Giriş GÜNCEL YAZARLAR Resim-Karikatür Büyük Doğu Arşivi

BAŞYAZI

KİTAP ELEŞTİRİLERİ

KÖŞE YAZILARI

SİYASET

BASINDA GEZİNİRKEN

TARİH

SANAT

FIKIH

BİZE ULAŞIN

              FIKH-I EKBER-BÜYÜK FIKIH 

Allah’a, meleklerine, kitaplarına, Peygamberlerine, ölümden sonra dirilişe, kadere ve hayr ve şerrin Allah’tan olduğuna, Hesap gününe, mizana, cennet ve cehenneme inanmak… İlk borç budur.

            Allah birdir. Fakat bu bir oluş sayı yolundan değil, eşsizlik yönünden ve hiçbir benzeri olmamak noktasındandır.

            Nitekim “İhlas Suresi”nde Allah şöyle buyurmuştur:

            “De ki, O, Allah, birdir. Samed, yani kimseye muhtaç olmayıp herkesin O’na muhtaç olduğudur. Doğurmamış ve doğurulmamıştır. Ve bütün bu kainat ona denk değildir.”

            O, yarattığı şeylerden hiçbirine benzemediği gibi, yarattıklarından hiçbir şey de O’na benzemez. Zatına ve fiillerine  ait isim ve sıfatlarıyla ezel ve ebed boyunca mutlak bekâ sahibidir.

            Allah’ın zatına mahsus isimleri şunlardır:

            Hayat ; ezelî ve ebedî dirilik keyfiyeti…

            Kudret ; yani, gücünün her şeye yettiği…,

            İlim ; yani gizli ve açık her şeyin onun bilgisi tarafından kuşatılmış olduğu…

            Kelâm ; yani, söz söyler olduğu…

            Sem’i ; yani, her şeyi işitmesi…

            Basar ; yani, her şeyi görmesi…

            İrade ; yani, dilemesi ve istemesi…

 

            Fiillerine ve istediklerine ait keyfiyetler de şunlardır:

            Tahlıyk ; yani, madde âleminde her şeyi var etmesi…

            Terzıyk ; yani, mahlûklarını rızklandırması…

            İnşa ; yani, eşyayı ilk şeklinde vücuda getirmesi…

            İbda ; yani mevcutsuz ve maddesiz, her şeyi yoktan var etmesi…

            Sun’u ; yani, eşyaya nizam ve intizam vermesi…

 

            Evet, Allah, geçmişte de gelecekte de, (zatından başka) isimleri ve sıfatlarıyla bâkidir. O’na ne bir isim, ne de bir sıfat, sonradan takılma ve eklenme değildir.  O, ilmiyle ezelden beri âlimdir. İlim, ezelde ve ezelden beri onun sıfatıdır. Öz kudretiyle, gücü her şeye yetendir. Kudret, başsızlık âlemi olan ezelde, O’nun sıfatıdır. O, kendi kelâmiyle söyleyendir. Kelâm da, O’nun ezelde sıfatıdır. O, kendi halkedişiyle yaratandır. Bu yaratma vasfı da, O’nun ezelden sıfatıdır. Ne yaparsa kendi öz fiiliyle yapandır.  Bu da O’nun  ezelden sıfatı… Yapan, bizzat Allah; fakat yapılanlar böyle değil… Onlar yaratıktır. Allah’ın yaptıkları ise yaratılmış nesnelerden değildir.

            Bütün sıfatları ezeldendir (ve zatiyle kâimdir) ; ne sonradan meydana gelmiş, ne de yaratılmış soydandır. Kim, o sıfatları sonradan yaratılmış, sonradan takılmış ve konulmuş zannederse Allah’ı inkâr etmiş olur.

            Kur’ân Allah’ın kelâmıdır. Mushaflarda yazılı ve gönüllerde nakışlıdır. Dillerde de okunandır.

            Peygamberimize (Salat ve selâm O’na olsun) Hak tarafından indirilmiştir. Onu ağzımızla telâffuz edişimiz, yan, lâfız lâfız okuyuşumuz, mahlûk bir fiildir ; Kur’ân ise zatiyle mahlûk değil ve ezelîdir.

            Allah’ın, Hazret-i Musâ ve öbür peygamberler, hatta Firavun ve şeytan hakkındaki hikâye ve nakil yoluyla bildirdiği şeyler, hep, ezelî Hak kelâmıdır ve bu kelâm mahlûk değildir. Mahlûklardan olan Musâ Peygamber ve öbürlerinin sözleriyse yaratılmışlar soyundandır. Allah’ın kelâmı olan Kur’ân, “kadim- ezelî”dir.

            Hazret-i Musâ Allah’ın, kendisine olan kelâmını işitmiştir. Nitekim Allah Kur’ân’da, Nisa Suresinin 164’üncü âyetinde “Allah Musâ ile konuştu” der. Allah, Musâ Peygamberle konuşmadan  evvel de ezelden beri konuşandı. Allah ezelde yaratıcıydı. Ebede de yaratıcıdır. Kur’ân’da, Şûra Suresinin 11’inci âyetinde şöyle buyurmuştur:

            “Onun benzerine benzer bir şey yoktur. O, işiten ve görendir”

            Allah Musâ Peygamberle konuştuğu zaman ona ezeldeki sıfatının ta kendisi olan kelâmıyla söyledi. O’nun sıfatları, yaratılmışların sıfatlarından başkadır.

            Allah bilir ; bu bilgi, bizim  bilmemiz gibi değildir. Her şeye gücü yeter ; bizim gücümüzün yettiği gibi değil… İşitir ; bizim işittiğimiz gibi değil… Söyler ; bizim söylediğimiz gibi değil…

            Biz, âletlerle, harflerle konuşuruz. Allah ise âletsiz harfsiz konuşur. Bizim harf olarak gördüklerimiz mahlûktur. Allah’ın kelâmı ise mahlûk değildir.

            O “şey”dir ; fakat bildiğimiz şeylerden değil… Ona “şey” denilmesi, ne cisim, ne cevher (zerre), ve araz (cisim ve cevherle kâim renk, koku, tat gibi şeyler) olmaksızın ancak varlığının  ispatı mânasınadır. Onun bir haddi, sınırı, bir zıddı, benzeri ve dengi yoktur.

            Onun eli, yüzü nefsi vardır. Allah bunları kur’ân’da “yed, vech, nefs” kelimeleriyle bildirmiştir. Fakat Allah’ın kur’ân’da beyan buyurduğu bu el, bu yüz ve bu neftsen her biri, keyfiyeti bizce asla bilinmeyen sıfatlarıdır. Onun eli kudretidir, yahut nimetidir denilemez. (Sonradan gelen bazı kelâmcılar bu türlü tefsirlere sapmışlardır) Böyle demekte Allah’ın sıfatlarını iptal etmek tehlikesi vardır ve  bu “Kaderiye” ve “Mu’tezile” gibi mezheplerin sözüdür. Şu kadar ki, onun eli, keyfiyetsiz sıfatıdır. Gazabı, rızası da, keyfiyetsiz sıfatlarından ikisidir

            Allah eşyayı, her hangi bir şeyden meydana gelmiş olmayarak yarattı. Allah, eşyayı, ezelde, yaratılışlarından evvel bilendi. Eşyayı takdir ve kazâ eden o’dur. Ne dünyada, ne ahirette, hiçbir şey, Allah’ın dileği, ilmi, kazâsı, kaderi ve “Levh-i Mahfuz”da yazısı olmaksızın vücut bulmuş değildir.

            Allah, insanları, iman ve küfürden âzade olarak yaratmış, sonra onlara hitap etmiş, emirler ve yasaklar koymuştur. Bu yüzden, küfre giren, Allah’ın kendisine yardımı terk etmesiyle, kendi ihtiyariyle hakkı inkârı ve bu inkârda ayak diremesiyle bu hale düşer. İman eden de, Allah’ın kendisine lütuf ve yardımı, fakat kendisinin fiilî ihtiyarı, diliyle ikrarı ve kalbiyle tasdiki neticesinde bu devlete erer.

            Allah, âdem Peygamber zürriyetini küçük karınca sürüleri halinde onun sulbünden çıkarmış, onları akıllı insanlar yapmış, sonra kendilerine “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye hitapta bulunmuş, onlar da “Rabbimizsin!” demişler. Allah da “öyleyse iman ediniz!” emrini vermiş ve küfrü insanoğluna yasak etmiştir. Bunların hepsi O’nun “Rab” olduğunu ikrar etmişlerdir. İşte bu hal, insandaki ilk iman tecellisi olmuştur. Bu yüzdendir ki, insanlar daima bu selim fıtrat üzerinde dünyaya getiriliyorlar. Bu ahid’den sonra küfre sapanlar, fıtrî ve Vehbî imanını kendi eli ve fiiliyle değiştirenlerdir.

            Allah, yarattıklarından hiçbirini ne iman ne de küfür üzerinde sabit kılmıştır. Onlar sadece şahıslar olarak yaratılmışlardır. İman da, küfür de kendi fiilleridir.

            Allah, kimin küfrü halinde kâfir ve bundan sonra iman ettiği takdirde  imanı halinde mümin olacağını bilir ve mümini sever. Allah’ın bu ilim ve sıfatı, kulun değişen halleri gibi tegayyür kabul etmez.

            Kulların, harekete, sükûna, küfre, imana, isyana, ibatede ait bütün fiilleri, hakikatte kendi kisbleriyledir. Yani isteyerek, bilerek, çalışarak yaptıkları ve kazandıkları şeyler… Onları yaratan ise Allah’tır ve bütün bunlar, ayni kulların hayr ve şerden ibaret fiilleri, Allah’ın iradesiyle, ilmiyle kazâsıyla ve takdiriyledir. Kulluk ve ibadete ait her şey de yine Allah’ın emriyle, fazla olarak muhabbetiyle, rızasıyla, ilmiyle, iradesiyle, kazâsıyla ve takdiriyle olur. Günahlar için de ölçü aynı ise de, onlarda, biraz evvel gösterildiği gibi ilâhi emir, muhabbet ve rıza mevcut değildir.

            Bütün Peygamberler (Salât ve selâm onlara olsun) büyük ve küçük her türlü günahtan, kusur ve kabahatten münezzehtirler. Onların bazılarından  ve pek küçük sürçmeler ve cüz’i hatalar vukua gelmiştir ki, bunlara “zelle” ismi verilir ve asla “günah” denmez.

M………..(Salât ve selâm O’na olsun) Allah’ın sevgili kulu, resulü, nebi’si, Mustafa’sı, Mücteba’sı ( beğenilip seçilmiş olan)dır. O, asla puta ve Allah’tan gayrına tapmamış, Allah’a bir an bile eş tanımamış ve ne küçük ne de büyük günah işlememiştir.

Peygamberlerden sonra insanların en büyüğü Hazret-i Ebu Bekir’dir. “Sıddîk-i Ekber” sıfatını taşıyan bu en büyük peygamber bağlısından sonra, Hattâb oğlu Ömer, ardından Affân oğlu Osman, onun arkasından da Ali bin Ebu Talib Hazretleri gelir.

Bütün Peygamberleri sevmek ve saymak her müslümana düşen bir vazifedir. Allah Resulünün sahabîlerinden hiç biri de yoktur ki, kendisini, hayr ve bağlılıkla anmanın dışında görelim.

Bir müslümana, herhangi bir günah işlemesi sebebiyle, isterse o günah en büyük olsun, kâfir demeye imkân yoktur. Şu kadar ki, o günahı işleyenin, kendi fiiline helâl gözüyle bakmaması lâzım. Haram olduğunu bile bile, şu veya bu sebeple günah işleyen bir müslümandan “mümin” adı kaldırılamaz. Ona vermekte devam edeceğimiz “mümin” sıfatı gerçekten doğru olmaktan devam eder. Ama, daima mümin sıfatı içinde bu şahıs fâsık kabul edilebilir.

Abdestte, mestler üzerine mesh, sünnettir.

Ramazan ayının gecelerinde Teravih namazı kılmak sünnettir.

Müminlerden iyi ve kötü herkesin yani sadece mümin ardında namaz kılmak caizdir.

“Mümine günahlar zarar vermez, günahkâr mümin ateşe girmez!” diyemeyeceğimiz gibi, “O, fâsık olarak dünyadan gidecek olursa cehennemde ebedî kalır!” hükmünü de veremeyiz. “Mürcie” tâifesinin sandığı gibi “Bizim iyiliklerimiz ve ibadetlerimiz Allah katında makbuldür ; günahlarımız muhakkak bağışlanır!” zannına da düşemeyiz.

Biz ancak şöyle düşünür ve deriz; “Her kim ifsât ve iptal edici iç mâna suçlarından, yani itikât cürümlerinden uzak olarak ibadetini eder, onu küfür ile bozmaz ve mümin olarak dünyadan giderse, Allah onun yaptığı iyilikleri kaybettirmez. Aksine, kendi fazl ve kereminden onları kabul buyurur ve yapılanlardan ötürü sevap verir. Ama, Allah’a eş koşmamak, küfre sapmamak şartıyla işlenilen günahların sahibi mümin kaldığı halde, ölünceye kadar tövbe etmemiş olursa, gerisi Allah’ın dileğine kalmıştır. Dilerse ateşle azaplandırır, dilerse topyekûn affeder.”

Amellerden her hangi birinin içine riya girecek olursa bu hâl, o amelin ecrini kaldırır. Ucub, yani kibir de böyledir ; ortada ibadet diye bir şey bırakmaz.

Peygamberler için, mucize tabir edilen harikulâde tecelliler, evliya için de, keramet denilen fevkâladelikler haktır ; yani olağan ve doğrudur. Fakat, hadîsler vasıtasıyla öğrendiğimize göre, İblis, Firavun, Deccal gibi Allah düşmanlarından gelen bazı hünerlere ne mucize, ne de keramet gözüyle bakılabilir. Bu gibi halleri ancak “hâcetlerini yerine getirme” diye yorumlar ve “istidraç” diye isimlendirebiliriz. Zira Allah, düşmanlarının hâcetlerini, onları zâhirde kuvvetlendirmek, böylece felâketlerini uzatmak suretiyle derece derece cezaya götürür ki, işte bu ceza yolunda gösterilen hünerlere “istidraç” denir ve öğrendiğimize göre bütün bunlar Allah’ın iradesiyle olur.

Allah, yaratma fiilinden evvel yaratıcı ; ve mahlûklarına rızk vermeden önce de Rezzak idi.

Allah, ahirette gözle görülecektir. Evet, müminler cennetteyken başlarındaki gözle, hiçbir şeye benzetmeyerek, keyfiyeti bilinmeyerek ve zatiyle mahlûkları arasında bir mesafe de bulunmayarak Allah’ı göreceklerdir.

İman, dil ile ikrar ve kalp ile tasdikten ibarettir.

Bütün gök ve yer ehlinin, yani meleklerle insanlar ve cinlerin iman edilmesi gereken bir nokta üzerinde birleşmeleri veya ayrılmaları o noktayı ne artırır  ne eksiltir; asla müteessir etmez. İman da böyledir; ya var, ya yoktur; ne artar ne eksilir. Sadece inanmanın kuvveti ve bağın sıklığı bakımından artar veya eksilir. Müminler iman ve tevhide birbirleriyle eşittirler; amel ve ibadette farklı olabilirler. İman, Allah’ın emirlerine bütün gönlüyle teslim olmak, dıştan da bu emirlere buyun eğmek, yani onları yerine getirmek demektir.

Lûgat cihetinden iman ile İslâm arasında fark varsa da, İslâmsız iman ve imansız İslâm olmaz.

Din; imana, İslâm’a ve bütün şeraitlere şamil ve onları çerçeveleyici bir isimdir.

Biz, Allah’ı, kur’ân’da kendisini sıfatlandırışına eş olarak, gerçekten tanırız. Hiçbir kul, Allah’ı, lâyık olduğu mikyasta tenzih ve tevhit etmeye ve ona kulluk göstermeye muktedir olamaz. Kul, Allah’a kitabında ve Peygamberinin sünnetinde nasıl emrolunmuşsa o emirlere göre ibadet eder.

Müminlerin hepsi, Allah’ı tanımak, O’na inanmak, tevekkül etmek, sevgi beslemek, kaza ve kaderine boyun eğmek, kahrından korunmak ve bütün bunlara iman etmekte eşittirler. Fakat, iman dışı olarak bütün bu sayılan noktalar üzerinde kuvvet ve zaaf bakımlarından derece farkları vardır.

Allah, kullarına karşı fazl (karşılıksız vermek) sahibidir. Bazen kendinden bir fazl olmak üzere, kulun istihkakından kat kat fazlasını verir. Bazen de kendisinden bir adalet olarak, günahından ötürü kulunu cezalandırır. Dilerse, fazliyle o günahı örter, siler ve bağışlar. Damak ki, Allah’ta fazl ve adalet bir aradadır.

Peygamberlerin, bağlılarına şefaati hak olduğu gibi bizim Peygamberimizin cezaya hak kazanmış günahkâr ve müminlere, hususiyle onlardan büyük günah işleyenlere şefaatleri hak ve sabittir.

Dünyada işlenen amel ve hareketlerin Kıyamet günü mizan ile tartılması haktır. Peygamberimizin cennetteki havuzu (Kevser) haktır. Kıyamet gününde birbirinden davacı olanlar arasında, haklıya, öbürünün dünyada kazanmış olduğu sevapların devredilmesi, kısas (misilleme) yapılması haktır. Eğer haksız çıkacak olanların dünyada iyi bir fiilleri yoksa öbürlerinin günahlarından indirilip kendilerine yükletilmesi haktır.

Cennet ve cehennem, her an, yaratılmış ve mevcut durumdadırlar. Onlar, ebediyet boyunca kalırlar ve fena bulmazlar. Allah’ın cezası da, sevabı da ebediyen tükenmez.

Allah dilediğini fazlıyla doğru yola çeker ve dilediğini adliyle sapık yola sürer. Allah’ın, kulunu sapık yola sürmesi “hizlân” demektir. Hizlân, Allah’ın, kuldaki isteğe göre onu dileğine kavuşturması demektir ki, bu da, onun adaletidir. Hizlâna uğrayanı günahından dolayı cezalandırması da adaleti icabıdır.

“Şeytan, mümin kuldan imanı zorla kaldırır!” diye düşünmemiz doğru olmaz. Fakat “Kul imanını bırakacak olursa o zaman şeytan onu kendisinden kaldırmakta müessir olur!” diye düşünebiliriz.

Mümker-Nekir’in kabirde ölüyü sorguya çekmesi haktır. Kabirde ruhun cesede iade edilmesi haktır. Kabirin ölüyü sıkması ve azabı haktır. Bu bütün kâfirler ve bazı âsî müminler için olan şeydir.

İsmi de zatı gibi yüce ve essiz olan Allah’ın sıfatlarından âlimlerin zikrettiği şeyleri söylemek caizdir. Benzetmeye ve keyfiyete gitmemek şartiyle, “Allah’ın yüzü, Allah’ın eli” gibi mecazî tabirler kullanılabilir. Allah’ın yakınlığı da, uzaklığı da mesafe kısalığı ve uzunluğu gibi maddî bir ölçüyle değil, manevî bir sezişledir. Ancak keramet ve horluk mânasına, yakınlık ve uzaklık düşünülebilir. Yani mümin olgunluğu sayesinde Allah’a yakın olmak şerefine mahzar olur; yahut da noksanı yüzünden horluğa uğrar. Allah ve Resulüne itaat eden, keyfiyetsiz olarak O’na yakındır. İsyan eden ise, yine keyfiyetsiz olarak O’na ıraktır… Allah’a yakınlık veya uzaklık, O’na yönelen, duada bulunan kulunun haline göredir. Kulun cennete keyfiyetsiz olarak Allah’a komşu olması ve kıyamette huzurda bulunması da böyledir.

Kur’ân, kısım kısım, 23 senede Allah’ın Resulüne indirilmiştir. Kur’ân’ın bütünü, mushaflardaki şeklidir. Kur’ân’ın bütün âyetleri, Allah’ın kelâmı olmak bakımından, fazilet ve ulviyette eşittir. Şu kadar ki, bazı âyetlerde, Âyet-ül-Kürsî gibi, hem anmaya, hem de anlama ait faziletler vardır; çünkü o âyette anılan Allah’ın ululuğu, yüceliği ve sıfatlarıdır. Onun için bu âyette hem de anılanın fazileti bir araya gelmiştir. Kâfirlerin sıfatlarına ait âyetlerde ise, yalnız anma fazileti mevcuttur.

Allah’ın bütün isim ve sıfatları da, aralarında fark bulunmayarak fazilet ve ulvilikte eşittir.

Kasım, Tahir ve İbrahim, Allah Resulünün oğullarıdır. Fatıma, Rukiye, Zeynep, Ümmü Kelsum da varlık Tacının kızları…

Tevhid ilminin ince meselelerinden herhangi bir noktanın çözümlenmesi, insana çetin gelecek, insanda herhangi bir şüphe ve tereddüt doğuracak olursa, tek yol, gerçek bir âlim bulup da, ona soruncaya kadar şöyle demektir:

-Allah’ın indinde doğru olan neyse ona inandım ve bağlandım!

Böyleyken, bu teselliyle kalmayıp, gerçek ilim adamını aramakta kayıtsızlık göstermemesi lazımdır. Tereddüt edilen hususta herhangi bir duraklama ve şüpheyi sineye çekme, insanı küfre kadar götürebilir.

Miraç haberi haktır. Kim onu red ve inkâr ederse, yoldan çıkmış olur.

Deccal’in, Ye’cuc ve Me’cuc’ün çıkacakları, güneşin batıdan doğacağı, İsa Peygamberin gökten ineceği ve diğer Kıyamet alâmetleri, doğru haberler yolundan geldiği şekilde, haktır. Bir gün olacaktır.

Yüce Allah, kimi dilerse doğru yolu ona iletir.

 

(İmam-ı Azam Hazretlerinin “Fıkh-ı Ekber” adıyla itikada ait olarak telif buyurdukları risale burada nihayetleniyor.)

 

 Dininizi Öğreniniz(Büyük Doğu Yayınları-Eylül-2007-Sh-71-81)’den

 

 

 

 

 

 

 

Giriş | Yeni Sayfa 266

Bu sitenin son güncelleştirilme tarihi 24/03/08 13/01/09