamanda hemşehrimiz olan Fikret Karakaya’yı aslında yine Ufuk Lisesi’nin düzenlediği bir konserden tanıyoruz. O konserde Fikret Karakaya kurucusu olduğu Bezmara topluluğu ile birlikte bize kendisinin çok sevdiği anlaşılan 16. ve 17. asır besteleri ve peşrevleri ile Ali Ufki Bey’den besteler sunmuştu… 

Ben müzikten anlamam, kimdi o, Goethe miydi “Mimari, müziğin dondurulmuş halidir ama sulandırılmış mimari müzik değildir.” diyen? Belki onun için, mimarlık okumuşumdur, bu bir yana da, bunu şunun için söylüyorum; sevgili Fikret Karakaya’nın ısrarla “…anlattıklarımı bir çoğunuz zaten anlamayacaksınız, bunu beklemiyorum…” diyerek oraya “Sarı Gelin” dinlemeye gelmediklerinin farkında olanları yine kendi ifadesiyle özürlenerek “rencide” etmesine rağmen, bunlardan hiç etkilenmeyen veya hiç “rencide” olmayan mesela ben müzikte makamın, insan yaşamındaki tutarlılık gibi bir şey olduğunu, bir makamdan başka bir makama geçerken de otomobil kullanırken asfalt kaplı yoldan Arnavut kaldırımına küt diye geçilemeyeceği gibi, uygun bir yer ve zaman gerekeceğini anlamış bulunmaktayım… 

Ayrıca, yegahın rast, dügahın uşşak, üçüncü evin segah, dördüncünün çaargah, vs olduğu ile bizim müziğin eskiden nağme, yani yatay düzlemde aralıklandığı, yani tek sesli, şimdilerde ise makamların çok karıştığı, kural tanımaz bir halde sürdürüldüğü, bilindiği üzere batı müziğinde armoninin hakim olduğu, yani dikeyde aralıklandığı, aynı anda farklı sazlardan farklı seslerin duyulabileceği, yine yani çok sesli olduğunu tam anlayamamış isek de huşu içinde dinlemiş bulunmaktayız!... 

Türk müziğinde aralık farklılığı ile İspanyol mimar Gaudi’nin mimarisi veya merdiven deformasyonu (bunu bilmiyorum, araştıracağım) farklı şeyler olsa gerek!... (Konuyla ilgisi yok fakat adam zaten hiç sevmediği tramvay çarpmasıyla ölmüş… Şeytan kulağına kurşun!...) Bunun yanında müzikte bilgi ve sezgi düzeyleri bilinmeyen bir salona “makam” nasıl anlatılır, bir tek kelime söyleyecek durumda değilim… Ancak o akşamı yaşadıktan sonra şunu net bir şekilde söyleyebilirim, o akşam dinlediğim şekilde kesinlikle anlatılmaz!... Sebeplerini şöyle sıralayabiliriz: 

-Zaten cüssesi küçük bir saz olan kemençenin bir teline basarak “..tırnağımı görüyor musunuz, tam ortadaki tele basıyorum, batılılar doo diyor, bizde yegah perdesi … boşta kalan şu parmağım, …aralıklar eşit olarak, ….sese dikkat edin, bu rasttır!…” Veya “… bu da segaha selam oldu,…. musiki lisanıyla uşşakta karar kılmış oldum, … ” vs… Yani böyle az saz çok söz değil de, az  söz çok saz, o akşam daha etkili olurdu sanırım!...

-Salonda aydınlatma yapılmamış, yani salona ilk giren bütün ışıkları zahmet etmiş yakmış, öylece kalmış… Konferansçının yüzü görülmüyordu ki, tele basan tırnağı görülsün!….

-Salonda projeksiyon odasının çok fonksiyonlu olduğunu biliyorum, kullanılmamış!... Acele olduğu biliniyor ve belli, fakat bu gibi çalışmalarda önemsiz gibi duran küçük ayrıntılar, olmazsa olmaz tamamlayıcılar olarak eksikliğini hissettirmektedirler!… Salonun imkanları konferansçının görüntüsünü, arkasındaki duvara büyüterek yansıtabilecek durumdaydı, böylelikle tüm sahne konferansçıya ayrılmış olacağı gibi, ayrıca vakıf adının oransız harflerle yazılı olduğu pankartta, o haliyle seyircileri (en azından beni) rahatsız etmemiş olurdu!...

-Vakıf Başkanı’nın geceyi açış konuşmasının başına yetişemedim, her ne kadar sevgili Fikret Karakaya’nın ilk gençlik yıllarında içinde bulunduğu, dolayısıyla etkilendiği ortamı açıklıyor olsa da, o akşamki konferansla Necip Fazıl’ın Türk müziği hakkındaki düşüncelerinin ilgisini tam anlayamadım… (Hoca dudağını bükse, alnını kırıştırsa da) Biraz “…cılık” gibi geldi bana!...

KEK Vakfı’nın bu çalışması, yukarıda söylendiği gibi, Türk müziğinde makamın, insan yaşamının çok da dışında bir şey olmadığının anlaşılması bakımından önemlidir. “Uşşaka selam”, “Rasta selam” veya “Segahta karar kılmak…” ve mesela konferansın Necdet Yaşar’ın tamburla yaptığı segah taksimi veya peşrevinden sonra Hacı Arif Bey’in olmaz ilaç sine-i sad pareme’si ile bitirilmek istenmesi bu işin hoş cilveleri olsa gerek… Saygıdeğer Fikret Karakaya’nın engin bilgisi, sezgisi, kulağı tartışılmaz, bize ancak bu kadarını, bu şekilde gösterdi herhalde!...  

Biz de anlamış olduk ki, müzik dünyamız “Sarı Gelin”den ibaret değil!... 

 

 

 

 

 

 

 

 

Giriş | Yeni Sayfa 173

Bu sitenin son güncelleştirilme tarihi 08/11/06 13/01/09