Giriş GÜNCEL YAZARLAR Resim-Karikatür Büyük Doğu Arşivi

BAŞYAZI

KİTAP ELEŞTİRİLERİ

KÖŞE YAZILARI

SİYASET

BASINDA GEZİNİRKEN

TARİH

SANAT

FIKIH

BİZE ULAŞIN

İrticadan “ulus” çıkarmak / Akif EMRE

Ramazan'la birlikte sanki pusuda bekleyen derin rahatsızlık bir şekilde dışa vuruyor. Medyada zaman zaman siyasilerin de katıldığı bir tür 'karşı Ramazan' kampanyası tedirginliği duymadan oruç tutulduğu yok gibidir.

Türkiye'de yapılan irtica tartışmalarının, 28 Şubat dönemi dahil temelde bir güç/iktidar çatışması olduğunu düşünüyorum. Bunun uzun boylu sosyolojik ve siyasal çözümlemesine girmek bir gazete yazısının boyutlarını aşar. Ancak, şu küçük örnek bile meramımızı açıklamaya yeterli: Üniversitede temizlikçi hanımın başörtüsünün değil de üniversitede okuyan örgencilerin ve öğretim kadrolarının baş örtüsünün yasaklanmış olmasının karşılık bulduğu sınıfsal tedirginlik…

Her güç ve iktidar ilişkisinde olduğu gibi irtica tartışmaları da belli ideolojik, siyasal zeminde yürütülüyor. Ancak, “devletin temel niteliklerini korumak” gibi siyasal ve ideolojik mülahazalarla yürütülen bu tartışmaların gerekçesi olan irticanın mahiyetinden çok, temsil ettiği 'sınıfsal ve sosyal çevre'nin Şerif Mardin'in kavramsallaştırmasıyla “merkez”e yönelik muhtemel sızmalarından duyulan tedirginlik belirleyicidir. Kendinizi hangi tarafta görürseniz görün tedirginlik verici olan; bu merkez-çevre ilişkisinde, dışlanan çevreye yüklenen irtica söyleminin toplumun nerdeyse bütününü karşısına alma pahasına sürdürülüyor olmasıdır. Daha açık biçimde, bu tartışmada taraflardan biri; büyük çoğunlukla, hiçbir zaman seçimle iktidar olamamış siyasi kadrolarla, ideolojik kalıpları dini bir kutsallıkla sahiplenerek konumunu/iktidarını yürütmeye çalışan bürokratik elittir.

Bu konuyu ele almanın en yanlış yolu, Türkiye'de irtica var mı yok mu tartışmasına girerek yapılacak analizlerdir; tartışmanın özü bu değildir çünkü.

Üniversite rektöründen devletin en üst düzeyindeki yetkiliye kadar yapılan irtica atışlarında dile getirilen iddialarda kullanılan kavram ve argümanların analizi; neyin irtica, kimlerin gerici/mürteci olarak görüldüğünü ele verir. Bir süredir yürütülen tartışmaların odağında din, dini özgürlükler, dinin siyasallaşması hatta toplumsallaşması gibi tehlikeler üzerinden ulus bilinci, akıl, bilim gibi soyut kavramlara dayalı bir retorik geliştirildi. Buna bir de askeri bürokrasinin ima ettiği güç ve siyasetteki konumu eklenince tartışma bizzat insanların hayat tarzları, inançları hatta kimlik ve aidiyetlerine ilişkin müdahaleye dönüşeceği tarzda bir tedirginliğe yol açtı.

İrtica tartışmalarının açık ettiği en önemli husus, genellikle atlanır. İrtica karşıtı söylemin ideolojik çerçevesinin yürütmeye çalıştığı toplum mühendisliği, paradoksal biçimde, en iddialı olduğu hedefi, “ulus bilinci”ni baltalamaktadır. Sezer'in kazanım olarak sunduğu ümmetten ulusa geçme iddiasını en fazla baltalayan da bu irtica söyleminde gizlenmiş muhtevadır. Sanılanın aksine, irtica çerçevesinde toplumun tümünü karşısına alma pahasına yürütülen projenin irticayı nasıl önlediğini bir an için bırakalım, modern anlamda ulus olmanın zeminini ortadan kaldırmaktadır.

Modern anlamda her ulus, Hobsbawm'ın kavramsallaştırmasıyla “icat edilmiş gelenekler”e yaslandığı kadar, “geleneksel anlamda töreler”in sürdürülebilir kılındığı bir tarihsel ve kültürel süreklilik üzerine inşa edilir. Bu anlamda Türkiye'deki toplum mühendisliğinin yeni bir ulus inşa etme projesi, kendi gerçekliğinden ve anlam dünyasından koparılmış hayali bir toplum icat etmeye dönüşür.

19. yüzyıldan kalma pozitivist anlayışla bilimcilik yaparak din ve akıl anlayışı paketlemek sadece bireyi, inanç özgürlüklerini değil bu coğrafyanın kültürel ve tarihi geçmişinden beslenen bütünlüğünü parçalar. Askeri bürokratların sosyal bilimci gibi teorik tartışmalar üzerinden toplum mühendisliğine katılması ile akademinin üniforma karşısında esas duruşa geçtiği , yönetim erkinin vatandaşa rağmen önde ve tartışmasız bir konuma geldiği bir ortamda değil ulus inşa etmek, ülke bütünlüğü bile sağlanamaz.

İlkel bir bilmselcilikle geçmişi okuyan “keşke Anadolu Müslüman olmasaydı” sözünün Müslümanlık kadar Türklüğü de hedef aldığının kimse farkında değil galiba. Hiçbir yetkilinin itiraz etmediği (yoksa kabul ettiği mi demeli) bu sözün ifşa ettiği gerçek; projenin neden bir ulus inşa edemediğinin ip uçlarını verir.

Türkler Anadolu'ya geldiklerinde Müslüman olarak geldiler. Anadolu'yu vatan haline getirmeleri aynı zamanda burayı İslam toprağı haline getirmeleri anlamına gelir. Bu nedenle bu topraklardan İslam'ı çektiğiniz vakit Türklük de kalmaz; zira Türklerin bu topraklarda yaslanabilecekleri İslam'dan başka bir mazileri yok. Bu şu demektir, Türkler eğer bu topraklarda varlık iddialarını sürdürecekse bunun meşruiyetini ancak İslam'ı referans alarak sağlayabilir demektir. Bu aynı zamanda Anadolu'yu Müslümanlık sayesinde vatan edinen farklı Müslüman etnik gruplarla da bir/lik olmamızın tarihi meşruiyet zeminini sağlar.

İkinci husus; “keşke Anadolu Müslüman olmasaydı” ifadesine açıkça itiraz etmeyen seçkinlerin bizzat Türklüğün bu topraklardaki varlığını hedef aldığının altını çizmek gerekir. Türkler buraya Müslüman olarak geldikleri gibi burası onlar eliyle Müslümanlaştırıldı. Dolayısıyla “Anadolu Müslüman olmasaydı” demek Türkler keşke gelmeseydi demektir. Bilmem anlatabiliyor muyum?

Üçüncü husus, bu toplumu sürekli darbe korkusu altında yaşatmak; onu sindirmek, kişiliksizleştirmek, kendine güvenini silmek demektir. Bırakın şanlı tarih edebiyatını, kendine güveni olmayan, sinmiş bir toplumdan nerede bir ulus çıktığı görülmüş? 5.10.2006-Yeni Şafak

 

 

 

 

 

 

 

Giriş | Yeni Sayfa 195

Bu sitenin son güncelleştirilme tarihi 08/11/06 13/01/09