Giriş GÜNCEL YAZARLAR Resim-Karikatür Büyük Doğu Arşivi

BAŞYAZI

KİTAP ELEŞTİRİLERİ

KÖŞE YAZILARI

SİYASET

BASINDA GEZİNİRKEN

TARİH

SANAT

FIKIH

BİZE ULAŞIN

YANLIŞ ADRESE GİDEN  MEKTUP  /  Mustafa ÖZER

 

Babam da babası gibi davranırdı. Bütün amacı benim okumamı sağlamaktı. Dahası, ikide bir vücut hikmetinden vurur konuyu bizim alacağımız üniversite diplomasına bağlardı. Bazan da varoluş nedenini bizim diplomalarla aynı olduğunu söylerdi. Nedenler değişse de aynı sonla biterdi. İlkokulu bitirirken “doktor bey” ünlemeleriyle komşulara sofra ve masa donatmışlardı. Küçüklüğümden kalan belli başlı ilk anıdır diyebilirim.

            Dedem efsane düşkünü ittihat terakkicilerle epey dostluğu ilerletmiş bir tantanacıydı. Alnının ortasına yakın sağ yandaki yara izini soranlara Bulgarların pususuna düşünce aldığını söylerdi. Oysa hovardalığı yüzünden hem de İstanbul’un göbeği Cağaloğlu’ nda laf attığı bir hanımın çaça ökçesinden aldığını söyleyemezdi. Kendini tarih sanır ona göre olaylar dizerdi.

Yaşadığı dönemi tömbeki yapıp nargilesinde fokurdatıp her akşam üstü tüttürme keyfine diyecek yok. Gür ve uzun beyaz sakalını parmaklarını kıskaçlayarak  tararken “eh artık oğullarımı memuriyetlere yerleştirdim gürül gürül devlet ceplerine akıyor.”derken babam gerçekten görülmeğe değer, mikroskobun altındaki bir cismi gözlediğimizde “bu da nesi!” diye küçük dilimizi yutacak oluyoruz ya: dedemin yanında babamda mikroskop altındaki cisme dönüyor.

Dedemin gözlüğünde olduğundan çok büyürken, kendi gözlüğünden olduğundan daha da küçülüyordu. Bu yüzden olacak ki “buluğ çağına” değin beni konuşurlarken annemlerin yanına gönderirlerdi. Bense paşa dedemin masallarını pek sevdiğimden bir yolunu bulup odada kalmayı sağlardım. Kah karyolanın altına saklanırdım kah boş bir yere uyur gözükürdüm ama çoğunluğu kardeşim Melike’ nin jurnali ile saptanır odadan ayrılırdık.

Melike’ ye artık masamın düzenli olmasını emrediyor ara sıra su getirtiyordum. Sofra başında aileyi bekletmem olağan bir durum halini almıştı. Babamı annem yatıştırıyor; “çocuğun dersleri ağırlaştı artık hem zayıfı da yok” dediğinde akan sular duruluyor. Ama babam odasına çekiliyordu. Yemek ya yenmeden ya da biraz azalıp kaldırılıyordu. Gerçi tüm sıkıntı benim yüzümden değildi. Ben taşacak bardağın son damlası oluyordum. Bir yandan dedemin ölümü bir yandan Melike’nin yaklaşan düğünü aileye sıfırı tükettiriyordu.

Gün geçmez ki annemden bir liralığı kopartmak için girmediğim renk kalmasın. Lise bitiyor bu yıl. Olgunluğu da kazanacağım apaçıktı. Çünkü dünya diye, ideal diye diploma, kafamı dört bir yanıyla tutmuştu.

Sabriye ile tanıştığımdan buyana evin kütüphanesi de açılıyordu. Sabriye ‘ nin sarışın dünyası beni bilmediğim bir eşiğe getiriyordu. Önceleri Balzac ‘ a göre Stendhall’ i, Dostoyevski’ ye göre Tolstoy’ u değerlerken artık her şeyi Sabriye ‘ ye oranla değerli yada değersiz buluyorum. Hiç unutmam bir gün “yeter sevgilim gözlerimi övdüğün” demişti. Bu olaydan bir gün sonra Sabriye “Gözlerinde kendimi görüyorum ve onu anlatıyorum” diyemedim diye kırılan onurumu ondan kaçmakla onarmaya çalışmıştım.

Sabriye benim bir başka yanım olmakla sürdü geldi. Ama Sabriye’ siz olarak. Dedemin zevkleriyle alaturka-alafranga arası. Mülkiyeye girdim. Devletin halkına kapalı olduğu bir dönemde dünyaya gelmiştik. Evimiz de tümüyle gitgide bizi sıkıyordu. Ne Atatürk orman çiftliğinde gönlümüz şen oluyordu ne de yılda bir haftalık  yaptığımız Beyoğlu gezisi.

Bursumla babamdan gelen harçlığı ateş çemberi yapıp ortasından atlamaya çalışıyordum. Ya bağrım yanıyor ya kaşım kirpiğim ütülüyor. Kendime bir frak bile alamadım bu yıl. Babamın yaptırdıklarıyla yetiniyorum.

Yıllar güneşe takılmış kuyruk gibi kayıp kayıp geçti. Mülkiyeyi bitireli iki yıl olmasına rağmen yarım olmak şöyle çeyrek bir kişiliğe eremedim. Avrupa da doktora için devletin açtığı sınavların hiç birinde şans bize gülmedi. Şans diyorum çünkü CHP’nin ileri kademelerinden hiç çevre edinememiştim. Benim daha büyük korkum bu gidişle elimdeki basit memurluğu bile koruyamayacağım duygusuydu.

Ticarete atılsam bile partinin aracılığını sağlamam gerekli. Ben kalkıp da fabrika kuracak değilim ya. Devlet ihalelerini düşünüyorum. Bu ise şimdilik  Sabriye duyarlığından bir adım öteye geçmez.

Başarının  kaynağını da bu arada öğrendim. Kültür bakanlığında görev aldıktan sonra dedem gibi bir yandan blöflü kulaç atarken partinin gözüne girecek eylemlere atılıyordum. Partideki huzursuzluğu sezdim ve araya böylece girdim.

O yıl doktora sınavımı kazandım. Kazanır kazanmaz göreve istifa mektubu gönderdim. Ve müsteşara hem bir “Allahaısmarladık” diyelim hem de daha çok bursun sağlamlığını gidiş ve oradaki davranış kurallarını sorayım diye çıktım. İsmet paşanın yakınlığıyla övünen müsteşar genç Türkiye’ nin bizim omuzlarımızda uygar uluslar düzeyine çıkacağıyla söze girdi, eski anılarını anlattı. Çarıkla gezdiğini günlerinin aç geçtiğini anlattı. Devletin sayesinde elinin ekmek sırtının frak gördüğünü ilerde daha da yükseleceğini sözlerine ekleyerek güzel bir nutuk çekti sıkılmıştım ama dinlemek zorundaydım. Başarının sırrı burada neylersin. Hele hele en çok kızdığım masanın üstünde duran cama işlenmiş müsteşar Kemal Kabarık’ ı çevirip evirip bana okutması ve güzel yazıldığının benim onaylamamı istemesiydi.

 Sınavdan bu yana bir buçuk ay geçti çevremi düzene koydum ve Sirkeci’ ye yöneldim. Yollar yanılmasın diye biraz da çakır keyiftim.

Yaz sıcağı demirlerde daha değişik ve gerçeğe daha uygun duyuluyor. Bu sıcağı duya duya trene adımımı attım.

İsviçre’ de doktoranın durağı vardı. Fribourg’ a kadar uzandık. Bir yaz ve kışı orada geçirdik. Savaş iyice dinmiş anlaşmalar yapılıyordu dizi dizi. Bu yüzdendir ki sakin olan İsviçre birazcık renkli sayılırdı. 945 ağustosunda yıllık izin yapmak için baba ocağına döndüm.

Evde her şey durgunlaşmıştı. Benim muradımı görmek isteyen mütekaid Emin efendi ve hanımının dualarından başka ses ve harekette kalmamıştı.

Melike ve Endam’ın çocukları da arada bir evi alt üst etmeseler evde canlı yok sanılacak.

Geldiğimin üçüncü akşamı Melike’ ye ilk kez “abla” demiştim. Onu öyle ihya etmiş olmalıyım ki tüm mektuplarım söz konusu ediliyor. Albümler yeğenlerimin ellerinde canlanıyordu.

Bir ara elime mektup verdi Melike. Zarfı gösterdi bizim evin adresi vardı üstünde. İçinde ise “can Sabriye ile başlayan giriş.

‘Beni evlendirme sözünü’ açmak için bu  “girizgah” gerçekten gereksizdi.Ben övendire gibi integralden hoşlanmayan, hiçbir hiperbol ve parabole hatta eğik düzleme bile pabuç bırakmamış biriyim.Bu taltif bir marifet göstermemle ilgiliyse,artık dolambaçlı ve imayı çimdikleyen hiçbir gidişe tavrım yoktu.Kısacası nedenini ben de pek anlamış değilim.Belki kadınca Melikenin kıskançlık gösterisiydi.Bir defa olan olmuş mektup okunmaya başlamıştı.

Sabriye ile ilgimi hiç beklemiyorlarmış.Homurtulardan öyle anladım. Gider gitmez Sabriye’ye mektup göndermeme şaşırmışlar ve ilgimin ne denli olduğunu anlamakta da gecikmemişler.

Şaşma sırası bendeydi. Her şey apaçık  olan burjuva çocuğu olan benim bu yanımı ben bile çözemiyordum. Melike’ ye uzattım. Eniştem, annem, babam cızırdayan kapılar hepsi sustular. Annem neden sonra ağlamaklı Melike’ye okumasını söyledi. Gitmek olmazdı, çaresiz ben de dinledim. Hafif bir sesle Melike başladı.

 

“Can Sabriye

Dün saat üç civarında mektubunu aldım çok sevinmemek elde mi? Yazıyı daktilo ile yazmayacağımı bilirsin. Ama daktiloyu yeni aldım, öğreniyorum. Nasıl ki seninle dünyanın başka yanını öğrendim. Bırak da bu yanını size ulaşacak kelimelerde öğreneyim. Bağışladın beni umarım.

Çok sevinçliyim. Babanla kontak kurdum. Buraya gelip giden bir Merchant var. Babanın dostuymuş. Tanıdığımı söyledim onunla mektup gönderdim. Dost mektubu anlıyorsun. Sen de sevinmişindir. Ve babandan mektup aldım. Saat fiyatlarını soruyor. İyi bir rastlantı oldu. Prospectus ‘ları babana verirsin. Böylece yabancı olmadığımı anlamış olur. Can seni nasıl özledim. Yalın kat özlem değil benim duyduğum. Irmağın umman olmak coşkusu içimdeki. Can! Beni anlamış olman yetmiyor. Anlıyor musun? Sana sesleniyorum yalnızca sana.

Anı okumayı daha doğrusu benden dinlemeyi sevdiğini yazdın ya umutlandırdın beni. Benden iste bir şeyler isteki verememek kahrediyor beni.

Yol anımın birazını anlatmıştım. Yine sürdüreyim.

            Memurlukta “üç beş kuruş yapar evleniriz” diyorduk. Görüyorsun ki büsbütün yabana da düştük. Hayırlısı Bulgaristan sınırına kadar tren içinde bir aşağı bir yukarı gezinerek geldim. Macar topraklarında

             Severim her güzeli senden eserdir diyerek

şarkısını söylemek geldi içimden. Bilirsin alaturka musikiyi pek sevmem ama sen seviyorsun diye ilgi duydum ve senden öğrendim. Biraz da sana benziyor diye sevdim.

Anlıyorsun gözleri tıpkı sen olan hanım bir kızla yol arkadaşı olduk. Bu benzeyiş yok mu başıma ne uğursuzluklar getirdi. Romanya’ dan çıkıyorduk- istasyonun adını şuanda hatırlamadım ama- son istasyonlardan biriydi. Romen güzeli yanıma oturdu. Tarzanca anlaştık. O da Peşte’ ye gidiyormuş. “iyi” dedim kendi kendime nasıl olsa Peşte’ de  epey kalırım zira Cumartesi de oraya varıyoruz çok iyi olur arkadaşla gezeriz Peşte’ yi.

Üstümde Macar parası da var. Viyana’da para havalesi yaptırdım. Kendime göre yolculuğum çok iyi olacak. Evdeki hesap çarşıya uyar mı hiç. Neyse anımıza dönelim. Macaristan’ da bir Macar kız Lö Köşhaza sınır istasyonun da bindi. Macarlar hep kadanaya benziyor. Ama senden eser varsa orada hayat var oluyor. Macar kızda o kabilden. Sigara verdim. Romen biraz kıskanır gibi oldu ama ses çıkarmadı. Macar kızla hiç anlaşamıyoruz. Almanca, Fransızca hiç bilmiyoruz. Vangok, Shakespere dedik entelektüalitesi sıfır olduğundan o dalda elimize geldi. Sonunda caydım. Seni düşünmenin yeter olduğunu sanıyorum. Bilirsin ki yalnızlıktan da çok yılarım.

Bu yüzden arkadaş olmak istiyorum.

            Yıldızım döndü. Macar’ la da arkadaş olduk. Çantasından çıkardığı Macar şehirlerinin kart postallarını gösterdi. Ben de ona albümümü gezdirdim. En çok gözüne siz takıldığınız için sordu, işaretle anlatmaya çalıştım. Neyim gizli ki sana. Anlamadı ben de ispat için saçlarından tutup dudaklarına o denli bir sencileyin buse kondurdum. Sevindi ve anladı. Gördün ya erkeklerin aynı olduğu söylerdin demek ki siz de aynısınız. Ama yine de ben herkesin ap ayrı dünyaları  olduğuna da inanırım. Değilse sevmemin bir anlamı var mı?

 

 

            Anlaşılmıştı her şey. Gerçi ben de öyle gizli kapaklı işler yapmazdım. Ne demek oluyor bu. Davranışlarınızdan anladığım sizlerin kuşkularına ve soramadıklarınıza cevap vermekliğim ise; sorun kolay benim için. Sadece soru sorup cevap mı istiyorsunuz, değilse herşeyi anlatmamı mı istiyorsunuz.

           Babam babası ittihatçı mantığıyla

           - Sus.. cevap verme.. hürriyetin senindir onun için ne istersen onu yaparsın. Elverir ki yaptığın isteğine uygun olmalı. Bizden isteyeceğin yardımın cinsini, miktarını aklınla bilir bulursun, o konuda da sana diyeceğim yoktur. Evladım, şu cins-i latiflerin diyeceği yoksa var yoluna git...

           Zorunlu önüme baktım. Mektup yanlışlıkla kendi adresimize gelmişti. Bu beceriksizliğim annemi üzmüş diğerlerine bir eleştirme hakkı temin etmişti. Sustum izin istedim.

           Sabriye’lere  doğru götürdü ayaklarım. Oysa Sabriye ablamın arkasından evlenmişti. Ve ben hayatın bir “hukuk mücadelesi” olduğunu, gönül işlerinin ise “zamanla mukayyet” olduğunu ta okul sıralarında medeni hukuk hocamızdan öğrenmiştim. Gel gör ki gönül gerçekten bahar gören bitkiler gibi kendi bildiğini yapıyordu.

 

                                     ***

 

 

SATIN ALINMIŞ ZAMAN  /Mustafa ÖZER

 

Askerlik süresinin sigorta primleri ödenirse emekli olmasına üç ay vardı babanın. Üç ay evet tam üç ay. Baba bugüne dek zaman için bu kadar masraf yapmamıştı. Eninde sonunda kullandığı – onu da kullanılmış – serkisof saati ve yıldan yıla aldığı takvimin dışında zaman öğrenmek için masraf yapmamıştı.

Emekliliğin saptanması işi için arzuhalci imdat efendiye ucu gediksiz bin lira verdi. Üstüne de en az o kadar sayılı “ Allah razı olsun” vererek zamana masraf yapmaya başladı.

Kimi zaman üzüntülü, kimi zaman bilinmeden geçen bu zaman kavramı üstüne neler söylenmez ki. Babanın artık aybaşlarını takvimden izlemesi ve takvimden kopardığı yaprakları her gün okuması yeni bir işti. Bin lira acı gelmişti şu dar gününde. Gerçekte geniş günü olmazmış pek. Genellikle işçilerin durumu budur. Bu yüzden olacak ki kasım aylıkları ayın yirmisi olduğu halde verilmemişti. Bu duruma herkes homurdandı küfretti ama hakkını aramadılar. “Elle gelen düğün bayram” diye baba da sesini çıkartmamıştı. O zamanlar takvime de bakmazdı.

Baba takvimin önünde nisan ayının beşinci yaprağını koparırken hanımına,

-Gördün mü hanım şu fabrikanın yaptığını. Bizden işimizi, emeğimizi, günü gününe, saniyesi saniyesine vaktinde alırlar da ücretleri a....... ahhh.... şu namertlere muhtaç olmak ... hey gidi günler hey.

Baba rençberliğini anımsadı ve parmak hesabıyla yılları geriye kaydırıp,

-Kendi işin gibisi var mı? Emir altına girdik gitti...diye göğüs geçiriyordu. Hanım şehirli rahatına az da olsa girmişti. Ele geçirdiği rahatın kaçacağı korkusuyla

-Oğlumuzu okuttuk. Maşallah bu yıl da son sınıf hem de kısmetimiz buradaymış. Şükredelim halimize. Fazlaca konuştuğunu sanmış olacak ki,

-Öğlen oluyor yemek gerek. Ben yemek yapayım, diyerek odadan çıkıverdi. Anne bir yalan gibi yaşayan nesneydi sanki. Oğlu içindi çoğu yaptıkları. Umut ve korku arası kocasıyla bir bağı vardı.

Baba derdini boşalacağı arkadaşı öyle gereksiniyordu ki bu yüzden ailesi askerlik günlerini gün-gün ezberlemek zorunda kalmıştı. Dertlerini yada anlatmak istediklerini, askerlik anısı olarak vermeye çalışıyordu. Bu durumunu anne anlamamış olsaydı, baba, belki de şu an Elazığ’da yada Bakırköy’de olurdu.

Demokrat partinin kazandığı yıl askere alınmıştı. Jandarma olarak hem de. İki buçuk yıl askerlik yapmıştı. İlk gezi, ilk gurbet, ilk toplum içine çıkış...İlk silahla oyun, kısacası dünyanın bir olduğunu öğrenmişti asker olmakla. Zaman önemliydi o günlerde az mı havaya kep fırıktırmıştı da ardından,

-Gel tezkere gel diye ünlemişti. Şimdi anımsıyor bunları bir bir. Zaman öğrenmenin önemini çok pahalıya tatmıştı. Arzuhalci imdat efendinin kazık atmasına, yanmasına yanıyor ama, üç ay sonraki verilecek toplu ödemeyi düşünerek avunuyordu.

Takvim yapraklarını yalnız baba koparıyor yada anne koparsa bile, babaya veriyordu. Ayın altısı olmuş hala ücretler yok ortada. Yeni zamların eklediği yükle sinirce daha da kabaran baba, akşam yemeğinde oğlunu ad ederek bir hiç yüzünden söyleve başladı;

-Ben sizin gibiyken geçim omuzlarıma binmişti. O günden itibaren rahat bir soluk alamam. Ekmek fırın fırın yedikçe kudurun bakalım. Sıkılma yok mu sizde?

Kaşıklar susmuş, sofra susmuş, konuşan baba yenen zehirdi sofrada. Sonunda,

-Tuu! Sizin gibi evlada diye sofradan çekilen babaya ses veren yoktu. Belki de bu susmaya içerliyordu. Hani Napolyon Bonapart Moskova’ya varıyor Rusları teslim almak için. Ruslar da Napolyon’ a bu zevki vermedikleri için nasıl kızıyordu. Öylesine kızma ki karşılığı yok ama karşıtı var. Sanki insanla alay ediliyor havası esiyor evde.

Yemek tümüyle geri kalkmıştı. Herkes yıkılan onurunu kendi yalnızlığında onarmaya çalışıyordu.

İkindi ezanı okunalı biraz olmuştu. Baba soluk - soluğa eve girdi abdest almağa. Bir gün önceki baba başkaydı. Camiye yaklaşıyordu ki cemaat dağılıyordu. Eve geldi seccadeyi sorar sormaz kızı Ayşe kıbleye serdi.

İstif hattıyla yazılmış besmelenin kartonuna ilişik takvimin yaprağını kopararak baba, onu özenle okudu. Ayın yedisini gösteren rakamın altındaki hadis mealine

-Ey Allah’ım kullarının bize yedi gündür çektirdiğine bak... sen bilirsin rabbim.

Anne maaş alındığını sezinlemiş ve rahat bir nefes almıştı. Ve zamanı doldurmak için olacak,

-Oku da biz de duyalım kele.

-Neler hele hanım neler... Hadis-i şerifmiş hanım, duy... sen de duy...

Yüksek sesle ağır ağır okuyordu,

“Çalıştırdığınız işçinin hakkını (ücretini) teri soğumadan veriniz”. Bir salavatı şerife okuyarak yandaki çiviye takıverdi takvim yaprağını.

Yan odada belirsiz hışırtılar arasında slüet gibi dolaşan Ömer vardı. Okuldan henüz gelmiş kitaplarını yerleştiriyor ve yapacağı işlerin tasarılarını kuruyordu. Bir gün önceki söylevin onurunu kırdığını anımsadı. Ev sıkıyordu şu anda onu. Gerçi bu yıl o kadar sıkılmıyordu bu söylenenler karşısında. Ya doymuş yani bağışıklık kazanmıştı yada ilgisini topladığı çok önemli özel konuları vardı. Her iki etkende olabilirdi. Bu yüzden bu çatı altındaki sürtüşmelere olsun diğer olaylara karşı olsun “boş ver” tavrını takınıyordu.

Bıyıkları yeni terliyordu Ömer’in. Ama bıyıklarını hemşehrileri gibi büyütmenin iştihasını da duyuyor olmalı ki, üç kez sakal traşına karşın ancak dördüncü traşa üst dudağında biriken üç beş telcik kılı kesiyordu. okula bu yüzden için için kızar söverdi.

Filmlerde gördüğü biçimde dirseğini masaya dayandırıyor ve başını avuçları içine alarak düşünmeye çalışıyor. Ne düşünecek belki onu da bilmiyor. Dudakları arasına sıkıştırdığı kurşun kalemi, siyah renkli yaka sigarası sayıyor ve sigara içme oyunu kuruyor.

Baba maaş almıştı. Neşesi birkaç gün içinde mart havasına dönecekti nasıl olsa. Şimdi neşeli gerisi vız gelir.

Babanın evi dolduran sesi, oda kapısını, holü ve diğer odanın kapısını açarak masada düşünen Ömer’e ulaştı.

-Ömerrrr!

Sessizce oturma odasına alışılan biçimde giren Ömer annesine,

-Buyur anne...

Boğazından zorla çıkan iki kelimeyi bile babasına karşı söyleyemezdi. Bu cesareti kendinde bulamıyordu bir türlü. Çok denemişti “neşeli olsam babamı da neşelendirebilir miyim?”diye ama öncelikle neşeli nasıl olunur onu öğrenememişti.

Babası Ömer’ i sevgiden yoksun bıraktığını sezmişti.

-Gel otur yavrum, şöyle... yanıma. Biran sessizlik, sonra konuşan yine baba.

-Bu yıl okulu bitiriyorsun oğlum yükseğine devam edeceksin ya onu konuşalım dedim. Nasıl başarabilecek misin? Anne söze karışarak.

-Helbet bey, helbet kazanacak o nasıl söz. oğlumuz hep sınıfları geçti, yükseğini de kazanır helbet.

-Hanım kendi yiyecek bu haltı ona sormam ondandır. Yoksa ben kazanmasın ister miyim sanırsın, Allah şahid. Ben oğlum için köyden kalktım buraya geldim. Hem de bugüne dek emeğimden gayrı şey yedirmedim. Güvenim önce Allah sonra oğluma ben nasıl isterim kazanmasını bilir misin hanım. Sende duy oğlum.

Kırıcılığının yanında baba dileği olması yönünden ilk tatlı aile sohbetiydi. Bu tatlı günü annenin kapı önünü süpüren kızına ünlemesi kesti.

-Kızz... Ayşeeee....

Ortalığı düzenleyerek elindeki süpürgeyi kapı arkasına koyan Ayşe odaya gelmişti.

Yılda birkaçı geçmeyen konukları (yalnız köylüleri gelirdi) içerdi kahvelerini. Bu yüzden evde en az altı aylık kahve bulunurdu. Pek kahve pişirmeyi bilmezlerdi hoş. Ömer kahvehanelerde gördüğü için o pişirirdi. Şunun şurası yılda beş – on kahve pişerdi. Öğrenmek olanağı bu yüzden azdı. Ama olsun bu neşede tarih olan gün bir konuk gibi ağırlanmalıydı.

Ayşe ile Ömer mutfakta birbirlerine bakarak babalarının neşelerine bir anlam bulmaya çalışıyorlardı. Bu sırada kahve taştı. Zararı yok yeniden üstüne soğuk su ekleyerek ısıtıp fincanlara koydular. Mutfağa gelen anne kendi kahvesini alarak babasının kahvesini Ömer’in götürmesini söyledi.

Ana – kız hızla diğer hole doğru yürüyorlardı. Bir ara Ayşe’ nin kulağına babasının sesi çalındı.

-Oğlum babalığımı pek yapamıyorum ama bilin ki elimde olsa ben sizi böyle perişan eder miyim?

 Ömer babasını böylesi anlarda daha rahat anlıyordu.Susarak kendini de rahat anlatıyordu.Ömer ve baba öyle bir yol ayırımına gelmişlerdi ki bugünden başlayarak gelecek günleri kurtarmak için değişmek zorundaydılar.Zira baba ilk defa zamanın satıldığını öğreniyordu.Oysa Ömer’in içine girdiği çağdaş yapı satın alınamayan ya da bir biçimde sana ait olduğu tanımlanmayan zamanın içinde yaşamak çok zor veya mümkün değildir.Baba:

-Mekan muğber oldu sıladan zaman olursa çandan oluruz.

Diyebiliyordu.

 

                                                 ***

 

 

 

ERKEN KALKMA HASTASI  /  Mustafa ÖZER

 

Köyden şehre gelen bu işsiz ve üretimsiz insanlardaki paraya duyulan ilgi, ya da açlık,ellerine daha bolu geçse değişen bir şey olmaz hayatlarında.Buna rağmen paraya büyük bir tutkuyla bağlılar.Aşkları neşeli değildir.Gülmeleri alay etme arzularından kaynaklanıyor.Mutluluğun verdiği aydınlık gülücüklerine yansımıyor.Belki de mutlu değiller.Başkalarının aczine ve başlarına gelen belaya gülmeleri dışında güldüklerini gören de yoktur.Dahası küçük kardeşinin sokakta yakalayıp büyüttüğü köpeğin evden ekmek çalmasını fırsat bilip hayvancağızı ahırın pis küreğiyle kafasına defalarca vurarak öldürmüştü.Bunu zevkle herkese anlatıyor ve katıla katıla gülüyordu.Bu gülüş onun nelere nasıl gülebileceğini gösteriyordu.

Köyü terk edip şehre geldiler.Şehrin tarihi semtlerinden birinde metruk sayılabilecek bir yer buldular. “Başlarını sokabilecek” hatta “damatlı” idi.Niyazali kale duvarına dayalı işportacı tezgahı açıyordu.Muhanete muhtaç olmayacak kadar gelir elde edebiliyordu bu tezgahtan.Şehre geleli beri başağrısı musallat olmuştu Niyazaliye.Arasıra bayıldığı da oluyordu.Bu bayılmaları fırsat bilen eşi kar kış demeden baygın cesedi dışarı taşıyordu.Bu nedenle Niyazali halinden hiç şikayet etmezdi.Sabahları erken kalkar,önce namazını kılar,sonra gelir kapısı olan işportacı tezgahına yönelirdi.

             Karlı bir kış sabahıydı. Saatin sekize yaklaşmasına rağmen güneş gözükmüyor ve şehrin lambaları karlar üzerinde elmas kırıklarında kırılır gibi ıpıl ıpıldı. Kar beyazlığı her tarafı aydınlatıyordu. Dehlizde kefeniyle kalkan ölü gibi. Ses yok lakin bembeyaz her yan. Evlerin pencerelerinde buharın soğuyarak dalga dalga su izleri açması ve perde gibi örtmesi dışarının soğuk olduğunu hatırlatıyor. Oysa insan bu beyazlar içinde hiçte üşüyecek gibi değil, serçeler bile yuvalarında sessiz sakin uyuyor. Onlarda insanlarla uyanacak.

 

Sabah namazından yüzleri ak ve gözleri pırıltılı insanlar sevinçle çıkıyorlardı. Duanın doyurduğu ruhlardan memnun suratlar görülüyordu. Kimisi dükkanı açmaya, kimisi işine, kimisi evine yönelmişti.

 

Tekerleklerin geçtiği yufka yerlerden toz karı gıcırdatarak caddenin sağına geçti Niyazali. Elleri üşümüştü. Elleri pantolonunun cebinde “tabla” dediği çerçi arabasının önüne geldi.Yıllarca belediye zabıtalarından kaçmışlardı.Bu işporta tezgahını elde etmek ya da elden kaçırmamak için neler çekmemişti,neler yapmamıştı.Sonuçta şimdilik kaydıyla bu kale duvarının önüne izin vermişlerdi.Tablanın üstüne ve önüne yağan karları elinin tersiyle tabladan uzaklaştırıyor yere düşenlerin de üzerine basarak yassıltmaya çalışıyordu.

              Şehir uyuyordu şimdi. Caddede sona kalmış bir ihtiyar ve kulaklarını yatırıp sağa sola seğirten köpekler vardı. Biraz sonra gözlerinden uyku akan, işe geç kalmaması için acele olarak yürüyen, birinci posta işçileri kah şakalaşarak, kah ıslık çalarak geçtiler. Tekrar sessizlik çöktü şehrin caddelerine. Kar lapa lapa düşerken izleri kapatıyor ve sessizlik içinde gökyüzünü dantela gibi süslüyordu. Caddenin karşısındaki camlara bir göz gezdirdiğinde iliklerine kadar titredi. Şimdi gelinlik kızı ve küçük oğlu nasıl uyuyordu. Bir türlü geçinemediği karısı şimdi nasıl horluyordu acaba. Karşı camda gördüklerini düşüncesine indiremeden bir dudak büküp cebinde ısıtamadığı ellerini koltukları altına aldı.

 

Gözleri önünde sayha sayha uçuşan karları, soğuğun susatmışlığıyla ağzını açıp diliyle yakalamaya çalışıyordu. Lakin ağzına girmediğine kanaat getirince suratını buruşturdu ve burnunu dikerek ağzını kapadı.

                 

             Elli  yıldır dile kolay ne sigorta var ne de yüksek kazancı oldu. Beş yüz çeşitlik bu tekerlekli çerçi arabasında edeceği üç beş kuruş kâr ile evi geçindirecek. Önce kayınbiraderlerinin baskısı daha sonra söz geçiremediği ailesinin tutumları onu çok erken kalkıp evden dışarı atma hastalığına düşürmüştü. Oysa yetmişini biraz geçen yaşı ona bir çok organik yetersizlik hediye etmişti. Ama ailesine hastalıktan söz açamazdı. Bir kere daha kapıya konmayı göze alamazdı.

 

             Dindarlığı içine kapanıklığına paralel ahlak halindeydi. Çok olumsuz hatta felsefî deyimle nihilist bile sayılırdı. Her zamanki alışkanlığıyla bu gün de erken kalkmış kendine göre “asvata tezgahını” açıyordu ama hiç gücü yoktu. Civarda kimse de yoktu. İçinde bir korku vardı. Sustukça da derinleşti. İçin için Allah’a yalvarıyordu.

-          Allah’ım beni affet... al şu emanetini... kurtar beni Allah’ım... La havle... kelime-i şahadet getirdi duyabileceği kadar hatta caddenin öbür geçesindeki köpek kendisine bir şey verilecek zannıyla sese yönelmişti bile, ona doğru yürüyerek;

-          Hoşt... hayda diye bağıracak oldu bağıramadı. Yığıldı kaldı. Tezgahın dış teneke kutusundaki kilitler açılmıştı kapaklar kapalı idi.

 

             İnsanlar onu gördüğünde o yarım saat önce ettiği duanın ardınca gitmişti. Komşu tezgahlardan gelenler onu evine götürmek istediyse de evini bilen olmadığı için cenazeyi belediyeciler ve arkadaşlarının yardımıyla öğle namazına yetiştirdiler. Polis ve jandarmanın işbirliği ile ailesi tespit edilip tabla-tezgah onlara verildi. Onlardan ise hiçbir tepki yoktu.

 

              Diğer tezgahtarlar bir gün sonra ölen arkadaşlarını ermiş ilan ettiler. Zira bütün tezgahların ölmeden önce onun güvencesine terketmişlerdi. Ölümden sonra ise hep oralarda olduğuna inandılar. Bu inanç onları rahatlatmıştı.

 

                                               ***

 

 

 

O SUSTU BEN KONUŞTUM

BEN KONUŞTUM O SUSTU            /Mustafa ÖZER

 

Bölüm I

 

 

Ankara’ ya yılda birkaç kez, o da başkent olmasından bazı işlerimi görmek için, bunun yanında aynı davaya sargın arkadaşları görmeye uğrarım. Buna rağmen öğrenemedim hiçbir yanını dersem yeridir. Ulus’ tan binerken söylerim ineceğim yeri, dolmuşçuya, oraya gelince iner, büyükçe bir yapı, reklam yazısına ayarlı olan yönüme giderim. Ankara’ yı Ulus’ a ayarlayarak gezerim. Ulus Ankara’ nın maketidir.

            Yine böylesi gelişlerimden biri; sonbahar yağmurları sarı sarı kokuyordu Ankara’ ya indiğimde. Gar cıvıl cıvıl dolu, danışmanın hoparlöründen, aranan madensel adlar dökülüyor. Bu madensel adlar az da polis kokuyordu. Bana neydi ki. Bunları niçin söylüyorum diye de düşünüyorum.

            Garın kente bakan kapısından taksilere bakarak çıktım. Yirmi otuz yıllık moruk yayışmış taksiler vardı önümde. Araba mezarlığında Almanya’ da daha iyilerinin olduğunu, çöplüklerden kotardıkları fötrlerle gelen işçiler söylemişlerdi bir yerde. Onları anımsadım. Taksi şoförlerinin beyaz kadına bakışları çerçevesinde “buyurlarına aldırmadan yaya olarak –bildiğim tek yoldan belki-Cebeci’ ye doğru yürüdüm. Hacettepe’ nin önündeki bayırdan indim.Hıfzıssıhha’nın önünden İç Cebeci durağına yetiştim. Orada buldum Ulus’ u. Ulus bu kez pastaneydi. Girdim. Çay kokusu pasta kokusuna karışıp gidiyordu. Buzdolabının arkasına gizlenmiş tabureye oturdum. Saat 17:30 da sözüme uyduğumun güvenliği içimi rahatlattı.

            “Hoş geldin” dedi Selmin konuşmadan. Bende ona “hoş geldin”dedim konuşmadan. Ellerimiz havada buldu birbirlerini. İki yabancının birer elleri. Bir yeni adam eder diye düşündüm üç kişi vardı karanlık sayılacak demli loş köşede. İkisi tek kollu, biri tam ama gövdesi olmadan üç kişi vardı. Bende buraya iki kollu gövdesiz adam için geldim. Selmin de öyleydi. “Şu çantaları yanındaki boşluğa koy” dedim. “Yolculuğum iyidir, alışkınım hatta diyebilirim ki durağanlık benim için değildir. En azından düşlerimde gezerim. Param olmazsa elbette. Hoş paramda olmadı ya” “ne içersin Selmin, ben çay içerim”. Bu garsonlarda amma kuyruk sallıyor diye geçirdim içimden. Cansız cansız önce şekerlik getirdi. Ben şekersiz yudumluyordum çayı “başka bir dileğin. Yanında kuru pasta, çörek. Çubuk alır mısın? Tuzlu olsun ha.

            Ses çıkarmasın diye çubuğu çaya batırıp ağzıma götürdüm. Bana bakıyordu öyle Selmin ağzının kütürtüsüyle. Dudakları yaprak yapraktı. İnce çizgilerinden gelen ses dedenin bestesinden daha sağlıklıydı. “Dişlerim var” dedim. Pek yaşlı sayılmam. Gözlerimin morarmışlığı çiledendir, alnımdaki çizgilerden anlamalısın bunu. Elimdeki boş bardağı dudaklarıma ulaştırırken elimi tuttu. “Dalgınlığıma sesimin boğukluğuna bakma sinüzit varmış. Onlar olmasa bile ben dünyada yaşamıyorum ki, kafamda, işte şuramda, koy elini göğsüme. Gör dünya. Ben başka evrenin insanıyım. Kafamda bir dünya kurarım. “Fildişi kulesi” derim oraya; çıkarım oraya orada gezerim, otururum, düşünürüm. Çay parasını bulursam cebimde tırmanırım. Neydi adı? Az önce söyledim ya oraya. Ha. Fildişi kuleye”.

            “Yenile tabi”dedim gelen mavi gömlekliye. “Elbette iki çay”diye bağıracaktım az kalsın. Selmin’ in dudağına sürdüğü uçuk pembe rujdu. Tırnaklarına da cila vurmuştu belki elleri pek bakımlı değildi. Kendine baktığını da sanmam ama zayıflık modadır diye rejim mi sistem mi neyse, yapıyor olabilir.

            Bakanlık arşivinde üç yıldır çalıştığını yazdığı mektup, çantamda duruyor. Orada yoksa bile sözcükleri belleğimde. Liseyi bitirdiğinde girdiğini de yazmayı unutmamıştı o mektupta. Solmuş bir gülle gelen mektuptu sanırım, sanırım ondan önceki mektupta değildi. Çünkü ondan önceki mektupta benim ne zaman atanacağımı sormuştu. Dur bakayım. Ben ne yazmıştım? “Kurumlarımı ben kurarım, oraya atamamı da ben yaparım” böyle yada buna benzerdi yanıtım. Evet o mektuptaydı demek. “Biz iki sevgiliyiz. Her derdini yaz bana ama her derdini”demişti de; derdimin olmadığını tanıtlamak için yeni bir pabuç alacak para bulduğumu, kirayı da ödemek için borç para alacak birini tanıdığımı yazmıştım. “Selmin” dedim “sana gönderdiğim kitapların borcunu ödemeyi bile becerdim"”sevindin değil mi?” Garip garip bakarken buzdolabında yansımasını gördüm Selmin’ in. Selmin’ in yüzünde yoğurt kutuları puding, kramela tabakları vardı dişlerinin düzeyine buzdolabının karlı motor kısmı rastlamıştı. Yine de güldü. Çayı yeniletmek istemiştim. Çantayı istedim. Elinden çantayı alırken ellerini de aldım. Avucumda terledi kirli elleri. Akşama değin tozlu raflarla uğraştığını mektubundan biliyor olmalıyım. Ama işten çıkarken yıkanabilir unutulur mu hiç. Nedense ben çok severim el yıkamayı. Haftada iki gün bizim evin suyu akardı. O günler iyice yıkardım. Tırnaklarımı da kesmeyi unutmazdım. Geçen ay ben uyurken gelmiş sular o yüzden yıkayamadım. Sabun kullanamadım demek daha doğru olur, çünkü genel yerlerde bazan yıkamayı başardım. Örneğin Haliç’ in kıyısında olduğumuzdan, oradan motörle Balat’ a geçerken yıkayabildim. Bu Ankaralılar da yağmurda yıkasalar ya.

            “Şu paçalarıma bak. Gardan buraya gelinceye dek nasıl ıslandı” dedim. Kaloriferi görünce Selmin’ in yanındaki tabureye geçtim kalorifer ile Selmin’ in arasına oturdum. Çayımı yanıma getirdi Selmin. Bilemem ki çanta kulpundan başka birde belediye otolarında ortadaki kayışlardan başka neyi tuttum. Çayı da tutarım elbette. Kaşık tutmayı pek öğrendim sayılmaz. Peynir kaşıkla yenmez ki. Gerçi ben bir kez helva yemiştim kaşıkla unuttum nasıl yediğimi. Bu kez Selmin’ i tuttum. Acemi şoförlerin dönemce gelirken yaptıkları sert frenin vartasını atlatmak için birkaç yolcuyu aştığımız zaman ki halde. Taburem nasıl gıcırdamışsa, demirle beton zemin arasında öyle bir ses çıkmıştı ki Selmin mi bana ben mi Selmin’ e tutundum anlayamadım. Ama çevremizdeki gözler bizi kucak kucağa koydu. Utanmak nasıl oluyor ki. Ben Selmin’ i tutuyorum onun yüzünden kara dut şişesi dökülüyor. “Ne oluyor, yüzümdeki gezinen bu kirpi dikeni bakışlar neden?” borusunu soramadım bakışlarımı garsonun slüeti kesti. “Çay”dedim. “Çay!”

            Sigara tuttum, birinci yazısına bakmayın cebe dökülen bir sigara her cebimden bir tütün çıkarabilirim. Biraz önce temizledim ceplerimi. Ceplerimin temizliğini Selmin’ e gösterdim. Gülmüştü. Sevindim güldüğüne. Onu güldürmek beni umutlandırıyordu diye düşünüyorum.

            Çanta devrildi, kül tablasının üstüne, sonra yere düştüler gürül gürül seslice, kül tablası soğuk yuvarlandı beton üstünde sesi de sürükledi, ses de soğuktu. Gözlerimi Selmin’ in burnunun yanından, kül tablasına gönderdim. Yuvarlanıyordu. Selmin’ in burnu küçücüktü. Ucu yuvarlaktı. Hemen altında gamze bile oluşuyordu. Birkaç tel bıyık namzetini ağdayla alamamıştı ki onları bile gördüm. Küçücüktü onlar. Ama büyürse kadınlar pek sevimli olmazlar mı diye de düşündüm. Sevdikten sonra neden olmasındı. Selmin’ i seviyor muydum acaba.

            Ülke çapında trafik haftası olduğundan karşı duvara trafiksel biçimler ve yazılar konmuştu. Gözüme ilk ilişen biçimdi.

 

STOP

 

                Kül tablası gideceği yol kadar gitmişti hızını alamadığından olduğu yerde birkaç kez yuvarlak çizdi, gittikçe küçülen yuvarlaklar. Trrindd dedi ev zemine oturdu. Benim gördüğümü tablada görmüştü. O da durdu. Mavi gömlekler yürüyordu. Kapı açılıp kapanıyordu.

“Bülten de ne var?”

“Dinleyemedin demek gülüyorsun birde” Buna sevindim. Zaten, üç kişi daha. Üniversite. Nedir ki bunlar değil mi? diyecektim ama dilim mi dolaştı çay mı burdu damağımı, diyemedim, üzülmedim diyemediğime. Selmin gülüyordu. O gülerken ben mutluyum ya, söz niçin olsun.

Onun yani Selmin’ in mızraklı ilmihalden edinemediği din duyguları yoktu. Ölüleri ve gömüldükleri yerlerden geçtikçe kapıldığı korku onun diniydi. Bunun yanında inşallah, Allah Allah, birde bir aranjmanın Allah uyaklarına aranje yinelediği olmuştu.

Evliliğin çok kutsal olduğunu çok söyleyenler olmuşsa da şeytanı görmediğinden, kendisini ondan üstün saydığından, evliliğin kutsallığına da gülüp geçerdi.

“Ne zamandan beri tanışıyoruz?”diye söz açtım. Bana olan sevgisinin zaman entegralini almak istemiştim de onun için sormuştum. Üç ay oluyor bu soruyu soralı beri. Çantamdaki ilk mektubun yazılış tarihine bakmalıyım ve öğrenmeliyim. Mektubun “Sevgilim”le başlayan sayfasının üst kısmındaki 24.8.949 saat 04:00 Yenişehir yazısına değil de postacının pulları geçersiz kalmak için üstüne –elbette zarfın- vurduğu mühür tarihine bakmalıyım. Böylece kaç yıl yalancı ve bocalamalı yaşadığını da çıkarabilirim. Evet zarfın üzerinde 19.6.952 tarihini ve yuvarlağı tamamlayan devlet postalarının adının yanına postane şubesinin adı “Bolu” yazılıydı. Siz şaşabilirsiniz. Ben bunu yirmi altı yıldır biliyorsam şaşmamam gerekmezde, yine de şaşmıyorum; yirmi üç yıl önce gönderildiğine. Böylesi küçük yalanları o denli güçle söylerim ki küçüklüğünden büyüklüğü gözükmez.

Gözlüklerimi çıkarınca yanımdakini görmesem bile çıkarmak zorunda kalınca, gözümü bir noktaya ayarlarım, çevreyi de iyice kolaçan ederim, sonra çıkarırım ve takmam gerekince, yerini bulamayınca onu istemeyi bilirim. Bu tür şaşkınlığım olmuyor değil. Hele Selmin’ in yanında öyle bolarıyor ki değersiz duruma düşüyor. Çabucak bağışlanır, daha doğrusu suç olmayacak hatta onurumu ve kişiliğimi belirteceği için beni sevindirmese de Selmin’ i güldürür. Benim amacım onun güleç durmasıysa bir şey olmamıştır.

Selmin gözlerini karşı aynada yansıyan gözüme dikmişti. Belki ben öyle sandım. Ben konuştum o sustu, o sustu ben konuştum, gözünü yine bana döndürmedi. Bende aynadaki yüze bıraktım gözlerimi. Başı yarım örtülü şöyle seksen kiloluk bir bayan geldi aynaya. Tezgaha kolunu dirseğinden kırıp dayamış. Ona bakıyordu Selmin. “Selmin”dedim aşık olduğumu sandırıp “tezgahtara mı bakıyorsun?”dedim. “Saçını briyantinle taramış, hoş çocuk hani, kravatı ince üçgen bağlamış. Uslu çocuk değil mi?” “Selmin” . O  güldü. O gülerken tezgahtaki kadının tezgahtara kendisine kırık bisküvi vermemesi için gelen zamların normal olduğunu söylediğini ben de gördüm, Selmin de. Bakılacak ne vardı bunda?

 Selmin çantasından kalem çıkardı.

 Selmin çantasından teksir çıkardı.

 Selmin çantasından usunu çıkardı.

 Selmin çantasından elini çıkardı

                                     masaya koydu

                                     ben

 “çay”dedim.

 İçiyordum.

Üçümüzde sustuk.

 Selmin yazdığı kağıdın birini tomarın altına sürdü. Baktı bana. Gözleri ne rahattı. Pınar gibi çevresi yeşil. Dinlendim saniyenin daha küçük zamanında Selmin’ in gözlerinde.

            Allah’ ım ne gözdü bakışın dinlendirdiği, ruhu nemlendirdiği o göz. Sana hiçbir dilek göndermedim şimdiye dek. Şimdi beni, yani kulunu ben. Geri çevirme sığıntıların uğradığı bu çağdaki kapından:

bir göz ver bana

herkeste olan bir göz

her kez suç işleyen

her kez bağışlanan

kubbe kadar bir yürek

içine gözüm sığsın

bir de sen

bir desende

sevgiliden bulunsun

nolur Allah’ ım.      

            Atanacağım görevin girdi-çıktısını biliyorum unutmamış isem. Göreve başlamadan bir şey diyemem. Ama kimsenin burnunun önüne mentol tutmazsam apşırmazlar, apşırmadılar diye enfiye verecek değilim. Gerçi onların hep üşütmüş olduklarını bilmem gerekli. Onun için mendilli kağıtlara yazabilirim, apşırdıklarında mendile olsun zararları. Müdür yada daha yakın olan şefle aram yine açılır.

            Beş yıl önce bu göreve atanırken, daha müdürün yüzünü görmeden kendisini biliyordum. Bakanı bile tanıyordum. İşe girmeden, Akbesli kahvede çocuklara anlatıyordum işin nasıllığını. Müdürden daha cakalı olduğumu sanıyorum. Hele o ilk iş günlerini burun burun, göz göz, el el, kulak kulak tanırım. Botlu kıza algınlığımı tüm dairedekiler anlamışlardı. Ama ben kağıtlardaki, evrak diyorlar orda yanlışları düzeltmek için onları yitiriyordum. Aslına bakılırsa çöp sepetine kimse görmeden atıyordum. Sonunda kapıcı Kamil’ in onları toplayıp evine götürdüğü olurmuş. Nice sonra Kamil daireden evrak yürütmekle atılmıştı. Benim algınlığım dinmediğinden Kamil’ in atılması durumu düzeltmedi. Yine cırt. Cırt. Cırt çöplük. Müdür payladı beni. “ 15 gün sonra işine son. Bugünden başlayıp 15 günde izinlisin” demişti. Botlu kızı 15 gün daha göreceğim diye sevindim.

            Vatan görevi yapılırken okuma-yazma bilmeyenlere göre bir okul var ki; orada cismin önce biçimi çizilir altına da adı yazılır. Heceleyerek öğretilir. Tahtaya öğretmen kaplumbağa çizmişti, altına da kaplumbağa yazmıştı. Mehmetçik bana baktı “tosbagayı bu bağdan atarsak öbür bağa gidebilir mi?”dedi. “Ayakları varsa”dedim.

            O işten öbür işe geçtim. Müdürlerin ve dairelerin adlarını deftere yazmışsam da orda kalıyor. Botlu kızı evine de götürmüyorum. Bana “jigolom”dedi. Aslını öğreninceye kadar bir yıla yakın taşıdım onu. Oysa çok cimriydi. Yol paralarını hep ben veririm, birasını ben ısmarlarım. Sabah çayını bile elimle getirirdim. Ben onun “bok içsin”diyerek içmelerine bile karışmam. Neyse evime de gelmiyor. Yatağımı da bozmuyor ya yalnızım ya şimdi. Sorun yok demek değil elbette. Biri biterse bini açılır.

            Yeni atamam eski yerime olduğundan başarlanmış beceriyle çalışıyorum. İşten hiç anlatmıyorum. Selmin var ya yanımda. Geçenlerde uğramıştım işyerine çalışma masadaşlarımı görüp bileyim istedim. Botlusu müdür sekreteri olmuş ama dairede onun gibi onlarca. Avuç avuç botlular var. Selmin’ e onu alacağıma söz verdim dönmemecesine içimden de verdim hani. Botlulara bakarken Selmin aklıma gelmemişti de birine iyice doya doya dalıyordum ki, aklıma geldi. İrkildim. Dilimi yutmamak için çabaladım. Dudağımdan inlemeli sözler çıkacaktı biraz daha kalaydım.

            Dalgınlığımı Selmin’ i düşünerek değerlendirdim. Babasının tren altında kalışını rayları, demir tekerleklere varıncaya kadar anarım. Nasıl çırpınıyordu. Kulak memesinin bir yarısını ezmeden yana atmıştı. Burnu neyse kötü bir yerdi diyelim. Ama gözlerinin suçu neydi. Kara gözleri varmış. Kara da gözlük takarmış. Çarpılınca gözlüğün çerçevesi kaşın üst tarafından derinin altında ezilmiş. Nasıl çırpınıyordu elleri tekerleği nasıl tutuyordu. Demir tekerleği kuru kemik elleri. Dizini karnına toplamış geri de bırakmamış tam 35 yaşına girerken. Selmin küçükmüş daha ama babasının elleriyle saçını büyütmüş. Böyle miydi acaba? Selmin azıcık anlatmıştı. Böyle olmuştur. Gazetelerde okuyoruz ya. Filmlerde de oluyor. Çırpınmıştır mutlaka. Değil mi? diye sormalı.

” Selmin”dedim. Gözleri yaşlıydı. Yazıyordu bir yerlerden sözcükleri tutup tutup getirerek. Baktı gözlerinde dinlendiğim bakışla Selmin demeye gücüm kalmadığını anladım.

“Çay” dedim.

“İki” dedim.

Saatleri durdurdum. Yaslandım Selmin’ e. Son kağıdı alta sürmüş olmalıydı ki; başlıklı kağıt tarihiyle üste geldi.

 

 

 

 

 

BEN SUSTUM O KONUŞTU

O KONUŞTU BEN SUSTUM

 

Bölüm II

 

Ben yazdım bu şiiri. Evet senin bana verdiğin kalemle yazmadım. Yeni bir kalem aldım. Tertemiz. Seninkinin de kartuşunu değiştirdim. Değiştirmesem de senin kaleminle yazamazdım. Bilmem anlatmama gerek var mı?

“Niye öyle bakıyorsun?” “Sevmek sonra gelir.” “Neden mi?” “Bak anlatayım.”

“Evet anlatmak zorundayım. Hem sonra “çay” “çay” diyerek kesme sözümü. Gerçi ses kullanmıyorsun “çay”derken ama bakışın tüm garsonları topluyor buraya. Bu denli neden çaya boğulmak istiyorsun onu da anlamadığımı sanma. Seni çok iyi tanıyorum. Yaşama karşı ozanlık olmuyor. Bak şu dünya üstünde gezinen ellere. Hiç kalem tutar gibi mi? susman gerektiği yerde susmuyorsun ama herkes uyurken öyle siren sesleriyle inliyorsun ki; kimisi öfkeyle kimisi şaşkınlıkla kimisi yapacak iş olmadığından sana yöneliyor.”

Bunları hep biliyorsun, bunu ben de biliyorum. Bu yüzden diyorum ki serin gecelerin tırnaklarında kendini bilmeyi bırak da gün ışığında yürümek ikimize yeter, güne girelim. Nolur yalvarırım Mustafa.

“Hayır. Garson bey. Lütfen. Biraz sonra.”

Az önce yüzüne söylemekten kaçındığım tüm görüşlerimi, elbette aklıma gelenleri, yazdım.

Düzensizliğin kurallarının ne olduğunu bilmeyebilirim, bu bilmemekliğim, düzensiz olmama engel de olmaz üstelik. Yazımda düzensizdir başkaldıran kelimelerim üstünde. Mustafa seninle nasıl tanıştığımı ve senin üstüne söylemek nasıl kolay olur? Olamaz elbette. Elbette. Ama Mustafa yazımın düzensizliği senin anlatılamamandan doğmuyor. Benim sana benzememden doğarsa, bunu da açıkça söyleyecek kadar yürekli isem suçum bağışlanır. Bağışlamasan bile sevginin yön gelimini buldurduğu için seni kutlayabilirim. Bana gelince; ben sabah altıda kalkmak zorunda kalan, yedide dolmuşa binebilen ve sekize işe varabilen, üstelik düzenin adını bilmeyen bir kadınım. Kadınım desem de yeterdi aslına bakılırsa. Hepimiz 24 saati paylaşıyoruz. Benim zaman payımda dosyalar, dolmuş durakları ve somya var. Babaannem ve yakınlarım zamanı tükettiler.

Ben yorgunum aslında. Senden yorgun değilim Mustafa, bunun bilincini sen verdiğine göre benden önce yorgunluğunun tadına varmıştın. Sen büyüksün, konukluğunu mutlaklaştırdığın için daha büyüksün. Bana da yer ver büyüklüğünde. Gözlerini derine asma küçük deme bana. Bak ben sana sevgilim diyor muyum? Seni küçültüyor muyum hiç? Desem de küçülmezsin bilirim. Bana sevgili gözüyle bakma.

“Seni sevmekten utanıyorum.”

 “Başını vitrine koyma nolur beni dinle”

“Evet görevlerime engel olan sensin bu yüzden utanıyorum. Seni sevmek kurala girmek oluyor, sevmenin ötesine geçmeye sevgin engel oluyor. Yol göstermezsin, adım Selmin gibi bilirim yol göstermeyeceğini. Sevdiğini de. Sen Mustafa neden saatleri yitiriyorsun, tüm nesnelere nanik yapıp geçiyorsun? Önemlisi nesne değil, arkasındaki giz olmasa. Nesnelerin ötesine bakarken bana da göster, senden bunu istiyorum. Şaşkınlığa dönen dünyada sende saatlerin düzensiz yaşasan, örneğin benim gibi           

“Ellerin başından bezmedi mi?”

 “Benim gibi kamburuna yaslansan.”

 “Mustafa nolur.” “Tiksiniyorum kendimden, aslında senin davranışlarından, ne yapıyorsun bu kez kramela kiriyle? Ne demek bu iz?

Hep sorgularcasına konuştum. “Seven sormaz”derdin mektuplarında. Hangi mektuptu o? Dur yine soru. Ben kendimden kuşku duymaya başladım. Burada ben varım ama iz’ indeki soru gibi. Susan sorular hep sensin. Beni bu hale koyan yanında olmaklığımdır. Bu pastaneye gelirken tüm hastanelerin ruh sağlığı kürsülerini de getirmek gerekli, seninle konuşmam için. O hastane ben olmalıyım. Bu yüzden suçluyum olamıyorum. “Kadınım”dedim sana “kadınım o kadar”. Sevmenin ötesine geçemiyorum. “Aplik aylasının içinden çık yanacaksın.” “Mustafa”. Fildişi kuleye ben çıkamam çay içmesini değil yapmasını bilirim. Gezmekten çok oturmak için yaratıldım.

Aramızdaki huy uçurumunu üç yıl önce anlamıştım. Bana gönderdiğin kitapları bir bir okudum da, kendimi onlara parça parça dağıttım. Gönderdiğin kitapların kişileri benden bir şeyler çaldılar. Oysa sen onları birleştiriyor kişilik çıkarıyorsun. Ama kendine değil, benim gibilerin davranışlarına kılıf bulmak için okuyorsun. Bu okuma biçimimi bir mektubunda değerlendirirken “ne yazanla ne yazdıranla ilgileniyorsun, yalnızca yazılanda kişilik bulmaya çalışıyorsun”. “Evet saklamam sana karşı sözlerimi. Bende ilk okumaya başladığımda senin gibiydim. O ilkellikten, okuduklarımı bir kez daha okuduktan sonradır ki kurtuldum. Olayları değil güzelim, yazanın damarlarındaki yankısını duymalı” bu yönlü sürmüştü sözün. Bunun anlamını yeni anladım. Sen yazanı okuyorsun, ben yazılanı, aramızda uçurum var. Ses duvarını aşmamı istiyorsun benden buna hiçbir düzen el vermez. Hangi kadın yapabilir. Hayır. Hayır. Bundan böyle hiçbir yazı beni ilgilendirmemeli. İçtenlikle söylemek gerekirse “yazı” olmalıyım.

 

                                                        ***

 

 

HANIMINI CEBİNE KOYAMAYAN MEMUR   /Mustafa ÖZER

           

            Dışarıda kalan birkaç tel saçıda elleriyle kavradı. Kurulan oyuncak askerler gibi, mıknatıs üstünde dikilen demir tozlarına benziyordu parmaklarının arasındaki saç uçları. Parmaklarını araladı. Avcunun içersine kaydı kıllar. Onları da koydu. Göğüs cebine koyduğu yeni dünya içini serinleteceği yerde nefesini bile almasına engel oluyordu. Kollarını öne doğru uzattı. Sonra çaprazlama göğsünün üstünde birleştirdi. Göğüs cebindeki yeni dünya ezilmemek için çekirdeğini kaypakça göğüs cebinden dışarı doğru şişkinleştirdi. Adam buna bir anlam veremediyse de gerinerek mutluluğunu göstermek istedi.

-          Ayın üçü olmuş dedi.

İki gündür evin içinde ayaklarını çıkarmadan dolaşıyordu. Perde, pike eline ne geçerse

ayakkabılarının tozunu siliyordu. Basit ve ne olduğu belirsiz sis nasıl güneşi ve şafağı gözlerden uzaklaştırıyorsa ayın, ilerleyen günleri de adamın umutlarını öylece yokluğa itiyordu. Daha dün silinmemişti. Adam:

-Ayaklarını çıkar ve göğüs cebine gir diye söyleniyordu karısına gönülsüzde olsa, bu emri,

rica kabul eden adamın karısı ilk adımını attı. Bir sıçramada adamın göğüs cebine girdi. Adamın göğüs cebi karısını alacak büyüklükteydi. Zira her kanguru torbasına koyabileceği büyüklükçe bir yavru yapar. Adamın göğüs cebi doğuma hazırlanan kanguru torbası gibi henüz genişti. Adam kendisinin emriyle göğüs cebine giren yeni dünyaya ne işkence etmek istiyordu ve ne de onun orada kendisini bağlamasına katlanabilirdi. Gelenek yolundan sapılmaz. Adam geleneğe uydu. Hanımını göğüs cebine aldı.

            Kucağına gömlek kutularını yığmış çocuk gibi önünü görmeden yürümeye çalışıyordu. Alın terine sığınıp gözsüz yürünebilir. Ama göz önündeki engel her zaman görmeyi ortadan kaldırır. Adam bunu bilmiyordu daha. İlk insanın hayatta ilk insan olarak yaşayan yığınla insan vardı. Belki karısını göğüs cebine koymağı onlardan öğrenmiştir. Adamın şimdilik bunları düşünecek ne kafası yaratılmıştı ne de zamanı.

            İlk insanlardan dostları oldu zamanla adamın. Zamanın tadına vardı. Hanımı henüz göğüs cebindeydi. Üstelik saçı, inip kalkan yüreğin göz yaşıyla göğüs cebinden dışarı taşmıştı. Adam eliyle saçlarını tuttu hanımın. Özenle yerine geri koydu. Üstüne pembe mendilini kapattı. Göğüs cebi iki kat daha şişkinleşti.

-          Ayın üçü olmuş dedi adam.

Ceketinin önü düğmeliydi dönemece girdiğinde. İlk insanlardan edindiği yeni dostlarıyla

karşılaştı. Ona elini uzattı. O daha yakın geldi. Adamı kucaklamak istedi. Adam dostunun elini bırakmadan kendisiyle onun arasına tampon yaptı ve kucaklamasına izin verdi. Adam dostluğunun güçlü olduğunu belgelemek istedi. Elini adamın elinden çekip kurtardı. İki eliyle adamın omuzlarını tuttu, kendine çekti. Sağ eli, adamın iki kürek kemiği arasında bir süre kaldı. Adam, dostunun güler yüzüyle ansızın sapladığı yatağını yüzünün gülen kırışığından çıkarmaya çalıştı. Çıkaramadı. Güldükçe yatağan boylu boyunca kaslar arasına soğuk madeni gölgesini bırakıyordu. Adamın gülen çizgileri dondu. Dostu memurun oldu.

            Evet takvime düzen vermek için elini uzattığında yanlışlıkla 7 rakamını da kopardı. Zamandan. Yanlışı hafifletmek ve kendisine karşı onurunu korumak için hanımını ceketinin yan cebine koydu. O böylece yenilgisini, iyi bir davranışla zafer olmasa da acısız hale getirmiş olduğuna inandı. Hiçbir şey değişmez, değişiklik, şeylere karşı olan inançtadır. Adamın ne cebi ne karısı değişti. Adamın inancı değiştiği için değişiklik yapmak gerektiğini duydu. Yaptığını sandı. Değişiklik oldu. Her şey şimdi yeni baştan değerlendirilmeye muhtaçtı. Yeni denilen olay nesne ve evren değer yargılarını sarsmıyorsa eski eski bile olamaz. Yeni değere göre yenidir. Değerin yüceliği yada olumsuzluğu önemsiz sayılmaz. Adamın yeni inanç içinde hanımını ceketinin yan cebine koymayı uygun buldu, ve koydu.

            Ceketinin cep kapağını kaldırdı. Hanımını hem güneşten hem yağmurdan korumalıydı. Bu düşünceyle cep kapağını dışarıya getirdi. Cepte biriken toz ve pamuklanmanın arasında kokusuz yaşamayan hanımı, göğüs cebindeki mutluluğu burada da bulabilirdi. Küçük ayaklarını uzattı. Ayak parmaklarını birbiri üzerine bindirmek gibi bir hevese düştü. Adam eline aldığı her şeyi yan cebine koyardı. Bu işi önceleri tutkunluk için yapardı. Sonraları alışkanlık haline getirmişti. Elinde oynadığı anahtarları cebine bıraktı. Eli boş kalınca şaşkına döndü, ceplerini aradı. Cepleri bomboş olmuştu. Cebinin kılıfını dışına döndürdü, kıvrımları arasına baktı. Yoktu. Hiç bir şey yoktu. Neden sonra cebin kılıfında bir yırtık gördü. Astara kayabileceğini on günde düşünebildi. Hanım astara düşmüştü. Saçları dağılmıştı sadece. Adam sevdiğini söyler gibi elinde anahtar adama baktı. Adam üzüldü. Hanımını aldı, arka cebine koydu.

            Günler ilerledi. Ay on dördüncü günün güzelliğini geride bırakalı bir hafta olmuştu. Güzellik, bizden çok uzaklarda, birkaç astronotun zevkini sağlayan bir açı olarak “ ben dursam size ne yararım var ki” diye sesleniyordu. Gibiydi. Adam ne şairler görmüştü. Kuru kösteği göverten ve dallarından meyveler toplayan, güzellik hayalin bir yanında ve çirkine kale yapmayan düşünce olarak sadece azap veriyor.

            Memurun karısı arka cepte de kendisine bir sosyete hazırlamaya çalışıyordu. Ama adamın ayağı kayıyordu. Deveyi uçuruma çeken bir anne dikense, adamı sırtüstü, onarıma hayır. Otomobil gibi yatıran bir dilim kavunun kabuğudur. Oysa köylülerin çuvallarla birbirine armağan olarak kavun dağıttıkları bir mevsimde adamın bahtına kavuna basıp gökyüzünü görmek düşüyor.

            Ve adam şaşkın, karısını arka cebinden ucu kırılmış kalemiyle beraber çıkarıyor. Hanımı gelecek olan ay başında gireceği cebin hayaliyle saat cebine doğru yürüyordu. Adam bıyıksız üst dudağını yalıyordu, şimdi. Evinde şezlonga uzanmış kitap okuyor, hafif çalan radyoyu dinliyordu. Elbisesini askıya asmış ayakkabılarını çıkarmıştı. Ay sonuna dek hanımına verecek rahat bir cep bulmanın acısını, ay başından sonra, hanımının göstereceği ceplerde dindireceğini düşünüyordu. Göğüs cebine sığmayacağını biliyordu. Yan cepleri ise yoktu. Demek ki mutfak önlüğünün cebi kendisine tanınan büyük makamdı. Yeri orasıydı. Adam orayı düşünüyor gibiydi. Oysa:

            -Ay başı olsun hele... diyordu.

 

 

                                                  ***

 

GÜÇ DENEMESİ  / Mustafa ÖZER

 

 

            Güvercinler uçuşuyordu. Çok yüksekten değildi. Zıplamayla kanatlarını deneme arasında bir uçuştu bu. Üç beş metre öteye konuyorlar. Az sonra diğer yöne koşuşuyorlardı. Kül rengi yapıları yan yana gelişinde yollar canlanıyor yürüyordu sanki. Güvercinler yollar gibi, ya da yollar güvercin gibi. Kül rengi yollar. Yollar yürüyordu,canlıydı.

            Avuçlar açılıyor, kapanıyor, güvercin yüklü yürekler sesleniyordu.Küçücük gözlü ve küçücük bir çocuk geldi alana. Açtı avucunu. Alan yürüdü kül rengi. Renk içinde kaldı çocuk. Yürüdükçe yarıldı yol. Bulutlar dağıldı. Bulutlar kül rengi. Yürüdü insan. Sise soluk verdim diye sevindi. Yürüdü sevincine. Kanatlı dualar dolaştı sevinç üstünde.

            “ Amca! “ “Amca! “ diyordu küçük kız. Ayakkabısı yoktu. “ Amca!” “Amca!” derken ellerini açıyordu. Güvercinler yürüyordu peşlerinde. Yürüyordu kız. Arkalarda kaldı birkaç kuruşla çocuk. Duygular  boşaldı. Göz  yalvarmaklı az olduğuna.. Güvercinler pisliyor bir reklam alanına. Hayal yürürken düşlüyor. Taksiler, taksiler. Bankalara yürüyordu. Reklam alanının tam orta yerinde, sinemanın yanında bankalar. Hayal düşlüyordu. Küçük kız “Amca!” “Amca!” diye sesini bitirmişti. Konuşan reklam kelimeleriydi. İlerden döndü. “Amca!” “Amca!” sesi o küçük ve hasta o kirli ve morarmış avuç açıldı yine. Üç beş kuruş amcalık yürüdü.Bilinçaltındaki günah ve kirlilik tortusunun acısıyla döndü.Birkaç kuruşluk yardımla merhametin satın alınamayacağını düşündü.Buraya niçin gelmişti?İçinden ömrünü dilenmek gelmedi.Bu alanda her şey dilenilmişti.Geri vermek istedi.Yaratılışta yaşamı insan mı istemişti.Yoksa Yaratan yaşamı ona emaneten mi veriyordu?Eğer yaşamı insan istemişse yaratıcıdan neden tekraren dileniyoruz? İstemek o gün oluşmuş ve bu olgu o gün kabul edilmiş ise Yaratıcı katında bir yasaya bağlanmış olmalıydı.Kendimizi emanetçi olarak görüyorsak,yani (ben) istemeden bir yasal zorunlulukla taşıyorsam onu neden dilenmeliymişim.(amca) sesi adamın etrafında Kızılderili dansı yapıyordu.Onun içinden (istek) kipinde hiçbir eylem yoktu. Dönemeç yakındı. Bankalar yakındı. Döndü adam. Güvercinler pisliyordu alana.

            Tarih konmuştu “yapı” diye alanın bu yanına. Minareleri eğri. Kubbeleri güvercin konağı. Kubbeler güvercin kanatlarında ufuklaşıyordu. Kubbe eriyordu kül rengi bulutlar içinde. Ulu çınarların dalları sarkıyordu sonra. Sonra güvercinler uçuyordu.

               ‘Veraseten’ geçişlerdeki eğretilik bu yapılarda nasıl da belli.Hayatı zorla yaşayanların ne geçmiş zamana,ne o zamanın biriktirdiği tarihe bakacak durumu olmuyor.Onun için her Uygarlık kendi insanı için önemlidir .Çağ ve çağa tanık olan insan medeniyetin ortak parantezidir.Arkadan gelenlere bir seyir zevki verebilir medeniyet.O da bir ‘belki’nin özelindedir.Bu yüzden yapılara bakmaya yüzü yoktu.Bu turistik fenomenler bölge esnafı tarafından dilencilik düzeyinde değerlendiriliyordu.Güvercinlerde bu esnafın vicdan sömürme aracı gibi ,arkasındaki yapılarsa fon olmaktan öteye geçemiyordu.Buraya kadar gelmişti.Keşke tarihi bir hayvan barınma ihtiyacı gibi görülseydi de insanların kendileri yönlenseydiler.Ne güvercinlerin iştahını anlayabildi,ne de böyle bir istenci vardı.Gördüğüne şaşırmıyordu da.İçinde bir yerlerin sızladığını biliyordu.(kalp gözü)nün açılmasına vesile olur diye seyir makamında kalıyordu.

               Statükocu ya da muhafazakar denilen insanlarla şu güvercinler aynı düzlemde uçuyorlar sanki.Kullandıkları zamanın ne tarihselliğini ne zamanın şimdiki dilimini ne de (cennet hayali) dışında geleceği,ne rahatsız ediyor ne de kullanıyorlar.Mutlulukları korkmanın zorunluluğundan kaynaklanıyor.Güç gösterileri acizliklerinden kaynaklanıyor.İstek sıfır noktasında.Nesneler temiz,kullanım en az kertede.Hayvanlarla bu noktada tezatlar. Güvercinler bir bakıma solculaştırılmış gibi.Sonsuzu tüketmek onların hakkıymış gibi.Tüketsinler yeter ki.Tükettikçe var olduklarını anlıyorlar.Ölüm solcular için değil sanki.Ölüm hakkını muhafaza etmek muhafazakarların hakkı sanki.Adam yüzünü alana dönmüştü.Alan tarihti,alan canlıydı.Oysa adam isteksizdi.

            Meltem olsa da saçlarını dağıtıyor kafada. Saçlarına el attı yürüyen rüzgar. Tuttu saçlarını yolarcasına alana baktı. Alan uzanıyordu önünde. Yalnızdı. Güvercinler yoktu. Çınarlar yoktu. Camii dua gibiydi avuçlarda. Kaşlarını sildi. Ellerini uzattı alana. Ürktü önüne atılan yemden. Uçamadı. Dizleri üstüne yıkıldı.

            “Hey” demek geldi. “Hey” diye göğsünü doldurup içinde çağıran güvercine yöneldi. Gözleri görmüyordu alanı. Alan boştu. Göreceği ne olurdu sanki görseydi. Sesler inlemeli alanın çok ötelerinde. “Amca”, “amca” yılgınlığında sesler çok gerilerde.

            Doğrulmak istedi parmakları ucunda. Parmaklar kavramıyordu yeri. Asamıyordu kendini yücelere. Ayaklarının altını gördü. Sustu için için acı bir duman üfler gibi havayı soludu.

 

                                            ***

 

 

SUSUZ EV  /Mustafa ÖZER

 

 

Evin en dolu gözüken yeri mutfağı  idi. Öyle çok ve değişik nesne var ki, adını saymakla bitmez. Boş çay kutuları kaç yıldır birikiyorsa mutfağın o kısmını kahvenin ocağına döndürmüştü. Sinekler, bacaklarını çingen kızları gibi sıvayıp, konserve kutularına giriyor, gözlerini doyuracak biraz koku bulmak aşkıyla vızıldanıp duruyor. Lavabo,deliğinin tıkanması nedeniyle akan su eyvede birikiyor. Yeni bir kertenkele, daha yeşili renge benzemiyordu, çatallı dilini uzatıp suya değdiriyor. Sudan kuruyan dilini kurtarmak için bir savaş hazırlığıyla dilini bir ağzına alıyor bir suya uzatıyor. Dümdüz incecik dili var. Üstelik parçalanmış ödleklikten, daracıktır hem. Su içilirdi başkasının ağzıyla. Ama kertenkele yavrusunun kültürü daha iyice belirlenmediği gibi anne sütünden de yoksun büyümesi, ona suyu böyle yanlış içiriyordu. Sanırsınız bakımsız bahçede büyüyen adını bildiğimiz otları çiçekleri hem sayıca aşan hem de bildiklerimizi bahçeden kovan adını bilmediğimiz çiçekler gibi, mutfağın her yanından bir hayvancık öksürüyordu.

 

Sinekler yakın bir dost olarak, yer aldığı mutfakta bütün soy ve boylarını bayrama hazırlıyorlardı. Ata binmesini bilenler bir ayrı, karada yürüyecekler bir ayrı, düşman hücum hattı sivrileri daha ayrı olarak şimdiden bandolarını akort ediyorlardı. Üvezler geri hizmete verilmişti. Askerliğini yapıp kovanının başına dönen bal arılarına yapılan tebligat gereğince, onlar da “hazerde ve seferde” sinek soyunun neşe ve acısını paylaşacaktı. Bey arı sızlayan yanını tuttu elindeki tebligatı diliyle dişinin arasından okudu. Diğer arılar başlarını kaldırmadılar işlerinden. Bey arı da aldırmadı. Yine de okudu. Çünkü sevgili arıcıklarından saklı bir şeyi yoktu.

 

..........

Barışta emeğiyle bizi mesrur ve heyecana gark eden savaşta, silahını omza alıp yanı başımızda şehit olmaktan yılmayan sevgili arı halkı iç ve dış düşmana karşı millî varlığımızla hazırlıklı olalım. Kardeşçe, arıca yaşamak için savaş iğnelerinizi milli bir vazifeden çekmeyeceğinize sonsuz inancımız vardır. Kardeş Arı halkını Mutfak ülkesine davet ederiz.   

           BAŞKAN                  DAVET KOMİTESİ –II.MÜDÜR                     MEMUR

      KURMAY ARI                İNDİRME BİRLİĞİ BAŞKANI          SENDİKA BAŞKANI

          Eşek Arısı                                   Sivri Sinek                                         Üvez

 

 

P.S. Beşinci kol ve komando birliği  karasineklerden kurulmuştur. Bilgi edinilmesi. Teşekkür ederiz. İmza yerine herkes titrine uygun ve kendine benzeyen birini çağırttı; hepsi boyuna sordu,

“Benim için ne yaparsınız” dediler.

“Ölürüz” dediler.

Öldüler. Koleksiyon iskeletleri gibi, sivri sinek mankeni dışında, diğer manken iskeletlerden kan akmadı. Öyle sanılır. Zira zemin kırmızıdır.

 

İngiliz bacaklarıyla, hakimi olduğu ülkenin gökyüzünden geçimini sağlayan Örümceğe karşı karaların hile ve hücumları para etmiyordu. Kurduğu salıncakta keyfince oturuyor. Avını gözetliyor. İndirme kuşatmalar ani, sessiz ve son derece başarılı olmaktadır. Karasineklerin çok önce yaşamış,onların geçim kaynaklarını aramış, bugün onların ezildiğini anladığı için tarihte de ezilip ezilmediğini anlamak için araştırmalar yapmış tarihçi kara bile örümceğin ağında ameliyat oldu. Ağzına protez takıldı. Tarihçi kara, kaderinin kendisine çizdiği çizgiyi kırıyordu ara sıra. O zaman kendine geliyor, örümceklere ve bazen de Eşek gibi arılara “Emperyalist” diye ünlüyor. Bir parça olsun dondurma yemek gereksinimi duymuyordu.

 

Mutfağın kokusu kıvanca dönüşmüştü. Silah fabrikalarının ürettiği ürünlere vurduğu “Bilumum haşerata karşı müessirdir.” cümlesiyle ters orantılı olarak tüm canlıların yaşamasına izin veriyordu. Kovan arıları davete gelmemekle birlikte soy ve kınkanat boylarına sağlık iştihası  karşılığında bulundular. Bu kutlama mesajını yayınlamak zorundaydılar. Zira uluslar arası bağ, kutlama ve alkışlar içine konmuş pıtırakla sağlanır. Onlar da bu zorunluluklarını yerine getirdiler böylece.

 

Tozlar arasında kendisine kuştüyü yatak hazırlamış bulunan afacan pire, kulaklarını kaldırmış kendisine doğru gelen fareyi görünce şaştı. Fare afacanın bu şaşkınlığına arkasında ünlem işareti gibi taşıdığı kuyruğunu sürüyerek cevap verdi. Onun her yeri karıştırması diğer canlıları korkutmuştu. Ama afacan pire korkmadı. Kendisini dinazor resmiyle karşı karşıya sandı. Dil olmadığı için resim yoluyla duygularını doğuran afacan bu sanat eserinin canlılığına ve hat çizgilerine özellikle dikkat etti. Az kalmıştı ses çıkartıp kendi gizlendiği yeri ele verecekti. Köle olmamak için kendi kuşku kapanında özgürce yaşamayı becerdi. Ses çıkartmadı. Dinazor resmi ufkundan epeyce bir zaman alarak çekildi.

 

Kendi dışında olanları korkutarak kendi korkusunu yenen, yenmiş gibi duran ya da yiğitleşen fare, sesiyle ürküttüğü canlılar arasında rahatça dolaşıyordu. Marley döşeme üstünde tırnaklarının çıkardığı ses kendisinin kırık çizgiler gibi belirsiz, anlık çıkarlar peşinde koştuğunu açığa vuruyordu. Ufacık bir kedi yavrusunun dışardan gelen sesi mutfağın ortasına bir sessizlik paketini çözü verdi. Paket çözülünce içerisinden çıkan filmin negatifinde, beyaz bir köpeğin açık ağzı basamaklar altına sıkışmış benekli kedi yavrusuna dönük olarak gözüküyordu. Kedinin parantez gibi yan yana duran göz irislerinde, köpeğin soru işareti olan kuyruğu yer alıyordu. “Neden?” diyordu kedi yavrusu. “Bizi aralayan ulus yok mu?” diyordu sonra. “Kardeş uluslar” diye miyavlarken, baskı rejiminin felsefesi salyalarından dökülüyordu.

 

Güneş şaşkın şaşkın duvar deliklerindeki karanlıkları ve eşyalar ardındaki gölgeleri toplayıp yuttu. Toprak çok acıkmıştı. Bir süre güneşi emdi. “Yaratılmışlar içinde en aç olanı benim” der gibiydi. Emdi güneşi. Güneş eve varmak için çok bekledi. Işık yollarıyla girdiği toprağın koynunda onu rahatlatıncaya dek durdu. Hafiften gelen rüzgar toprağın üstünde biriken sarhoş sisleri aldı götürdü. Güneş kendine yüklenen ikinci görevi de yerine getirdi. Toprağı soydu giysilerinden. Sonra toprak boylu boyuna uzandı. Güneşin üstünde yollar yapmasına izin verdi. Güneş eve geldiğinde yorulmuştu. Tembel ışıklarını pencerenin önüne koydu. Bir süre gözetledi içerisini.

 

Güneş öylesine yorgun düşmüş olmalı ki Mutfak penceresinin önünde kaldı. İçeri girmedi. Aslında her şey gibi o da inancı hür bir varlık olmayı istiyordu. Kütüphane penceresine gelebilirdi. Ama daha mutfak penceresinde yorgun düşmüş orada kalmıştı. Birkaç kez denedi yürümeyi olmadı. Mutfağa girmeye bile gönlü yatmıştı. Hiç değilse Mutfaktan diğer odalara geçme imkanı daha çoktu. Olmadı. Güzelliğinin farkına varan kadın gibi mutfak penceresinin önünde dondu.

 

Güneşi gören mutfağın içindeki koku ve korkunun neşesi pencereye yöneldi. Her canlının genlerinde elbette fototropizma  olacaktı. Güzellerde ise güzelliğinden dolayı baş dönmesi başlar ve yere yönelir. Bu yüzden güzelin bahtına ölüm düşer, ölümlünün bahtına güzelin kahrı düşer.

 

Mutfak tüm encamını toplayıp cama geldi. Güneş onlara baktı. Camdan geri döndü. Camda yansıyan biçimini ilk kez görüyordu belki. Kimliğini tanıyamadı. Pencereden kendisini gözetleyenlere oranladı kendini. Ayaklarından tavus utanmasaydı kanaryanın sempatik duruşuna kim bakardı. Güneş de utandı. İçine kapalı duyguları tam açacakken gözünü açtı. Çekildi gitti. Dinlendiği süre içerisinde çok daha yorgun düştü. Geri çekilirken, Viyana önünde sorguç kıvrımı bıraktı.

 

Toprak yeni tohumlarına, eşi güneşi çağırırken, göz yaşlarını ona ulaştırması için yıldızlara yalvarıyordu. Fabrika bacalarının örümcek ayaklarıyla örttüğü gökyüzünde, güneşin ışınları ağlarla yakalanıp ithal ediliyordu.

 

Kütüphanenin penceresine yaslanan kitap, olanca gücünü önündeki bilinmezsiz ve görülmeyen kaderin camına yüklemişti. Bu engeli aşmaya yıllar yılı uğraştı kitap. Sonuç hep “yarın” oluyordu. Yarınlar hep güneşi çağırıyor. Güneş geliyor ama pencere önündeki güvercini kaldırıp kendisi yerleşiyor. İçerisini gözetliyor. İçeri giremiyor, girmiyordu.

 

                                                                    *         

                                                                   **

Mutfağın dışında güneş vurulmuştu. Vuranın kimliği tespit edilmemesine rağmen güneşin vurulmasından dışarıdakiler mutluydu. Her şey, kaplumbağa rahatlığı içerisinde ayaklarını çıkardılar, güneşin ışınlarından doyasıya yediler. Tutibik denen horoz da bolca yedi. Yedi... yedi... gagasını sıcak topraktan yana döndürdü, öttü... öttü... öttü. Sonra dönüp kümese çıktı.

 

Güvercin pencere önünden kalkınca bir gemi gibi kendini güneşin ışınları üstüne bıraktı. Süzdü kanatlarını, kanatları arasına giremeyen ışınlar onu kümesin önüne götürdü. Güvercin korktu. Künye plakasını çıkarıp boynuna astı. Saraylı yazısına bakan horoz Tutibik kümese girmesine izin verdi. Bu iyiliğine karşılık olarak Saraylıdan kendisine yardım yapmasını diledi. Karısının kanadından kopardığı telekle bir mektup kaleme aldı. Az da olsa dostlarıyla mektuplaşmak istedi. Bu isteğini Saraylı gerçekleştirebilirdi. Mektubu ona verdi. Canına minnet Saraylı uçtu... uçtu... uçtu.

 

Tutibik sabah bekler gibi Saraylının dönmesini bekledi.

                                                                    *         

                                                                   **

 

Sevgili Rhineceros İnducus

Geçenlerde tiyatroya gitmiştim. Sen hep sıcak ülkelerde yaşadığın içindir ki seni ancak tiyatroda görebildim. Varsay ki seni görmek için gittim. Bizim buralara az gelişmiş ülke diyorlar bazıları. Bazan kızarım bu söze ama, gerçeğine bakılırsa elgördülük kızarım. Senin anlayacağın az gelişmiş olduğumu kabul ediyorum. Yeter ki yüzüme söylemesinler. Bunları neden anlattım sanki. Beni bağışla. Evet tiyatroya gittim. Hem de seni görmek için.

 

Bu mektubu o tiyatroya gittiğimde duyduğum acıyla yazıyorum. Umduğumu buldum mu bulamadım mı bilemiyorum. Sana yazmayı uygun buldum. Sen o musun yoksa sen o değil misin? Sorumdan bir şey anlayamamış gibi burnunun ucundaki boynozlarını bana uzatıyorsun sanıyorum. Ben sana açık konuşmak gerektiği için söylüyorum- az gelişmiş bir ülkede doğup büyüdüm. Soruya bile böyle yalan yanlış başlarım. Kalem bulduğum için çok sevinçliyim. Sana yazmayı becermek gibi uygar yürekliliği  gösterdiğim için daha da sevinçliyim.

 

Sevgili Rhinoceros İnducus. Neden kuşkulu ve soru sormam gerektiğini anlatayım, o zaman beni haklı bulacaksın, bacağımdan büyük işlere girmekliğimin sana yararını göreceksin. Umarım bana teşekkür tebriği atacaksındır. Bana tebrik atmanı istemem. Yorulma. İşlerin zaten ağırdır. Bir de benim için yorulmayasın. Yalnız soydaşım olan güvercin zade Saraylı’yı  memnun etmeyi unutmayasın. Bırak ta kulunuz dişlerinizin dibini temizlemek şerefine ersin. Bilirsin ben ve siz erkek yaratılışlıyız. Ama güvercin zadeler burjuva soyludur. Hep dünyanın rahat yerlerini ararlar. Kışlıkları yazlıkları ayrı ayrıdır. Hem hanım istekli oldukları için onore  etmeniz şarttır. Aksi halde ver ikici mektubumu zat-ı âlilerinize ulaştırmamak gibi bir yanlışlığa düşer de, uluslarımız gereksiz yere savaşa sürüklenir. Ben barışı seven birisi olarak bunu sizin yüksek yapılı yaratılışınıza sığınarak dört boynuzlu kafanızdan istiyorum. Ben ki Amerika’da, Avrupa’da, Asya’da, Afrika’da , Okyanusya da olmak üzere beş kıtada ünleyişimle dünyayı uyarırım. Ama barışı sağlamak, sizin güçlü boynuzlarınız arasındadır. Bunu sakın bizden esirgemeyin. Güneşin doğması için verdiğimiz çabalar güçlü ve birlikte olsun.

 

Sevgili Rhinoceros Inducus mektubuma gereksiz fragmantlarla uzattığıma kızmış olamayasın. Yanlışımı tam anlamanız bu enfrastrüctür konuma giriyorum. Sizin genişliğinizden cesaret alarak bilimsel laflar bile edebiliyorum. Sizden aldığımı size satmak gibi bir küstahlığa girişmiş bulundum. Savaşan bir asker önce silah fabrikasına yönelir. Ben de bu hikmete dayanıp sizin bilginizden yararlanmak için böyle yaptım. Beni hoş gör. Yine konu dağılıyordu az kalsın. Sizin görkeminizi düşündüm hemen uyandım. Ben her ne kadar dünyadakileri uyarır isem de bu benim uyumamaklığımı engellemez. Onları uyardıktan sonra kıbleye doğru ayaklarımı uzatır, kanatlarımı yayar ve dinlenirim. Karılarımın verdiği rehavet içinde bulurum kendimi. Keyfe gelir kavuşmak isterim. İnsanlar yeniden uyanıp benim uykumu kaçırırlar.

 

Sevgili Rhinoceros Inducus önce şu sorumu yanıtla bakalım:

 

Sayın Ienescu seni gördü mü? Görmedi mi? Eğer ki seni görüp sohbetinden  yararlanarak onları repertuarına aldıysa önemi yok. Yok eğer görüşmediyse ders vermekliğinize  sığınmış olduğunu biliniz. Zira ben soydaşlarımdan edindiğim bilgiye göre İenescu’yu hiç uyarmıyorlarmış. Çünkü o hep uyanık bir yapıya sahipmiş. Soydaşlarım öve öve bitiremiyorlar. Ama anlattıklarından benim anladığım ve bana göre olanını soracak olursanız, şöylece özetlerim: İenescu çocukluk fotoğraflarını hep yanında taşıyor. Ailesi iyi bir albüm bırakmış kendisine. O yüzden kendini iyi biliyor. Kendini bilen yaratıcıyı da bilir yaratılanı da. Bu noktada sizi iyi anlattığını umarım. Olur ya  yazara güven olur mu? Siz de kalması gerekenle gerekmeyeni ayrımlaştıramadan sırrınızı ifşa etmiş olabilir. Gerekeni yine size havale etmeyi dostluk görevi sayarım.

 

Sevgili Rhinoceros Inducus İenescu sizi görmüş bile olsa, bizim ülkeye güvensiz zatı muhteremin eşkal-i hayali değiştirilebilir.” Neden ? “ diyeceksiniz biliyorum. “Kim cüret edebilir? “ diye bana bakmayın. Ben değilim yapan. Bizim ülkemizde senin anlayacağın ajan boldur. Mutlaka onların etkisiyle oluyordur. Olanın ne olduğunu şimdi anlatayım. Benim vaktim bol olduğundan sizin vaktiniz de bol sanıyorum. Bizim ülkede gün tam yirmi dört saattir. Sizin ülkede biraz kısadır sanırım. Biz yatmaktan başka marifetnameye  malik değiliz.

 

Özel tiyatrolarda gördüm seni. Bizi aldatmak için reklam yapıyorlar. Herkes benim gibi akıllı olamaz ya. Reklama aldanıp sizi görmeye tiyatroya gidiyorlar. Ben aldanmadım. Tiyatroya gidip sizi görmüş gibi oldum. Eşkalinizle benim neşelenmeme kızdınız sanmıştım. Sonradan öğrendim ki sizin asil duruşunuz her zaman ciddi imiş. Sizi bizim devletin tiyatrosunda göstermeyeceklerini anlayışla karşılayacaksın. Zira “her ulus kendi kaderini kendi tayin etmeli” demiş boynuzsuz bir eşek, ben inanmadım buna ama benim soyum inandı. Ben de sustum. Gerçi onlar inandı da noldu sanki. Tayin edecek kardeşi bulamadıkları için çırpınıp duruyorlar. Neyse inançlarımız böyle bizi kınama. Bu görüşe dayanarak ulusal sorun milli mesele sayarız dış işlerini. Ve bu yüzden sizin görüşünüz milli görüşe aykırı olduğu için devletimizin tiyatrosuna çıkamazsınız.

Gerçek olan halini bir filme alıp gönderirsen (Gizli olsun yoksa sansürcü sansar tüylerimi yolar.) Seni en iyi şekilde ve endirekt olmadan tanıtırım. İdeolojini yayarım. Fakirliğimi yüzüme vurmazsan eh biraz da para göndersen sevinirim.

 

Son olarak söyleyeyim. Sevgili Rhinoceros Inducus  sana yardım etmek istiyorum. Burun boynuzlarında öterim.

 

                                                                                                               Alemdaşın

                                                                                                               Yerli horoz

                                                                                                                Tutibik.

 

Not : Sevgili Rhinoceros Inducus benim ülkemdeki adınız gergedandır. Gergedan yazarsan belki de mektubuna koline diplomatik eşya diye el süzmezler.

 

Tebrik ve telgraf adresim şudur:

 

Yerli horoz Tutibik

Güvercinzade Saraylı eliyle

Küçük kümes ikinci çıta

            Bolötenler Ülkesi.

 

                                                                       *

                                                                      **

Kendi kendine.

“İnsanlık ölmedi ya “ dedi “ beni seven birisine yardım ederim.” Şaşkın şaşkın diğer soydaşlarına baktı. Sanki işini gücünü bırakmışlar da bunu seyrediyorlar. Oysa bataklığın çamurunda kayışlaşan kılları görkemli bacaklarını sürüyerek götürüyordu. 

 

 

                                                                ***

 

BUNA RAĞMEN VAROLUŞ      / Mustafa ÖZER

 

Taksim’ li diye takılırdım Şerif’ e. Bazen gülerdi, bazen de Taksim’ li olmadığını, olmasının olanaksız olduğunu söylerdi. Şerif’ i daha da kızdırmak için “ Taksim’ li olmak kötü mü? “ derdim. Kızdırmak istediğimi önceleri anlamazdı ve gerçekten kolları sıvayıp Taksim’ li olmanın koşullarını anlatırdı. Bu koşulların kendisinde olamayacağını anlatmak için bin dereden su getirmeye çalışırdı.

Şerif’ le arkadaşlığımız üç yılda epeyce ilerledi. Esprimi benden önce anlayınca hiç anlamı kalmıyordu. Bu yüzdendir ki iş yerinden Taksim’ e kadar sessiz yürüyorduk. Sol kaşını fazlaca kaldırıp gözetmekle epey şeyler anlatmış oluyordu.

Şerif’ le anlamakta birleşiyorduk. Ara sıra ikimizin de okumamış olduğu yapıtlar üzerine tartışma açıyorduk. Birbirimize bu denli yakın gözükmemize rağmen açık vermeye çalışmamız, gerçekten absürd bir mantığa düşmemize neden oluyordu. İkimizde yoruluyorduk. Yorulmaklığımız aynı dairede kalmamıza engel değildi kuşkusuz. Zor olan

da burası, bu duruma katlanmamız. Her sabah aynı yerden başlıyoruz. Aynı daire dilinin kaosunda yaşama giriyoruz. Bunun içindir ki yorgunluğumuzu dostluğun sınırında dinlendiriyoruz.

 

Taksim pastanesinin önünde bizi bekleyen Mehmet Oğuz beye, karşı caddeden el kol davranışlarıyla çağrıda bulundu Şerif. Mehmet Oğuz bey öyle garip çalışma arkadaşıdır ki sır diye bir kavramın ne içersinde, ne de öyle bir düzenin varlığını taşır. Cam kadar saydam. Doğrusu kötü pencere camına benzer. Yapısında özüne aykırı görünüm olması saydamlığına engel değil oysa önünden arkası görülür. Yüzünden içerisi okunur. Temiz tıraşı, düzenli giyimiyle Mehmet olan bu arkadaş, gülmeyi bilmediği halde, politik kişiler gibi hep güler yüze sahip olması da Oğuz bey olmasını sağlıyordu. Onun taşıdığı bu ikili isim, basit olan anlayışını ikiye bölünce ortada Mehmet Oğuz beyin nüfus kaydından başka varlık bırakmıyordu.

Beyoğlu’ na daldık üçümüz. Eski değerlerini yitirmiş, yeni değerlerini oluşturamamış yirminci yüzyılın insanlarını aralaya aralaya yürüdük. Değerlerden söz açamayız. Bizim ülkede genel anlamda değer ya gelenektir,ya da alışkanlıktır. Değerlerin oluşması bu anlamda yine de bir üstünlüktür. Toplumsalın bir anlamı olur o zaman. Aynı amaca yürür gibi gördüğümüz ya et balık kurumu ya belediye otobüs kuyruğunu oluşturuyor. Bu kuyruklardan bir değer çıkarmaksa ölü diriltmekten zordur.

Şerif beyle espri birliğimiz bu gidişe isyan etmemizden doğuyordu. Yol boyunca Camus’ un yabancılarından konuştu Şerif. “ Veba “ dedim. “ Vebaya tutulmuş çağ “. Şerif baş kesti. Sustuk. Fiyatları yüksek mağazaların vitrinlerini gözleyen Mehmet Oğuz beye söylenecek fazla sözümüz yoktu. Yürüyorduk insanları yara yara.

                                                           *

                                                          **

Pasaja girmekte anlaşmıştık. İkinci kattan bir odaya daldık. Mehmet Oğuz bey yüzüne düşünceli adam biçimi vermek için epey çaba gösteriyordu.

Oturduğumuz masaya yakın bir taburede oturan Kamran beyi Mehmet Oğuz bey davet etti. Bira da olsa içki meclisine tanımadığım biriyle oturamazdım. Ama bir kez oturduktan sonra masaya geleni de kovamazdım. En kolayı masadan ayrılmayı onuruma yediremedim. Buna rağmen oturdum.

Mehmet Oğuz bey o güne dek içerisinde solucan sıcaklığı beslenen duygularını tüm cıvıklığıyla yaymak istiyordu.

-          Biraların parası benden.

Ben votka istedim. Gelen kokoreçlerle midelerini şişirirlerken “mösyö” dedim. Şerif bey göz

kırptı. Sözümü Mehmet Oğuz bey kesti.

-          Kamran bey....

Uzun uzun arkadaşını bize tanıttı. Kamran beyi nicedir övdü. Kamran bey karşılıksız bırakmadı arkadaşını. İçkinin verdiği alkol basıncı ne Kamran beyi ne de Mehmet Oğuz beyi kızartmamıştı. Kokorecin meşinleşmesinden söz ediyorlardı. El büyüklüğü kokoreçlerin lezzeti hayaliyle sarhoş oluyorlardı. Şerif beyle aramızdaki Mehmet Oğuz beyin bira köpüğüyle sarkan dudağının davranışları vardı. Gözle konuşuyorduk.

            Mehmet Oğuz bey cumhuriyetin 50. yılında çıkarılan dört aylık yedek subay askerliğinden yararlanacaktı. Tutturmuştu pasaja girelim diye. Ona son arkadaşlık görevini yapalım diye kalktık geldik. Masamızda konuşan adını bilmediğim ama alkol kokusundan sarhoş olacakları yerde yürüme yarışına geçen kara kara böcekler koşuşuyordu. Kokorecin yapılış yeri hoşa gitmez ama ana maddesini de kimsenin sevdiğini zannetmiyorum. Buna rağmen oturduk. Şerif bir ara Marmaris’ ten söz açtı. Mehmet Oğuz bey:

-          Neresinde kaldınız. Diye Şerif beyi sınava çeker durumuna girdi. Şerif sustu. Yalnızca

arkadaşını kıskanmış olmamak için:

-          Kamptı. Üç günlük kamp. 972 yılında.

Mehmet Oğuz, Kamran’ a döndü.

- Kamran bey sizin için arkadaşlarla beş aylık mesaimde çok şey öğrendim. Kamran bey ben

ayrılıyorsam daireden arkadaşlarımızla ilişkimizi sürdürürüz. Göremeyiz ki hayatta böyle arkadaşlarla karşılaşamazsınız. İlk geldikleri günlerdeydi. Çarpıldım. “ Neden devlet dairelerine” diye şaşırmıştım. Dairemiz için şereftir arkadaşlar.

           

 

 

 

 

            Ben sigara yakarken Şerif beyin de sigaraya uzandığını gördüm. Sigarasını yaktım. Mehmet Oğuz bey dairedeki davranışlarımızdan söz ediyordu. Kalkıp aşağı kata indim. Arkamdan Şerif’ te gelmişti. İki tek atıp yukarı çıktık.

            Sözün uçkurunu çözmüştü Kamran masaya oturduğumuzda. Huriler, ahular sözü birbirini izliyordu. Bir ara sözü döndürdüm Türkiye’ nin güzelliklerine ama Kamran bomboştu. Üç masa ilerisi gürültüyü dinliyordu. Garsonun masaya yaptığı uyarıya cevapladım. “Olur canım.” Dedim. “Burada kusura kalınmaz canım” dedim. Garson özür dileyip ayrıldı. Mehmet oğuz bey yakasını düzeltti.

-          Size laf söyleyenin... Ağzını tutmak isteği mum ışığı gibi yandı, söndü içimde. Sonra bu davranışımız da ayrı bir terbiyesizlik sayılırdı. Buna rağmen oturdum, Şerif bey göz attı. Karşıladım. Güldüm, güldü. “ Bize bir şey söylemediğini söyledi.

-          Haddine mi düşmüş.

-          Takılma. Dedim.

-          Garsonu bir anlık kıstırıp fıstık göndermesini söyledi. Referansına Şerif hayran kalmış

olacak ki “ Kervansarayı hatırladın mı?” dedi.

            “ Yes sir “ dedim.

            “ Hurry up “ dedi.

            “ Be careful “ dedim.

            Kamran bey iki yıl Almanya’ da kaldı. Mehmet bey turist gezdirirken ne kadar iyi yabancı dil konuştuğunu anlattı. Buna rağmen oturduk. Şerif gözlerinin tam kurnazlığını saflığa bürüdü.

“ Kamran bey Almanca’yı bilir misiniz? “ dedi Şerif. Kamran başka konuları yudumluyordu. Mehmet Oğuz bey “ sizden iyi bilir Almanca’yı “dedi. Şerif “ elbette “ dedi. “ Almanya’ da iki yıl kalmış.

            “ Ben az İngilizce bilirim “ dedi kesik kesik. Mehmet Oğuz bey kokoreç yer gibi sözünü saldı. Yaydı ağzını. Ben elimi yüzüme kapattım. Geriye döndüm taburede. Şerif fırsat bildi. Yanıma geldi.

“ Çarptı mı? “ Göz attım hayır yerine. “Biraz” biraz dediğimde Mehmet Oğuz bey bize dönmüştü. Bir yandan da “ arkadaşlar dört dil bilir Kamran bey sizi tanıştırmasam gözlerim arkada kalacaktı. Bana

“ karides borçlusun” Şerif yerine geçti.

            Hesapları ödememiz için üç çeyrek bekledik. Mehmet Oğuz ve Kamran’ ı Şerif bey tuttu taksiye götürdü. Hesapları ödeyip ben de çıktım caddeye. Karşı bankanın kapısına yaslanmış önünden geçen insancıkları düşünüyordu Şerif. Yanına vardım. Koluma girdi. İlerledik. Buna rağmen Beyoğlu’  nun neonları yolu aydınlatıyordu.

            “ Gönderdim askere “ dedi.

            “ Selamlarımı sundum “ dedim.

            Taksim’ e yürüdük. Gezgin kitapçıların kitaplarına baktık.

            “ Varoluş bu mu? “ dedim.

            “ Varoluş” dedi Şerif.

            Teknik olanakların köşeye kıstırdığı kişiliğimizi koyacak yer bulamadan dolmuşa yürüdük.

 

 

                                                      ***

 

 

ÖĞRETMEN  / Mustafa ÖZER

 

Elime küçük bir bağ sepeti tutuşturup üzüm getirmemi dilerler. Bu isteği, bazen annemin sevgisinden bazen babamın korkutmasından yerine getirirdim. Elimde küçük sepet düşerim bağ yoluna. Yaşım yedi, sekiz o arada olduğunu sanıyorum.

            Bağ yolu sözün tam anlamıyla bağ olan bir yoldu. Yalnız ve yalnız duvar üstünde yürüyormuş gibi yürünen bir kilometreden çok, çakıl yol var. Bu yol sürekli de değil, kesilir yer yer duvarlarla. Atlarsın duvarı sorun çözülür. Yılan akrep de buralarda zor yakalanır. Yol çok köşegenli çünkü insan eni konu dört köşe tutabilir. Korkmam desem yalan olur. Bizim köy öykü anlatım yazarlarının kahramanları gibi yürekli değilim. Köylüyüm arkadaş.

            Hem bizim köyde, bekleme işlerini topal, kör, kendini geçindirecek emeği esirgeyen kimselere verirler. Onlar ise tanrıya karşı baş kaldırmalarını bize yani çocuklara yöneltirler. Kendi tarla ve bağımıza gitmeye öyle  korkardık ki düşlerimizde bile bekçileri bizi kovalarken görürdük. Attığı taşların bir türlü kafamıza yetişmemesi, düş işkencesi denen işkencelerin en ağırını tattırırdı bize.

            Eylülün son günlerine doğru naylon ayakkabıları çektim. Elimde küçük sepet düştüm bağ yoluna. İkindi ezanı okundu okunmanın içerisinde. Annemin sıkı sıkı öğütlemesi “sağda solda eğlenme”, “kuş gibi git”, “tükürüğüm kurumadan gel”, diye de kapının eşiğine tükürüverirdi.

   İğdeliğe dalıyordum. Yapraklar arasında kaçan kuşların kanat sesi yüreğime takılıyor. Pırpır ağzıma geliyordu korkum. Ara sıra bir türküye benzer sesler çıkardığımı sanıyorum. Tilkiler gibi atıldığım yol boyunca kertenkele kuyruklarıyla korkulara kıvrıldım. Tam iğdeliği çıkıyordum “foş” diye bir boşalım oldu. Bu boşalım dizlerimde mi oldu, yere dökülen yapraklar arasında mı pek seçemedim. Adımlarımı sıklaştırdım. Ayağımın altından kaçan taşlar, önü yırtılmış ayakkabımın dışına taşan baş parmağımı bulmakta gecikmez. Parmağımda kırmızı bir rahatlama duydum. Korku boşalmıştı. Savaş benden yana gelişiyordu.

Bağ çubuklarımın bacaklarımı dövmesini bile duymuyordum. Yolu bırakıp ekili alanların içinden, kıyısından, ama yolu kısalttığımı umarak yürüdüm.

Gölgeler, Yavuz Selim hanın savaşları denli güçlü, korku denli uzundu. Yollar da o denli gölgelerle özdeş.

Derenin derinlerde, açık mavi suskunluğu ve şimşirliği küçük sesimi katlayarak bana gönderiyordu. Ben vardım. Yalnızlığım vardı. Bir de turnalar göç ediyordu. Ali dağını gözlemesem karşıdan, yolumun ufka çıkacağını sanırdım.

Kafka’ nın şatosuna ulaşmak için “K” nın gösterdiği çaba ve katlandığı olmazlıklar bile cüceleşiyordu yanımda.

Kafka’ da yalnızlığı olan ve kendisi olan bir yazarmış. Bu yüzden sevdim Kafka’ yı. Şatoya “K” nın girmesi için ben de elimden geleni yapmaya çalıştım. K’ yı yadsıyan otelciyi, Barnabas’ ları, öğretmeni, muhtarı yada tüm köylüyü öldürmek geldi içimden.

   Önümden ağır ağır yürüyen kaplumbağa yuvarlanmasaydı su kanalının yanından, nereye gittiğimi unutuyordum. Elimdeki sepeti sıkmaktan sepetin kıvrımlı izi, parmaklarıma resmini çizmişti. Değiştirdim diğer elime sepeti. Dişlerimi sıkmamak için bir armut çaldım, yiyerek yürümeye koyuldum.

Köylüyü öldürmeye ne gerek var. Şatoyu yıkmalı. Klam’ ı ya da diğer senyör takımını köydeki evlere yerleştirmeli.

Bir sepet üzüm, yarın değil bugün için gerekli. Yarın korkusu değil duyduğum. Akşama ermek duygusu. Bağa varmalıyım. Korku neden duruyor ben yürüyorum da.

Kafka yalnız ölse de şatoya gömülmeliydi. Şato ölmezliğin kendisi. Kafka dünyanın kadastrosunu yapmak isterdi sanırım. Düzen olsun diye. Şato ve şatodakiler bunu istemezler. Çalışanlara da istememeyi istetirler.

Bağa benden çok önce korkum varmıştı. O korku ki orada ne bağ bıraktı ne de korkuyu.

 

                                                       ***

 

 

 

YAZAR OLMAK  / Mustafa ÖZER

 

            Her akşam olduğu gibi bu akşam da üçümüz oturmuş tartışıyoruz. Gece epeyce ileri bir saatte omuzlarımızda varlığını duyurmaya başlamıştı. Karşımdakileri silüet gibi hep kıpır kıpır dudaktan ibaret sayıyordum. Bazen onların sözlerinde büyük anlamları olduğunu kanıtlar gibi gözlerimi yumuyor başımı öne eğiyordum. Gerçekte ise uykum gelmişti. Ara sıra  gözlerimi açıyorum. Film negatifine dönüşen varlıklarına “uykum geldi” diyemiyorum. Neden diyemediğimi açıklamadan sizde anlayamazsınız.

            “Ben yazarım !....”

            “Ben yazar !....”

            Anlamadınız elbette, biliyorum bunu. Daha da açmam gereklidir. İki yıl öncesine eğilmeye zorladınız beni oysa. Evet iki yıl öncesindeki olayı ve konumu anlamadan olmaz. Daha doğrusu anlamanız için o güne dönmemiz gerekli. İki yıl önceydi. Bir kış günüydü. Günlerce aradığım halde, günlük karın doyuracak gelir kapısını bulamadığım, buna karşılık zar zor rica minnet başımızı sokacak bir bodrum katı kiraladığım günün haftasıydı.

            Edebiyat fakültesinde okuyan bir arkadaşla yolda karşılaşıp bir çayhaneye gittik. Dereden tepeden konuştuk. İş arayışımı anlattım ona. Nasıl atlatıldıklarımı, verdikleri ücreti, göreceğim işleri, siktir çekilişleri, zaman geçsin diye yada derdimi anlatacak bir dost buldum diye anlattım. Birden gözleri parladı.

            “Aaa. Vallahi dostum tam bir roman”diye başladı sözde. Yumdu gözünü açtı ağzını. Sanat akımlarını vs. hep anlattı. Karnımın açlığını ısmarlanan çaylara atılan bol şekerlere bağlamıştım. O ha bre. “Roman. roman. Yaz dostum bunları yaz. Vebaldesin sonra. Türk kültürü böylesi gerçek romancılar ne denli de.”konuşmalar öyle bir hale geldi ki karnımın çizgili koyları boyunca uzanan gurultularından duyulmaz oldu. Konuşma sürüyordu. Ayağa kalkacak gücü kendimde bulamayacağımdan korkuyordum. Bir yandan da “acaba benden önce kalkıp çay paralarını bana ödetir mi?” diye uykusunda akrep sokmuş gibi atılıyordum.

            “Yaz. yazmalısın. ne estet.”

            Sözlerini bile anlayamadığım bu yazar arkadaşımdan borç para isteme gücünü de içimde boşuna aradım durdum. Allah korusun bu kez de iktisat kitaplığına katkıda bulunmamı isteyebilir.

            Oradan nasıl çıktığımı ve çay parasını ödemekten nasıl kurtulduğumu hatırlamam hiç ama hiç mümkün değildir. Hiçbir duruma sevinecek halim kaldı mı acaba? Evet tam anlamıyla evet, ki hayırdı. Yavaş yavaş bayırdan inerek hemşehrim zalim Ahmet terzi dükkanına zor düştüm. Ahmet daha gencecik çocuk. Daha adı yirmi üçünde zalime çıktı. Aynı köydeniz. İkimizde köyden kaçıp İstanbul’ a sığınmışız. Ben okumak memurculuk aşkına, Ahmet belki de macera aşkına düştük bu büyük kente. Terzihanede yatıp kalkıyor. Yeni kalfa oldu. Aldığı haftalık 250 liradır. Benimse hiçbir gelirim yok. Yeni bir bodrum katı da tuttum. Ahmet yanımda kalırsa yük birazda hafifler diye hayaller kurarak girdim çocuğun yanına. Ben otuzunda okuyan biriyim. İkimiz de bekarız. İnsan dar anlarında daha büyük hayaller kurabiliyor. Kendini Karun’a sadaka verecek kadar zengin, Cengiz’ in dudaklarını uçuklatacak kadar güçlü görebiliyor. Bu hayalin iyi yönü. Ya bir de havadan uçan bir kuşu, size atılan bir bomba (belki de atom bombası, hidrojen bombası) en azından dikilitaş veya Çemberlitaş’tan daha büyük taş sayması ne kadar acı verir.

            Zalim Ahmet yine borç para verdi. Bir yirmi lira daha aldım. Zalim

            -“Aslanım sıla parası biriktiriyorum. Bak... borcun iki yüz yirmi altı lira oldu” ne düşündüm o anda. Her şeyi düşündüm ama kendim bunun dışında kaldım. İnsan kendini düşünmez dediler.

            “Yazar. Milletin  özeti. Kendinden başka birisidir o”. Milleti (ulus) de düşündüm diyemem. Düşünmüyor olduğum ise apaçık yalandır.

            Zalim Ahmet haklı olarak alacağını istiyordu. Gerçi belediye gibi ........ elektrik ve suyu kesecek araçları kullanmıyordu. O bu haliyle mazlum Ahmet olmaktan kendini kurtaramadı.

            Günler geçti aradan, bana benzeyen birkaç kişi buldum bodrum katının kirasını paylaşmak için. Şu anda karşı karşıya oturuyoruz. Üç kişi, bir oda, bir heladan oluşan evimizde. Dosto’ yu tartışıyoruz. Tolsto’ yu, Kafka’ yı, Camus’ u yada Farabi’ yi, Sinan’ ı . Dergileri kitapları kıran giriyor. Ben iş buldum artık, sabah gidip akşam geliyorum. Uyumak normal görevim. Onlar tartışıyor, ben anılarımı anlatıyorum onlara. Dinliyorlar.

            “Roman, canım dünyası roman” diye konuşmalarına romanlardan anılar ekliyorlar. Onların özel davranış ve anıları yoktur. Ne zaman uyuyorlar, borç parayı kimden alıyorlar bilmiyorum. Bilemem. Ben borçlarımı az az ödemeye başladım. Sorumluluk yüklenebiliyorum bundan böyle. Bakkal yükünü üstüme aldığım yüzü suyuna anılarım dinleniyor. Arada bir coşuyorlar.

            “Yaz bunları, n’olur. Tam zamanı roman. Nasıl bekliyor okuyucu. Ah azizim ah bir bilsen. Vebalin bu, kaçma görevinden” diyorlar.

            Alıştım verdikleri görevin emirliğine. Bu kez kızıyorlar “harcarım seni ha” tehditlerini yazacakları zamana erteleyerek.

            İşimden olmamak için uykumu duvara yaslanarak gidermeye çalışıyorum. Negatiflerini gittikçe sözcüklerine de yaygınlaştırıyorum. Ayak üstü uyuklarken yazıyorum romanı. Adını koymak istiyorum. Daktilosu bitmiş roman dosyasına yazacak ad bulamıyorum. Sonunda rüyadan arkadaşın eli uyarıyor.

            “Yazar olmak.”

 

                                                  ***

 

      DİKKUYRUK  /Mustafa ÖZER

     

                        Yollar da insanlar gibi çok değişiyor. Değişmeyen şey ise gereksizin dışında oluşunu unutturan değişmeydi.

Gerek, değişimin yasasıdır. Ama gereksizliğe ne demeli.

        Londra asfaltı da diğer yollar gibi zaman içinde değişiminin  daha doğrusu başkalaşımının yanında günlük olarak da değişiyordu.

        Aksaray’dan başlayan Avrupa yolu, zaman içinde, kişilerin keyfine ve hükümetlerin gücüne orantılı olarak birkaç kez yer değiştirmişti. Topkapı’dan sonrasında uzayan bu yola eski adını değiştirmeden Londra asfaltı denmişti. Eski Londra asfaltı yine Topkapı’dan başlardı. Fabrika yöresinden Haznedar’a çıkar oradan yayla yoluyla Şirinevler’de, şimdiki Londra asfaltına geçerdi. Oysa Londra asfaltı şimdi Topkapı-Merter Sitesi-İncirli yoluyla sürmektedir.Avrupa’ya giden yolun üstünde son yıllarda bar, pavyon, gazinolar kurulmuş, neşeler taşmaya başlamıştı.

           Lüx marka özel otolar geceleri bu yöreleri sık sık yoklar. Kendince eğlendikten sonra kafa bulutlu olarak Londra asfaltına koyulur bir süre sonra otoyu sollayan bir dolmuş taksiden sıyrılmak için, sağ şarampole yaklaşır. Kurtulursa bir yarımlık bac vererek yoluna devam eder. Değilse üç beş takla atan taksiye herkes alışmıştır. Aldırış eden bile olmaz.

         Dik burun Nazlı, sivri, yukarı sığınmış bıyıklı beyaz gömlekli, dar paçalı, lacivert fiyakalı, dolmuş kabadayılarının ablasıydı. Kendinden umulmayan derecede bir beceriye sahipti. “ Eh “ derdi sık sık “ çok gördük “ le başlayınca karşısındakini susturmazsa kudururdu belki. En iyi yanı kendisini sanatçıların değil de dolmuşçuların ablası saymasıydı. Onlar da kuş kadar yürekleriyle Nazlı ablalarını ikiletmezlerdi hoş.

Nazlı , Şirinevler  gazinolarına “müşteri! “ bulmaya başlayalıdan beri on beş yıl geçtiği halde Londra asfaltının dışında ekmek parası aramamıştı. Bu yolun kıyısında çiklet sattığı olurdu. Ama bu yoldan ayrılmazdı.

“ Abla “ dedi yutkundu “ abla diyeceğim amma” dedi. Nazlı gözlerini indirdi asfalta. Taksinin kapısını biraz daha yana itti. Kapı dizine dayanmıyordu artık. Ayakları boştaydı. “ Eh ...“ dedi Nazlı “ çok gördük “ diye ekledi ardından... “Abla...” dedi dolmuş ağası “safsın neyin sahibi oldun” . Sus işareti yaparken ön kapının ağzında oturan ağaya “nereye gidem....nereye... artık...sizin” “ değil abla aç kalırım sana ekmek bulurum” “ sana taksi aldık diye seni de almadık ya ağacığım”. “Neyse” dedi ağa. “ Boş ver “ diye her cümlesine ek yapardı zaten. Akşamın loşluğunda Ataköy sahilinde duran taksinin çevresi şimdi sukute gömülmüştü. Kapıları kapattılar Yeşilköy’ e doğru yöneldiler.

                                                      *

                                                     **

Motor gürültüsü dışarıyı sarsıyordu. Nazlı duymuyordu. “ Bak ağacığım” dedi Nazlı “ insanlar var ya, şu insanlar “ “evet abla” dedi ağa. Gözüyle de sağa sola bakarak kaçmak istediği apaçıktı. Hiçbir zaman Nazlı değil ya hangi kadın olursa olsun gözüne bakamazdı. Sanki gözü orada kalacak sanırdı. Bakamadı Nazlı’ nın yüzüne. Oysa Nazlı’ ya öğüt verirdi sık sık. Dayanak olurdu ona. Ama yüzüne bakamazdı işte. “ Şu insanlar bana en çok ne yaparlar.... hiçççç” Öyle bir “hiç” çekmişti ki, yitirdiği kadınlığının macerasını anmaya bile içi varmadı. “Eh” dedi derince. “ Çok gördük....” dedi. Sonra ... Kendini toparladı. “Ağacığım” diye dudaklarını ıslattı. “En çok da kuyruk sallarlar ardımda beni elde etmek için korumaya kalkışırlar” Kaç zamandır far, ruj, cila, boya kullanmıyordu. Yüzük, küpe adına ne varsa onları da taşımaz olmuştu. Ağalara göre “pejmür delikti” Nazlı’ ya “çok gördük” “Ehhhh.....” ti.

      “Ama seni ağacığım”... sustu ki diyeceğini demişti... Encümen-i hamuşanın üyesi gibi davranır bu yolun yolcuları. Susmak sisiliklerin... konuşacak şeyleri olmalarının... karanlık işlerinin zorunlu yapısıydı. Sustu anladı ağa. “ Bir şey mi var “ der gibi gözüne baktı.

            Kah hızlı kah çok yavaş geldikleri Yeşilköy’den havaalanı yoluna saptılar. Oradan Londra asfaltına.. Ekmek kapılarıydı orası. Bugün kaç taksiyle çarpışacaklar, kaç lira alabileceklerdi? Altlarındaki dodge şıngır şıngır dökülüyordu. Yeni bir eski almalarını günlerdir düşünüyorlardı. Alamıyorlardı bir türlü oysa.

            Tek eliyle yönettiği arabada “yeter ben de bittim” dercesine sağ farı yanmıyor, kornası ötmüyor, hele stop lambaları, silgeç kapı kolları süs gibiydi arabada. Yeni bir eski şarttı. Şu genç lacivert fiyakalıya.

                                                                   *

                                                                  **

            Hızlandılar ve dönemedikleri ve fakat ucuna geldikleri bu asfalt onları da değiştiriyordu. “Dikkat” yazısının altındaki “şoför acemidir” bölümünü küçük yazarlar ve ‘cemse’nin arkasına asarlar. Ağa bunu bilirdi. Ama onlarla pek işi olmazdı.Kıbrıs sorunuyla Londra asfaltında her zaman rastlamak olağan olmuştu artık ‘cemse’lere. O gün işte... O gün tüm marifeti aceminin ustalığı karşısında sökmedi. Acemi öyle ustaydı ki aceminin elinden bir ölen kurtulurdu.

            Ama ağa ölmedi. Sanki Nazlı öldü mü? İkisi de neler görmüştüler. Ölürler miydi hiç. Ölmeyeceklerdi işte. Çünkü canları yük olmuştu sırtlarına. Ayrıldılar yana fırlayan tekerleklerinin yönünde gecekonduya biri. Hastaneye diğeri.

            Nazlı’ nın şansına gecekondu düşmüştü. Ayakta tedaviden sonra eve dar attı kendini. Boş kalınca insan hassas oluyor. Hep kendiyle konuşmak istiyor. Ama içerde ne var ki?.

            Kan oturmuş kol ve bacak derilerine dokundukça Sivas çimento fabrikasının bacasından fışkıran kirli dumanlar aklına geldi. Acıyan yerlerinde gurbet esiyordu. Kendini yokladı, sorduğum soruların yanıtlarını verebilecek miyim diye. Öyle ya en zor soru içerden gelen soru.Ve hep aynı sonuç. “Eh” oluyordu. Korku. Gerçeklerden kaçma. Kaçılmasa da elden bir şey gelmeme. Usanma yol yordam bulamama yada bilememe. Buna benzer iç gürültüsünü yanıtlıyor.

            Sağına dönecek oldu. Fabrika fırınına yakıt sürüldü. Simsiyah bir duman bir avuç gökyüzüne güneş oldu. Ayıla bayıla sabah eti. Gece vardiyası işçileri gündüzcü arkadaşlarına vardiyayı bırakarak sokakları dolduruyor. Belediyeler görevlerini pek yapamadığından kanalizasyonlar sokağın düşük yerlerine ördeklerin göllerini oluşturuyor.

            Atlaya sıçraya giden yeni mühendis Mehmet Akif’in “ Seyfi baba”sını anımsadı. Gülümsedi. Şu karda kışta sokağa çıkan ihtiyara. Soracak oldu içindekine yanıt aradı bulamadı. Dişlerinin dibinde kalan et kırıntısını yere tükürdü. “Boş ver” diyecekti ki ayın son çeyreğinde boş kalan pantolon, ceket ve gömlek cepleriyle lağıma sırtüstü yattı.

            Ayağa kalkmak istedi. Her yanı çürüklerden gelen sızılarla ağ örüyordu. Geçenlerde sahil züppelerinden dayak yiyen balıkçı dayanamayıp nasıl atmıştı kendini. Onlar çoktu. Et çürüklerini balıklarda görmeye alışmıştı. Ama bu kez sağ yanına dönemiyordu. Adam akıllı sopa yemişti.

            Eşeklerin inadı tutmaya görsün. Adım atmaz. Yük sırtından yıkılmış umurunda mı? Eşek bunun burası. Yük olmasa suya gidip gelinceye kadar hemcinsini sopa altında koyun edip sağarlar sütünü. Ama koyunlar da terbiye edilirse pantolon, ceket, ayakkabı, papak olur kafalara.

            Babası ha bire dövüyordu eşekliğini. Günler geldi geçti. Ne kaldı şunun şurasında ömrün bitimine. Gömleğini satıp okutacaktı bunu. Sanki gömleğine gömlek denirdi. On yılda on beş milyon yara almış bu gömleği belki İngilizler antika diye alabilir. Ama bu okumadı. Hayırsız çıktı. Olur ya telgraf direkleri eşit diye varıp boy ölçüşelim. Geçenlerde tophanede boyunun ölçüsünü aldı. Çürüyen etleri bir haftada yapıştırdığı ekmek hamuruyla birlikte lime lime nasıl dökülmezdi. Eh işte adam olmadı. Üniversite bitirmedi ama hiç değilse ilkokulu okusaydı ya. Ne gezer olmadı işte. 

 

                                                               ***                        

 

 

 

 

 

 

 

Giriş | abdulhamit

Bu sitenin son güncelleştirilme tarihi 04/07/07 13/01/09