Giriş GÜNCEL YAZARLAR Resim-Karikatür Büyük Doğu Arşivi

BAŞYAZI

KİTAP ELEŞTİRİLERİ

KÖŞE YAZILARI

SİYASET

BASINDA GEZİNİRKEN

TARİH

SANAT

FIKIH

BİZE ULAŞIN

 

İMAN VE İSLAM ATLASI

(İTİKAD)                         Necip Fazıl KISAKÜREK

M E LE K
 

·         Allah’ın gözle görülmez, nurdan mahlûk, lâtif ve ulvi yaratıkları...
·         Memur bulundukları işlere göre sınıflara ayrılırlar.
·         Bir kısmı devamlı secde, bir kısmı rükû vaziyetinde... Bir kısmı eşya ve hadiseleri tasarrufa, bir kısmı da insanları korumaya memur... Her sınıfın isimleri ayrı ve sayıları bütün yaratılmışların üstünde...
·        Nefs illetinden arınmış ve hepsi masum ve mümin...
·        Diledikleri şekillere bürünebilirler...
·        Yemek, içmek, uyumak, erkeklik, dişilik gibi beşerî hallerden münezzeh... Doğmazlar ve doğurmazlar, acı ve keder çekmezler ve hiçbir zaaf eseri göstermezler...
·        “Yakınlar” tabir edilen Sultan meleklerin başında vahye memur Cebrâil... Kullara rızk tayiniyle mükellef Mikâil... Kıyamette “kalk!” borusu mahiyetindeki Sûr’u üflemekle vazifeli İsrafil; ve Allah’ın emriyle can alıcı Azrâil... Bunlar, melekler arası peygamberlerdir. Üstünlükte beşerî peygamberler, melek peygamberlerden; yüksek müminler, yüksek meleklerden;alt tabaka insanlar ise alt tabaka meleklerden yukarıda... Yani mücerret insan, mücerret melekten üstün...
·        Bu noktadaki sır, beşere secde emrini alan meleğin nefsten ve çileden kurtulmuş, insanın ise nefse müptelâ ve onu yenmeye davetli olmasındaki farktan geliyor.
·        Allah’ın göze görünmez, fakat şekil değiştirerek görünebilir, nur yerine mayaları ateş, başka mahlûkları da vardır. Bunlarsa meleklerin her ân Allah’ı tesbih, tenzih ve sadakat vasıfları dışında ve binbir noksan içinde süflî âlem tayfalarıdır. Şeytan ve maiyeti cinler... Bunlar doğarlar, doğururlar, ürerler, ölürler.
·        Şeytan, aslında isyana geçmiş bir melek değil, apayrı bir hilkat belirtir.
·        Melekte hilkat, teslimiyetin son haddiyle ve hiçbir fikir kargaşalığına düşmeksizin Allah’a bağlılık... Melek, (antitez)i olmayan imanı temsil eder.
 
 

K İ T A  P
 
 

 
·        Allah’ın, vahy meleğiyle peygamberlerine indirdiği kitaplar...

·        Rivâyete göre hepsi 104... Bunlardan 4 tanesi başlıca kitaplar... Geriye kalan 100’ü de ayrı ayrı suhuflar...
·        Başlıca 4 kitap, Dâvut Peygambere Zebûr, Musa Peygambere  Tevrât, İsa Peygambere İncil; ve topyekûn zaman ve mekânın Peygamberine Kur’ân...
·       Başlıca 4 büyük kitaptan bugün tek harfi değişmemiş, emin ve mutlak olarak elde bulunan, sadece Kur’ân...  Öbürleri zamanla aşınmış ve tahrifçi ellerde değiştirilmiş insan eserleri...
·       Bugün elde 4 ayrı İncil nüshasının bulunması, aslının ortada olmadığına riyazî delil... Bir şey 4 olunca 1 olmak, mevcut bulunmak haysiyetini yitirir.
·       Kur’ân’a ait mutlakiyet, onu kıyamete kadar hıfzedeceğini bildiren Allah’ın vaadiyle bugüne kadar tek harfi ve sesi üzerinde en küçük değişiklik olmamasıyla fiilen sabit...  Ve bu hususiyetiyle Kur’ân, Resuller Resulünün elinde mucizelerin en büyüğünü gösterici...
·       Kur’ân bildirisiyle, bütün insanlar ve cinler bir araya gelse onun tek kelimesine denk mâna vücuda getiremezler...  Kur’ân yazılı sahifeler halinde bir dağ başına inseydi, beşerî kelâm sureti içinde insan kelâmı olmadığı belli olurdu.
·       Kur’ân, genişliğine dış yüzü ve derinliğine içiyle Allah kelâmıdır, Allah ile kâim ve sonradan yaratılma (mahlûk) değildir. Kur’ân’ın nazil olduğu zamanlardaki hâdiselerle ilişkisi, onun, zaman ve mekândan münezzeh, ezelî Allah kelâmı olmasını engelleyemez. Zaman ve mekân çemberinde tutsak akıl, kendi sınırı içinde ve kendisine göre hesaplarla bu derinliğe ulaşamaz.
·       Niçin şiir yazmaz olduğunu soran Hazret-i Ömer’e Şair Hassân’ın verdiği cevap, Kur’ân’ı belirtmekte en ileri duygu: “Kur’ân indikten sonra dilimi yuttum!”...
·       Kur’ân’da bütünlük ve defalık ifade eden kısımlar “Sûre”, sûrelerin yine mâna bütünlüğü içindeki bölümleri “Âyet”...
·       Sûre sayısı 114, âyet sayısı da 6666... Bu rakamların gizli delâletler bakımından hepsi sır, her kelimenin ötesindeki mâna ufku sonsuz; ve bazı sûrelerin başlarındaki “Elif-lâm-mîm” gibi kelime teşkil etmeyen harfler de, Sevenle Sevilen arasında şifreler...
·       Besmele, sûrelerin arasını ayırmak için nazil oldu.
·       Sûreler sıra halinde değil, karışık olarak inmiş ve sonradan Allah’ın emriyle tertibe girmiştir.
·       Kur’ân’ı noktası noktasına büyük bir titizlikle hâfızasında saklayan sahabîlerden toplayıp kaleme almak ve sahifeler üzerinde perçinleştirmek fikri Hazret-i Ebûbekir ve Ömer’den başlar ve tam gerçekleştirilmesi Hazret-i Osman’a nasib olur.
·        Kur’ân tefsirine kalkışmak cüretlerin en korkuncu ve bu iş el atışların en korkulusu... En büyük tefsirci Kâinâtın Efendisi ve sonra onun mânevî mirâsına nâil büyükler...
·        Hadîs meâli: “Kur’ân’ı kendi anlayışına göre yorumlamak küfür...”
·       Bir kimse “ ben Kur’ân’ı kendi aklımla tefsir ederim!” dese de yorumlaması tefsircilerin en büyüklerinden Beyzavî tefsirine eş çıksa, yaptığı iş, iddiası bakımından yine küfür...
·       Kur’ân’da zâhirî mâna ve delâletler, olduğu gibidir, muhkemdir ve hüküm değiştirici yorumlardan münezzehtir.
·       Kur’ân, Kur’ân’dır, “Arapça” tavsifinden mücerrettir ve sadece Arapça üzerine indirilmiş Allah kelâmıdır.
·       Kur’ân Arapçadır denilemeyeceği gibi, zâhirî meâllerinin şu bu lisana nakline de “o dilde Kur’ân” demek yine küfre varır. Kur’ân’ın bu ölçüyle, zâhirî meâl ölçüsüyle dünyânın bütün dillerine nakli câiz, hattâ lâzım... Ama bu nakillere Kur’ân dememek de şart... “Tercüme” kelimesi de yersiz... Âdi dillerde hiçbir tercüme aslını tutamaz, ya eksik ya fazla kalırsa, hiçbir eksikliğin semtine uğrayamayacağı Kur’ân’ı tercüme edebilmek iddiası nereye varır?
·       Kur’ân, içinde musiki şuuru olmayan bir vecd sesiyle okunur ve asla teganni edilemez.
·       Kur’ân’a dinî ölçüyle tertemiz olmadan el sürülemez ve onu ibadet, duâ, devâ, ölmüşlere ithâf şeklinde okumanın, bulundurmanın, taşımanın ayrı ayrı edeblerine ve şartlarına riâyet gerekir. Hele kur’ân’ı üfürükçülük, âdi fal, sihir gibi kötü maksatlara alet etmeye kalkışmak cinâyet...
·       Kur’ân aslî telâffuziyle hiçbir yabancı harfe teslim edilemez. Kur’ân’ı okuyamayıp da bazı sûreleri ezberlemek isteyenlerin, onları bilenlere okutması ve ezberlemesinden başka çare yoktur. Veya harekeli Kur’ân harflerini öğrenmesi...
·       Namazda ve niyâzda Kur’ân okunur ve dinlenirken dış mânalar üzerinde aklı çalıştırmadan o ruhu kelimelerin esrâr buğusu içinde engin ufuklara salmak, vecd ve haşyet noktasından Allah kelâmına gösterilecek saygı...
 
 

R E S Û L
 
 

·        Resûl, Allah’ın rahmetiyle, kullarına yolu göstermesi için gönderdiği zirve insan...
·        İlk defa bu sıfatla yeryüzüne ayak basan ve peşinden çoğalan insan; çağlar ve devirler boyunca nice resûller gördü.
·        Resûl müstakil şeriat ve aslî nizâm sahibi, nebî ise kendisinden önceki veya zamanındaki resûlün şeriatına tâbi olan...
·        Her resûl aynı zamanda nebî, fakat nebî resûl değil... “Haber getirici” mânasına “peygamber”, her ikisini de toplayıcı bir isimlendirme...
·        Resûller, insânî hakikat yönünden en hâkir bir fertten farksız, fakat kendi öz hakikatiyle erişilmez derecede üstün...
·        Her resûlün kendi ismiyle çerçevelenen bir öz hakikati vardır ve bunları Şeyh-i Ekber Muhyiddin-i Arabî  “Füsus” eserinde derinliğine göstermiştir. Bu hakikatler arsında en yücesi, “hakikat-i ferdiye” olan Muhammedî hakikattir.
·        Âdem Peygamberden yola çıkan risâlet sancağı, peygamber eline teslim edile edile Resûller Resûlünde sâhibini buldu ve böylece Gaye-İnsan ve Ufuk-Peygamber zaman ölçüsüyle de ilk ve son oldu.
·        Hazret-i Âdem cennette nurdan harflerle Tevhid Kelimesini ayniyle görmüş ve Kâinatın Efendisini kastederek, Allah’tan, onun yüzü suyu hürmetine bağışlanmasını dilemiştir. Evet, hem ilk, hem son...
·        Varlığın tâcı, ruhunun yaratıldığı demde Âdem Peygambere ait vücut balçığının, yerde henüz ruh üflenmemiş olarak yattığını bildirir.
·        Evet; İslâm, bütün resûller boyunca tek ve mutlak din halinde bayrağın elden ele teslim edilmesiyle topyekûn zaman ve mekânın Peygamberine gelmiş ve onda son kemâl derecesini bulmuş, tamamlanmıştır.
·        Demek ki, resûller bir çok olsa da din tek, o da İslâm...
·        Peygamberlerin cümlesi erkektir, kadından peygamber gelmemiştir ve hepsi Resûller Resûlüne dek belli başlı  bir zaman ve mekân ile kayıtlıdır. O ise bütün zaman ve mekânın, her renk ve dilden insanların ve cinlerin Peygamberi...
·        Resûller arasında derece şöyle: Son dört basamağın en üstünde “O var diye kâinatın yaratıldığı” Varlığın Tâcı... Sonra Hazret-i İbrahim, sonra Hazret-i Musa ve sonra Hazret-i İsa...
 
Lâkapları da sırayla şunlar: Allah’ın Sevgilisi, Allah’ın Dostu, Allah ile konuşan, Allah’ın Ruhu... Sevgili dâimâ en üste...

·        Peygamberler mâsum, emânete sâdık, âdil, günahlardan, kötülük ve çirkinliklerden münezzeh... Bazı hatâlara düşseler bile Allah tarafından düzeltilirler; ve onların beşeriyet gereği düştüğü hatâlara günah değil, “zelle” tabiri kullanılır. Umumî mânada her türlü nakz, noksan ve ayıptan arınmış... Onlardan herhangi birine beşerî düşüklüklerin herhangi birini isnat, imanı bozar.
·        Resûllerin sayısı bir nakle göre 313... Kur’ân’da isimleri geçen 28... Hakikatte adetleriyse belirsiz... Bu arada, Zülkarneyn, Lokman, Uzeyr gibi, “peygamber mi, velî mi?” gibi üzerlerinde ihtilâfa düşülenler de var... Meçhule hürmet ve Allah’ın gizliliklerini yine ona havale etmek ve kaba teşhis ve tespitlerden kaçınmak biricik usul...
 
 

 
 

 
 

S O N   G Ü N
 
 

·        Süreklilik içinde süreksizliğin, süreksizlik içinde sürekliliğin iki zıt cereyan halinde aktığı bu âlemde, küçük neticeleri büyüklere, büyükleri daha büyüklere ve daha daha büyüklere bağlaya bağlaya toplayan bir neticeler neticesi ânına inanmak ve haberini dinden almak en müspet ve mutlak bir bedâhet duygusu...
·        Bu anlayışa bugün müspet ilimlerde şahitlik etmekte ve kâinatın sonuna ait hesaplar içinde kıvranmakta...
·        Her şey gibi, bitmez görünen sayıların da biteceği, bütün kemmiyetlerin buhar olup uçacağı, tek keyfiyet ve (1) de toplanacağı bir son had ve gün gelecektir ve ismi Kıyâmettir. Haberini Resûller getirmiş ve çizgisi çizgisine resmini yine onlar çizmiştir.
·        Mücerret hakikat diye bütün insanlığın kabul ettiği, ama herkesin kendine göre yorumladığı bir şey var ya.... Hakikate “öyle bir şey yok!” diyen henüz olmadı. İşte bu ulvî ve müşterek nokta, kitaptan takvime, sözden nefese kadar SON mefhumunun yerini dinde bulur.
·        Sebep ve netice; ve sebeplerin bütüniyle neticelerin bütünü... Bu iki kelime üzerinde düşünen insan kafası, parçaları bütünleştirici zarûrî bir ilimle Son Güne, Hesâp Gününe inanır.
·        İman, işte bu Son Günde sosuz saâdetin kapısını açarken, sonu yoklukta kabûl eden küfür de yine sonu olmayan hüsran âkıbetine aynı günde şahit olur.
·        İsrâfil’in Sûr’u, ölülerin mezarlardan fışkırması, göklerin bohça gibi katlanması, yıldızların toz zerrelerine dönmesi, Mahşer arsasının açılması, çığlıkların mesafeyi yenmesi, Sırât, sağ, sol ve arkadan, yanlardan uzatılacak amel defterleri ve her şeyi ile Son Gün, Hesap Günü...
·        “Hesaba çekilmeden nefslerinizi hesaba çekiniz!” hadîsinde, küçük ve büyük bütün sonların hesabı vardır.
·        Kâinatın, yüzü suyu hürmetine yaratılmış olduğu Resûl “Size kocakarıların imanı lâzımdır!” buyururken, hakikat bilinen vehimlerin sözde gerçekçi ve mantıkçı budalalarına karşı, hayal sanılan hakikatlerin arasını kocakarıdaki teslimiyet bünyesi içinde fasletmekte; ve böyleyken iki tarafın sınırını sıhhatle çizmekte, birinden öbürüne yol bırakmamaktadır.
·        Son Gün üzerinde Kur’ân ve Hadîsten başka, teşhis ve tespit kudretinde bir kaynak yoktur. Kocakarıların teslimiyet anlayışı, evet; fakat öz hayali, asla!.. Dinde her şey bu iki çizgiyi ayırabilmekte...
 
 

KADER – HAYR – ŞER
 
 

 
·        İşte, akıl adına içinden en çıkılmaz ve devir devir nice fesat ve ayrılıklara sebep olmuş mesele! Kader, yani hayr ile şer!..

·        Kul, her fiili ve karşısına çıkan her hadiseye karşı tavriyle trenin rayları, veya atılan taşın mahreki gibi, önceden biçilmiş, takdir edilmiş âkıbetler üzerindedir; ve hayr ile şer yalnız Allah’tandır.
·        Böyle bir inanç, aklı son haddine ve zihni sır idrâkine vardıramamış nasipsiz insanlar için kavranması imkânsız bir mesele teşkil eder; veya mahlûktaki müstakil irâdeyi inkâra, yahut bu irâdeyi mutlak kabul etmeye götürür. İkisi de küfür...
·        Kişinin hem irâde sahibi olması, dilediğini yapmak iktidârına sahip bulunması, hem de bu sahipliğin üstün bir kudrete bağlı kalması ve kendisinden ayrılması arasında akılla doldurulamaz bir tezat uçurumu vardır; ve insanın zâti iktidârına göre kurduğu nispetlerle muhal görünücü bu işi yapabilendir ki, Allah’tır.
·        Kaderin akılla bundan daha ileri bir izâhı olamaz; ve dâva, her işte olduğu gibi, zevk ve sır anlayışına kalır.
·        Bu mesele üzerinde en güzel izâhlardan biri, 14. Asrın yenileyicisi büyük irsad kutbu Abdülhakîm Arvâsî Hazretlerinin aklı susturucu şu kıyâsıdır: “Allah seni yaratır da ne yapacağını bilmez mi?” İşte kader!... Mahlûkların neler yapacağını bilmekle, onları fiillerine ve fiillerini kendilerine göre yaratmak arasında gayet ince bir münasebet vardır ve bu nokta üzerinde aklın tökezlememesi için daha ileri bir izâha yer yoktur.
·        Kaderin yine akla hitap edici izahlarından biri de, “fiillerin fâili kul, hâliki Allah” düsturu...
·        Neticede kader, bir amel, iş görme meselesi olmak yerine mücerret itikad işi olarak karşımıza çıkıyor ve iyi kötü hiçbir işde “kaderime göre davranıyorum!” hükmünü kabul etmiyor; hattâ böyle hükümleri küfür sayıyor.
·        İslâmda kader itikadı derin ve gerçek mümini sıkmaz ve iradesini kösteklemez. O iradesiyle ne dilerse yapmakta hür yaratılmış olan insan bu kâmil hürriyet içinde kuşatılmıştır. İnsan, kaderi, kendi sınırlı iktidarına nispet ettikçe çözemez ve büsbütün düğümlemiş olur ve kendisini ya fiilinin yaratıcısı, yahut kaderin mahkûmu ve her türlü teklif dışı bilmeye kadar gidebilir. “Sünnet ve Cemaat Ehli” itikadınca insan cüz’î iradesiyle hür, emirler ve yasaklarla mükellef, küllî irâde gereğince de ilâhi hükme tâbidir ve bu nokta İslâmın en ince muvazene anlayışından biridir. Hattâ sapıklığa düşmemek bakımından başlıcası...
·        Kul ne fiilinin hâliki, ne de dış plânda mecburudur.
·        Kuldaki cüz’i irâde, akıl sır ermez küllî irâdeye nispetle küçüktür; yoksa Hakkın nimeti olarak büyük... Ve kalbleri iki parmağının arasında dilediği yöne çeviren İlâhî irâde güneşi altında bir kibrit alevi bile değildir. Öyle cılız bir kibrit alevi ki, bu haliyle yine dünyayı ışıldatmak imkânına sahip... Ama kader neyse, olan ve olacak olan o...
·        Batılı bir filozof “farzedelim ki, ben dilediğimi yapmakta serbestim; ama dilediğimi dilemekte acaba serbest miyim?” diye düşünmekle, yine kadere bağlı aklın tepe noktasındaki durağına yaklaşmış oluyor.
·        Vebâ mıntıkasından ayrılırken “Allah’ın takdirinden mi kaçıyorsun?” diyenlere “evet, Allah’ın takdirinden kazasına sığınmaya gidiyorum!” karşılığını veren Hazret-i Ömer, kader ve kazayı belirtmekte en yüksek seviyeyi gösterdi. Kader ezelden takdir edilen, kaza ise ânbean zuhura gelen...
·        Kaza, kaderi değiştirmez, fakat İlâhî kudret yönünden her şeyi ânı ânına ve hiçbir tezâda düşmeksizin cevaplandırır.
·        Hayr ile şerrin de kaderle sıkı sıkıya alâkası var... kader mahsulü olan hayr ve şer, elbette ki, Yaratıcının emrinde ve onlar da neticeleriyle bilinmez şeylerden...
·        Hayrı doğruca Allah’a bağlayıp, şerri, yine Hakkın kudretiyle nefse ircâ etmekte derin bir edep sırrı yatar.
·        “Nice Hayr görünen şeyler vardır ki, şerdir ve nice şer görünenler hayrdır; ama siz onları bilemezsiniz!” meâlindeki Kur’ân buyruğunda, aklımızı kuşatan ve her şeyi Kuşatıcının emrine bırakan bir vecd anlayışına yol aramak... İşte anlatış yolu!..
·        Kaderi kendi sınırlı kudretine göre ölçen akıl, sınırsızı nasıl ölçebilir?..
 
 

ÖLÜMDEN SONRA DİRİLMEK
 
 

 
·         Sade ruhlarımızın yeni ve gerçek bir hayata kavuşmasiyle değil, tekrar cesetlerine dönmesiyle, ruh ve madde içiçe, ölümden sonra dirileceğiz. Bu âkıbet vaad olmak yerine bir tebliğdir ve her türlü “nasıl olabilir?” şüphesinden münezzehtir.

·         Böyle bir oluşu imkânsız gören maddeciler, ölülerini yakar, bir avuç kül halinde etiketli kavanozlara yerleştirir ve duvarlara çakarken, binlerce yıl önce, ölülerin yemek yediği zanniyle Firavun mezarlarına erzak döşeyen putperestlerden daha geri bir anlayışa sahip...
·         Vehhâb olan Allah, verdiğini geri almayacak, mükâfatı ve cezasiyle sonsuzluğa teslim edecektir.
·         Bu dünyada kaskatı görünen her mevcut, dumandan bir vehim, öbür dünyada ise her şey en sert gerçek...
·         Ölüm hak ve Kıyâmet günü dirilmek, emir...
                             (İman ve İslam Atlası’ndan Sh-24-34)



 

 

 

 

 

 

 

Giriş | Yeni Sayfa 253

Bu sitenin son güncelleştirilme tarihi 16/06/07 13/01/09