Giriş GÜNCEL YAZARLAR Resim-Karikatür Büyük Doğu Arşivi

BAŞYAZI

KİTAP ELEŞTİRİLERİ

KÖŞE YAZILARI

SİYASET

BASINDA GEZİNİRKEN

TARİH

SANAT

FIKIH

BİZE ULAŞIN

ANLAŞMAZLIK VEYA YENİLER

 MUSTAFA ÖZER

 Yasaların, yazılı olmadığı dönemlerde bile adliye, toplumda adaleti sağlamakla değil de, yasalara zıt gidenlere ceza vermekle uğraşır. Bu yönüyle adliye, sosyal bilimcilerin incelemelerine konu olmuyor. Adliyede çalışan görevliler bile kendilerinin ne yaptıklarını hiç mi bilmezler. Ama toplumun kendilerini hiç sevmediğini biliyor olmalılar ki, davaları insan problematiği içerisinde ele almazlar. İnsan, savcının önüne sürülen dosyadan öteye geçmez. İnsan yargılanması gereken bir dosyadır. Dosya ise şerhler düşülmesi ve imzalar atılması gereken suç varlığıdır.

 

Adliye ile ilgi kurmamak için vatandaş elinden geleni yapar. Ama “Osman oğlu, Zehra’dan doğma, 1920 doğumlu Ekrem” bey büyük savaşta babasının ölmesine rağmen komşuları aracılığıyla çok sonraları Nüfus Kütüğüne geçmekle vatandaş olmuştu. Vatandaşlaştığını ikinci büyük savaş döneminde kazandığı için beş yıl askere alınmakla vatandaşlığının tadını çıkarttı. Tezkereden hemen sonra A kentinde yirmibeş yılı doldurup emekli olacağı dokuma fabrikasına girmişti.

 

Bu hikâye Ekrem beyin emeklilikten sonra yerleştiği, aynı zamanda doğduğu kent K’da geçer.

 

K, çevresi dağlarla çevrili düzlükte kurulmuş geceleri çok daha büyük gözüken fakat insanı kasaba duygusallığında bir kenttir. Sanat ve zanaatın pirleri ermeni ve Rumlardan oluşmaktadır. Büyük göçte rum ve ermeni taşınır ve taşınmaz mallarına yapılan yağmacılık tez zamanda kentte tüccar sınıfını doğurmuştu. Küçük atölyeleri ise, rum ustaların dükkanlarına konan çıraklar yönetmeye başlamıştı. Dahası, esnaflığı topraktan  kopan gecekonduların bahtı karaları kapatmıştı. K böyle bir kent. Gökdelenleri yok değildi. Ama gökdelenin son katında oturan birisine olanak tanınsa  katın bir bölümünü kümes ve ahır yapmaktan çekinmez.

 

Ekrem bey emekli olalı beri üç yıl olmuş. K kentine de alışmıştı. Yeni bir evi vardı. Çevresinde pek küçük olmayan fakat büyük de denemeyecek bahçenin ortasındaydı. Bahçeye yazın, yiyeceği sebzeleri ekiyor. Bazı yıllarda patates ve soğanı bol ekerek kışlığını da çıkarıyordu.

 

Ekrem bey insanları rahatsız etmediği gibi insanlardan da rahatsız olmamak için ne cami duvarlarının güney yönünde oturuyor ne de kente pek gidiyordu. Fehmiye hanımla ara sıra didişmesi, üç aydan üç aya emekli maaşını almak için girdiği kuyruk didişmesinden daha sakin sayılırdı. Oğulları ve kızlarından da mektup almamağa alışık oldukları için mektup yazmak zorunda da kalmıyorlardı. Böylesi bir sıkıntıları da yoktu. Özet olarak söylersek lükse düşkün olmadıkları için sıkıntıları da yoktu.

 

“Sıkıntı yoktu” sözü geçen aya kadar geçerliydi. Ama şimdi durum çok değişmişti. Ekrem bey adliye koridorunda yalvarmalarla günü karşı camlarda yakarak bitiriyor. Akşam evde, nasıl sabah edeceğine karar veremeden sabah ezanını duyuyordu.

 

Ekrem bey gibi halim – selim birisinin o yaştan sonra adliye koridorlarını adımladığını görenlerin şaşması çok olağandı. Azrail’in elinden kaçar gibi karşı duvara varıyor, cehennem duvarı olduğunu görmüş gibi geri dönüyor Azrail’in kucağına. Daha olmadı zemin kata kadar basamakları iniyor çıkıyor. Azarlanabilmek için savcı yardımcısının aralık kapısından başını uzatmak istiyor. Kapıcı azarlıyor savcı yerine. Savcı tek kelime söylese ya. Derdini anlatamıyor.

 

“Allah’ım” diyor yürüyor “Allah’ım” diyor dönüyor. Of diye şöyle bir iç geçirecek oluyor “of” durağından sonra “değil Allah çok şükür” diye “isyanını” geri alıyordu.

 

Savcılık kalemine girişinin sayısı memurları sıkacak kadar olmuştu. Sonunda memurun birisi,

“208 nolu odaya gidin” dedi.

“Savcıyla işiniz.. anlamadınız mı?”

 

Yine kovuluyordu kaçıncı kez. 208 nolu odanın amiri olan Savcı bey yeni atanmış olduğundan ziyaret kabulündeydi. Adlî işlere öğleden sonra bakacağını kapıcıya  emretmiş. “İçeriye kimseyi almayın” demişti.

 

Ekrem bey derdini anlatacak kimseyi bulamadığı bir yana, ne iş göreceğini unutmaya başlamıştı. Önüne gelene bir şeyler soruyor. Cevabını ise alamıyordu.

 

“Adlî iş kardeşim belli mi olur.”

“Belki tutuklanırsın Allah korusun.”

“Sabret  bakalım” yollu öğüt, yol göstermeleri de dinlemiyor değildi.

 

A şehrinde kendisiyle emekli olan arkadaşlarından birisiyle karşılaştı. Arkadaşı biraz daha devletle ilgi kurmuş bir tipti. Ekrem beyin kocaman ellerini sağlı sollu atarak anlattığı derdini baştan sona dinledi.

 

“Mahkeme tebligatın yanında mı?” dedi Ekrem beye. “Uzunca olan zarf mı?” dedi Ekrem bey. “Evet arkadaş.. Yüzü yazılı, hem senin adın yazılı olan bir zarf.. Polis getirir” dedi arkadaşı. Ekrem bey sarardı, sıkıldı. “Evde öyle bir şey olmalı ya bilmem ki o mu?”

 

“O olmadan kim ne bilsin seni”, “işin nedir, derdin nedir? Belki de işin burayla değildir yahu?.. Ağrımaz başına bez sararsın. Hele sana buraya gelmeni kim söyledi..

 

“Z. Odasından”.

 

“Niçin orası söylesin.. Ne anlar onlar.. Haracını alır bırakır adamı.”

 

“Müslümana gavur eziyeti ne bilem. İş mahkemedeymiş.. ben de geldim buraya. Ne yüzüme bakan var ne bişey. Dilekçe de yazdım. Savcıdan imzalanacakmış.”

 

“Ne dilekçesi?”

 

“Kalemden işin aslını öğrenmem için belki..”

 

“Bir yanlışın var, işin olsa önce kalem yapar eder.. Sonra savcı imzalar.”

 

“Bilmem ki…”

 

“Öyle öyle.”

 

 

                                                                 *

                                                               ***

Ekrem bey evden bir takım evraklar alıp öğleden sonra adliyeye uğramadan Z. Odasına vardı. Yolunun üstünde olduğu için varması ayrı bir zorluk olmazdı.

 

Oda başkanı demokratik seçimle geldiği için huzuruna çıkılamazdı. Katip karşıladı Ekrem beyi. Ekrem bey evrakları Katibin eline verdi. Derdini katip ezberlemişti. Gerekli belgeyi buldu.

 

“Ne oldu mahkeme” dedi Ekrem beye bakmadan. Ekrem bey ağlamaklı bir sesle,

 

“Ne mahkemesi baş efendi oğlum.”

 

“Bugün onbirde mahkemen varmış bizim şu yatırmadığın aidat için.”

 

“Al oğlum her kaç kuruşsa; o zaman vermedim ilgim yok diye.. Madem varmış al kardeşim.” Dedi Ekrem bey ve cebinden bir ellilik çıkardı masaya koydu. Katip yirmi liralık ve yirmisekiz liralık iki makbuz kesip,

 

“Senin kolun devletten uzun mu… nasıl ödermişsin.. gördün ya. Katip daha da coşarak “istesek daha çokta alırız.” Ekrem bey hep susuyordu. Aslında içinde dağlar devriliyordu. İşini görmenin ve yenilmenin ezikliğiyle Z. Odasının basamaklarından inerken “Aslanı kediye boğduruyorlar… İnşallah bir gün… Tövbe tövbe Allah almaz mı ahımı onlardan.. Vay arkam vay.. Kör olası evlat el kızına uyar.. Allah’ım sen bilirsin” diyordu.

 

                                                                  *

                                                                ***

 

Ekrem bey karakoldan aranır. Gider. Jandarma erine adını söyler.

 

“Beni aramışsınız.. Geldim.” Der Ekrem bey. Jandarma eri “Bekle buradan ayrılma” emrini verir. “Başçavuşum meşgul.” “Peki” der Ekrem bey ve bekler. Kocaman yapının kurşuni kapısı önünde. Neden sonra Jandarma eri “Osman oğlu Ekrem” diye ünler. Ekrem bey atılır. “Benim” diye. “Gel arkamdan” der ve bir iki koridordan geçtikten sonra bahçeye çıkarlar. Sonra karşı binaya yürürler. “Gir içeri” der “Bekle” der.

 

Ekrem bey Jandarma karakolunun tutuklama yerine kapatılır. İçerde birkaç kişi daha var. Birisinin kelepçesi bileğinde durmakta. Önce eli kelepçeli olan,

 

“Geçmiş olsun kardeşim” der.

 

Ekrem bey iyiden iyiye umutsuzlanır. Ağlayacak dereceye gelir. Bu arada diğerlerinin “geçmiş olsun”larını bile duymaz. Karanlığa ve küf kokusuna alıştıktan sonradır ki, kendine gelir. Oradakilerle sohbete dalar.

 

“Size de geçmiş olsun arkadaşlar.” Diğerleri Ekrem beyden suçundan söz açması için laf dolandırıp dururlar.

 

“Yok vallahi bilmiyorum.. Beni aramış karakol.. Evde yoktum haber bırakmışlar karakola gelsin diye. Geldim buraya kapattılar. Ben de bilmiyorum.”

 

“Az çok kestiriyorsundur. Bizden saklı bir şey değil ya kardeşim” dedi biri. “Ben çok girdim-çıktım. Bu yolları bilirim. Ömrüm buralarda geçti.” Dedi öteki. Daha ötekisi “Sen ilk geliyorsun her halde. Önce ben de inkar ettiydim. Amma buraya düşen sır küpü olur. Bak şu sıçana… O sıçan konuşur da biz konuşmayız. Hele anlat biz de anlatırız.” Dedi.

 

Eli kelepçeli olan “ulan dört plaka söktüm diye altı gündür buradayım. Revamı bize bu. Nolmuş altı üstü dört plaka.. Elime değen de onbeşbin çok olsa gam yemem.

 

“Araba alım-satımıyla mı uğraşıyorsun arkadaş” dedi Ekrem bey eli kelepçeliye. Bir başkası sesi kesilen kelepçelinin yerine,

 

“Sen ne işle uğraşın ağam”.

 

“Emekliyim, bundan sonra bizim iş Allah’a kaldı” dedi Ekrem bey. “Başımı dinliyorum çekildim evime” başladı söze, A kentinde  tutuklu olarak ömür süren biriyle A kenti üstüne konuştular. K kentinin güzel olduğundan dem vuracak oldu “Karakolda bulunduğu aklına geldi”.

 

“Suçumuzu bilsekte”. “Hay Allahtan bulun pis cenabetler” diye A dairesinden Z. Odasına kadar gönlünce bir lanet okudu.

 

Diğer tutuklular Ekrem beyin dualı ağzına inandılar. Genç bir asker kaçağı; “Amca nasıl olsa seni birazdan buradan çıkarırlar. Bir isteğim var senden. Allah dara düşürmesin. Düştük bir kez. Neylersin.” Dedi. Yaşlı öteki tutuklu “Gözün sevem kardeşim bizi boş ver, şu arkadaşın isteğini dışarı çıkınca yap. Allah iyiliğini karşılıksız bırakmaz.” Ekrem bey kendisinin muhtaç durumdayken tutunulacak bir dal oluşuna sevindi. Kendini hemen hemen evin sahibi sayabilirdi. “Tabi kardeşim. Elimizden geleni yaparız. Anlat derdini” dedi.

 

“Bak amca düştük işte benim iş aslında çok eskiye dayanır. Başını ağrıtmayayım. Bir namus işidir başımıza geldi. Katil olduk. Vallahi pişman değilim. Amma girdim afla çıktım. Askere gittim 18 aylık askerim. S. Kentinde istihkâm. Vuran benim amma ağamı vurmuş karşı taraf. Ciğerim yandı. Ben bekarım. Ağamın üç kuzusu var. Namusu ortada kalmasın dedim. İzin istedim komutandan. Vermedi. Firar ettim, daha köye ermeden burada inzibatlar yakalayıp buraya attılar. Cebimde beş kuruş yok. Ağamın namusu ortada. Vuran adam geziyormuş. Daha mahkemenin haberi bile olmamış. Beni bekliyorlardır. Ne olur amca H köyünde dayım var, ona haber et. Gelip beni kurtarmasa da yengemi alıp götürsün. Onun haberi olmamıştır daha. Nolur amca sana zahmet olacak. Allah senin de elinden tutar. Dara düşmesin insan.”

 

“Aman yeğenim. Ahirette şefaat edecek halimiz mi var?... Olur hele bir çıkayım…

 

Ekrem beyi gerçekten de dört saat önce getiren er geri çıkarıp götürürken bir kaçı birden sigara almasını istediler. Ekrem bey yalnızca “olur” dedi.

 

                                                                           *

                                                                         ***

 

Adliye koridorunun girdi çıktısını Ekrem bey öğrenmişti ama, gel de jandarma erine anlat bunu. Acemi dönemini yeni doldurmuş, kurayı da K kentine çekmiş. Adliyeye ilk kez geldiği için Ekrem beyden yol soruyordu. Sorduktan sonra susuyordu. İki korku arasında kalmıştı er. Korkulardan birine sığınmak hakkından da yoksundu. Kumandan ve mahkum iki yanlı sarmıştı jandarma erini. Korkusunu kepinin altında bırakmak için başkalarına daha çok yol soruyordu. Adliyenin tüm çevresini dolaştıktan sonra giriş kapısından girdiler. Ekrem bey suçunun çok korkunç olduğunu anlamıştı. “Kimbilir başkasının öldürdüğü adamı buna mı yükleyecekler” “olur mu” “olur” diyordu içindeki kuşku “her şey olabilir” diyordu. Karnının açlığı pek bir şey değildi. Ama susuzdu. Yanıyordu. Fehmiye hanımı düşündükçe ölümü istemek bile para etmiyordu.

 

Er mahkeme kalemine girdi. Sonra Ekrem bey geldi kaleme. “Şurayı imzalayın” dedi memur. Ekrem bey “imzaladı” sadece. Savcının yanına gönderdiler girdi-çıktı. Kaleme yeniden. Suçunun karşılığını, İcra-Ceza Mahkemesinin 48 liralık makbuzuyla vezneden dönerken anladı. Savcı yine anlamadı. İmzaladı.. Er hiç anlamayacaktı bu işi. Yalnız başına dönerken dudak büküp duracaktı bu duruma.

 

Ekrem bey karısına ne anlatacaktı. Ama Fehmiye hanım. Elleri koltuğunun altında, Ekrem beyden kocaman ve uzun,

 

“Hiiççç” sesini duyacaktı.

 

“Yeni başladık işe, yeniyiz hayatta” diye söyledi ertesi gün. “Çok yalnızım Fehmiye… çok.. Torunu isteyiver bizi geleceğe bağlar. Ben oğlumdan isteyemem. İstemek ha.. Muhtaç olmak. Dünya değişti hanım. Memur olmuş eşkıya takımı. Hanım torunu istet… Yalnızız, yeniyiz, hele anlaşmazlık. Bu kötü işte. Allah beterden korusun.

 

 

 

 

 

 

 

Giriş | Yeni Sayfa 254

Bu sitenin son güncelleştirilme tarihi 16/06/07 13/01/09