Giriş GÜNCEL YAZARLAR Resim-Karikatür Büyük Doğu Arşivi

BAŞYAZI

KİTAP ELEŞTİRİLERİ

KÖŞE YAZILARI

SİYASET

BASINDA GEZİNİRKEN

TARİH

SANAT

FIKIH

BİZE ULAŞIN

YAKIŞAN AĞIT GÜZEL BİR TEBESSÜMDÜR

                                               /  Mustafa ÖZER

           İstanbul otogarı o yıllarda Sirkeci’de özellikle de Ebussuud Caddesi ile bir iki sokakta hizmet veriyordu. 1969 yılının yaz ayı. Burunlu “cemse”lerin son örneklerine binip Kayseri-İstanbul yapmışız. 15 saat civarı yol sürmüş. Yorgunluk yorgunluk… uykusuzluk… bin bir merak… “Otobüsün arabalıya binince bavulunu eline al; otobüsü bırak… Vapurdan şahsen in. İndiğin yer Sirkeci’dir. Otobüs durağında bekle. Üzerinde gideceği semtin tabelası yazılı. Ona göre bin git… Otobüste biletçiler var onlara sor, seni Beyazıt’ta indirir.”

 

          Talimata uyduk… durakta bekliyoruz elimizde “bavul”. Beyazıt yazılı hiçbir otobüs geçmiyor. Sonunda sorduk. Hepsi de oradan geçer dediler. Devlet denen “mahbubeyle” millet denen “gelenek” statükoculuğu bu konuda bana iyi bir ders vermişti. Beyazıt meydanına devlet adına İstanbul belediyesi Hürriyet Meydanı adını koymuş. Oysa İstanbullu  oraya İslamlaşan İstanbul’un sembolü olarak yüzlerce yıldır Beyazıt meydanı demiş. Her otobüste de yazıyor aslında.

 

          İstanbul’u ilk o yıl gördüm, gezdim, seyrettim, tanıdım. Sonraki yıllar detaydı benim için. Beyazıt ve hürriyet meydanı ikilemi sonuçta 1960 ihtilalinin ürettiği bir fenomendi. Öyle ki kendini devlet zanneden bir emir kumanda zincirinin emriyle konan “Hürriyet” ismi yönettiğini zannettiği halk üzerinde halka halka genişlemiş, massedilmiş, sonuçta sonuçlarıyla beraber kaldırılmış, ne yapılanlar ne yapanlar hatırlanmıyor. Kitap sayfalarına düşmüş birkaç satırlık not ihtilal diye bir olayı doğruluyor ama Beyazıt meydanının hürriyet meydanı olduğunu unutuyor. Hele benim “hürriyet meydanı” “Beyazıt meydanı” ikileminden bu kadar etkileneceğimi ve hatta zarar bile gördüğümü kim bilecekti.

 

          Beyazıt meydanındaki Çınaraltı’nda bavulum yanımda oturuyorum. Hem şehriler geldiler… “Mustafa abi” bekleniyordu. Nihayet O’da geldi. Tanıştık. Mustafa Miyasoğlu Türkoloji’de okuyordu. Okul da yakınmış v.s. Yürüyerek Vezneciler’de arayatı vererek -ki ilk İstanbul “kuru pilav”ı yiyip- Fatih’teki Vakıflar yurduna vasıl olduk.

 

          Benim için o yurtta geçen günler “kaybolmuş günler” değildi. Mustafa abi tabiiliği, zarifliği, kıskançlığı, edebiyle tam bir öğretmendi. Hatta öğretmenliğinin zevkiyle ilk hamimiz İstanbul’da O idi. Hayat kısa… Gülmek ve ağlamak arasındaki endişe dönüşümüyle sürüp gidiyor.

 

          Çok yükseğe uzanmanın erken göçe neden olduğunu kanıtlar gibi, eylül ortasına yakın bir zamanda yapraklarını rüzgara bırakan kavaklar, oldum olası güzün sembolüdür. Caddede kavak yaprakları var. Sabahın erken saatleri, Bilecik’teyiz. Hava serin mi serin. Hafiften esse de kavakların bıraktığı yaprakları kovalayan rüzgar duldaları çöplük yapıp çöplerini oraya topluyordu.Bilecik, şirin mi şirin, mini mini bir şehir ve medeniyet maketi. Hüzün gibi bayırları, doğası ve bitki örtüsü ile bambaşka bir mekan. Film çekmek için kurulmuş gibi küçük geldi bize. İstanbul’dan bakınca Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıldönümü ihtifaline katılmak bahanesiyle o bölgeyi güzelce öğrenecektim. Bir otobüs dolusu gittik. Bilecik, Söğüt merkezli yöreyi ve Osmanlının mukaddeslerini gezdik gördük. Nohutlu pilavını yedik… Ham bir yolun kenarında Mustafa Miyasoğlu ile beraberdik. Yolun iki geçesi kalabalık kravatlı şehirlilerden oluşmuştu. Kortej’in ortasında ayaklarında “kardeş lastiği” sırtlarında solmuş “zıbın” ve “kirlik”leriyle, elleri çatlamış, yüzleri rüzgar yanığı, başlarında solmuş “yapık” “yemeni” örtüleriyle.. dahası sırtına bohçaladığı “bebe”siyle Yörük kadınları yürüyordu. Sıralar halinde “organize”den uzak, doğal, kırsal kesimde normal olarak görülebilecek doğallıkta kadınlar. Ve onların ayaklarına dolanmış yoksullukları, ama dudaklarında duada saklanan sessiz umutları yürüyordu. Gözlerim dolmuştu. Çünkü “Yörük” olduğum için onları ve yoksulluklarını, dayanma gücü veren irade ve imanı içimde duydum, gözümü toplumdan sakınarak yana döndüğümde Miyasoğlu’nun yanakları ıslanmıştı. Burnunu, o kartal burnunu çekip duruyordu. Dudakları kıpır kıpırdı. İlahi Miyasoğlu… sen ne doğal insansın. Ve kafire direnme gücünü bulduğun yüreğin ne mukaddes. O gün seninle arkadaş olmak istedim. Bu gün de o günün benzerini kovalayıp duruyorum.

 

          Günler gelir geçer. Bizle bağlı olsa da bizi bağlasa da… Günler gelir geçer. İnsanların arasından arkadaş ve dost seçmek mevsimsiz olmuyor. Seçildikten sonra da, insanların sorumluluk ortak olmak kaydıyla, sonsuza atılmış kurşun gibi günler gelir geçer. Bizden bağımsız da olsa, bizi bağımsız kılsa da, günler gelir geçer. Ama dostluğun kaynadığı o pınar hep yerli yerinde durur.

 

          Neredeyse otuz beş yılının dış dünyasında yansıyarak o hayatın içerisindeki canlı-cansız, var-yok ilişkilerini gözlemliyoruz. Yakışan ağıt ve yakışan gülmeler nice uzun ve bol eserli yıllar diliyoruz.

 

 

MİYASOĞLU’NUN HİKÂYESİ

 

 

       Hikâyesi olmayan tek konu şiir olmalı. Onun dışında her öznel ve nesnel olgu, yapı, kılgı, ürün ve sonuç’un bir hikâyesi vardır. Gözün görebildiği, kulağın duyabildiği, elin ulaşabilip dokunabildiği, dilin tadına varabildiği ve burnun kokusunu alabildiği şeyler ve ötesi, beynin açılmasına kaynak olabilir. Bu anahtar ufukları açar, açar, açar… ufuklar perdeler misâli toplandıkça konular ve konuklar yenilenir… Hikâye başlar;

       “atlas sedirinde mavera dede”….

 

       Mustafa Miyasoğlu Necip Fazıl’la başlayan edebî çizginin önemli isimlerinden biridir. Necip Fazıl’la başlayan ve Büyük Doğu adıyla mektepleşen bir okul, Türkiye’ye davet edilen yeni batı medeniyetinin inanç, sosyal, iktisadî, hukukî, siyasî ve ideolojik açılımlarını yapan en önemli İslamî ekollerden başlıcasıdır. Necip Fazıl bu ekolün başyücesidir, kurucu ve öğretmenidir. Mustafa Miyasoğlu bu ekole 1960 ihtilalinden sonraki yıllarda katılmıştır. Bunu şunun için anlatıyorum. Büyük Doğu Edebî bir ekoldür. Metodik olarak ideolojik açılımlarını edebiyat yoluyla yapan, sanatçılar grubudur. Davet edilen yeni medeniyet Lozan anlaşmasıyla resmileşmiş ve hukukileşmiş olabilir. Ama, batının doğuda diktiği Türkiye Cumhuriyeti anıtının içerisindeki insan unsuru ihmal edilerek veya yok sayılarak yapılmıştır. Sonra devrim adı altındaki projeksiyon halkın süslenmesinden öteye geçememiştir. Bir açıdan batı da aldatılmaya çalışılmıştır. Oysa bütün bunlar tartışılabilecek şeylerdi. “O gün öyle” “şartlar böyle” gibi totaliter sebeplerle geçiştirildi. Hala da tabu sayılarak geçiştirilmektedir. Ve üstelik AB’ye girme çabaları varken.

 

       Büyük Doğu Edebî Okulu’nun soyut’u temsilde Sezai Karakoç ne ise, Necip Fazıl’ı izlemede klasik yoldaki temsilcisi de Mustafa Miyasoğlu’dur. Karakoç, soyutu maddeden, tarihten ve umutlardan da soyutlayarak ele aldığı için, Miyasoğlu, Büyük Doğu’nun anlaşılmasında daha önemli bir kilometre taşı olmuştur. Miyasoğlu Büyük Doğu’nun dava edindiği yapıyı insanî misyonla ele almıştır; bu çok önemlidir. Şehir’de, kasaba’da, köy’de, semt’inde, sokağı’nda, apartman dairesinde, müstakil evinde yaşlar arası insanî alışverişi, akrabalık ilişkilerindeki alışverişi, kan ve sıhrî hısımlıkların alışverişlerini, etkileşimlerini, hiyerarşilerini, umutlarını, hallerini ele almakta, onların portrelerini çizmektedir.

 

       Öyle ki O’nun hikâyelerinde kahvehane mutlaka vardır ve bir Türk kurumudur. Kadınsız, eğlencesi olmayan “çay” dolu bu mekânlar hüznün, sıkıntının, acının açılamadığı ama kesinlikle kefenlendiği mekanlardır. Daha sonraki yıllarda kulüpler ve butik ilişkilerin alanları oteller gündeme gelebilir. Miyasoğlu henüz vasat insanı, Osmanlı’nın artığı, Cumhuriyet’in de önemsemediği sadece Mîsak-ı Milli sınırları içinde kaldığı için vatandaş dediği protoplazmayı analiz etmektedir. Hikâye ve romanlarındaki kahramanlar hadiseleri kendi etrafında oluşturan transformotor kabiliyeti olanlar değil de sindirilmiş, söndürülmüş, döndürülmüş ve bir tarih tomarı gibi dürülmüş, bütün kabiliyetini karnını doyurmaya adamış gibi gözüküyor. Üstat  Merhum Necip Fazıl da, gözlerinde fer, ruhunda sevinç kalmamış bu tipleri “amip” sınıfında tahlil ederdi. Geleneğin getirdiği, geleneğin eğittiği, kısaca ekonomi kültüründe “kapalı devre” “ev içi üretim” dediği ucuz eğitim sistemi, Miyasoğlu’nca analitik olarak gündeme getirilir.

 

       Bu protoplazmadan uygarlığın insan unsuru üretilebilir mi? Veya bu malzemeden ne yapılabilir? Elbette batılının da sorduğu soru bu. Türkiye’yi AB’nin hangi değerine tekabül ederek kendi insanıyla kaynaştıracak? Onu batı da bilmiyor. Bu konu ırkî bir sorun değildir. Protoplazmanın Türk olması da sorun değildir. Sorun sürekli regresif karakter gösteren bu insan modeli, kurulu, hali hazır bir medeniyetin neresindedir ve daha da ileri giderek, tek başına ya da müştereken ortaya çıkarılabilecek yeni uygarlığı oluşturacak dinamikler bu ruhta mevcut mu? Yeni uygarlığa ayak mı uydurur, yoksa, onu da yozlaştırır mı? Sorun bu işte. Bıyığını yalayan bu kedinin güneşe borcunu mu ödediği, yoksa bencilliğinin tembelliğe tekabül eden pozunu mu vermektedir. Miyasoğlu bunu şiirinde, tiyatrosunda, hikâyesinde, romanında, düz yazılarında, eleştiri ve gazete yazılarında sık sık söylemleştirmiştir. Sorun bu…

 

       Büyük Doğu ekolüne mensup yazarlar her biri ayrı gün ışığına benzerler. Prizmadan yansıyan bu ışıklar değişik renkte obalarda aynı soruyu sormaktadır. Mîsak-ı Milli sınırları içerisinde kalan bütünün bu parçası hak olarak nasıl bir medeniyette canlanacaktır. Mîsak-ı Milliyi bütün dünyaya kabul ettirenler de biliyor ki sorun, sınır sorunu değildir. Bir devlet adı koymakla tarih rayına oturmuyor. Bunu ikibinli yıllardan sonra daha çok hissedeceğiz. Sovyetlerin dağılması, AB’nin oluşumu yeni denge unsurlarını gerektiriyor. “Ne iş olsa yaparızcı” uyuz, uyuz olduğu kadar ucuz, ucuz olduğu kadar kubuz olan bu, bu (yave)ye verilecek ruhî potansiyeli yüksek, gür sesli, çok nefesli, uzun yürüyüşlere mütehammil analizlere ihtiyaç vardır. Günü geçiştirici, Demirel’vari yuvarlıklarla bir yere varılamayacağı bilinmelidir.

 

       Miyasoğlu bu uyuzlukları nahiflikle gündeme aldı. Bu gündem öylesine enteresandır ki insanın kendi geleceğine ve kendini ilgilendirdiği için toplumu ve o toplumun nereye doğru gittiğini soramazsınız. Falancalar sorabilir, filancalar yazabilir, falan yerlerde yayınlanabilir. O falanın dışı mutlak yasaklar ülkesi gibidir. Bu süreç 1990 yıllarına dek sürdü. İslam söz konusu olunca yine de devam etmektedir.

 

       Piyanoda 1/8, 1/16 gibi notasal değerler kullanılabilir. 1/256, 1/512 gibi notasal değerleri ise, piyanodan çıkarmak mümkün değildir. Devrimci kadrolar, cumhurbaşkanlığına bir orkestra kurulunca devleti çağdaş ve batılı diye takdim ederler. Oysa bu bir musikî kurumudur. Cumhurbaşkanlığıyla ne ilgisi var. Cumhurbaşkanımızın çalışkanlığını mı artıracaktır. Türkiye dünya vitrininde müzelik meta mıdır ki, şeytanî orkestrasını cumhurbaşkanlığında görenler “-vay be Türkiye ne imiş de haberimiz yokmuş… Helal olsun” mu diyecekler. Bu yargı belki Tutankamun’un hazinesi için Mısır medeniyetine dair olabilirdi. Musikî tarihinde tartışılacak konu, gündeme bir devletin en yüce makamı olarak takdim ediliyor. III. Selim bestekârmış… Yeni makamları var, yığınla besteleri var. Ama Osmanlı sarayı, musikî makamında anılmaz. Bir orkestra devlet destekli her bölgede ikişer adet de kurulabilir. Ama devrim, ya da çağdaşlığı ya da cumhuriyeti bir orkestraya indirgersek ülke sorunlarıyla ve geleceğe dair projeksiyonları ne zaman ve kiminle yapacağız. Kaldı ki her enstrüman her istenen sesi vermez demiştik. Çok sesli, hür bir gırtlak mutlak anlamda elzemdir. Her konu ve her enstrüman kendi diriliği içerisinde müştemilatıyla ele alınmalıdır. Miyasoğlu baştan, çok kalın, açık ve nezaket kaygusu gütmeden bu insanları ele alır. Mukaddes yanlarını ayıklar ve bencillikten temizleyerek takdim eder. “Geçmiş Zaman Aynası” hakkın istenilmesindeki beceriksizliklerin “katilliklerle” temin edildiği bir dönemin hikâye kitabıdır. O günlerde zevkle okumuştuk. 1990 larda hikâyelerin konusu biraz eskidi. İşin kötüsü İstanbul her beş yılda bir kendini katlayacak tarzda büyüyor. Teknoloji daha da hızlı. Üniversite kavramı daha karmaşık, siyasal sorun ise ekonominin surları içerisinde içlenmektedir. Beyazıt ve çevresi eski önemini yitirdi. Bilgisayar yazı ve iletişim dünyasını altüst etti. Geçmiş Zaman Aynası İstanbul hikâyelerinden oluştuğu için hikâyelerdeki sorunlar ve mekanlar çok değişime uğradı. Ama Miyasoğlu’nun oya gibi klasik insan ilişkileri örgüsü yine de hikâyeleri zevkli kılıyor.

      

       (Boyumdan (büyük) işlere kalkıp tiyatro belasına uğramadan, işte böyle primitif, primitif olduğu kadar da orta malı bir ecmain rüyasıyla “olsa”, “olmasa” gibi kurallarla yasaklarla özleyip duruyorum bir şeyleri.)

 

       “Beni zaten herkes “akıllı” diye diye kandırdı, yapmam gereken işlere koydu. Sonra kendim de inandım akıllı olduğuma ve hep boyumdan büyük işlere girdim.”

 

       Türkiye’deki vasatînin portresi ancak bu kadar çizilebilir. Ardı beslek bir bireysellik, grubun bir parçası. Bu hikâyelere İstanbullu olmayan çok unsur da katılmış. Konuşmalar, algılamalar, anlayışlar Anadolulu biraz da. Genç, yaşlı, memur, emekli, erkek, kadın, ebeveyn, çocuklar. Mustafa Miyasoğlu mukaddesle gelenek arasındaki farkları iyi bilen biridir. Onda yüksek ve kaliteli bilinçli bir muhafazakarlık vardır. Sanatta klasisizmi tutması, O’nu içerisinde mukaddes ve mukaddesin yaşanarak oluşturduğu gelenek, onun için muhafaza edilmesi gereken siyasal bir süreçtir. Onun için de mukaddesin ve geleneğin muhafazasında azami titizliği ve analitik edebî derinliği gösterir. Pancur, Tesbih, Geçmiş Zaman Aynası, Af Buyurun, Gece Kuşları bir dönemi klasik yöntemle, mekanlardaki detay ve tiplemeleriyle bize aktarır. Hikâyeler çoğaldıkça romanın alt yapısı beslenecektir. Türk Edebiyatında öncelik hikayeye verilse daha iyi olur sanıyoruz.

 

 

EDEBİYAT GELENEĞİ’NDE MUSTAFA MİYASOĞLU

 

       Şiirde divan’a, divanda devlete ulaşan söz sanatı şiirde, bütün künhüyle birlikte bir gelenek oluşturdu. Şiir, söz sanatlarının içerisinde zihne, hafızaya, metafizik ve soyuta en fazla yaslananı olması hasebiyle, Divan edebiyatı ve medeniyetin oturduğu zemin, sanatçının oluşmasını sağladı. İnancı, yaşama sevinci, düşünme gereği, güzellik merakı ve sürüp giden günler şiirde harman oldu. Ve bu harman toplumsal kaynaşmayı, birlikte var olmayı ve neşesini medeniyete döndürdü.

 

     “…. Daha çok soyutlamalarla düşünen insan zihnini değişik bir alanda toparlamak ve alışkanlıklarından çekip almak için, bilmediği ve tanımadığı hayat parçalarında ya da hep bildiği olayların dikkat etmediği yanlarında sarsmak, kendini yenilemeye zorlamak çoğu zaman verimli sonuçlar doğurur…” (Edebiyat Geleneği sh.9)

 

     Sanat, ister şiir, ister mimari de isterse hangi dalda olursa olsun kaygu ve sevinci “yaratıcı düşünce”den aldığı sürece hem kendini hem de sanat eserini korumuş ve yüceltmiş olur. Toplum bu ürünleri evinde, derneğinde, düğününde, camisinde tüketebilmekte ve hayata adapte etmektedir.

 

       Değilse belli bir kesimin yazdığı, okuduğu, seyrettiği, dinlediği şeyse cidden toplumdan öncelikle kovulur. Yenisi ve gerçeği gelmeyen sanat eserlerinin yerini kötüleri yozlaşarak doldurur. Toplum daha geriye düşer sanatçı da yabana ve taklide yönelir.

 

       “Alışılmış ve eskitilmiş biçimlerde hiçbir yenilik sonuna kadar gerçekleştirilemez. Bir kere ortaya konup kötüye ulaşan şey, içindeki yüceltici pek göze çarpmadığı avamileşmiş ve milli birliği korumaktan öteye hiçbir fonksiyonu kalmamış eşya gibidir.” (Edebiyat Geleneği sh. 11)

 

       Yeni tekrara konu olmamalı, sürekli olmalı, tarzı, sunuşu, fonksiyonları, hedef kitlesi sürekli gözden geçirilmeli sanat eserinin. Bu üretim tarzı muhafazakârlığı kaldırmamaktadır. Sanatçı için muhafaza edilecek yapı kendisinin ve muhataplarının aynı hazzı ve yücelmeyi sağlamalarıdır.

 

       Belirsizliğin ve anlaşılamayanın da, …….. kültür geleneğiyle az çok belirlenen bir takım sınırları olmalı. Toplum yapısıyla birlikte geleneğin ve güzellik duygusunun da değişmesi tabiidir ama değişen şeylerin değişmeyen, değişmemesi gereken şeylerin sürdürülmesi ve yenilenmesi de sanat çalışmalarından beklenir.” (Edebiyat Geleneği sh.10)

 

       Gelenek güzellik duygusuna bir alt yapı oluşturabilir. Hatta sanat eserinin konusu bu geleneğin içerisinden seçilebilir. Sanatçının kendine özge olan yanları olmakla birlikte sanatın kuralları çerçevesinde seçilen konular işlenir ve topluma döndürülür. Toplum bu eser kanalıyla transformasyona uğrayarak o eseri yeniden algılar ve sosyal hafızasına yerleştirir. Bu eser ne kadar evrensel olursa, o denli transformasyon kabiliyeti yükselir. Sınırları aşar…

 

       Miyasoğlu Edebiyat Geleneği’nde, sürüp giden yapıyı değerlendiriyor. Sanat nedir, sanatçı kimdir, sanatın fonksiyonu nedir, değer nedir, nasıl oluşur, nasıl eskir, nasıl değişir, kim değiştirir, ne zaman olması gerekir konularında kaleme aldığı bu kitap gerçekten Türk Edebiyat tarihinde kıyısından köşesinden sürekli hırpalanan konulardır. Oysa Miyasoğlu onları asli mecrasına koyarak asaletlerini göstermiştir.

 

       Geleneğin edebiyatı mutlak olarak iyi ya da kötü değildir. Gelenek çok iyi olduğu halde kötü ve sıradan devrimcilerin elinde halka zulme bile dönüşebilen eserler ortaya konabilir. Bunun yanında kötü ve habisin geleneğinden iyi sanatçılarca güzel eserler çıkarılabilir. Dememiz o ki, geleneğin iyi ya da kötü olmasının yanında sanatçının geleneğe paralelitesi önemlidir.

 

       Edebiyatın geleneği ise, edebiyat bir meslek olarak icra ediliyorsa bu mesleğin teknik alt yapısı demek şeklinde özetlenebilir. Sanatçıların birbirleriyle, diğer bilim dallarıyla ilişkileri, eserlerin değerlendirme sorunları, sanatçıların bu eserlerin gelirlerinden faydalanma sorunları öncelikle göz önünde tutulmalıdır. Fakültelerde ve diğer okul kitaplarında edebiyat öğretiminin de ele alınması elzem bir sorundur. Diğer dünya edebiyatlarıyla ilişkiler ve yeniliklerin yansıma ve yayılmaları, hele de Tv ve diğer iletişim araçlarındaki sanat ve sanatçıya olan gereksinmeler, bu konuda akıldan çıkarılmaması gerekiyor. Eserin topluma ve devlete ve geleceğe projekte edilmesi konuları da, ayrıca değerlendirmeye muhtaç ve geleneğe eklenmesi istenir.

 

       Edebiyat Geleneği’nde Türk edebiyatının ve hele, hele Cumhuriyet döneminin kaynakları meselesi gerçekten de Mustafa Miyasoğlu tarafından, hem de uzmanlık alanı olması hasebiyle bütün çıplaklığıyla teşrih edilmiş sayılır.

     

-         İnkılâpçı - Muhafazakar

-         Devrimci – Mukaddesatçı

-         Materyalist – Ruhçu

-         Batıcı – Milli

-         Evrensel – Ulusal

-         Eskici – Yenici

-         Doğucu – Batıcı

-         İslamcı

 

       Bu ikilemlerle süren tartışmalar elbette “Unacronic” değildir. Bir tarih dizgesine serilmiş rüzgâr bekleyen bayraklardır. Tanzimattan bu yana siyasadaki değişim edebiyata da geometrik diziyle katlanarak yansımaktadır. Cumhuriyetle birlikte bin yıllık Anadolu’da biriken edebiyat “ağız biberi”ne dönüşmüş, hatta bu edebiyatın sanatçı ve yazarları gruplar halinde sürgüne gönderilmiştir. Meydan yağdanlık, düzeysiz, yüzsüz

       “Eskiyi unut

       Yeni yolu tut

       Türklüğe umut

        Sen ol çocuğum” fanatik, basitliğe inebilmiştir. Akif’le Tevfik Fikret’in “iman” kavgası neyse Necip Fazıl’la Nazım Hikmet’in maddeye karşı tavır alışlarındaki Ruhçu açılımı görüyoruz. Binlerce yıllık Türkçe edebiyatı, geçirdiği dil evrelerine rağmen yenilenerek, tekrara düşmeden bir literatür oluşturmuştur. Oysa birkaç on yılda edebiyatın değişimleri, hiçbir sapığın, hırsızın hayalinden geçmeyecek maceralarla doludur. Buna bir de dil devrimi, yazı devrimi, harf devrimi diye devletin biçim verme iştihası eklenince, geleneğin ne hale geleceğini kim hesaplayacak. Sağ olsun Mustafa Miyasoğlu “Edebiyat Geleneği”nde bu işi üstlenerek Necip Fazıl’ın tarihsel kaidesini yapmış, Büyük Doğu edebî okulunun bayrağına rüzgâr olmuştur. Necip Fazıl öncesi, Necip Fazıl dönemi ve sonrasını isim isim, eser eser, didik didik edilerek ucun ucun birikim ortaya çıkarılmıştır. Sezai Karakoç hala bayrağındaki ayyıldızı üflememekte ise de, Necip Fazıl’la ruhçu, imanlı geleneğe bağlı, karşı devrimci, mukaddesatçı tavrından Mustafa Miyasoğlu’nun taviz vermediğini görüyoruz.

 

       Toplumlar zaman zaman krizler yaşarlar. Etnik krizler de, bazen ahlaki, ahlaki olduğu kadar siyasi ve edebi sorunlar yaratabilir. Henüz bu konular yeni olduğu için kimse eğilmiyor. Terörün mantığının olmaması nedeniyle, ne sanatçılar ne de eleştirmenler konuyu gündeme taşımıyorlar. Oysa her on yılda bir yapılan, yapıldığı dönemde adı inkılâp – devrim – ihtilal – muhtıra – ince ayar – 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat gibi olan askerlerin bürokrasideki kilitlenmeyi çözen girmeleri ülke sınırları içerisinde her şeyi herc-u merc etmektedir. Basit bir tavuk kümesine değişik renkli (kümes sorumlularının giydiği tek tip) elbiseyle bile girilmez. Zira tavuklar ürker ve en az onbeş gün yumurtlamayı keserlermiş. Kaldı ki ülke sınırları içerisinde insanlara rağmen yapılan bu eylemler sonuçta sığınmacı edebiyatla başlıyor; bozguncu, giderek devrimci edebiyata dönüşüyor; çığırtkanlık ve insan özgürlüğüne tasallut ise tek özellikleri.

 

       “Ne kendi eyledi rahat

       Ne âleme verdi huzur

       Yıkıldı gitti cihandan

       Dayansın ehl-i kubur”

 

       “Kendini yenilemek isteyen kişi, bütün gücüyle zihnî ve ruhî yeteneklerini zorlamalı ve alışkanlıklarını bir yana bırakabilmelidir.” (Edebiyat Geleneği sh.11)

       “Toplumuyla daha üst bir seviyede bütünleşmekten başka yolu olmayan sanatçının, dil, tavır ve estetik değerlerden önce, sağlam bir dünya görüşüne ulaşması ilk ve en önemli sorumluluğudur.” (Edebiyat Geleneği sh.21)

 

       Devrimcilerin yıktıkları, yok ettiklerini zannettikleri yapının yerine koymak istediklerinin, eskinin kötü örnek fotokopisi veya acemice aşırılmış dış beslekli literatür, ancak devrimcilere hitap edecekti. Onunla yetişen nesiller de, o devrimciler gibi “cühela” ve “nadan”lıklarını kendilerini rakip gören devrimcilerden almak istemeyecektir. Yeni nesiller kalite ve gerçek edebiyata yönelecekti. Zira devrimcilerin yapısal uzantıları en fazla “gazetecilikte” kalabilir. Bilim ve sanat ve hatta ticaret ve siyaset “onlara rağmen ……” muhaliflerin eline geçecektir. Bu tarihsel zorunluluktur. Acele edilen hasatlar o yıla zarar verir. Uzun vadede “milletin dediği”ne gelinir ve Gelenek hükmünü icra eder.

 

       Mustafa Miyasoğlu “Devlet ve Zihniyet”inde genel hatlarıyla gündeme aldığı da bu. Biraz “Yunan Medeniyeti”ni batı kaynaklı sayması Ortadoğu’nun coğrafyasını küçültmüş. Ama Yunan’ın Sümer ve Mısır’ın kötü bir kopyası olduğu gerçeğinden yola çıkılınca Yunan’ın da batı kaynaklı olmaktan çok batıya kaynak olmaklığıdır. Bu tarihi gerçeği izleyen Yunan’ın bu günkü çocukları bile Ortadoğulu siyasi bilince sahipler. Pakistan’dan Fas’a, Yunanistan’dan Kafkaslara dek koskoca bir zihniyettir Ortadoğu.. Çok tanrıdan Tek tanrıya dönüşün, putperestlikten Allah’a yönelmenin cehdi. Ortadoğu, Sümerler’den Hititler’den Mısır’a aklın gelişim çizgisi, teknoloji ve plastik ve abstre sanatın kaynağı … yatağı .. Dillerin ve alfabelerin beşiği… Onun için Devleti, devleti kuran zihniyeti, zihniyetleri organize eden yaşamdan oylumlar … ve gelenek Ortadoğu … Umran ve Medeniyet … Tek kişilik millet Hz. İbrahim’den herkesin yönetime katıldığı demokrasilere kadar dil, din, hukuk, siyaset, sanat, devlet, vakıf ve insanın yatağı Ortadoğu. Miyasoğlu gazete yazılarından derleyerek oluşturduğu “Devlet ve Zihniyet”, Ortadoğu genelinde, siyaset özelinde ve sanatsal eylemde gündemimize ışık tutmuştu ve bu kitapla sanatçının sosyolojik bakışını anlayabiliyoruz.

 

       Yönetimin dahi, akıl dışında oluşanların akılla kavranmasından öteye geçemediğini “Devlet ve Zihniyet”te Mustafa Miyasoğlu açık ve belirgin tanımlıyor. Necip Fazıl’ın “ne akılla” “ne akılsız” diye sürekli yinelediği eşiğe geliyoruz. Devlet ve kurumları, akıl dışında oluşuyor. Memurlar gündelik ihtiyaçları yönlendiriyorlar ve hatta memurun ürettiklerinin sonuçları dahi akıl dışında diyebiliriz. Devlet böyle de askerlik, savaşlar konjonktürün bile, ne sebepler bazında, ne sonuçlar üzerinde aklın hiçbir etkisi yoktur. Bu siyaset ilminin sanat olup olmadığını da sık sık gündeme getirir. Belki akılla olanları olduktan sonra sayılara konu olunca veya olana ad bulma, sınırlarını çizme konusunda insanın davranışı söz konusudur. Belki zihniyet sorunu, kader tortularının akıl, hafıza ve zeka üzerindeki dışardan tecrübe, içerden alışkanlık dediğimiz bir sosyal yapılanmadır. Bu konuda istatistik olmadığı için kestirip atamıyoruz. Ama zihniyetin, insanın ruh ve madde planındaki hayat problemine tepkileri ve çözüm üretme, anlam verme, çerçeve çizmek olduğu ve hatta var oluşun algılanması da diyebiliriz.

 

       Çok konu var tartışılacak. Miyasoğlu sosyal psikoloji, sosyal felsefe ve siyaset felsefesine ait yerel, ulusal ve bireysel anlamlar vermektedir. Uzmanlar eğilerek konuya açıklık kazandıracaklardır. Bir sanatçının Büyük Doğu mektebine mensubiyeti ilgilendiği konu, alan ve derinliklerinde de ortaya çıkıyor. Necip Fazıl’ın İdeolocya Örgüsü ve İslam coğrafyasındaki siyasete bakışını; soyut, soyut olduğu kadar Ortadoğu’ya, özge kılarak tarihsel ve dinsel bir içlilikle ele alan Sezai Karakoç’un yanında, Mustafa Miyasoğlu da aynı olmakla birlikte, konuları somutlaştırıp berraklaştırarak değişik bir renk getirmektedir.

 

     

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Giriş

Bu sitenin son güncelleştirilme tarihi 16/06/07 13/01/09