Giriş GÜNCEL YAZARLAR Resim-Karikatür Büyük Doğu Arşivi

BAŞYAZI

KİTAP ELEŞTİRİLERİ

KÖŞE YAZILARI

SİYASET

BASINDA GEZİNİRKEN

TARİH

SANAT

FIKIH

BİZE ULAŞIN

LAİKLİK ÜZERİNE

                                                                              Mustafa CABAT

  Kısaca “Siyasî düzenlemelerde dinin herhangi bir belirleyiciliğinin olmaması”diye tanımlanabilecek olan laiklik kavramını anlayabilmek için en azından Hıristiyanlığın geçirmiş olduğu serencamı bilmemiz gerekmektedir.Bunun için bu kavramın etimolojisine daha sonra girmek üzere Hıristiyanlık tarihini mümkün olduğunca özetleyerek, konuya başlamak istiyorum.

a)Hıristiyanlığa yapılan zulümler:

   Tarihçi Renan’a göre İsa, düşüncelerini yayarken karşısına dikilen yıkılmaz engel bilhassa Ferîsî’lerin (1) temsil ettiği Ortodoks Yahudilikten çıkıyordu.İsa gitgide eski kanundan (=Tevrattan) uzaklaşıyordu. Ferîsîler Yahudiliğin sinirini,kuvvetini teşkil eden hakiki Yahudilerdi.İsa daha Galile (2) şehrinde iken Ferisiler kendisini yok etmeye çalıştılar.İsa etrafını çeviren tehlikeleri hissediyordu.18 ay Kudüs’e hacca gitmekten çekindi.Sonradan hacılar kervanı Kudüs’e hareket edince kimseden habersiz yola koyuldu.Bu onun Galile’ye son vedaı oldu.Kudüs’te tuzaklar ve itirazlarla çevrilmiş bir halde kötü niyetli Ferisiler tarafından durmadan takip ediliyordu.Galile’de bulduğu ve genç ruhlarda bir Tanrı vergisi olan o sonsuz inanma hasleti yerine burada adım başına o kadar başarı ile tatbik ettiği tesir vasıtalarına pek aldırmayan inatçı bir imansızlıkla karşılaşıyordu.(3)

   Vaazları buradaki taş yüreklilere hiç tesir etmiyordu.Bir gün mabette canı sıkılmış ağzından şu ihtiyatsız sözü kaçırmıştı;

   -- İnsan eliyle yapılmış olan bu mabedi görüyor musunuz?İstersem onu yok ederim ve üç günde insan eli ile yapılmamış bir mabed kurabilirim!

   Bu söz İsa’nın ölüm kararını mucip sebepler arasına girdi.Ferîsîler henüz Roma hakimiyetinin lağvetmediği müsamahasız bir teokrasinin kanunlarını İsa’nın aleyhinde kullanmak için onun her söylediğini kaydederlerdi.(4)

   İsa Kudüs’te önsezilerini artık gizlemeyerek yakında öleceğini arkadaşlarına bildirdi.Ferisiler ve Rahiplerin adamları İsa’yı yakalamağa karar verdiler.Bu hususta onun çıraklarının zayıf taraflarından faydalanabileceklerini umarak bunların ağzını aradılar.Aradıklarını Keriot’lu Yahuda’da buldular.Bu bedbaht,anlaşılması imkansız sebeplerle üstadına ihanet etti.Lazım gelen bütün malumatı verdi.Hatta İsa’yı tevkif edecek olan müfrezeye kılavuzluk etme işini üzerine aldı.(5)

   2 Nisan akşamı çırakları ile son yemeğini yiyen İsa yemeğin sonunda;

   --Doğrusu ve doğrusu size derim,içinizden biri beni ele verecektir!. (Yuhanna-13/21)

dedi.Yemekten sonra Zeytin Dağı eteğinde bir bahçede otururken Mabedin eli sopalı çavuşları ve Roma askerleri müfrezesi tarafından tevkif olundu.Mahkeme edildi.Ortodoks Yahudilik bakımından gerçekten bir kâfir,kurulu mezhebi yıkmaya çalışan bir adamdı.Kanun bu gibileri ölüm cezasına çarptırırdı.Mahkeme oybirliği ile İsa’yı ölüme mahkum etti.Fakat bu kararı valiye imzalatmak lazımdı.Vali Pilatus bu kararı tasdik etmekte çekimser davrandıysa da Yahudilerin kendisini Kayser’in düşmanı olarak gösterebileceğinden çekindi.Olup bitecek şeylerin bütün sorumluluğunu Yahudilere yükleyerek kararı imzaladı.Yahudiler;

   “Kanı bizden ve çocuklarımızdan sorulsun!” diye bağıraraktan bu sorumluluğu tamamen üzerlerine almışlardır.Demek ki İsa’yı mahkum eden ne Pilatus’tur ne başkası.Bu işi yapan eski Yahudi Partisidir.Musa’nın kanunudur.(6)

   İsa’nın ölümünün gerçek sebebi dini olmakla beraber,düşmanları onu devletin emniyetine kasteden bir kimse olarak göstermeye muvaffak olmuşlardı.Haç’a germek kölelere mahsus bir roma cezası idi.Bunu İsa’ya tatbik etmekle ona hırsızlara,haydutlara,şakilere yapılan muamele yapılmış oluyordu.Romalılarda cellatlığı askerler yapardı.Yeni fatihlerin zalim itiyatlarının getirdiği işkenceler olanca iğrençliği ile İsa’ya tatbik edildi.Yargıç kürsüsü önünde geçit resmi için çıkarmış oldukları elbiselerini ona tekrar giydirdiler.Taburun elinde evvelce ölüme mahkum edilmiş iki hırsız bulunduğu için,üç mahkum bir araya getirildi.Kafile idam yerine doğru yola koyuldu.Kudüs’ün dışında Golgota denilen yerde kendisini soydular ve haça gerdiler.Haç birbirine T şeklinde bağlanmış iki direkten yapılırdı.Evvela haçı dikerler sonra mahkumu çivi ile ellerinden çakarlardı.Ayaklar da çok zaman çivilenirdi.Haçın büyük direğinin ortasında mahkumun bacakları arasına girerek vücudun sarkmasını önleyecek şekilde bir ağaç çakılırdı.Bu olmazsa eller yırtılır,vücut yığılırdı.İsa bu işkenceleri içine sindire sindire tattı.Haça gerilenlere su verilmediği için içi yanıyordu.Su istedi.Bir asker bir süngeri yanında bulunan sirkeli suya batırdı,bir kamışın ucunda İsa’ya uzattı.İsa süngeri emdi.Galile’li sadık kadın dostları uzakta duruyor,kendisini gözden ayırmıyorlardı.İsa’nın zayıf bünyesi işkenceye fazla dayanamadı,üç saat sonra kalp damarlarının birinin çatlamasıyla öldü.(7) Burada bir parantez açarak bizim inançlarımızla asla örtüşmeyen yukarıdaki tablonun aslını Kur’an-ı Mübîn’den meal olarak vermek istiyorum;

Nisa; 155- Verdikleri sözden dönmeleri, Allah'ın âyetlerini inkâr etmeleri, haksız yere peygamberlerini öldürmeleri ve "kalblerimiz kılıflıdır" demelerinden dolayı (başlarına türlü belalar verdik). Doğrusu Allah, inkârları sebebiyle onların kalplerini mühürlemiştir. Pek azı hariç onlar inanmazlar.

156-(Kalblerinin mühürlenmesinin diğer bir sebebi de İsa'yı) inkâr etmeleri ve Meryem'e büyük bir iftirada bulunmalarıdır.

157- Bir de "Biz Allah'ın peygamberi Meryem oğlu İsa Mesih'i öldürdük" demeleridir. Oysa onu ne öldürdüler, ne de astılar. Fakat öldürdükleri kimse, onlara İsa gibi gösterildi. Onun hakkında anlaşmazlığa düşenler, ondan yana tam bir kuşku içindedirler. O hususta bir bilgileri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. Onu kesinlikle öldürmediler.

158- Fakat Allah onu kendisine yükseltmiştir. Allah, aziz (daima üstün)dir, hikmet sahibidir.

159- Kitap ehlinden hiçbir kimse yoktur ki, ölmeden önce ona (İsa'ya) iman etmiş olmasın. Kıyamet gününde o, onlara şahitlik edecektir.

160/161- Yahudilerin zulmetmeleri ve birçok kimseleri Allah yolundan alıkoymaları, yasaklandıkları halde faiz almaları ve insanların mallarını haksız yere yemeleri sebebiyle daha önce kendilerine helâl kılınan temiz şeyleri haram kıldık. Onlardan kâfir olanlara can yakıcı bir azap hazırladık.

Hadid; 26. Andolsun, Nuh'u ve İbrahim'i elçi gönderdik, peygamberliği ve kitabı bunların zürriyetleri arasına koyduk. Onlardan yola gelen de vardı, ama onlardan çoğu yoldan çıkmışlardı.

27. Sonra bunların izinden ard arda peygamberlerimizi gönderdik. Meryem oğlu İsa'yı da arkalarından gönderdik, ona İncil'i verdik ve ona uyanların yüreklerine bir şefkat ve merhamet koyduk. Uydurdukları ruhbanlığa gelince onu, biz yazmadık. Fakat kendileri Allah rızasını kazanmak için yaptılar. Ama buna da gereği gibi uymadılar. Biz de onlardan iman edenlere mükafatlarını verdik. İçlerinden çoğu da yoldan çıkmışlardır.

Saff(İsa); 6- Meryem oğlu İsa da: "Ey İsrailoğulları! ben size Allah'ın elçisiyim. benden önce gelen Tevrat'ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek Ahmed adında bir peygamberi müjdeleyici olarak (geldim)." demişti. Fakat onlara apaçık delillerle gelince "Bu, apaçık bir büyüdür." dediler.

7- İslâm'a davet olunduğu halde Allah üzerine yalan uydurandan daha zalim kim olabilir? Allah zalim toplumu doğru yola iletmez.

Enfal; 30- Yahudiler, "Uzeyir Allah'ın oğlu" dediler, Hıristiyanlar da "Mesih Allah'ın oğlu", dediler. Bu onların kendi ağızlarıyla uydurdukları sözlerdir. Daha önce inkâra sapmış olanların sözlerine benzetiyorlar. Allah onları kahretsin, nasıl da saptırıyorlar!

31- Onlar, Allah'dan başka bilginlerini ve rahiplerini de kendilerine Rab edindiler, Meryem oğlu Mesih'i de. Oysa onlar bir olan Allah'a ibadet etmekle emrolunmuşlardı. Allah'dan başka hiçbir ilâh yoktur. O, müşriklerin ortak koştuğu şeylerden de münezzehtir.(8)

   Bizim konuyla ilgili inançlarımızı böylece belirttikten sonra şimdi, Fransız tarihçisi Ernest Renan’ın eserinde Hıristiyan dünyasının  Tanrı’nın oğlu diye inandığı kişiye yapıldığına inanılan muameleleri tekrar hatırlayalım.Batı kültür ve tarih çevresi içerisinde yetişen insanların büyük bir çoğunluğu Fransız tarihçi Renan’ın İsa’nın Hayatı adlı eserini,bunun yanı sıra benzeri yüzlerce dökümanı okumuş,seyretmiş,dinlemiş,yukarıda anlatılan sahneleri hafızasına ve hattâ genlerine kazımıştır.Batı kültür ve medeniyeti içerisindeki Yahudi düşmanlığının gerçek sebebi Hz.İsa’ya yapıldığı zannedilen bu işkence sonucu ölüme, Yahudilerin sebep olmasıdır kanaatindeyiz.Kitapta bilhassa vurgulanan “-Kanı bizden ve çocuklarımızdan sorulsun!” ifadesi  buna delil olarak gösterilebilir.

   Hz.İsa’nın çarmıha gerildiği zannedilişinden 5 yıl sonra Yahudilerin tuzağa düşürdüğü ilk kurban Sen Etyen oldu.Havarilerin en hararetli ve gözükarası olan Etyen’i küfürle itham eden Yahudiler onu recmederek öldürdüler.İsa dini 36 yılından sonra henüz yavaş yavaş ilerliyor bu ilerleyiş Yahudilere müthiş dehşet veriyordu.39 yılında Yahudi ülkesinin kralı Herod,ilk hamle olarak havarilerden Jak’ı kısa bir soruşturmadan sonra öldürdü.Jak’ı ihbar eden Yahudi,havarinin yargıçlara karşı gösterdiği heybetten o hale geldi ki,mahkemede “-Ben de İsa dinine giriyorum beni de öldürün!” diye bağırdı ve beraberce öldürüldüler.Kral Herod havarilerden en meşhuru Sen Piyer’i de yakalatıp zindana attırır.Burada müthiş işkencelere tabi tutulan havari her nasılsa hapisten kurtulur.Gece karanlığında Kudüs’ün dar sokaklarından geçerek yoldaşlarına durumu anlatır ve meçhul bir semte doğru uzaklaşır.Yahudi Kralı bu firara çok öfkelenir ve bütün Kudüs’ün bunlardan temizlenmesini emreder.Silahlı askerler şüpheli evleri basar,içindekileri hicrete zorlarlar.Hz.İsa bağlılarının çekildikleri yer yeni dinin ikinci merkezi olan Antakya şehridir.Miladın 50.yılında yeni dinin sesi Filistin’de kesilmiş gibidir.O sırada An isimli bir hahambaşı İsevî birliğini yok etmek için yapmadığını bırakmaz.İsevileri mabette halka karşı İsa Peygamberi inkara zorlar.Fakat “-Asla! Asıl sizin Mabedinizi inkar ediyoruz!” cevabını alır.Bunları uçurumdan aşağı atarlar.Ölmeyenleri taşla öldürürler.Yahudi Krallığı Romalılar tarafından ortadan kaldırıldıktan sonra İsevi’ler,Suriye’den Roma’ya kadar yeni dini yaymaya başlayacaklar ve buralarda Yahudilerin taş yağmuru yerine aç aslanlara atılacaklardır.

   Miladi 64 yılında Roma’da bir yangın başlar.Nüfusu taşkın ve ahşap evlerin yaygın olduğu bu beldede yangın sık sık olmaktadır.Fakat bu sefer bütün Roma sanki yüz yerinden kundaklanmış gibi her tarafından yanar.150 saat sürüp her şeyi bitirdikten sonra söner.Roma halkına göre şehri deli imparator Neron yakmıştır.Kargaşalık müthiş bir şekilde artınca saray telaşlanır.Yangına bir sorumlu aramaya başlar ve hâlâ ne istediği,nereye doğru yol aldığı Romalı kafasınca meçhul İsevîlere bu sorumluluk yüklenir.Derhal tevkifler başlar.Fakat bütün sorgular boşa çıkar.İsevî zanlıları kamçı,kerpeten,mengene işkence çarkı altında sükûta devam ederek hiçbir şey bilmediklerini söylerler.Şimdiki Sen Piyer kilisesinin yerinde her gün çarmıha gerilenler,çarklarda uzuvları koparılanlar tümenleri geçer.Bunlarla yetinilmeyerek İsevîlerden kadın,erkek,genç,ihtiyar,çocuk demeyip bir çoğunu soyarak üzerlerine geyik postu geçirirler.Sarayın korusuna bırakarak, üzerlerine çoban köpeklerini saldırtıp parçalanışlarını seyrederler.Neron bu zulümlerin tamamlandığı gece zafer arabasıyla facialar koruluğundan geçer.Yolun iki yanında meşale yerine kullanılan İsevîler tepeden tırnağa tutuşturulmuş cayır cayır yanmaktadır.Hadise sırf Roma’da da kalmayıp imparatorluğun her köşesindeki İsevîlerin yok edilmesi emredilir.Miladî 64 den 314 e kadar İsevîler zalimlerin zulmü altında korkunç bir şekilde ezildiler.Onları zorla Roma Putlarına itaate zorladılar.Eski imparator Ogüst’ün eşkiyalara karşı icadettiği insanları aç aslanlara parçalatmak cezasını onlar aleyhinde kanunlaştırdılar.Afrika’nın en yırtıcı hayvanları bu iş için tutulup Roma’ya getiriliyor,günlerce aç bırakılıyor,kan safası günü halk,seyirlerin en cazibelisine kavuşmak için sırtında en parlak tuvaleti,sirke can atıyordu.Aslanlara atılmakta çocuk,genç,ihtiyar İsevîlere hiçbir istisna yoktu.Sadece eski Roma kanunları bakire kızların öldürülmesini engellediği için,küçük kız çocuklarının cellatlar tarafından ırzına geçiliyor,sonra da meşru bir iş yapıldığı emniyetiyle aslanlara parçalatılıyordu.İsevîlik halkın gözünde o hale gelmişti ki harp patlasa,kıtlık olsa,yer sallansa hep bir ağızdan “İsevîler aslanlara,İsevîlere ölüm!” diye bağırıyorlardı.İsevîlik 380 yılında Roma tarafından resmî din kabul edilinceye kadar bu vahşet devam etmiştir.(9)

   b) Hıristiyanların yaptığı zulümler:

   Engizisyon;Meşhur engizisyon reislerinden Fransua dö Masedo adlı kilise adamı; “-Biz Adem ve Havva’dan gelmiyor muyuz?Öyleyse engizisyon da Allah’tan gelmektedir.” diye sakat ve ahmak bir mantıkla kendi zulmünü Allah’a isnat etmekte ve “İlk engizitörlük vazifesini ceza meleklerini yaratarak bizzat Allah gördü.Adem ile oğlunu cezalandırmakta ve insanlığı tufana boğmakta onları görevlendirdi.Ondan sonra Allah engizitörlük vazifesini Sen Piyer’e devretti.O da Anani ve Zafira’yı öldürerek vazifesini yaptı.Sen Piyer’in halefleri papalar ise bu vazifeyi devam ettirdiler.” demektedir.

   İşte kilisenin engizisyon anlayışı budur.İlk engizisyon 1208 de kuruldu.Kuruluş sebebi Güney Fransa’da yayılmaya başlayan kilisenin küfür saydığı itikatlardır.Papa 3.İnosan adında bir rahip Gol ülkesinde ilk mahkemeyi kurmaya memur edilmiştir.Mahkeme reisi 12.Asrın aziz bilinenlerinden Dominik dö Güzman ve emrindeki 12 cellat papaz Katolik Roma Kilisesi’nin düşmanlarını aramak,bulmak ve cezalandırmak gayesiyle harekete geçip Güney Fransa’daki kilise inanışlarını reddeden Albijua isimli mezhebin mensuplarından binlercesini ateşte yaktılar.1216 da Kardinaller Meclisi “En ücra kovuk ve mağaralara kadar sızmak ve oralarda saklanan sapıkları yakalamak.” Kararını aldı.Bunlar bir zamanlar böyle mağaralarda ilk İsevi’lerin saklandığını ve kendilerini oralarda putperest Romalı’ların aradığını unutuyorlardı.Şimdi de münezzeh İsa dini asliyetinden uzaklaştırılarak yüzde yüz putperestliğe götürülmüş bulunuyor,bu abeslere karşı direnenler de ateşte yakılmak üzere aranıyordu.

   3.İnosan’dan sonra 3.Honorius kilise mensuplarının hamlelerini artırmalarını emretti ve engizisyon sahasını genişletti.Sen Dominik ise “Engizisyon Yakınları” teşkilatını kurarak “Dominiken” adlı dinî rütbe icad etti.1232 de Papa 9.Greguar yeni hamlelere girişerek Almanya İmparatoru ve Sicilya Kralı 3.Frederik’in, engizisyon teşkilatını himayesi altına almasını sağladı.Fransa Kralı Filip Ogüst,Dominikçi katliamları teşvik ediyor,peşinden gelen 8.Lui,ordusunun başında engizitörlere yardıma koşuyordu.1233 de İspanya’da mevzuu öbürleri gibi sihirbazlık ve küfür olan ilk engizisyon kuruldu.Burada o kadar ileri gidildi ki sapık oldukları söylenen kimselerin kemikleri mezarlarından çıkarılarak atıldı.Binlerce insan yakıldı.İspanya engizisyonu Napolyon’a kadar sürmüş,ondan sonra yine hortlayarak 19.Asır ortalarına kadar devam edebilmiştir.İspanya’da yeni fikirciler,düşünenler,düşündüğünü söyleyenler,Yahudiler takibe uğrayarak niceleri tahtakurusu gibi yakılmıştır.3-4 asır içinde sırf İspanya engizisyonunda 35 bin kişi diri diri yakılmış,19 bin kişi işkenceyle öldürülüp cesedi yakılmış,290 bin kişi küreğe ve müebbet hapse çarptırılmış,200 bin kişinin muhtelif surette izleri kaybedilmiş,5 milyon kişinin malları yağma edilip kendileri sürülmüştür.(10)

   Engizisyonun suçlandırdığı kimseler mahkum oldular mı,mallarına mülklerine el konur,servetleri yerine göre devlet,kilise ve kendilerini ele verenler arasında bölüşülürdü.Çocukları mirastan mahrum kaldıktan başka,öteki kilise düşmanlarını ele vermek suretiyle ana babalarının günahlarını ödemedikçe herhangi yüksek bir makama seçilemezlerdi.(11) 

 Engizisyon idaresi denince akla 13.Asırdan 17.Asra kadar cihanda eşi görülmemiş bir zulüm ocağı gelir.Engizisyon idaresinin Büyük Engizitör isimli temsilcileri her memlekette kraldan üstün bir salahiyete sahipti.15.asırda İspanya umumî engizitörü “Torkemada” isimli biriydi.Bu adam 1425 yılında 65 yaşında olmasına rağmen çok sağlam ve anlatılamaz derecede kadına düşkündür.Adamları sayesinde elde ettiği kadınlar engizisyon korkusuyla dize gelmektedir.Aksi halde dinsizlikle suçlandırılıp ateşte yakılırlar.Torkemada ve emrindeki vilayet engizitörleri İspanya’da ırz,mal,şeref,vicdan,fikir gibi aziz şeylerin hepsine birden musallattır.İspanya engizisyonunun en büyük zulüm hedeflerinden birisi de Yahudiler olmuştur.Torkemada 1487 de Papa’dan bir ferman koparmıştır.Bu fermanla bütün krallar,prensler ve idareciler, Yahudileri ve onları koruyanları yakalatıp engizisyona teslim edeceklerdir.Kral Ferdinand’ın askerleri Araplar’ın elindeki Malaga’yı düşürünce âdil Müslümanların serbest tuttuğu Yahudiler engizisyonun eline geçer.Bunlardan bilhassa 7 erkek,3 kadın ve 2 çocuktan ibaret 12 sine yapılan zulüm yürekler acısıdır.Kamış işkencesi yapılmak üzere soyulan bu Yahudiler direklere bağlanır ve karşılarına bir okçu kıtası dizilir.Okçular ince ve sert kamıştan uçları sivriltilmiş oklarla öldürücü noktalara vurmadan zavallılara binlerce kamış yağdırır.3-4 saat halk bıkıncaya kadar devam eden işkence sonunda Yahudilerin gözleri patlamış,dudakları parçalanmış,memeleri delinmiş,karınları iğne yastığına dönmüştür.İspanya Yahudilerinden bu 12 kişi 24 saat can çekişerek,kıvranarak ölür.İspanya’da tek Yahudi kalmadığı gün huzurumu bulacağım diyen,105.294 kurbanı içinde çoğu Yahudi olan Torkemada 78 yaşında öldü.Ondan sonra daha neler geldi ve ne zulümler yapıldı.Biz burada Kilisenin Bruno (Giordano Bruno 1548- 17 Şubat1600-İtalyan Filozof) ve Galile’ (Galileo Galilei, (1564-1642), modern fiziğin kurucularından olan İtalyan bilim adamı.) ye yaptığı zulümlerden bahsedip geçeceğiz;

   Avrupalı,Bruno’yu uyanış devrinin meydana getirdiği en büyük felsefî düşünce adamı olarak görür.1548 de İtalya’da doğdu.Genç yaşında Dominiken Papazı oldu.Henüz bıyıkları terlerken etrafını sual yağmuruna tuttu.Hocaları hakkında; “-Bu gençte Rafızîliğe istidat var.” Hükmünü verdiler.Ufak tefek disiplin cezalarından sonra iş engizisyon mahkemesine götürüldü.Bruno takiplere aldırmadı ve İtalya’dan çıkıp gitti.Gezmediği yer kalmadı.Her gittiği yerde insanoğlunu bekleyen fikir inceliklerini anlattı.Cenevre,Oxford,Prag ve Frankfurt’u gezdi.Bir ara Paris’te dersler verdi.Taarruz hedefi olarak ta karşısına kilise fikriyatını aldı.1591 de Venedik’e gelerek kendisini belanın tam merkezine atmış oldu.Bir yıl sonra tevkif edilip engizisyon huzuruna çıkarıldı.Eserlerinin sorgu müessesesince tahlilinden sonra; “-Bütün bu Rafızî fikirlere karşı ne dersiniz?” diye sordular.Bruno; “-Bunlar benim felsefî kanaatimdir.Onları Katolik akidelerine hücum etmek için yazmadım.” dedi.Gayet cesur bir eda ile başlayan müdafaaları kırıla kırıla o hale geldi ki son celsede “-İşlediğim günahların affını Allah’tan ve siz aziz efendilerimden alçak gönüllülükle niyaz ederim.” diyecek kadar zillete düştü.Onun bu haliyle Roma engizisyonu karşısındaki kahraman edayı anlamak imkansızdır.Büyük ihtimal kendisine ağır işkenceler tatbik edilmişti.1592 de Roma engizisyonu onu Venedik’ten isteyerek Roma’ya getirdi.Burada 7-8 sene nasıl yaşadığı meçhul olan Bruno’yu 1600 yılında birdenbire engizisyon huzurunda görüyoruz.Kendisine fikirlerini düzeltmesi için 40 günlük mühlet verilmesine rağmen düşüncelerinde açıkça bir dönüş görülmez.8 Şubatta baş hakimin sarayında diz çöktürülerek karar dinletilir.Kararda Bruno’nun fikir kaynakları,eserleri,felsefesi,kendisini nedamete çekmek için gösterilen alâka ve onun bunları inatla reddedişi yer almaktadır.Bütün bunlardan sonra o aforoz edilmiş biri olarak ateşte yanmaya mahkum edilmiştir.Kararın okunması bitince Bruno ayağa kalkar salondakileri hakaretle süzdükten sonra onlara; “-Hakimler,siz aleyhimdeki bu kararı,onun bana saldığı dehşetten daha büyük bir korku içinde veriyorsunuz.”der.Hemen yaka paça muhafızlar tarafından zindana götürülür.8 gün sonra meydanda bir ateş yakılır.Filozof,askerler arasında gezmeğe çıkmış gibi sakin sakin yürüyerek ; “-Ben savaştım ya bu yeter!Gelecek nesiller tasdik edeceklerdir ki Bruno ölümden korkmadı.Ölü bir candansa,canlı bir ölümü tercih etti.” der ve ateşin üstüne çıkar.Duman bulutu arasından dudaklarını ısırarak iki büklüm kıvrılır.Bu arada kendisine bir haç gösterilir.O bunu, başının sert bir hareketiyle iter,istemez.Daha sonra alevler arasında gözükmez olur.Buruno,küçük bir alçalma buhranı geçirdikten sonra zulme karşı yükselmesini bilmiştir.

   16.Asrın ikinci yarısında yaşamış olan Galile’ye gelince,o müsbet bilgilerde devrinin en yüksek adamıdır.Din bahsinde hiçbir cephe tutmamış olan Galile,âlemin sadece fizik cephesi üzerinde derinleşmesi yüzünden ölüm saçan kilise tarafından Rafızî sayılır.Mücadeleci bir ruh taşımayan ve engizisyonun ne mal olduğunu bilen Galile her türlü ihtiyatına rağmen bir noktada boş bulunarak, Kopernik sistemi hakkındaki görüşlerini mektupla  bir talebesine bildirir.Dünyanın döndüğünü doğrulayan bu mektubu düşmanları tarafından engizisyona sunulur.Engizisyon hemen bilgine pusu kurar.Bir buçuk asırdır resmî tepki görmeyen Kopernik sistemi Galile vasıtasıyla Rafızîlik ilan edilir ve bu davayı doğrulayan bilgin hesaba çağrılır.Galile kendi isteğiyle hesap vermeye gider.Kendisine Güneşin sabit,Arzın hareket halinde bulunduğu fikrinden vazgeçmesi ihtar edilir.Rivayete göre Galile bu emre baş eğer.1632 de “Dünya Hakkındaki İki Sistem” adlı kitabını neşreder.Kitap büyük bir alâka toplar.Kilisenin tepkisini de son haddiyle kamçılar.Eserin satışı durdurulur ve bilirkişi kurulundan şöyle bir rapor alınır; “Kitapta dinin kabullendiği hakikatler bir budalanın ağzından müdafaa edilmekte fakat zıt iddia kuvvetle savunulmaktadır.Kitabın kaçamaklı üslubu yazarının bu nazariyeyi benimsediğine şüphe bırakmamaktadır.” Ayrıca bu raporda Galile’nin ahdini bozduğu ve papayı aldattığı da belirtilir.Bundan sonra tevkif edilip hemen Roma’ya gönderilmesi ve prangaya vurulması emri çıkar.Galile,Papanın ayağına kapanacak kadar ürkmüştür.1633 de Roma’ya getirilen bilgini engizisyon huzuruna çıkarırlar.Engizisyonun korkunç zulmü Galile’ye işkence edip öldürmek değil,ruhî durumu her zillete müsait olan bu adamı sınırsız derecede alçaltmak olacaktır.Galile ilk önce 17 yıl evvelki ahitlerine ihanetten sorguya çekilir.30 Nisan celsesinde yüzükoyun yere kapanmış olarak kilisenin ayaklarını öpmekte ve “-Suçumu itiraf ederim,yazılarımda ahdime aykırılık kokusu vardır.”demektedir.Baskı arttıkça da; “-Şunu da itiraf ederim ki benim suçum boş bir hırstan ve cahillikten gelen bir şeydir.Arz ve Güneş hakkındaki yasak fikirleri müdafaa etmeyeceğimi göstermek için bana gerekli zaman verilirse bütün bunları yerine getirmeye hazırım.”  “-İlk ahdimi unutmuş olmamı mazur görünüz.Suçumu hafifletici sebep olarak ta ihtiyarlığımı ve acınacak derecede düşkün vücudumu göze alınız.”der.

   Bir Avrupalı tarihçiye göre Buruno’yu yakan mahkeme mi,yoksa şen’î vasıtalar ve kurtuluş vaadiyle böyle haysiyetsiz itiraflar koparmaya tenezzül eden yargıçlar mı daha fena hareket etmişti?

   21 Haziran celsesinde “-Kopernik’in fikirlerini terk ettim,sözlerimi geri alıyorum,bana istediğinizi yapın vazifem itaattir.” diyerek alçalmanın zirvesine ulaşmaya mecbur edilir.22Haziranda yüzlerce insanın önünde fikirlerinden dönme merasimi yaptırılarak hayatını şu zillet ifadesiyle korur; “Kopernik mesleğini müdafaa etmek yolunda Mukaddes Ofis’in emirlerine aykırı hareket ettim.Samimi kalb ile iddialarımı geri alıyor kiliseye aykırı her kanaate lanet ediyorum.”

   Tarihte,kanaatlerini kendi ağzıyla reddeden başka bir insan bulmak çok zor olduğuna göre bunu Galile’nin korkusuna değil,engizisyonun korkutma şekline bağlamak lazımdır.Kuvvetini,ihtiyarın zaafından almaya tenezzül eden engizisyon,ona manevî işkencelerin en ağırını revâ görmüştür.Bu bakımdan aslında zulme uğrayan Galile’nin şahsında hakikat arayıcılığı ve insan şerefi,zalim ise kilisenin ta kendisidir.(12)

   Engizisyonun kovuşturma bilançosuna bakılınca ürpermemek elde değildir.1227 ile 1493 arasında engizisyona kurban gidenlerin sayısı Roma’nın kovuşturmalarına kurban giden Hıristiyanların sayısından kat kat üstün olduğu gibi,engizisyonun işkence usullerinin yanında Romalılarınkinin pek basit kaldığı düşünülürse engizisyon tarihinin, insanlık tarihinin en karanlık sayfalarından biri olduğu söylenebilir.(13)   Halkın maddî ve manevî yardımıyla desteklenen engizisyon,Batı Hıristiyanlığının parçalanmasını en az 300 yıl geri atmaya muvaffak olmuştur.

   İsevîlere; Yahudilerin ve onların kışkırtmasıyla Romalıların yaptığı zulüm ve işkenceleri yukarıda Ernest Renan’ın İsa’nın Hayatı adlı eserinden takip etmiştik.Bu zulümler 313 yılında Roma İmparatoru Konstantin’in yayınladığı Milan Fermanıyla yeni dini himaye altına almasına kadar hemen hemen üçyüz yıl boyunca devam etmiştir.Milan Fermanıyla imparatorun topraklarında yaşayan Hıristiyanlar bir parça nefes almaya başlamışlardır.380 yılında vaftiz olan Roma İmparatoru 1.Thedosios’un Hıristiyanlığı Roma İmparatorluğunun resmî dini ilan etmesinden sonra durum tersine dönmüş,Hıristiyanlar devlet otoritesine sırtlarını dayadıktan sonra bu sefer kendileri Hıristiyan olmayan “aykırı inanlı”lara karşı onların daha önce kendilerine uyguladıkları vahşetin daha büyüğünü uygulamaya başlamışlardır.Böylelikle ilk İsevi’lerin intikamını fazlasıyla almışlardır.Hıristiyanların akıl almaz,havsala yakıcı zulümleri 1789 Fransız İhtilaliyle birlikte yeni bir kavramın doğmasına yol açmıştır.Batının kanlı tarihi içerisinde bu yeni kavramın ortaya çıkması özellikle papaz tasallutunu göz önüne aldığımızda gerekli,zorunlu ve anlaşılabilir bir durumdur.Her biri ayrı bir din olan yüzlerce kilisenin 1789 yılına gelinceye kadar birbirine savaş ilan etmiş olan dağınık yapılanmasına belki de bu ihtilal sayesinde dur denilmiş, toplumun kiliseler eliyle parçalanmış durumdaki yapısı devlet eliyle kontrol altına alınmış olabilir.

 

c)Laikliğin anlamı ve doğuşu:

   Şimdi bu noktada Laiklik kavramının tanımını vermeye gayret edeceğiz. Kavramın etimolojik açılımı bize en azından kavram hakkında bir ön fikir sağlayacaktır kanaatindeyim;

 (laîc=laiqe)Grekçe (laikos=  ‘halka’, kalabalığa, kitleye ait), Latince (laîcus) aslından alınmış Fransızca bir kelimedir.Lugat manasıyla ruhanî olmayan kimse,dinî olmayan şey,fikir,müessese,sistem,prensip demektir.Dinî olmayan,ruhanî bir mahiyet taşımayan fikir,müessese,prensip ve hukuka laik denildiği için,laik hukuk denince bundan dinî olmayan,esaslarını dinden almayan hukuk,laik devlet denince de dinî akîde ve esaslara dayanmayan devlet anlamak lazım gelir.Yukarıdaki açıklamalar ışığında laiklik şöyle tanımlanabilir: Sosyal,siyasî ve benzeri faaliyetlerin tümünde dinin hiçbir belirleyici tesirinin bulunmaması.

 Terim olarak lâiklik, Grekçe "laikos" sıfatından elde edilmiştir. Grekçe’de din adamı sınıfından olmayan, halktan kişilere "laikos" denilmekteydi. Lâtince’ye "laicus" ondanda Fransızca’ya "laigue" olarak intikal etmiştir.   Laiklik terimi Fransa’da 1870 li yıllarda kullanılmaya başlanmış Larousse’a 1873 te girmiş ‘laik olanın özelliği’diye tanımlanmıştır. Terim, ilkçağ Grek medeniyetinden sonraki yüzyıllarda, Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde, dînî düzenle kurulmuş bir toplumsal yapıda, din adamları sınıfı (clerici) dışında kalan müminler topluluğuna yunanca "laikoi" İtalyanca "laici" denilmekteydi. Fransızca’daki laicite, laic, laicisme sözcükleri bu kökten gelmiştir. İngilizce’deki "secularism", "secular" kelimeleri de dünyevîcilik, dünyaya ait anlamında laikliği karşılamaktadır. Ancak din ve devlet ilişkisi bakımından secularizm ile laiklik arasında bir fark vardır. Laikliğin, Grekçe bir kökten gelmesine Katolik, Ortodoks ve Fransız kültüründe kullanılmasına karşılık, ‘secular’kelimesi Latince kökenlidir ve Protestan, Anglikan Kilisesi, İngiliz ve Alman kültüründe kullanılmıştır. Secularism ,din ve devletin ayrı ayrı bağımsız kurumlar olmalarını savunurken; laiklik, Katolik Hıristiyanlığın etkili olduğu ülkelerde dinin, devletin mutlak otoritesi altında olması gerektiğini savunur. Dünyevîleşme anlamına gelen secularizm,dinî olan bütün kaideleri hayatın dışında kabul etmek demektir.Çoğunlukla laiklikle anlamdaş olarak kullanılmasına rağmen,secularizm bir hayat tarzını ifade eder,laiklik ise o hayat tarzının siyasî teşkilatını gösterir.Demek ki secularizm bu dünyanın anlamını yine bu dünyanın içinde bulur.Ötelere ait hiçbir düşünce ve inanca sahip değildir.

  Meydan Larousse’a göre; Felsefî bakımdan laiklik,iman ve inanç yerine aklın hakimiyetini kabul eden bir anlayıştır.Bu anlayışa göre devletin dine karşı çıkması gerekir.Siyasî açıdan laiklik,siyasi iktidarların dini kudretten ayrılmasıdır.Laikliğin hukukî anlamı,soyut olarak devlet ile dinin birbirine barışmaması şeklinde ifade edilebilir.

   Bugünün Garp memleketleri hukukunda laiklik,din ile devletin ayrılması ve devletin din,dinin de devlet işlerine karışmaması,memlekette mevcut din ve mezheplere karşı devletin tarafsız bir vaziyet alması,bunlardan hiçbirini diğeri aleyhinde hususi surette imtiyazlandırmaması,buna mukabil dinin de devlete karşı nisbî de olsa bir muhtariyet içinde ahlakî ve manevî hayatın nizamı olarak hüküm sürmesidir.(14)

   Laiklik din ile devletin birbirinden ayrılması,dinin manâ ve ruh âleminde ve ferdin hususi hayatı ile ailesi harîminde,devletin de madde ve cisim âleminde ve cemiyetin umumî hayatında hükümran olması demektir.Laik devlette din,vatandaşın ruhunda ve ahlâkiyatında,hususi ve manevî hayatında,devlet ise cisminde ve umumî münasebetlerinde hüküm süreceğine göre,ferdin ruhu ile cismi birbirinden ayrılmış ve iki ayrı kumanda merkezine bağlanmış olacaktır.(15)

     Devlet ve din ilişkileri değerlendirildiğinde bunların belli başlı iki kategoride düşünülebileceği fark edilir.Bunlardan ilkinde dinle devlet arasında sıkı bir ilişki söz konusudur.Buna göre devlet ya belirli bir din veya mezhebin esaslarına göre yönetilir ki buna “teokrasi” adı verilir ya da belli bir din ve mezhebi destekler yahut hüküm sürdüğü ülkedeki dinî hayatı kontrol ve idare eder.İkinci kategoride ise devlet ve din tam anlamıyla birbirinden ayrılmakta,ne devlet dinî alana müdahale etmekte ne de inançlar devlet işlerinde bir etkide bulunabilmektedir ki buna laiklik adı verilmektedir.(16)

    Laik anlayış devletler tarafından uygulamaya konunca siyasi ve hukuki nitelik kazanmıştır. Meseleye bu açıdan bakıldığında tanımını şöyle yapmak mümkündür;

   “Otoritenin ve hukukun kaynağı olarak ilahi bir kaynak ve otorite tanımamak, devlet otoritesini dini unsurlardan ve tesirlerden uzak tutmaktır” (17)

        Buraya kadar yapılan tanımlardan da anlaşılacağı üzere,hemen hemen bütün kavramlar hakkında olduğu gibi, Laiklik kavramı üzerinde de mutabık kalabileceğimiz bir tanım bulmakta oldukça zorlanıyoruz.Bu ülkede sosyal yapı cemiyetin hayat tecrübeleriyle değil,devlete egemen güçlerin zihinlerinde şekillenmiş kalıpların cemiyete giydirilmesi biçiminde teşekkül ettiği için, üzerinde anlaşabileceğimiz bir kavram bulmakta güçlük çekiyoruz.Bu yüzden zihnimizde şekillenen her kavramı tek tek yeniden hasaba çekmeli ve yeniden tanımlamamız gerektiği kanaatindeyiz.

   İşte yeri;        “İnanmıyorum, bana öğretilen tarihe!

                           Sebep ne,mezardansa bu hayatı tercihe?

                                                                                        (Muhasebe/Çile)

Laiklik, ortaçağın ikinci yarısından itibaren anlam değişikliğine uğrayıp, felsefî ve hukukî bir mahiyet kazanarak devlet yönetimi ile din ilişkilerinin bir tarzını ifade etmeye başladı.

Felsefî lâiklik, iman karşısında insan aklının kendisini yönetecek ilkeleri yine kendi apriori (=deneyden önce)ilkelerinden elde edebileceğine olan sonsuz inançtır. İmmanuel Kant'ın(1724-1804); "Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olamama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olamayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır.

İşte bu ergin olamayışa insan, kendi suçu ile düşmüştür; Bunun nedenini de aklın kendisinde değil, fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aranmalıdır."  ifadesi, Batı dünyasının kendi tarihindeki ‘aydınlanma çağı’ diye nitelediği dönemin felsefî lâisizmini dile getirir.

Siyasi lâiklik, devlet otoritesinin sınırlandırılmasının gelişmesinde, siyasî kudretin dini kudretten ayrılmasıdır.

Hukukî lâiklik ise, temel hak, özgürlük ve eşitlik ilkelerinden hareketle, doğrudan doğruya devletin yürütme organ ve ilkelerinden ayrılması prensibine dayanır. İlke gereğince devlet hiç bir dini tanımayacağı gibi, fertlerin bir dine sahip olma ya da dinî ihtiyaçlarını tatmin etmedeki tavır, davranış ve eylemlerinde mutlak özgürlüklerini kabul eder. Devlet, dinî kurallara dayalı kanunlar çıkaramayacağı gibi, dindarların dinî yaşantılarını olumlu veya olumsuz yönde sınırlandırıcı ilkeler dikte edemez.

Siyasî-hukukî bir anlam taşıyan "lâiklik" ile doktriner anlamdaki "lâisizm (=laicisme)" kapsam bakımından birbirinden farklıdır. Doktriner anlamda lâisizm, temelini fesefî lâiklikten alan ve bireysel ya da toplumsal hayatın en geniş bir biçimde dünyevî-uhrevî diye ikiye bölünmesini ifade eder. Bu anlamda din, iman, vahiy, ahlâk, ilim, sanat, hayat ve akıl gibi genel kavramların lâik fikir akımları çerçevesinde yorumlama girişimlerinin genel bir formudur.

Meselâ; "lâik ahlâk" denilince, dinî inanç ilkeleri ile ilişkisi olmayan, otoritesini ya toplumdan ya da ferdin vicdan ve iradesinden alan, kendisini akıl ilkelerine göre düzenleyen ahlâk anlaşılır. Bu anlayışın felsefî kökeninde, ilkçağın "mutlu olmak için nasıl yaşamalıyım?" sorusuna bireysel haz (=hedone) düzleminde cevap arayan, bireyin eylem ve isteklerinden hareket eden faydacı (=utilitarist) ilkeleri gözeten ahlâk söz konusudur. Lâik-utilitarist ahlâk yüzyıllar boyunca bizzat kilisenin daha sonra feodal senyörlerin çıkarlarına,1789 Fransız İhtilali sürecinde zengin elitlerin sermaye biriktirmesine, kapitalizmin evrensel sömürü anlayışının teşekkülüne ve nihayet, Marksist ideolojinin kurmaya çalıştığı siyaset teorisine kaynaklık teşkil etmiştir.

Lâik ahlâk, ahlâkî değer ve davranışların temelinden dini çekip almak; yerine din dışı, söz gelimi Liberalist veya Sosyalist ilke ve kuralları yerleştirmek demektir. Lâik ahlâk, zaman zaman toplumsal özelliklerde de ortaya çıkmıştır. Bu anlamda, dini ahlâk bir "Cemaat ahlâkı" iken; lâik ahlâk putlaştırılmış akıl olan üniversal aklı kendisine prensip olarak seçen bir "vatandaş ahlâkı"dır. Bu vatandaşlık ahlâkı Fransız İhtilalinde burjuva sınıfının çıkarlarını korumak için ihdas edilmiş ve ilkçağın ateizmini örnek almıştır. Böyle bir ahlâk da Kapitalist ahlâkın ilk kaynağıdır. Kârı ve kazancı tahrik eden her şey (Kapitalist anlayış çerçevesinde) ahlâktır. Böyle bir ahlâka göre dünyada kim daha zengin olursa, Cennette de o kadar rahat ve müreffeh olacaktır.

Siyasî-hukukî bir ilke olarak Lâikliğin varlığı tümüyle "teokrasi" diye nitelenen "dine dayalı tanrısal devlet" karşısında anlam kazanmaktadır. Bunun için lâikliğin açıklanabilmesi, tanrı ve din kavramlarının Batı tarihi içinde ne gibi bir anlama sahip olduğunu açıklığa kavuşturmaya bağlıdır.

Batıda Fransa ihtilâli ile gerçeklik kazanmış olan lâiklik, batı tarih ve kültür kavramı içinde özel anlamlar taşıyan theos-religion kavramında hayat bulan din-devlet ilişkisine "karşı olma" tarzında kurumlaşmıştır. Bu anlamda lâiklik, dünya tarihinin belirli bir kesitini işgal etmiş olan Greko- Lâtin medeniyetinin aşama aşama belirleyip şekillendirdiği, Avrupa’nın uzun ve karanlık tarihi gelişiminin sosyal, siyasal ve psikolojik şartlarının ortaya çıkardığı ve özellikle 1789 Fransız ihtilâlinden sonra devletin varlığını ve siyasî gücünü Hristiyanlık (Katoliklik) dini ve din adamları sınıfına karşı koruyabilmenin vazgeçilmez bir şartı olarak kabul edilir.

   Papalar ruhanî bir lider olarak her zaman kendilerini "Sezar'ın varisi" kabul ediyor, krallar ise "imparatorlar nasıl hükmederlerse krallarda öyle hükmederler" diyerek otoriteyi elde bulundurma adına kıyasıya rekabet ediyorlardı.

Batıda kilisenin otoritesini zaafa uğratan nedenlerden birisi de "akıl" olmuştur. Düşünce ve felsefenin, kilisenin etkisinde olduğu skolastik dönemde "akıl" Hristiyanlık teolojisinde inanç konularını kavranılır hale getirmenin bir aracıydı. Saint Clemens'in "anlamak için inanıyorum (credo ut intelligam)" şeklinde dile getirdiği ilke buna yöneliktir. Ancak akıl, dogmatik tutumu nedeniyle kilisenin kontrolünden uzaklaşarak muasırların elinde Rönesans çağının kiliseye karşı başlattığı çok boyutlu savaşın tek ve en önemli saldırı aracı oldu... Bunun için Rönesans, kilise dogmalarına karşı muhalefet olarak, insan aklının yeniden kendisini keşfetmesi olarak tanımlandı. İlkçağın din, inanç (deizm), sanat, tabiat olaylarının izahı, insanın bireysel özgürlüğü, evrenin yeni tanımı gibi konular Grek (Yunan) akıl geleneği içinde ama kiliseye aykırı bir biçimde yorumlandı. Bu "akıl-kilise" çatışması Batı tarihinde gittikçe bilim-din çatışması olarak özel bir nitelik kazandı.

Teokratik düzene bir başka darbe de, Reformasyon adı altında Hristiyanlık dini içinde meydana gelen büyük değişme-yenileşme hareketi tarafından vuruldu. Reformasyon, Rönesansın son dönemlerinde din-devlet ilişkisini yeni bir yorumla açıklıyordu. Bu yeni yorum tarzı Almanya'da Luther(1483-1546), Fransa’da Jean Calvin (1509-1564) tarafından temsil edilen Protestanlık idi. Protestanlığın temel görüşü "Din kendi kabuğuna çekilmeli, ruhbanlar manastırlarında ibadetleri ile meşgul olmalıdırlar ve dünya otoritesi sadece devletin olmalıdır" şeklinde özetlenebilir. Bu şekilde 18.yüzyıla gelindiğinde Batı medeniyeti geleneksel Hristiyanlık (Katoliklik) hüviyetinden uzaklaşarak, bunun cismanîleştirilmiş şeklini (Protestanlık) benimsedi. Eckehard, "Dinin doğrularının, kilise doğrularından değil, insanın gönlünün derinliklerinde yattığını, salt doğruluğun bireyde bulunduğunu, her dinsel inancın aslında bireysel vicdan işi olduğunu" vurgulayarak kilise inancından lâik inanca geçişin temellerini kurdu. Luthercilik, "katolikliğe reddiye, protesto" anlamına gelen protestanlık yoluyla, Katolik kilisesinin (dinin) devlet üzerindeki denetim ve otoritesine son verip bireyi vicdanî olarak kilisenin köleliğinden kurtararak devletçiliğin köleliğine geçiş yolunu açmış oldu. Böylece, Rönesans'ın son dönemlerine doğru Batılı aydınların aradığı, aslında mitoloji (efsane) ile karışık karizmatik liderlerin maniple edebileceği profan bir inanç şekli olan ilkçağın deizmi denilen "doğal din" ya da "akıl dini" akımının hızla yayılmasına zemin hazırlamaktı. Teokratik yönetim biçimi karşısında gittikçe güç kazanan siyaset teorileri de hızla gelişme halindeydi. Kilise, Roma İmparatorluğunun "hayaletine" bürünerek ökümenik bir imparatorluğun temsilcisi oldu. Oysa Rönesanstan sonra ilkçağın site-ulus devleti akımları Avrupa'daki milli krallıklar tarafından desteklenmekteydi.

Machiavelli (1469-1527), antik çağdaki ulusal nitelikli devlet anlayışı ile Rönesansın dinden koparılmış devlet anlayışını, yeni siyaset teorisi ile birleştirdi. O, "Hükümdar" adlı eserinde, "Bütün gücünü milletten alan devlet, milletin iradesinden başka güç tanımamalı" diyordu. Bu görüşüyle o, artık Avrupa’da kilisenin ruhanî otoritesinin yerini, millî-cismanî egemenliklere bırakması gerektiğini dile getirmiş oluyordu. Bu görüşler milli krallıklar tarafından da desteklenmekteydi. Çünkü milli krallar, kilisenin daha fazla işlerine karışmasını istemiyorlardı. Machiavelli'nin siyaset teorisi iki önemli varise sahipti. Bunlar, Montesguieu (1689-1755)ve J.J. Rousseaue (1712-1778)idi. Montesguieu'nun devlet teorisi papa veya krallar tarafından tek elde toplanan yasama, yürütme ve yargının birbirinden bağımsız olması gerektiği görüşüne, J.J. Rousseaue ise çoğunluğun iradesine dayalı bir siyasal rejim -İngiltere modeli parlamentarizm- önermekteydi. Her iki filozofun görüşleri Fransa'da patlak verecek olan 1789 ihtilâlini hazırlayan fikrin kaynağı oldu. Bunun yanında Voltaire'in(1694-1778) ilkçağ deizmine dayalı "doğal din" anlayışı da kilise dininin yerine önerilmiş bir din olarak yeni politik doktrinin bir parçası ve tamamlayıcısı olarak aydınlanma çağı aydınlarının inanç ve akidesini oluşturdu.

Fransa'da ihtilâl arifesine gelindiğinde Zümreler Meclisi (Etats Generaux) papalığa danışmadan Fransa'daki kilise mallarına el koymakla yetinmemiş, bir yeminle devlete sadakatlerini beyan etmelerini silah zoru ile temin etmeye yönelmişti. Bu durum kilise ile krallık arasında önemli sorunlar oluşturmuştu. Öte yandan kral ile kilise arasındaki ittifak ortak düşmanları olan senyörlere karşı devam etmekteydi. Yine ihtilâl arifesinde çok keskin ayırımlara sahip sınıflar sorunu, Avrupa toplumsal yapısının en önemli sorunu olma özelliğini göstermekteydi ve Avrupa'yı ihtilâllerin vatanı yapan geleneğin bir unsuru olarak birinci derecede bir etken rolündeydi. Kilise büyük ölçüde bu sınıflaşmayı teşvik etmiş, hatta sınıflaşmanın oluşmasına hem teorik hem pratik planda katılmıştır. Kilisenin metinlerinden birinde, "Tanrı insanlardan bir kısmının seigneur (toprak mülkiyetine sahip), bir kısmının da serf (toprağa ve seigneur'un mülkiyetine bağlı) olmasını istedi "der. (17).Fransa'da kral otoritesi sınır tanımaz bir genişlik göstererek bireyin en mahrem ve dokunulmaz haklarına uzanacak kadar aşırılıklar göstermekteydi. Kral kendisini canlı kanun olarak tanımlıyor, yargı, hiç bir hukukî ilke tanınmadan keyfi uygulamalarla yürütülüyordu. Bütün bunlar, Avrupa'da laik devlet biçimine geçişi hızlandırıcı etkiler olarak rol oynarken, sosyal yapıda önemli bir değişiklik teşekkül etmekteydi. Bu yeni teşekkül, burjuva sınıfıydı. Kral, senyörlerin etkisini kırmak için "kral imtiyazlıları" (kral burjuvası) adı ile bir toplumsal katman oluşturmuş ve bunlar kral parlamentosunun büyük bir çoğunluğuna sahiptiler. Burjuvalar kralın himayesinde gelişerek ekonomik yönden söz sahibi oldular ve statülerini (sermayelerini) korumak için krala, senyörlere ve kiliseye karşı örgütlü bir mücadeleye giriştiler. Burjuvalar yoğun pozitif etkiler altında kalarak kilise-krallık sisteminin metafizik temelini Fransa'dan söküp atmakla önlerindeki en büyük engeli atacaklarına inanmaktaydılar ve bunda yanılmadılar. 1789'da İspanya'dan sürülen Yahudi asıllı bir aileye mensup Marat'ın da aralarında bulunduğu burjuva sınıfı Bastille'i zaptederek tüm burjuvaları serbest bıraktılar. Arkasından 3 Kasım 1789'da "İnsan ve Yurttaş Hakları Beyannamesi" yayınlandı. Bu beyannameye göre, kanun hükümleriyle sağlanmış olan kanun düzenini bozmamak şartıyla hiç bir kimse, dinî de olsa kanaatlerinden dolayı tedirgin edilmemelidir.(18) İnsan Hakları Beyannamesi, bu ilkeleri ile doğrudan din-devlet ayırımını kabul ederek din ve dünya işlerinin birbirlerine müdahalesini reddederken her birinin kendi alanındaki özelliğini de vurgulamaktadır. Bu, aynı zamanda dünya ve hayat hakkında düzenleyici ilkelere sahip olmayan kilisenin ilkelerine de uygundur.

1789'da başlatılan ihtilâl ile, kralla beraber en büyük destekçisi kilisenin toplum-devlet hayatından tasfiye edilmesi sonucunu doğurdu ve yönetim burjuva sınıfının çıkarlarına hizmet edecek şekilde lâikleştirildi. Getirilen yeni rejim, anayasasını, servete dayalı (sansiter) bir iktidar oluşturacak biçimde hazırlattı. İhtilâlle Fransa'da değişen, sadece iktidar sahipleriydi. Doğuştan getirilen soyluluk iktidarı uzaklaştırılıp, mal ve servete dayalı bir soyluluk iktidarı kuruldu. İhtilâlciler, ekonomik ve sınıfsal imtiyazı olmayan halk yığınlarını açıkça aldatarak, onları kralın ve soyluların köleliğinden kurtarıp kendi köleliğine intisap ettirdiler. Bunlar halkın siyasal fikirlerini serbestçe beyan etmelerini, kraldan daha şiddetli bir şekilde engellemek için tedhiş ve terör kanunları denilen kanunlar çıkarttılar. Bunun için Fransa ihtilâli literatüründe bu kanunları uygulayan hükümete "tedhiş hükümeti", din aleyhine yoğun ve acımasız kovuşturmalar yapan Fransa lâikliğine de "saldırgan lâiklik" dediler.(19) İhtilâl, eski rejimin tüm kalıntılarını kan dökmeye doymayan bir tavırla kazımak yolunu tuttu.

Fransız ihtilâli, 1793 yılında tüm kiliseleri kapattırıp, kendi politikasına uygun olarak yeniden açtırdı. 10 Kasım 1793 tarihinde Notre-Dame kilisesinde yapılan hürriyet şenliği açıkça Hristiyanlık aleyhtarı bir mahiyet aldı. Chaumette, meclis önünde, halkın bundan böyle tabiatın verdiği ilâhlardan başka Tanrı da, papaz da istemediklerini söyledi.(20). Fransa lâikliği, böyle bir tutumla yoğun ateizm etkileri altında kurumlaşmaya başladığının göstergesini sergiledi. Birçok din adamı sadece papaz olma suçu ile yargılanarak -giyotinle- idam edildi. 18 Mart 1793 günü Convention meclisi, sürgün cezası alan papazların Cumhuriyet toprakları üzerinde nerede rastlanırsa tevkif edilerek askerî bir jüri önünde yirmi dört saat içinde yargılanıp hemen idam edilmelerini karara bağladı. Hatta sürgünde iken vatanlarına geri dönen papazlar, iki şahidin "Bu sürgün cezası almıştı." şeklindeki sözlü şahitliklerine dayanılarak, o papazların derhal 18 Mart 1793 kanunu kapsamına alınmasına karar veriliyordu.

Devrimciler, Fransa'da Yüksek Varlık dini adında bir "Cumhuriyet Dini" kurma yolunu seçtiler. 1794te Katolikliğin yerine geçmesini düşündükleri Yüksek Varlık dinini kuran ve düzenleyen bir kararname çıkardılar. Bu din Fransa'da Cumhuriyet Dini olarak kabul edilecek olan, aslında dünyanın gidişatına karışmayan Cicero'nun, M. Aurelius'un ve Voltaire'nin deizmi, yani ‘Akıl Dini’ idi.

Fransa'da kurulan bu "Devlet Dini", Cumhuriyet dininin iyi evlat, iyi baba ve iyi koca olmaktan ibaret bulunduğunu; Cumhuriyetçiliğin bir fazilet tamamlayıcısından başka bir şey olmadığını ilan etti. (21)Bu lâikleştirme doğrultusunda Katolik dininden ne varsa imha edildi, yasaklandı. Pazar günlerinin ibadet günü olması, Gregoryen takvimi, dini eğitim, açıkta bir dini kisve ile gezme gibi bir toplumun değerlerini yansıtan her şey Fransa lâikliği doğrultusunda şiddetle yasaklandı. 1795 yılında Convertion Meclisi katolik dinine kısmî bir özgürlük tanıyınca, halk iş ve gücünü bırakıp kiliselere akın etti. Çıkarılan kararnamede din-devlet. ayırımı açıkça korunmuş, vatandaşların din hürriyeti sağlanmış, devletin hiç bir din tutmayacağı, bunun için para harcamayacağı kararlaştırılmıştı. Ayrıca herhangi bir din adına açıkça yapılacak merasim ve bu merasime mahsus olan süs ve kıyafetler yasaklanmıştır. Dinî merasim ve toplantılar polis nezaretinde yapılacaktı. (22)Bu kararname tüm din adamlarının devlete bağlılık yemini etme koşuluyla din adamı olabileceğini de beyan etmiştir.

Napolyon iktidara geldikten sonra politik amaçlarla 1802 yılında papa ile konkordato imzalama yoluna gitti ve yeni bir anayasa hazırlattı. Bu anayasa'da "Fransa'da çoğunluğun dini katoliktir" şeklinde bir madde koydurarak ihtilâl lâikliğinden geri adım attı. Bu adım bir Avrupa imparatorluğunu elde etmeye yardımcı olacağı umuduyla Vatikan'da Papa'nın siyasî desteğini elde etmeye yönelikti. Napolyon'un konkordato rejimi 1905 Anayasasına kadar devam etti. 1905 yılında Papa (Vatikan)'nın konkordato'ya dayanarak Fransa'daki papazı istifaya zorlamaya kalkması, Fransa'nın din-devlet ilişkisini yeniden gözden geçirmesine neden oldu. Bu doğrultuda kabul edilen ilkeden birincisi; kamu düzenine aykırı olmamak koşuluyla, Cumhuriyetin, din, vicdan ve tören özgürlüğünü garanti etmesi; ikincisi ise, Cumhuriyetin hiç bir din tanımaması, hiç bir dine yardım etmemesi ve bütçeden ödenek ayrılmamasıdır.(23) Bu gelişmeler doğrultusunda Fransa'da lâiklik, hem siyasal hem hukukî açıdan din-devlet otoritesinin birbirinden ayrılmasını sağlamış oldu. Zaten teorik olarak Hıristiyan inançlarının sadece vicdanî oluşu, devletin bu ayırımda, dünya işlerini yerine getirmesi bakımından, aklî oluşu, lâikliğin ortaya çıkmasını ve kabulünü kolaylaştırmış oldu.(24)

  

   d)Laikliğe düşman akımlar:

1-Dini devletin emrine veren sistemler:

   Devlet nizamıyla dini idare etmeye soyunan bu akımlar kendi amaç ve hedefleri doğrultusunda dinde reform yaparlar,yeni mezhepler icad eder veya dine direktifler verirler.Dinî hayatı devlet menfaatine uygun olarak bir devlet kurumu halinde idare etmek isterler.Bu hareketlerini hakikate uygun göstermek için de her türlü kitle iletişim aracını kullanır ve dini, siyaset hayatının oyuncağı haline getirirler.(Faşizm,Nazizim,Sosyalizm)

2-Devleti dinin emrine vermek İsteyenler:

   Dinî devlet,dinin emirleriyle memleketi idare eder.Fertlerin her türlü hukuki münasebetlerini dinin kaide ve prensiplerine bağlamak ve onlarla düzenlemek ister.Böylelikle din,devletin otoritesini kendi emrinde bulur.(25)

   Laiklik kavramı ne şekilde tanımlanırsa tanımlansın gözden kaçırılmaması gereken ana düğüm noktası otoritenin kaynağı meselesidir.Otoritenin kaynağı İlahî mi,insanî mi olmalıdır?Laiklik kavramın tanımını kim yaparsa yapsın herhalde laiklikte otoritenin kaynağının beşerî olduğunu inkar edemez.

   Laiklik üzerine kalem oynatan her fert kendi ideolojik penceresinden bu kavramı açıklamaya çalışmaktadır.Mesela Niyazi Öktem’e göre; Laiklik rasyonalizmdir(usçuluk-akılcılık). İnsanın, doğanın ve toplumun kural ve yasalarını kendi aklı ile algılaması, kavraması ve yine kendi gücü ve aklı ile doğa ve topluma egemen olması, akılcılıktır. Aklın rehber alınması; safsata, hurafe bilim dışı açıklamaların, irdelenmemiş "nakillerin" atılması akıllı davranış modelleridir. Devlet yönetiminde bu yöntem izlenirse onun adı laikliktir. Başka bir anlatımla devlet yönetiminde din adamlarının yorumlarına dayanan dinsel, irdelenmemiş "nakiller" ilke olarak benimsenmişse o ülkede teokrasi vardır. Yok eğer bilimin, aklın sesi rehber alınmışsa laik devlet işte budur.Hüseyin Hatemi’ye göre; Laiklik ilkesinin maddi anlamı; İlâhi Vahiy ile toplumsal hayatın ilişkilerinin kesilmesi ve bu kesilmeyi sağlamak için de araya en çağdaş caydırıcı vasıtalarla takviyeli bir Pozitif Hukuk seddi inşa edilmesidir.Taha Parla’ya göre; Laikliğin en beylik (ve kısmî, dolayısıyla yetersiz) tanımı, din ile devletin/siyasetin ayrı olması. Ortaçağ'ın "iki kılıç" teorisinin türevi olan, her biri kendi yetki alanında (biri dünya, öbürü ruh işlerinde) egemen olan iki sektör ve temel meşruiyet normu söz konusudur. Kilise-devlet, cami-devlet, havra-devlet ayrıştı ama ikisi de vardır. Ya yetki alanlarını ayırıp barış içinde birlikte yaşarlar ya da iktidar için kapışırlar. (Ve laiklik bozulur.) Prensip, birbirinin kuyruğuna basmamalarıdır, uygulamada, terazinin kefeleri iner çıkar. (Nakaratı: 'Siyasette rakip olarak din adamı istemezük'tür.) Laikliğin bir başka -ve yine kısmi ve yetersiz- tanımı, din işlerinin devletçe/siyasetçe denetim altına alınmasıdır. Yine iki kılıç teorisinin türevi olan bu tanım, eşitlikçi fakat ayrı yanyanalık değil, eşitsizlikçi devlet/siyaset üstünlüğünü vaz'eder. Cemaat(ler), özerk bırakılıp azmasınlar diye, siyaset kadrolarının, devletin baskı aygıtlarının, sivil ve asker bürokrasilerin kontrolünde ve yedeğindedirler. Hatta din kurumu devletin, ayrışma ne kelime, bir parçası, bir dairesidir. "Laik(!)" devlet, "doğru dini", bordrolu devlet memuru din adamları eliyle yurttaş kitlesine öğretir. Risksiz harcı, toplumsal istikrar ve itaat temeline kendi koyar. Laikliğin bir üçüncü tanımı veya boyutu, dinin devletten, siyasetten, kamusal alandan (hukuk, eğitim, teamül, ahlak -sosyal ve bireysel-, psikoloji, epistemoloji vs.) gerçekten çıkarılmasıdır. Bu tanımın/yaklaşımın bir gereği de -yine hiç itibar etmediğimiz- devletin tüm dinlere/mezheplere/ din temelli olmayan, örneğin hümanist, vicdani inançlara eşit mesafede duran, hiçbirine ayrıcalık tanımayan bir hakemlik ve trafik memurluğu yapmasıdır. Eşit mesafede durmak, dini resmen de fiilen de siyasetten/kamudan ihraç etmektir. Bu doz sekülerlik ve sekülerlik ötesi için bir ara istasyondur.
 

 Laiklik hakkındaki görüşlerini Necip Fazıl Kısakürek’de 1950 Büyük Doğu’larında şöyle ifade etmiştir;

   Laiklik tabiri Fransız inkılabının bir icadıdır.Aslından inhiraf ettirilmiş ve zaten dünya ile alakasız bir din olarak yerleşmiş bulunan Hıristiyanlık gitgide kendi davasını kendi mümessilleriyle ayak altına alınca,Fransız İnkılabı sırf Hıristiyanlığı Hıristiyanlıktan ibaret bırakmak ve rahiplerin Hıristiyanlık dışı tasallutlarına engel olmak için laiklik ölçüsünü meydana getirdi. “Din,yani Hıristiyanlık,kendi kendisinden ibaret kalacak ve zaten müdahale salahiyetinden uzak bulunduğu dünyayı da kendi haline bırakacaktır.” Ölçü şudur:

Hıristiyanlık ruhanî nüfuz ve murakabesinde istediği gibi devam edebilir;fakat bunu,kendi nefsine uygun olarak,cismanî sahaya teşmil etmemelidir.

  Fakat bizde bunu ne bilirler ne de bildirmek isterler.Laiklik bizzat Hıristiyanlığa karşı tahdit edici bir engel değil,ruhanî nüfuzdan faydalanarak dünyayı idareye kalkan papazların nefislerine karşı bir maniadır.Bizde ise bunu doğrudan doğruya dini dünyadan ayırmak manasına alıyorlar.Bu işte muazzam bir cambazlık yapılıyor.Din,bizzat dünya hükümlerine malik olunca onu ya topyekun red ve nefyetmek yahut kabul etmek mümkündür.Herhalde dünyadan ayırmak mümkün değildir.Dini hem kabul hem de dünyadan ayrı mütalaa etmek,bütün mevcutları yaratan Allah’ı tasdik ettikten sonra,O’nun dünyaya karışmayacağını iddia etmektir ki,bu da abeslerin ve muhallerin şahı olur.

 Hem dünya,hem de ukbanın hesabını veren bir dine sırf Hıristiyanlığa mahsus hususi bir ölçü olan laiklik tatbik edilemez.Edilecek olursa o dini kaldırmak,fakat kaldırıldığını söylememek manasına gelir.Laikliğin İslamiyete tatbiki kabil olmayan bir ölçü olduğu hem gerçek laikler hem de kafirler ve müminlerce hakikattir.Onun içindir ki ben laiklik üzerinde müsbet veya menfi hiçbir hüküm izhar etmeden onun,bütün kainatı ihata edici dine mahsus bir ölçü olmadığını bildirmekle iktifa ediyorum...(26) Ve Konferanslardan;

 

    Birtakım vicdan baskılarından ibaret olan ve Şeriat hükmü ifade etmeyen,dünya nizamında hiçbir parmağı olmayan Hristiyanlık,Fransız İhtilalinden sonra meydana gelen ‘Laisizm’daha doğru kelimeyle ‘laisite’prensipleriyle dünyadan ayrıldı.Yani devlet işinden uzaklaştırıldı.Şeriat ve dünya hükmü olmayan bir dinin kendi kendine,papaz tasallutuyle ettiği küstahlıkları ve kendine yakıştırdığı salahiyetleri devlet,nefsinden ayırıyor, “-Sen kendinle meşgul ol! Vicdanlara baskı yapacaksan kabul edene yap,etmeyene yapma,fakat benden ayrı ol.”diyor.Avrupa’da laisite büyük dinsizlik cereyanlarıyla başladı,o ayrı…Ama direkt İsa dini zannedilen bir uydurma dine karşı yapılmamıştır.O halde dünyayı en küçük atomdan,en büyük cismine kadar bütün mükevvenatı ihata eden bir dinin ‘laisite’ kanununa tabi tutulması mümkün müdür,değil midir?....Ben bunun cevabını vereyim.Biz ne laikiz diyoruz,ne laik değiliz diyoruz.Birinden biri,ama söylemiyoruz.Laiklik,ne iyidir,ne kötüdür diyoruz.Dikkat edin onu da söylemiyoruz.Ama diyoruz ki,laiklik dünya hükmü olan bir din hakkında kabil-i tatbik değildir…Bir gün,mahkemede hakim bana sordu,dedi ki;

   “-Kuzum Necip Fazıl,zapta geçirmeyeceğim,hükümde de esas teşkil etmeyecek,şahıs olarak,dost olarak,dostluğa kabul ediyorsanız,bir sual soracağım.” “-Buyursunlar.” dedim.

   “-Siz laik misiniz,değil misiniz?”

Dedim ki; “-Efendim,böyle sual olur mu?Ben belki bunun için huzurunuzdayım.Ve şimdi anlayacaksınız laik miyim,değil miyim!Fakat bir şartla cevap veririm.Hem zapta geçmesi hem de hükme tesir etmesi şartıyla…” Ve devam ettim; “-Ben Allah’a inanıyorum,yani Halik’a,bütün âlemlerin Rabbına,nasıl istersiniz ki,Allah’ı ve onun emirlerini dünyanın dışında kabul edeyim.Şimdi ben laik miyim,değil miyim,siz karar verin!”(27)

   Sözü daha fazla uzatmadan bu konuda son olarak şunu ifade edelim ki; mesela ‘Sih’ dinine inanan bir kişi başına geçirdiği o özel sarığı müteal (=aşkın) bir varlığa inancının gereği olarak giyiyorsa laik değildir.Fakat o sarığı sih meclisinin aldığı “Sakıncası yoktur,giyilebilir” kararına binaen giyiyorsa laiktir.

DİPNOTLAR:

1-a)Milattan önce 2.yüzyılda ortaya çıkan bir Yahudi mezhebi (İslam Ansiklopedisi,T.D.V.)

   b)Ferisilik İsa’nın zamanındaki Yahudiliğin başlıca mezheplerinden biriydi. Ferisiler, büyük bir özenle Tanrı buyruklarını ve din yetkililerince saptanan kaideleri (yani, Yahudi Şeriatı’nı) tutmaya uğraşırlardı. Çevrelerindekilere dindar, “iyi insanlar” olarak görünürlerdi. Gerçi bir dereceye kadar iyiliği severlerdi, ama aynı zamanda onların arasında gururlanma, kendini beğenme ve başkalarını hor görme çok yaygındı. Çoğu zaman yoksul, zavallı kimselere karşı gerçek bir merhamet duygusundan daha çok, bencil bir sevap kazanma düşüncesi ve insanlar tarafından övülme arzusu, davranışlarını yönlendirirdi.

(Yusuf Çetin,Süryani-Ortodoks Toplumu Patrik Vekili)

2-Antik Filistin'in kuzey bölgesi. Ürdün Nehri'nin batısında kalır. Genellikle Hz.İsa dönemi ile bağlantılı konularda bahsi geçer.Bugünkü İsrail 'in kuzeyindedir. İsrail topraklarının üçte birine tekabül eder. Yukarı Galile, Aşağı Galile ve Batı Galile olmak üzere üç bölgeye ayrılır.

 


  3-(İsa’nın Hayatı-Ernest Renan-Sh-216,218)

4-(a.g.e-Sh-230)

5-a)(a.g. e.-sh-246-247)

   b) Yahuda adlı birinin yaşadığından 500 yıl önce İbrani Kutsal Yazılar'da, Tevrat'ın peygamber Zekeriya tarafından kaleme alınan bölümünde gelecek Mesih'in 30 parça gümüş karşılığı ihanet edileceği açıklanmıştı (bkz. Zekeriya 11:12-13). Orada İsrail halkı, İyi Çoban'ın sevgisine karşılık ölü bir köleye biçilen bedeli olan otuz gümüş vereceğini bildiriyor (Çık.21:32).

Bu peygamberlik sözü nasıl gerçekleşti? Halkın önderleri, İsa'yı ele vermeyi teklif eden Yahuda İskariyot'a otuz gümüş tartıp verdiler (Mat.26:15). Bu alışverişi yapan her iki taraf için de akıl almaz bir olaydı: İsrail'in ruhsal önderleri masum bir kişiyi soğukkanlı bir şekilde öldürtmeyi tasarladılar! Öte yandan, üç yıl boyunca İsa'yla yaşamış olan Yahuda dünyanın tek kusursuz insanına ihanet etti. (Kutsalkitap.org)

  6-(a.g.e.-sh-267-268)

7-(a.g.e.-sh.274-277)

8-(Hak Dini Kur’an Dili-M.Hamdi Yazır-Cilt-3,Sh-115-123)

9-(Büyük Mazlumlar-Necip Fazıl Kısakürek-Cilt-1,Sh-35-69)

10-(a.g.e,-cilt-1,sh-281)

   11-.(Will Durant,The Story Civilization,sh780-782)

12-(Büyük Mazlumlar-Necip Fazıl Kısakürek-Sh-313)

13- (Batıda Tolerans Fikrinin Gelişmesi,Hüseyin Batuhan,sh,182-183)

14-(Ali Fuat Başgil,Din ve Laiklik,Sh-157)

15-(a.g.e.,Sh-161)

16-(İslam Ansiklopedisi-T.Diyanet Vakfı- Cilt-27,sh;61)

17-(Selçuk Üniversitesi uzaktan eğitim programı)

18-(Fellicien Challaye, Mülkiyetin Tarihi, Çev. Turgut Altuğ, İstanbul 1944, s. 53).

19-(Mehmet Toplamacıoğlu, Din Sosyolojisi, Ankara 1983 s. 274)

20-(A. Aurald, Fransa ihtilâlinin siyasi tarihi, Ankara,1987, II, 656)

21-(A. Aurald, a.g.e., II. s. 740)

22-(A. Aurald a.g.e., II, 793,)

23-(Mehmet Toplamacıoğlu, Din Sosyolojisi, s. 278)

24-(İslam Ansiklopedisi-İsmail Çebi,C.4,Sh,7-11)

25-(Sosyoloji-Nurettin Topçu,Sh,72)

26-(20.1.1950-Büyük Doğu-sayı,15)

27-(İslam ve Öbürleri,Necip Fazıl Kısakürek,Sh268)

 

 

 

 

 

 

 

Giriş | Yeni Sayfa 234

Bu sitenin son güncelleştirilme tarihi 01/12/06 13/01/09