Giriş GÜNCEL YAZARLAR Resim-Karikatür Büyük Doğu Arşivi

BAŞYAZI

KİTAP ELEŞTİRİLERİ

KÖŞE YAZILARI

SİYASET

BASINDA GEZİNİRKEN

TARİH

SANAT

FIKIH

BİZE ULAŞIN

 

DİNSEL ROMAN

 

Mustafa ÖZER

 

       Türkiye, gerek geçmişi ve gerek 923 devriminden sonra, İslâm’ın koşullandırdığı insanın yaşadığı bir ülke olmuştur. Elbette ki Türklerin Anadolu’yu yurt edinmesinden sonraki dönemi kastediyoruz “geçmiş” kelimesiyle. Bu gerçeğin sanata yansıması yazının konusunu teşkil etmektedir. Şurası da açıktır ki; din ve sanatın işlev, görev ve insanlık alanında oluşturduğu atmosferin derinlemesine incelemesini değil de, yüzey açımlaması olarak ele alınacak, daha doğrusu, “Dinî Roman” nedir, ne değildir, onu ele alacaktır bu yazı.

 

       J. Joyce’un “Bir Genç Adam Olarak Sanatçının Portresi”ndeki dinsel söylev ve öğütleri çıkarttığımızda, Nasrettin Hoca’nın kuşa benzetmek için ayak ve gagasını kestiği leyleğin halini görürüz. W. Wolf’ta, A. Camus’ta hele hele  L. Tolstoy’da aynı durum açıkça izlenir. Bu adlara Steinbeck’i, Stendhall’i elbette ki ithal edeceğiz. Bu romancılarda din bir sosyal olay olarak ele alınır. Yorum, eleştiri, öğüt, toplumsalı yönlendirme ve hatta din bir ideolojik yapı olarak ele alınmaktadır. Musevi literatüründe din, tümüyle ideolojik kaygıyla romanın temel öğesi olmaktadır. Kilise çerçevesi kısmen sosyal olay, kısmen demokratik eleştiri için dini roman kapsamına alınmışa benzemektedir.

 

Sanatın dine yaslanması gerçi yeni bir olgu değildir. Eski Yunan sanatı (şiir ve tiyatro) ilkelin dinini kendisine dert edinmiştir. Kahramanları bile tanrılar oluşturmaktadır. Çağdaş öğeler kadim tragedya’yı biçim olarak almış ne var ki, tutum tam tersine insansı’yı tanrısal değerlerle süsleme yoluna gitmiştir. Kadim Tragedya’da tanrısal insansı varlarla ortaya konmuştur, ki kaostan kosmos’a yol aramıştır.

 

       Dinsel’in sanata konu olması kaçınılmazdır elbette. Zira hangi sanatçı var ki ölümsüz parametrelerle çalışmak istemesin? Değişen mevsimler, eskiyen dağlar, kuruyan denizler, başkalaşan bir dünya tüm kalıcılığıyla hangi sanatın konusu olmuştur? Sanatçılar ister insanların aktıkları yöne gitsinler, ister ruhun engin dehlizlerinde terlesinler, hep ölümsüzü bulmaya çalışacaklardır. Ve yine sanatın ölümsüz problematiğini teşkil eden zaman kavramının özüne inmek isteyen, sanatçıdan kıvırcık marul veya yarım kilo domatesten oluşan mide dünyasını elbette ki kimse soramaz.

 

       Sevincini bulmaya çalışan insanın, toplum halinde anlaşılma isteği bile sanatı, dinin sınırına getirmeye yeter.

 

DİNSEL ROMANIN KONUSU

 

       Dinsel romanın tanımını yapmadan konusuna girmiş bulunuyoruz.

 

       Din, hayatın her kesit ve düzeyinde apriorik kural ve yasalarını açıkladığına göre, insanın da bu kurallara uyduğu –sapmaların olmasına rağmen- göz önüne alınırsa, sosyal konulu tüm romanlar dinsel sorun ve hayatı da kapsamına alacaktır. Ve hatta yapıtları sanatçılarının bilinç gölgesi olarak düşününce romanın esprisi bile dinselin dışına taşamayacaktır. Yargılamalarda tarihsel bilinç –ki dinsel koşullanmışlıkla iç içedir- ön plana geçecektir. İdeolojik ve ulusal gibi gözüken ve hatta insancıl ve doğru sayılan düşün yargılamaları bile bu atmosfer içerisindedir. Demek oluyor ki Din ilk işlevini bağrında yetiştirdiği sanatçıya tarihsel bilinç olarak vermektedir. Maddi ve manevi kültür-miras ya da yeni kurulmuş olsun bu basamakta sanatçının bitmez-tükenmez hazinesi olmuştur. Sosyal roman, tarihi roman gibi konulu, tezli, mesajı olan ve olmayan bu grup romanlar dinsel öğretinin kesinlikle alanında oluşmaktadır.

 

       Oysa dinsel konuları direkt konu edinen romanlar da vardır. Bu dalda daha çok dini bilgilerde ve alanlarda ilerlemiş kişilerin biyografileri yer almaktadır. A. Cemil Akıncı’nın bir çok romanı bu sahada anılabilir. Hatta bu gibi konular çok önceleri de yapılmıştır. Zira doğunun efsaneci kafası nice liderlere büyük ve olağanüstülükler vererek öykülerini dilden dile aktarmıştır. Horasanlı Ebu Müslim kesinlikle bir roman havasına ulaşmıştır. Bunun gibi niceleri… Bu tür romanlar daha çok biyografik roman sınıfına girerler. Ama kesinlikle dinsel romanın özünü taşır. Gerçekten de bizdeki dinsel roman olarak –geçmişte ve bugün- bu romanlar örnek olarak gösterilebilir.

 

       Dini, siyasal bir tavır olarak benimseyen romanı –Tolstoyvari- şekilde de görebiliriz. Günümüz romancılarından Hekimoğlu İsmail, Şule Yüksel Şenler, Mustafa Yazgan, gibi yazarlar bu sahada anılabilir. Bu tavırda daha çok dinsel huzursuzluk ve kaygı yerine dindarın toplumdan kovulmasına karşı durulur. Kahramanlar topluma örnek olarak sunularak toplumun dindarı sevmesi öğütlenir adeta. Bu romanlarda estet yerini toz pembe bir renge bırakmıştır. Oldukça yapaydır. Problematiği yoktur. Kahramanlar kameraman titizliğiyle izlenir. Adeta sanatçı hiç girişimsizdir romanda. Elbette ki bu görünüm bu konulu roman adını ortadan kaldırmaz. Usul kaideyi bozmamak gerek” kuralınca iyi örnekleri henüz oluşan bu türe ve yola kötü bir eleştiride bulunmamak da gerekir. Lakin buraya bir mim konulmalıdır.

 

ROMANLARIN AYİZİNDE

 Mustafa ÖZER

        Hiçbir toplum maddenin dış yapısına bağlı eylemler bütünü içerisinde değildir. Bu olamaz da. Sanatın gerekirliliği üzerinde fikir yürütmekle maddenin insan hayatında basit bir katalizör etkisi görevini yaptığını çıkarabilir düşünen kimse. Hiç değilse genel olarak bu böyledir.

 

       Toplumu bireyler halinde ele alınca bu gerçek daha çıplak olarak belirmektedir. Birey olarak insanın davranışlarını bir sebebe bağlamak mümkün ise de bütün davranışlar maddi sebepli değildir. İnsan denilince salt bir canlı olarak hayvanın davranışı insanın çizdiği kurallara uymak yönünden bile iki canlıyı birbirinden ayırır.

 

       Hintlinin ineğe saygısını hayvan-insan sebepliliğinde aramak bile abestir. Hintlilerin düşünce yapısı dünyadaki diğer insanların düşünme sisteminden ne aşağıdır ne de üstün. Onun inancının (müşahhası) mihver madde olarak ineği seçmiş ise ineğin tarihçesini bularak Hintliye açıklama getirmek en azından getirenin lanetini inanan Hintlinin gönlüne kusmak olur. Elbette ki bu ahlaka sığmaz bir davranıştır. Zira kendi davranışına “neden?” diye soru soramayan bir kimsenin başkasını yargılaması ayrı bir abestir. Bunun yanında kendi davranışlarını “doğru” diye yanıtlasa birisi bu (nereye kadar) ve (neden doğrudur) sorusuna nasıl cevap verecektir?

 

         İnsan determinist değildir. Tarih determinizme çok küçük bir dipnot düşerek bu fizik ve kimyanın konusudur demiştir. Bedenin yaşaması, gerekircilikten ziyade güçsüzler üzerine hakimiyet kurmayı sever, hoşlanır. Bu insanın kösnül yanı olabilir. Sanatın din yerine ikame gayretlerine rağmen, sanatçılar bu tavırdan kaçınarak insanların bu kösnül beden hayatını aşmada onlara yol göstermişlerdir. İslam dininin dindarlığın ilk aşaması saydığı (nefsin esiri) olmamak yasağını, sanatçılar estetik içerisinde ünitelere (gruplar ve yazanları temsilen bir kahramana) uygular. Nefsî davranmak “nedir ne değildir” olgusu sanatçının kalemiyle canlı hale getirilir. Egemenlik kurmak bireyin en büyük suçlarından birini teşkil ediyorsa, özgürlüğünü kullanmaktan kaçınmak da aynı suçu işlemek demektir. Bu çelişki beden hayatını aşmakla, olgunluğa ermekle, bir dereceye kadar kefaretini ödetiyor.

 

       Gerek inanan ve gerekse inanmayan maddeyi istismar edecektir; fakat israf etmeden. Bu cümlede bile çelişki kaldırılamaz boyutlardadır. Şöyle ki; kim hangi maddeyi istismar edecektir ve nasıl bir kullanım hali maddeyi israftan kurtaracaktır? Bu denklemin bilinmeyeni çok olmakla birlikte gruplayarak aza indirmek mümkündür. Tarih, doğa, beden ve iman sorunun  değişik cevaplarını gruplamakta ortak çarpan olarak kullanılabilir.

 

       Batı, insanın Hıristiyanlığın öğretisi gereği kendini günahlı ve suçlu sayması o kültürün sorunu olarak görülemez. Zira dünyadaki suç ve günahları ülke sınırlarıyla ayırmak ne mümkündür ne de ahlaklı bir düşüncedir. Toplumların suç ve günahlarını evlerin kapı dışlarından soyutlanmasıyla kurtarılması mümkün olsaydı ibadet ve toplanma yerlerine neden bu kadar önem verilirdi? Suç ve günah her ne kadar bireyce işlense de topluma doğru işlenmiştir.

 

       Varoluşun maddeyi aşmak uğrunda gösterdiği çabayı, bedenin hayatını aştıktan sonra hissetmek daha doğru olur. Sapmaları daha aza indirmiş oluruz böylece.

 

       Bedeni aşmak ölmeden ve öldürmeden savaşmak gibidir. Sonuç mutlaka insanın zaferidir. İnsan katline hiçbir mantıksal hukuk doğru çözüm bulamıyor. Şer’î hukukun koyduğu ölçülerde beden hayatının özdeşi olmak gibi durum var. Katilin kutsal bir ölçüyle (ettiğini bulması) ya da hukukun (mukabele-i bil misil) olması ortak güveni sağlamaktadır.

 

       Bütün bunlardan sonra devlet kavramına gelmiş bulunuyoruz. Devleti günümüzde olsun geçmişte olsun halk yada millet oluşturmamaktadır. Adı ne olursa olsun, hangi rejimi uyguladığını söylerse söylesin Devlet, mutlak bir hak gibiymişçesine bir sınıfın elindedir. Devletin var ve yokluğunu tartışmak yerine, iyi devletin nasıl olduğunu düşünmek daha güzeldir.

 

       Çünkü yönetim bugün daha da gerekli bir olgudur. Halkı ve halkın beden hayatlarının tarihsel mahfazasını keyfî renklendirmeler yerine, onu korumak, kollamak ve ve güvenliliğini sürdürmek onun biricik görevidir. Haklıya yardım ne kadar lüzumsuz ise, haksıza ve nedenine hakim olamamak o kadar gereklidir. Belki de haksızlığın nedenini kollamak daha önemlidir. Bu olayın stratejisini zaman ve kültür belirler. Oysa silahların tehdidi devletleri o hale getirdi ki bütün kötülükleri onlar planlıyor ve polisine memuruna uygulatıyor. Mukaddes ölçüdeki adaletsiz devlet yaşayamaz hükmü, devletlerin ömür ve ölümlerini gösteriyor. Hem bunca kötü suçlar işleniyor hem de suçu kimse üslenemiyorsa o ülkede zerre adaletin kalmadığına hükmedebiliriz. Zira suçun sahibi yoksa suçu devlet işlemiştir. Kaldı ki insan kırımları karşılıklı “Oh olsun!...”lara konu oluyor.

 

       Devlet kavramının ardında hemen ceza konusu ilgilerimizi çekecektir. Türk Ceza Kanunu kapsamında cezası bulunmayan suçları suç saymamakla toplumca lanetlenmeye ve iğrenmeye konu olan eylemleri suç olmaktan çıkarabilir mi? Ve kapsamında bulunan suçları adilane cezalarla önlediğini savunabilir mi? Elbette ki açık kapı boldur. Suç beden hayatındaki olgunluğun alt kademelerinde her an işlenir ve bu kanun denetiminin çok dışında olabilir. Devletin, salt kanunlarıyla suçu önlemesi mümkün olmadığı bir yana, bu kanunun kapsamında insanlara güven vermesi ve herkesi ayrı ayrı nefs-i müdafaadan beri tutması bile mümkün olamaz. Sebebi ruhsal bütünlük ve yücelik olamayınca bedensel hayat kendini daha çok doyum sağlamaya sarkıtır. Ceza görme arzusunu kamçılar. Nasıl ki gençler arasında sigara v.s. gibi alışkanlıklara itilişte önce alışanın kendinde bir meşruiyet hakkını görmesi gibi bir tavır var. “Tam erkek” gibi gülünç bir imajla diğeri de o alışkanlığın içerisine girer. Ceza iyi değildir. Kötüye bir kötülüktür. Eğer ceza kötünün kötülüğünü atamıyorsa onu artıracaktır.

 

       Kötülük kötülüğü davet eder diye bunun için denir. Çok söyleme yüzsüz, çok dövme arsız edersin diye de bunun için söylenir.

 

       Ruhsal kavramları içgüdü kavramlarından ayırarak çeşitli konularla kurum ve insanı anlatmaya çalıştık.

 

       İnsan-ı Kâmil konusunu tasavvuf metinlerinden izlemek daha doğru olur. Bu konuya girmeden sanata dönelim.

 

ROMAN SANATI

 

       Trajiğin gidip-gelip duvarına çarpıldığı bir berzahta kişisel azizlikler yapılarak soylu veya soysuz nutuklar atılır. Soylu nutukların romanları toplumları çok sarsar, etkiler ve yön verir. Böylesi mutlu evreler yok değil ama, çok az ve azın azı sanatçıya kısmet olmaktadır. Onlar da haliyle dünyanın sanatçısı olmaktadır. Oyalama romanları modaya bağlıdır. Ama ciddi ve insanın sorunlarına eğilen romanlar mürekkeplerini bengisularla karmışa benzer.

 

       Dostoyevski, Tolstoy, Gogol, Soljenitsin, Turgeniev, Balzac, Malraux, Stendhal, Proust, Camus, Sartre, Sand, Expury. Troyat, Triole, Zola, Cronin, Böll, Kafka, White, Huxley, Hamsun, Rabee, Saint Pierre, Gothe, Jack London, Unamuno, Din Ti, Selimoviç, Joyce, Wolf, Faulkner,Steinbeck, Yakup Kadri, Kemal Tahir, Halide Edip, Atilla İlhan ve daha nice romancılar eserleriyle hem sanatı hem de örneklerini ortaya koydular. Şimdi bu romancıların konularını bir bir eleyelim. Bu romancıların büyüklüklerini ve topluma veremediklerini irdeleyelim.

 

ROMANIN İKİ BOYUTU

 

       Roman sanatını sanat yapan iki öğe vardır. İlki fizikötesidir. İkincisi ise aktöre (ahlak)dir. Fizikötesinde ana baz, sanatçının üst bilinç ile sağduyusunu bağlayan ve, olay ve oluşumlarda madde dışı bağlanışları kavrayan sezgi ve oluş kaynağına varma çabasıdır. Kişiseldir. Bu kişisellik toplum bireylerinde kişilik belirlenmesiyle aydınlanmaya doğru adım olarak da değerlendirilebilir. Sanatçı sonuçta bir toplumun üyesidir.

 

       Ahlak iyi, doğru ve güzel değerlerinin ölçeği olduğu için toplumsal yanı daha görkemli ve yaygın olmasına karşın bireyde ve özellikle romancıda bir şablon olmaktan ziyade her an  tazelenen niteliği ile romanın ikinci büyük öğesi olmaktadır.

 

       Olay niçin var olmaktadır? Var ne demektir? Bütün toplumlar niçin ortalama bir durumla mümin ve kafir renklerden bile söz açılabilirken, suç ve cezanın, savaş ve barışın, ölüm ve sonsuzun fizikötesinde oluştuğunu bile bile görmezlikten gelmek olur mu?

 

       Romanın ister açık ister örtülü olarak fizik ötesini kurcaladığı apaçıktır.

 

       Romanın dil yapısı, cümle çatısı, zaman kipleri, serüvenler v.s. kuşkusuz romanı tanımakta anılacak öğelerdir. Fakat bu öğeleri kavramak için zahmete değip değmeyeceği sorunu var. Fizikötesi kurgusu kendi kurgu doğrultusunu izleyecek dili, cümleyi, zaman kipini ve olayları seçer. Bilelim ki roman fizikötesi kurgusunu dokumuş onu irdelemeye değer bulalım. Değilse hiyeroglif tablet çözmüyoruz ya.

 

       Kemal Tahir Devlet  Ana’da kullandığı cümle yapısını Kurt Kanunu’nda kullanmaz. Ama zaman kipleri ile kelime seçmeciliği çok az sapma gösterir. Fizikötesi bağ devlet kavramına ve Asya Tipi Üretim Tarzı’na yüklenilen görevde ortaya çıkıyor. Devlet Ana’nın oğlu, çelebilikten sıyrılırken;

       “Geri bas, bacı bey, geri bas…”

kükreyişi devletin, çelebi bilgeliği edinildikten sonra ata, kamçıya, kılıca ve bunları kullanacak cesarete erişmeden kurulamayacağı vurgulanır. Osmanlı Devletinin kuruluşu obadan, beyliğe geçiş anlatılır anlatılmasına ama Kemal Tahir solak iradesini gömdüğü ya da anlam veremediği değerleri görmeden geçtiği için romanı ne denli başarılı olsa da ölümsüzlüğe pek eremedi.

 

       Sanatçımız biraz da maddeye bağlı kalmak zorunluluğunu duyduğundan olaylar ırmak romanların tavrı içerisinde okuyucuda ürpermeler ve iletimler bırakmadan akar gider. Maddeciliğin sanata getirdiği netlik ve apaçıklık iyiliğini yanlış anlayan öykünmeci (mukallit) eserler bu iyiliği yok etmeye yöneldi. Toplumca anlaşılan eserler bir türlü verilemiyor. Örnek mi, yığınla. Kemal Tahir bu öykünmecilerden Devlet Ana eseriyle sıyrılma gayretine girmişti. Hiç değilse onun sanatçı tavrı.

 

       Türk romanı Tanzimatla emekleme dönemini, cumhuriyetle de slogancı evreyi aşamadı. roman yerine öğütname, küfürname, reddiye, taklit ürünleri bol bol manav bastalarına konacağına kitapçı vitrinlerine dizildi.

 

RÜZGARLI BAYIRDAN

 Mustafa ÖZER       

       Televizyon antenlerine takılmadan geçen bulut kümesi çeşitli şekiller kazanarak gök yüzünün hareketliliğini ispatlıyordu. Rüzgar esiyor. Bulutların eşkalini bozarken benim “efkar”ımı dağıtan lodos esiyordu. Kravüze yakamı kaldırıp indiriyor. Alacağı vardı lodosun. Ama yakamdan alacağı vardı. Önümden geçen insanlar var. Kadın, erkek, genç ve yaşlı. Gençler bu rüzgarda şişmiyorlar. Oysa ihtiyarları bol beyikli pantolonları arkadan yelken gibi kabarıyor önden ince çarpık bacaklarının şekli kumaşı da aşıyordu. Gençlerin anorakları tam anlamıyla yelkendi sanki. Sırtlarındaki İngilizce, Fransızca yazılar olan gömlekler iskeleye doğru koşarlarken yat yarışını andırıyorlardı.

 

       “Rüzgarlı Bayır”ı inerken, gözüm, damları ve çatıları süsleyen antenlere takıldı. Bulutlar uçuşuyorlardı o dem ben iskeleye doğru yürüyordum. Bayırı bir o bir bu yan bankete geçerek indim.

 

       Yolları dolduran otomobillere hiç ama hiç yol vermek içimden geçmiyor. Yürüdüm caddenin ortasına. Karşıya geçmek için burada olmadığımı düşündüm. Karşıya geçmeyecektim ama geriye dönmeyi dilemiş miydim. Asla. Yolun ortasında duruşum kararsızlıktan da doğmamıştır. Durdum. Trafik polisi değildim. Öyle durdum. Önüme bir araba durdu. Korna çalıyordu boyuna. Yerimden kımıldamadım. Ona baktım. Takma gözlü insanlar gibi bana bakan lambalarına ben de baktım. Sol pencereden önce kol uzandı. Sonra başını çıkardı adam. Bağırdı. Şoförmüş. Benim şoförüm değil ya. “Bağır” demek bile içimden geçmedi. Korna sesleri arttı tüm caddeyi doldurdu. Ben caddenin tam orta yerinde duruyorum. İnsanlar koşuştular, şoförler koşuştular.

       “Deli mi?”

       “Hasta mı?”

       “Ne…..!?”

       “İtlik canım… düpedüz itlik.”

       “Gençlikmiş… olmaz olsun.”

Diyordu tüm kornalar. Ben duydum onların söylediklerini. Kendilerinin ne benim duyduğumdan ilemleri ne de kendi sözlerini duyduklarını sanırım. Sanmam böyle aykırı durumlara düşmüş olsunlar.

 

       Beni havalara kaldırdılar. Uzun konvoylar vardı. Benim gelişimi karşılayan. Gidişimi uğurlayan. Önemli olan benim. Şu gördüğünüz rüzgarlı bayırı ben indim. Şu kadar otomobil benim için bekledi.

 

       “Siz şoförler.. sizler sağolun. Beni karşıladınız, kornalarınız benim için akü tüketti. Sağ olun.. bir gün”.. demedim. Omuzlarda taşındım bir süre. İçim kabardı. Büyük ulusun bireyi olmaklığımla ne kadar övünsem az. Eller üstünde olurken daha kolay daha iyi. Eller üstündeyim. Uçuyorum iskeleye doğru..

 

       Yığdılar çuvallarını taşralılar üst üste ve  en üste heybelerini koyup yüklerinin yanına çömeldiler. İskelenin turnikesinden beni de almadılar. Ben de kendime uygun talkı-basamaklı geçitten yürüdüm.

 

       Sahili aşmak karşıya geçmek mi istiyordum. Hiç sanmam. Beni omuzlarında taşıyanlar iskelenin önünde bıraktılar ya. İşte bu yüzden “Görüyorsunuz ki aklım yerinde. Deli değilim ben. Onlar aptal ki ne aptal. Sanmayın. Aptallıklarından benim deli olduğumu anlamıyorlar. Onlar. Onlar kim. Sana söylesem yeterli. Sanırım anlıyorsun onların kim olduğunu.

       “Kim” dedi,

       “Bilmem” dedi,

       “Ne” dedi,

       “Bilmem” dedi.

 

       Bildi ki, kendisi bilmeyecekti bundan böyle evreni. Zira kendileri söylüyorlar devamlı “Bilmem” diye.

 

       Turnikeden almadılar beni. Ben çocukların yerinden geçmek istedim. Başımı eğdim. Bir adımda vardım ilk basamağına. Basamaklar küçücüktü. Sevimli. Kırk iki numara ayakkabılarım sığmadı. Kedi gibi ucuna bastım ayağımın, yükseldim, bir minicik adım atmak geldi içimden. Sonra durdum. Çocukların yuvasını bozuyorum diye. Yandı söndü bu duygu. Amcaları olurum. Onlar da beni karşılasınlar.

 

       Turnike memuru yere düşen para gibi döndürdü başını ve madeni sesini altın dişleri arasından bıraktı. Durdum. Sesine değil ama. Daha önce durmuştum. Susuyordum. Önceleri de pek konuşmadım. Sustum. Turnike memurunun sınıfındakiler çoktu. Ne çok arkadaşı vardı bu adamların. Her gördüğüm elini bırakıyordu önüne. Memur elleri okşuyordu gözleriyle. Bu bir çift göz ne kadar el gördü acaba.

       “Heyy…” dedi,

       “Hey.. “ dedi iskele salonu,

       “Hey…” dediler

 

       Ben duydum. Onlar beni duymadılar. Onlar kendilerini de duymazlar.

 

       İçimdeki bir bölgenin taşına asıldılar. Kürseklerimi kıvırttılar. İçimdeki kaya rüzgarlı bayırın başına geldi. Yuvarlandı, yuvarlanacak, dayanamadım tutmaya. Yuvarlandı.

       “Heyyyy……” dedi içim

 

       Soluğumu boşalttım Birisi arkadan omuzlarımı tutarak basamaklardan itti. Salona indim. Taşralılar dışarıda kaldı. Onları görüyorum. Yün çoraplarında kuş resmi var. “Pantolon paçalarını çorabın içerisine koymuşlar” dersiniz siz. Oysa çorabın içinde ayakları var. Yürüyen ayakları. Ayaklarına bakmıyorlar. Çoraplarına bakıyorlar. Saçları yoktu taşralıların. Bıyıkları büyüktü. Bıyıklarını yalayan dilleri kıpkırmızıydı korkudan. Kot pantolonlu kızlar vardı. Göğüsleri inip kalkan gencecik. Onlara baktım biraz. Sutyenleri, arı sütü toplayan usta bir el gibi onları kaldırmıştı. Göbekleri düğme gibi, çözülmek zorunda bir düğme gibi yukarı sıyrılan slipin altından kurtuluyordu.

 

       İskele sendeledi. Ben duvara yaslıydım. Kızları seyrediyordum. Taşralıları düşünüyordum. Kapılar açıldı. Hangi kapılar? Demeyiniz. Koğuş değiştiren adamlar gibi. Koştular. İçlerinde yeni bir umut. Yığınla koştular. Beni de aldılar içlerine,

       “Spontane” dedim,

       “Ceteris paribus” dedi içim

yukarı basamağa çıkanların arasına düştüm. Belki kaderim. Belki değil mutlaka kaderimdir, yükselmek, yani yukarı kata çıkmak isteyen insanların arasına düşmek. Hiç insana aldırmıyorlar. Nereye kaçsam onların arasına düşüyorum. Kader ve düşmek bizim kaderimiz.

 

       Ayaklarımın altında oynayan şu köprüden vapurun içine girmek zorunda mıydım. Her şeyden önce vapura binmek isteyen kimdi. Kim getirdi beni buraya? Kim?.. Sizler.. sizler getirdiniz bana acımadan. Hem omuzlarınıza alıp getirdiniz, hem ittiniz beni. Neden? Sizin koyduğunuz kurallara uymak zorunda mıydım ben? Asla. Yok, kural bizim dediklerimiz olursa içimde bir dal arıyorum tutunmak için. Kuralımı yaratmak için. Siz kırıyorsunuz o dalı. Sizin kurallarınız diyemeyeceğim kurallarınız var. Siz koymadınız onları. Siz uyruksunuz o kurallara ama. Yazık mı? Yaşa mı? Bilemem. Kuralım sizlerden uzak olmuyor. Ben kural koyamıyorum.

 

     Tek gücümün yettiği kurallarınızı altüst etmek. Ya bir tornistan ya bir alabora olmak sizin kurallara olan sımsıkı bağınız. Benim gücüm, işte bu güçlü bağınızı koparmaya yetiyor.

 

       Ayağımın altında sallanan şu tahtada donan ayaklarıma sadece homurdanıyorsunuz. Oysa sizin kuralınız gereği, gemi yapıldı, iskele yapıldı. Kıyı eskiden vardı. Bunu hiç unutmayın. Bir gün bu kıyılara dönmek zorunda kalabilirsiniz. Gemiye sizi geçiren şu iskele ile gemi arasındaki tahta köprüde durdum. Neden durdum? Beni siz getirdiniz buraya. Ben burada uyandım ve geri dönmek zorunda olmadığımı anladım. Gemiye binecek miydim. Bana göre binmemeliydim. Size göre binecektim. “Yürü” demek yerine bilmem ki neden homurdanır durursunuz.

      

SANATÇI VE ÇEVRE

Mustafa ÖZER

        Mevsimleri değişimi apartman duvarlarında hiçbir iz bırakmıyor. Oysa ahşap ve bahçeli düzen küçük kagir yapılar mevsim başkalıklarını görmek için özel yapılmış gibidir. Küçük hayalleri süsleyen periler, orman kıyılarındaki küçük kulübelerin nasıl sahibi ise, mevsimler de perilere eş bu diyar-hanelerin öylece sahibi oluveriyor.

 

       Şehircilik planlarını yapan mimarlar her halde mevsimleri göz önünde tutmuyorlar ki, mahallenin veya şosenin en gözükmez yerine bir arkeolog titizliğiyle park ve bahçeler kurduruyorlar. Bu park ve bahçeler bana birer ağaç ve çiçek hapishanesi gibi gözükür. En iyimser tavırla soyları tükenmeye yüz tutmuş yeşilliklerin kurtarılma ve soyunun korunması için verilen çaba gibi gözükür. Lüzumsuzluklar müzesi aransa parklar ve bahçeleri tereddütsüz gösterebiliriz.

 

       Ve yine şehircilik mimarlarının apartmanları cadde önüne, bahçesini de arka yanda gizlemeleri hırsızlanan malları kepenge vurmaya benziyor. Arka balkonlardan düşen kırıntı ve artıklarla dolan bu bahçeciklerin kullanılacak bir yanı da yoktur. Bazı bahçelerin kıyıları da küçük kömür kulübeleriyle süslenmiş. Sekizinci kattan inilip buradan kömür alınacakmış. Hay sevsinler sizi(!). Aydan dünyaya güneş banyosu yapmaya gelenleri görmüş bu adamlar galiba.

 

       Kadıköy’de sessiz ve durgunluğun sürdüğü bir pastırma yazında, sokakları, peyniri bulmaya koşan kobay faresi gibi o dehlizden bu dehlize gezdim durdum. Ne cadde kıyılarına çakılmış kalın ağaç kazıkları gibi duran budanmış ağaçlar ne iki gün önce gök yırtılmışçasına inen yağmurun çöpçü sevdasıyla çukur yerlere çöpleri toplaması ve ne de, birbirlerini kundaklayan parti ve derneklerin önüne yığılmış seyircilerde yaşamayı sevdirecek yüz bulabilirsiniz.

 

       Sinsiliğini ve boşluğunu bir marketin köşesine avarelik şeklinde gizleyen ortaokul çağındaki gencin, anorağının altında mendile sararak belinde taşıdığı tabancaya karşı zıddında belirginlik ifadesi olabilecek kitap, dergi veya gazeteyi elinizde gösteremezsiniz. Her şeyiyle (illegal) olan bu toy çocuk öyle bir açıklıkla kendini ortaya koyuyor ki, siz bütün genişlik ve meşruluğunuza rağmen öylesine bir gizlilik içerisinde davranıyorsunuz ki adeta sokağa hakim olanlar onlar.

 

       Sizin gizliliğinizi “ite dolanmaktan çalıyı dolanmak” oluşturuyor. Onun gizliğini “başıboşluk ifadesine dur! Demeyen demokratik hukuk” sağlıyor.

 

       Bu böyle giderse, filenin dışından gördüğü meyveleri bile kontrol hakkını kendinde bulabilecek bu toylar, devletin olmadığı yerde devlet kuracaklardır.

 

       Sanatçının bir de geniş çevresi vardır.

 

       Çevreden amaçlanan sanatçının ilgilerini instiktleriyle (çekiciliğiyle) üzerinde toplayan zaman, mekan, insan, bilgi, görgü, basın, aile ve diğer sanatçılar ve eserleridir.

 

       Dostoyevski zaman ve toplum çevresini romanın genel çatısı olarak kurarken, kendisinin de içerisinde bulunduğu sanatçıları da romanının kah estetiği yapmış kah asıl öğesi bilmiştir.

 

       Kendisini toprağının sahibi saymış ve toprağında dolaşan İngiliz çizmelerine en küstah küfürleri savurmaktan sakınmamış J. Joyce bile çevresini yeni bir teknikle –bilinç akımı- yazmış.

 

       Sait Faik küçük ilgileriyle çevresinde sessizce objektifini dolaştırmış durmuş.

 

       Ahmet Hamdi Tanpınar “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nde günümüzde kaybolan klasik İstanbul ailesini bütün açmazlarıyla ve mizahıyla anlatır. O günün çevresinde onlar vardı.

 

       Folklorik bazın ağırlık kazandığı Yaşar Kemal ve Fakir Baykurt’un romanları bile mekân ilgilerini çok az aşabilmektedir.

 

       Durali Yılmaz’ın “Ankara’da Ölüm”ü, (yaşamıyor gibi yaşamanın) bir başka türlü sözcülüğünü yapar. Yılmaz çevresinden bir kesiti göstermek çabasındadır. Mustafa Miyasoğlu’nun “Kaybolmuş Günler”i de öğrencilik ilgilerine inen bir deklanşördür.

 

       Çevreyi bilgi fenomeninde oluşturan Kemal Tahir, romancılığa savaşkanlığın ve ideallerin ilgilerini sokmayı başarmıştır. Kemal Tahir, sosyalist savaşkanlığa, tarihsel savaşkanlıkta bir meşruluk ilkesi aramayı ve oluşturmayı üslenmiştir. Zaman gerilere kaydırılarak bu mekanda neler yapıldığın ilgileri toplamış, gelecekte neler olabileceğini romanlaştırmıştır.

 

       Romancının gerçeklik modeli göz önünde olabilen bir çevre olduğu gibi bilgi ile elde edilen tarihsel de sosyal çevre de olabilir. Tarihseldeki sosyal çevre daha çok düşünsel ve kurgusal olmaktadır. Çevre ile sanatçıyı çeşitli yönlerden oluşmuş eserlerden algılanarak yapabildiğimiz gibi, çevrenin sanatçıyı ne gibi ilgilere sürüklediğini de gözleyebiliriz.

 

       Günlük beslenme ve uykusunu ilkokulun hayat bilgisi kitabından öğrenen ve ömrünce  bu rejime bağlanmayı ideolojik çapa ulaştırmış semizler arasından nasıl bir sanatçı çıkacağını bir düşününüz.

 

       Sezai Karakoç’un bir mısraı var hani;

        “Büyüyüp de çocuk kalmak” İşte o türlerin öncesiz ve sonrasız halleri böylece özetlenebilir.

 

       Bulunduğu mevkinin şöhret ve gürültüsü bir kelimenin anlamını bile düşünmeğe zaman bırakmayan ortamdan da bir takım sanatçılar çıkabiliyor. İnsan gerçekten hayret ve dehşete düşüyor. Argo lügatinden başka ne biliyorlar ki,

       “yedikleri ciğer sûz” “içtikleri kan”

 

       Düşünmenin en büyük azap olduğunu bilenler de olacaktır. Olup-biten her bilgi, olay, an ve sanılar bu sanatçılarda eser yapma kıvılcımlarını belirginleştirir.

 

       Devlet dairesinde sekiz saat Bizans oyunu oynayanlar arasında bir sanatçıyı düşünün. Bu sanatçıyı ajite eden duyarlık, devlet düşmanlığından başka ne olabilir? Ya da bu sanatçı acıları gizleyen kısır-döngünün savunuculuğunu algılamış birisidir. Askerden sanatçı olmaz demeyelim. Olur olmasına ama, onun kelimeleri asker, cümleleri tabur ve eseri kolordu gibi olur. Dış görünüş düzenli, sırrı gizli, davranışları sivillerce anlamsızdır. Nerede aşk, nerede mayın tarlası ve nerede dikenli tel engeli aşılarak sanat ortaya çıkar bilinmez.

 

       Avcılar sanatçı olsaydı eserler “ördek suya dal da gel” olmaz mıydı dersiniz?

 

       Neyse ki “kedilerin kanadı yok” da birkaç cins kuşu görebiliyoruz.

 

       Çevrenin önemi çevreyi kurana bağlı olarak çok önemlidir. Hatta röportajcıların klasik “neden yazıyorsunuz?” “Nasıl başladınız yazıya?” soruları karşılığını “çevre” kelimesinde bulacaktır.

 

       Çevreyi, doğal çevre, tarihsel çevre ve uygar çevre diye birbirini sürekli etkileyen, değiştiren ve başkalaştıran olguda gözlemek, klasik olsa bile onun ayrımlaştırılması sanırım ki herkesi ilgilendirir. Doğal çevre en az değişenidir. Daha dayanıklı ve direngendir insana karşı. İnsan bu çevrede kuramadığı değişikliği onun benzerlerini yaparak ona karşı tavrını belirler. Ne var ki biz yaşamak için her halde doğayı yenmeyi başarmalıyız. Doğa kelimesi ile anlatılmak istenen vargı “tanrısal” olan değildir. Tam tersi “tanrıya engel” madde dünyası. İnsan doğayı yenmek zorundadır. Ama doğadan alınan ödüne karşı çocuksu sevince düşmek yersiz. Doğayı yenmek borcunda olduğumuzun bilinci çok önemlidir. Kişiliğimizi yapay olarak doğaya benzetmek yerine yenilgisiyle bize muti doğadan ötede uygar bir bilinç oluşturmak zorunludur.

 

                                                                  *  

                                                                ***

 

       Size içinizdeki canlı bir teli gevşeterek çırılçıplak bir gerçekten söz edeceğim. Romanlardaki kahramanların çoğucası   olmaya kalkışırsınız. Hatta Jack London’ın “beyaz diş”indeki kurt köpeğini kaç kez kendinizde olmaya çağrıda bulunmuşsunuzdur. Sakın;

       “Ah canım ben hiç yalan kurmayı beceremiyorum demeyesiniz. İşte sanatçının yalanı. Sizlerin bir türlü söylemek cesareti bulamadıklarınızı kahramanlaştırarak size bir çağrı. Bu çağrıda yalanın bir gizliliği yok mu diyeceksiniz?

 

       Sanatçının çevresi ona bu yalanları açma olasılığını tanır. Sanatçı için yalan bir olasılıktır. Eski deyimle “ihtimal”. Kim bilir beklenti kelimesi de biraz çağrışım sağlıyordur.

 

       Bunları da geçelim.

    

       Hiç kimse kendi şerefine yönelik yadsınmaya dayanamaz. Öyleyse bunları geçelim. Ancak taşıdığı fikir kendisine ıstırap verenler ayrıcalıklıdır. Çünkü onlar öyle hassastır ki,

       “Haritada deniz görmüş boğulmuş”tur

veya,

       “aşkı göğsümde çiçek gibi değil

        kalbimde kurşun gibi taşıyorum

        ben

        yaşamıyor gibi yaşamıyor gibi yaşıyorum”

diyebilir.

 

       Çevre diye hep birkaç sanatçıdan alıntı yapmaklığımız bile çevreyi çevrelemiş olmaz mı? Kendini millet’in ben’i yerine koyanlar yok mu? Var elbette. Onları çevresi millet   midir? Belki kendileri bile değildir.

 

       Çevre öyle bir kavram ki “var eden” “yok eden” etmen değil de belki sanatın kendidir.

 

                                                                         *

                                                                       ***

 

       İlk akla gelen ölüm oluyor.

       Ölüm en büyük korkudur.

 

 

 

 

 

 

 

 

Giriş | Yeni Sayfa 257

Bu sitenin son güncelleştirilme tarihi 23/08/07 13/01/09