Giriş GÜNCEL YAZARLAR Resim-Karikatür Büyük Doğu Arşivi

GİRİŞ

KİTAP ELEŞTİRİLERİ

KÖŞE YAZILARI

SİYASET

BASINDAN SEÇMELER

TARİH

SANAT

FIKIH

BİZE ULAŞIN

BİR DÜŞMANLIĞIN PSİKOLOJİSİ

                                                                                          Ali BİRADEROĞLU

Pek çok şey gibi "Swann'ların Semtinden'in dahi yazarı Marcel Proust'un adını da ilk defa Necip Fazıl Bey'den duymuştum. Bu ismi ilk defa duyduğumu söylediğim andaki kendisine has hayret ve dehşetini; hatırladığım her an, aynı canlılıkla yaşar ve utancımdan yerin dibine batarım. Ona göre, bir insanın böyle bir yazardan haberdar olmaması anlaşılır gibi değildi. Bu olaydan sonra derhal Proust'u okumaya başladım ve Üstadımın ne kadar haklı olduğunu gördüm.

Marcel Proust'a göre sanat; "Hayat ve tabiatın doğrudan doğruya bir kopyasını yapmak, bir fotoğrafını almak değil hayatın ve tabiatın içindeki esrarı meydana çıkarmak, onlarla kendi ruhumuz arasında bir takım gizli yollar açıp, gizli köprüler kurup, varlıklarının esrarını teşkil eden prensiplere kadar sokularak ortada hakikatin asil cevherini elde etmek, yani kısaca hayatın ve tabiatın tefsirini yapmaktır. "Marcel Proust bu sanat telakkisinin ışığı altında, (introspeksiyon)la şuur altının serbest oluşumlarını ve oraya ait kendi kendimize bile itiraftan çekindiğimiz bir çok mahrem sırları başarıyla yakalamış, insan ruhunun gizli labirentlerinde büyük bir vukufla dolabilmiş nadir sanatkarlardan biridir.

Marcel Proust; insanın içinde zaman zaman aynı anda yeşerip gelişebilen, barınabilen, çelişik çift duygululuğu (sevgi ve nefret, düşmanlık gibi) somut bir olayla yakalar ve bize aktarır. Proust ondört onbeş yaşlarındadır... Babası ve dedesi ile birlikte Paris yakınlarında bir yürüyüşten dönerken bir köy evinin bahçesinde elinde kürekle kızıl saçlı bir köylü kızı görür ve bir anda bu kızın hayalini ölünceye kadar içinde taşıyacak bir biçimde ona aşık olur. Fakat kız bir kere dahi başını çevirip ona bakmaz; hatta ağır bir hakaret manası verilebilecek bir tavır takınır. O andaki duygularını şöyle dile getirir: "Onu delice seviyordum, biraz önce, onun gönlünü kıracak, onu incitecek, ona beni unutturmayacak bir şey yapamadığıma şimdi esef ediyorum... Şöyle bağırmak istiyordum: - Sizi ne kadar çirkin, ne kadar kaba buluyorum, bilseniz! Ah, sizden tiksiniyorum!"

Ben de fikir yelpazesinin neresinde yer alırsa alsın; ister ideolojiden, ister klikleşmeden, isterse kişisel sebeplerden kaynaklansın; Necip Fazıl Bey'e düşmanlık besleyenlerde daha hafif  bir ifade ile karşı olanlarda veya kayıtsız kalanlarda da bu ruh halinin bulunduğuna inandım.

Sırf ideolojik taassup dolayısıyla "zaten 1943'te ölmüştü, Büyük Doğu ona mezar oldu, çağ dışı bir duyarlığı dile getirdi, Necip Fazıl Efsanesi yıkılmalıdır" diyenlerle; bazı dünyevi çıkar ve ihtiraslarına ters düştüğü için insaf ve vicdanlarını zorla sürgün ederek "o bunadı" diyebilenler de, kişisel tatminlerine prim vermediği için onu beğenmeyenler de; yollarını tıkadığı, o olmasaydı veya yıkılabilseydi kendilerinin çok daha büyük olabilecekleri vehmi içinde kabiliyetleri sadece kendilerinden menkul, kendilerinden başka yeterince anlaşılamamış ‘muzdarip deha!’ların sözde kayıtsızlarında da aynı duygu birikimini buldum.

Hiç kimse onun dehasından şüphe etmedi. Fakat bunların hepsi Üstadın kendileri gibi düşünmemesinin hıncını taşıdı. Yüzyıllarda bile nadir gelebilecek böyle bir dehanın kendi türkülerini çağırması hayalinin gerçekleşmemesi içinde ona karşı kinleri hep bilendi, bilendi. Bunlardan hiç biri; dehasını, fikir namusunu, dürüstlüğünü, büyüklüğünü, cesaretini kendi vicdanlarında inkar edemedikleri bu insanın ne söylediğine bakmadılar. Bu dehanın ürünü olarak sunulan yepyeni bir dünya ve Türkiye muhasebesini derinliğine araştırıp, kavramaya çalışmadılar. Çünkü sunulan dünya; bu insanların hazırlop çıkarma kağıdı, şablonlardan oluşan sahte dünyaları ile bağdaşmıyordu. Doğrusu insanın alışkanlıkları ile meydana getirip; içinde ferah fahur yaşadığı bir dünyayı terk ederek, kendilerine sunulan böyle bir dünya ile hesaplaşmaya çalışması kolay olmasa gerek. Bu bakımdan bu insanlar o kişinin dehası ile neler söylemesi gerektiğini planlamaya çalıştılar. Hep bu dehanın kendi türkülerini söylerse ne kadar eşsiz bir melodi çıkarabileceğinin hayali içinde yaşadılar. Bunları görünce insan aşırı nefretle sevginin aynı olduğunu  kabul eden halk yargısının ne kadar doğru olduğunu daha iyi anlıyor. Psikolojinin de  iki duygululuk (ambivalence) kavramıyla ifade etmek istediği; bir insanda aynı anda çelişik iki duygunun doğmasından kastettiği, herhalde halkımızın irfanıyla tespit ettiği bu incelik olsa gerek!

Buraya kadar teorik bir biçimde ortaya koymaya çalıştığım düşüncelerimi, karşılaştığım birçok olaydan sadece bir tanesini naklederek belgelemek isterim.

Üstadın konferansındayız... Yıl 1964... Kalabalık arasında felsefe öğrencisi, sınıf arkadaşlarımdan birini görüyorum. Bu arkadaş dünya çapında bir endüstri olan yabancı bir izm'e iman derecesinde bağlı... Soruyorum:

-Hayret niçin geldin?

-Üstad'ı bugüne kadar hiç dinlemedim. Tanımak istiyorum.

Bu cevaba seviniyorum ve konferansı dinlemek üzere ayrılıyoruz. Nihayet Pazartesi günü mektepte görüp soruyorum:

-Üstad'ı dinledin, hakkında ne düşünüyorsun?

-Bu adam samimi değil!

-Niçin?

-Böyle bir dehaya, hitabete, bilgiye böyle bir Doğu ve Batı kültürüne sahip bir insan savunduğu bu düşüncelerde samimi olamaz.

Hayretler içinde kalıyorum, cevap veremiyorum... Bir insanın dehasının, bilgisinin ve kültürünün samimiyetsizliğine delil olarak gösterildiği dünyanın neresinde görülmüştür?

Duygu alanında normal karşılanabilecek böyle bir tavrın, fikri alana yansıması gerçekten üzücü bir durum. Biraz da bu hal, yanılmıyorsam problemlerini duygu platformunda çözmeye eğilimli biz Doğu'lulara has bir özellik olsa gerek. Oysa ki fikri alanda, sevgi ve nefretten arınarak problemlerimizi çözmeye, değerlendirmelerimizi objektif bir biçimde yapmaya çalışmamız gerekir. Niçin bir dehanın sonunun bu olacağı gerçeğini kabul yerine, dehanın tükendiği gibi zorlamalara girme ihtiyacını duyuyoruz? Sizin istediğinizi terennüm ediyorsa o deha devam ediyor, aksi halde sönüyor. Olmaz böyle şey!

Fakat Heistermann bu ruh haletinin temelindeki motivi ne kadar mahir bir biçimde yakalıyor: "Bir şeyle savaşıldığı sürece onun varlığı kabul ediliyor demektir." Onunla halen uğraşanlara; insanların kinlerini, hasetlerini yıkayıp ortadan kaldırması gereken ölüm vakıasına rağmen halen onun tükendiğini ispata çalışanlara, günümüz değer yargılarının bazı nirengi noktalarının arkasına sığınarak onu casuslamaktan kendilerini alamayanlara bakarak insan; bunları söyleyenlerin bile kendi söylediklerine inanmadıklarını anlıyor. Ve bu durum bize; karşılığını bulamamış bir sevgi ve takdirin nefrete dönüşmesi gibi geliyor.

Burada asıl büyük facia; güya Üstad'dan süt emmiş bazı patolojik tiplerin hangi (sitüasyon)da meydana geldiği belli olmayan bazı olayları "hatıra" adı ile ortaya sürerek insafsızca prestij sömürücülüğüne tenezzül etmeleridir. Bu anlatılanların çoğunun yanlış ve saptırılmış olduğu malum... Sonra "hatıra" naklinde önemli olan; söz konusu kişi ile ilgili bir olayı anlatarak okuyucuya o kişinin şahsiyeti ve dünya görüşü ile ilgili bir mesaj ulaştırmak mı, yoksa o insanın bazı özel anlarında söylediği bazı sözleri yanlış yorumlara meydan verecek bir .biçimde naklederek o kişinin ağzından kendi değerini ispat mı? Veya anlatacağımız bir olayla o insanı sözüm ona önemsemediğimizi göstererek kendi yerimize tayinini o bizim gibi deha (!) sahibi bizi anlayabilen okuyucularımıza bırakmak mı? Davranışlarında kesinlikle hesabi olmayan sıradan insanın kafasının içindeki hesaplardan habersiz, sesli düşünür gibi konuşan böyle bir dehanın değişik ruh halleri içindeki bazı sözlerini alarak bir insanın sözüm ona kendi değerini ispata ve ortaya koymaya çalışması izahı mümkün olmayan bir durum. Yine bu tiplerin yabancısı oldukları konularda Üstad hakkında ortaya koymaya kalkıştıkları ürkek, titrek bazı yargıların ne kadar anlamsız olduğu ortada...

Bu tiplerin davranışlarının psikoloji ile izahının mümkün olmadığına, konunun psikiyatrik boyutlara ulaştığına inandığım için durumun tespitini erbabına bırakıyorum.

Yalnız ben bir hatıramı anlatmadan geçemeyeceğim. Bir gün bu malum tiplerin riyakarlıklarını, tabasbuslarını Üstadıma örneklerle anlatmaya çalışırken inkisar içinde "Hatam deham çapındadır." diyerek "Beni bir çocuk bile aldatır!" dediğini unutamıyorum. Ve rahmetli Üstad; her bir cücenin bir tel saçını bağlaması sonucu Gülliver'in cüceler tarafından hareketsiz bırakılabileceğini söylemişti.

Bu tiplerden bırakın İslami bir hassasiyet tavrını ama; Marks'ın, Hegel'e gösterdiği kadirşinaslığı istemeye de hakkımız yok mu? Dizginlenmemiş bir üstün olma ve hükmetme ihtirası ile motive olmuş bu tiplerin davranışları karşısında insan sadece "Edep Yahu" diyebiliyor.

Herkes onun mısraından, bir sözünden kalkarak kendilerine ait olduğunu ispata çalıştı. Fakat her seferinde yanıldıklarını anlayarak; böyle bir zorlamanın, manasızlığı içinde umutları düşmanlığa dönüştü. Çünkü Üstad muvazaa içinde bazı düşüncelerle birleşme yerine; yepyeni bir sentez otaya koyuyordu. Üstad'ın her türlü değer yargısını acımasızca eleştirici süzgecinden geçirip, kısmen kararlı bir dünya sağlayarak, daha sonra mükemmel bir biçimde ortaya çıkacak evren tablosundan bazı ışık huzmelerinin ve pırıltılarının ortaya çıkar gibi olduğu dönemlerde sanat ve fikir çevrelerinin çenesi göğsüne düşüyor, herkes hayretler içinde... Bu sesler nereden geliyor, hangi cesaretle gün ışığına çıkıyor, bu adama ne oldu?

Herkes Üstad'ın yeni tavrını değişik kavramlarla nitelemeye kalkışıyor. "İslam komünisti, İslam faşisti, Neo Müslüman " Rahmetli Üstad bu durumu ne güzel değerlendiriyor: "Bunlar beni değil İslamı hangi şartla kabul edebileceklerini ilan ediyorlar... ve katıksız, pazarlıksız İslamı anlamıyorlar..." Fakat işin ilgi çekici yanı; hepsi de onu kabul etme ihtiyacı ile izah peşinde... Hiçbiri ondan vazgeçemiyor.

Dünya edebiyatında nadir rastlanabilecek, problematik, mesele yüklü, çıldırtıcı, fakat sonunda teslimiyetle, baş eğişle sonuçlanan o eşsiz şiirindeki;

"Yandı sırça saray, ilahi yapı,

bin bir avizeyle uçsuz maddede "

Mısraını alan biri, onun maddeci olduğunu ispata çalışmadı mı? Onu kimler bugün baş tacı edip yarın ayak altına almaya kalkışmadı ki?...

Onun hakkında övgüler dizenler bir anda ondan yüz çevirmedi mi? Üstad'ın; kendilerini yönlendirme ümidi içinde belirli bir oranda kendilerini destekleme tavrını tam bağlılık sanarak onu göklere çıkarıp daha sonra bu davranışını anlayınca onu yerin dibine batırmaya kalkışmadılar mı? Onu sanki tanımıyormuş hissi veren bazı kariyer sahibi kişilerin, özel sohbetlerinde onun bir çok şiirini ezbere okuduğuna şahit olmuşum veya duymuşumdur.

Çeşitli sebeplerle, milletimizin fikir hayatında bütünleşmeyi ve sentezi sağlayabilecek bir dehayı sağlığında zaman zaman karaladık. Onun gönlünü kıracak, onu incitecek, ona kendimizi unutturmayacak bir şeyler yapmaya çalıştık. Temenni edilir ki; hiç değilse onu, ölümünden sonra ideolojik yanıltmalardan uzak, her türlü vasıta kıymetlerden, kinden arınmış olarak değerlendirelim ve gerçek yerine oturtalım.

Meseleleri kısır inhisarcı anlayışlar dışında cihan çapında kavrayabilen ve temellendiren böyle bir deha; her zaman birleştirici ve uzlaştırıcı olabilir. Çünkü bu tür dehaların düşünce örgüsünde; yerli olan Batı kültür şokuna karşı koyabilmiş her ülke insanı bir yanıyla kendini bulabilir.

l983

 

 

Giriş | Yeni Sayfa 32

Bu sitenin son güncelleştirilme tarihi 08/11/06 13/01/09