Giriş GÜNCEL YAZARLAR Resim-Karikatür Büyük Doğu Arşivi

GİRİŞ

KİTAP ELEŞTİRİLERİ

KÖŞE YAZILARI

SİYASET

BASINDAN SEÇMELER

TARİH

SANAT

FIKIH

BİZE ULAŞIN

ZELZELE-FIRTINA-KASIRGA

                                                                  Ali BİRADEROĞLU

Korkunç bir zelzele içindeyiz... Tahrip olmayan, yere yıkılmayan, ayakta kalan tek değer, tek yapı yok... Kör ve nefsanî,obur bir güç, hiçbir sınır, hesap kitap tanımadan yıkıyor, yıkıyor ve yıkıyor... Leş arayan bir sırtlan gibi toprak altındaki eski yıkıntıların enkazlarını da çıkartarak tahribine hırslı bir iştahla yeni bir hız veriyor. Kırılası eli, girmedik köşe bucak, kutsal bir mekan bırakmıyor.

Bu zelzele manevi alanda, kültür planında, değerler dünyasında oluyor. Ayağımızı güvenle basabileceğimiz bir toprak parçası da mı bulamayacağız? Örselenmemiş hiçbir kutsal değer de mi kalmadı? Sanki kutsal değerler katili yamyamlar arasında kaldık... Kutsal değerler yamyamların ayakları altında kaldı. Şayet imar faaliyetinden söz ediliyorsa ortada sağlam malzeme bırakırlar mı ki; hangi malzeme ile imara başlayabilecek insanoğlu yeni dünyasını? Çünkü bütün yıkılan değerler de; olduğu gibi bırakılmıyor, yeniden parçalanıyor. Parçalar yeniden ufalanıyor. Yeniden kurma için hiç bir sağlam, doğruluğundan kuşku duyulmayan malzeme kalmıyor veya bırakılmak istenmiyor elimizde.

Fakat acaba bu tür toslayışların, tırmalayışların, sataşmaların pırıl pırıl parlayan ana inançlar üzerinde, mukaddes ölçülerde korkulduğu kadar büyük tahribata sebep olamayacağını, dolayısıyla bu kadar endişeye mahal olmadığını söyleyebilir miyiz? Bizim kanaatimize göre böyle bir düşünce geçerli değildir. Zira her alandan, bütün cephelerden hücum ediliyor. Şiddetli ve sistemli, metotlu, planlı bir biçimde hucüm ediliyor. Bunun için ne kadar cılız, ne kadar gerçeksiz, ne kadar batıl olursa olsun bu tür bir barbar akınının savuşturulması kolay değildir. Hele hele Allah'ın başarıyı çalışana nasip edeceğine inanıyorsak ne kadar endişe etsek azdır. Japonya'da çeliğin şiddetle püskürtülen su ile kesildiğini duymuştum. Yani istediğiniz kadar yumuşak bir madde olsun, bir noktaya, ısrarla ve yüksek bir hızla teksif edildiği zaman en sert maden bile kesilebiliyor. Bir su damlası bile zamanla bir mermeri oymuyor mu? En nadide el yazması bir kitabın mahvolması için bir güve kafi değil mi?

Gerçi insanlığın fikir tarihinde bu tür değişimlerin olduğunu hatta mutlak değişmeyen hakikate olan inançla, şüphe dönemlerinin periyodik bir biçimde birbirini takip ettiğine şahit oluyoruz. Ama ne var ki şüphe, kararsızlık, güvensizlik duygularının içinde bulunduğumuz çağda olağanın dışında güçlenmesi, gayet ciddi boyutlara ulaşması, yapıp etmelerimizin içine kadar nüfuz ederek insanda saçma ve anlamsızlık duygusunu köklü bir biçimde uyandırması düşünen kişiyi haklı olarak insanlığın geleceği hakkında endişeye düşürüyor.

Yoksa insanlık teoride çağımızdakinden de radikal, insanın neredeyse yaşama imkanını ortadan kaldıracak; kısa zaman boyutu içerisinde ve dar bir çevrede devrini tamamlayıp giden Antik Yunan sofistik düşünüşüne de şahit olmuştur. Gerçeğe olan aşırı bir güven çağının arkasından ortaya çıkarak bütün değerleri "panton metrom antrophos= insan her şeyin ölçüsüdür" diyerek ferde indirgeyen, insanlığın üzerinde birleşebileceği tek gerçek bırakmamaya çalışan bir dönemdir. Hatta bal tatlıdır gibi sudan bir yargıyı verebilmeyi bile insanın elinden almaya yeltenen, ayak basabilecek, dayanabilecek hiçbir unsur bırakmamaya azmetmiş korkunç bir kuşku dönemidir o.

 

 

 

Fakat bütün bu en ekstrem şüpheye rağmen Sofistlerin kendi şüphelerine kanları ile canları ile, bütün varlıkları ile inandıklarına, düşüncelerini gerçek filozoflar gibi hayatlarına temel yaptıklarına inanamıyorum. Dolayısıyla Sofistler içinde bulundukları şüphenin kefaretini ödememişler; belki biraz duygusal olacak ama şüpheleri fantastik planda, eskiye karşı bir polemik bir zihin jimnastiği olarak bilgi teorisinin sınırları içinde kalmıştır. Belki bu bakımdan da zamanında etkisi az olmasına rağmen taşıdığı imkan ve gelişmeye olan istidadı bakımından asırlar sonra yankı yaparak "Antik Aydınlanma" olarak ün yapmıştır.

Bütün gerçeklerin, değerlerin, mantık oyunlarına, demagoji ve güzel konuşmaya feda ve kurban edildiği bir dönem olan Sofistik çağ, Sokrates'in irrasyonel yapıya sahip (daimon)u sayesinde aşılarak; insanlık artık ayağını basabileceği sağlam zeminlere kavuşma imkanını bulmuştur. Nitekim bu ses Platon'un "idealar" evreninde yankısını bularak daha bir sağlamlaşıp, sistemleşerek devam edip gitmiştir. Artık en azından yanlış eylemlerimizi bize bildiren bir ses vardır içimizde Sokrates'le birlikte. En azından değişmeyen, oluş içinde bulunmayan, mutlak bir evren vardır düşüncemizde; gerçekte duyulur dünyada olmasa da Platon'la birlikte.

Fakat gerçeği bulabileceğimiz konusundaki bu inanç, bu güven bir kaç asır sonra tahrif edilmiş Hıristiyanlığın elinde dondurularak asırlarca devam edecek korkunç bir buzullar döneminin, Skolastik çağın ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Artık on bir asır boyunca daha doğrusu Hıristiyanlığın devlet gücü ile birleştiği dönemden başlayarak en büyük suç düşünmek olmuştur. Zihnin bütün faaliyetleri iptal edilirken, sadece kimler tarafından uydurulduğu belli olmayan, fakat kilisece doğru kabul edilen düşünceleri sadece anlayabilecek merkez, korkunç bir faaliyetle çalışarak akıl almaz bir biçimde gelişmiştir.

İşte bütün nihai faaliyet ve fakültelerin zincire vurulmuş bulunduğu böyle bir dönemin içinde,Rönesansın fikir kökleri oluşmaya başlıyor.

İnsan kendini Rönesans döneminde sanıyor. Ama biraz düşünülürse o dönemle çağımız arasında ne kadar önemli ve büyük farklar var. Çünkü Rönesans 13-14 asır süren, fikir adına en küçük bir nefes alışı bile yasaklayan Skolastisizme karşı bir baş kaldırıştır. Çünkü Rönesans, muharref bir dinin batıl esaslarını, dünyevi saltanatlarına dayanak yaparak eşi görülmemiş bir istismarı gerçekleştirmiş olan kiliseye karşı bir baş kaldırıştır. Çünkü Rönesans, pozitif bilimler alanında bile kıskanç bir inhisar altında tutmaya çalışan kilise babalarına karşı bir "hayır" deyiştir. Düşünen insanların seslerini zorla kısmaya çalışanlara karşı insanların haysiyetli bir isyanıdır. Bunların ötesinde Rönesans, kendisinden önceki döneme -bütün cepheleriyle- kesin bir karşı oluştur.

İşte bu ve benzeri sebeplerden ötürü Rönesans, yıkmadık değer bırakmamıştır. Asırların intikamını almak için gerilip gerilip toslamıştır, eskiyi meydana getiren değerlerin tümüne. Bunun için de eskinin tek renkli fikir hayatını çok renkliliğe dönüştürmüştür.

Yalnız burada Rönesans’ın sadece çıkış sebeplerini alıyoruz. Şüphesiz getirdikleri ayrıca değerlendirilip tartışılabilir. Bir fikir hareketinin çıkış sebeplerine olumlu bir yaklaşımda bulunmak o hareketin getirdiği bütün değerleri kabul etmek anlamına gelmez.

 Rönesans’ın açık, yürekli, samimi değer yıkıcılarına karşılık, bugünün mukaddes ve ana değer ölçü yıkıcıları, değerlerin mezar kazıcıları yıktıkları değerlere, mukaddes ölçülere bağlılık iddiasında bulunan garip bir taifedir. Bunlar içinde -sünnet ehli dışında-neler yok ki...

Bunlardan bazıları kayıkları batarken, canlarını kurtarmak için yanlarındaki transatlantiğe sığınan ve canlarını garantiye aldıktan sonra da o harikulade gemiyi kemirerek tahrip etmeye yeltenen farelere benziyor. Bunlar ister istemez iman edenler veya bazı metafizik açmazlar sonucu iman etmek zorunda kalanlardır. Aralarında sıradan insandan farklı kafaya sahip olanlar var. Bunlar kendi teknelerinin devrilmek üzere olduğunu, artık bu köhne tekne ile bu sonsuz okyanusta seyahatin mümkün olmadığının farkına varabiliyorlar, anlayabiliyorlar. Fakat tam teslim olamıyorlar. Çünkü teslimiyet ya sıradan ya da cins kafalara nasip olan bir özelliktir. Bu tiplerin açmazları ikisi arasında bulunmalarıdır. Bunlar ne aklı aşabilecek, hor görebilecek kadar üstün akıllı; ne de olduğu gibi kabul edebilecek kadar sıradan akıl sahibidirler.

Sonra şunu da aklımızdan hiçbir zaman çıkarmamamız gerekir ki; dünya; gözüken, yer üstü parlamentolardan, hükümetlerden, resmi bürokrasiden çok; gözükmeyen yer altı kurumları tarafından idare edilmektedir. Bu yer altı devleti milli ve enternasyonal güçleri ile her an kendilerinde fobi haline gelen İslamiyet düşmanlığının etkisi altında, istikbal hakkında hesaplar yapmaktadırlar. Çünkü Batı kendi cins kafaları tarafından itiraf edildiği gibi bütün yaratıcı güçlerini yavaş yavaş kaybediyor.Batı’nın bütün  temel değerleri sallanmaya başladı. Bu ortamın bu tür gelişmesi halinde İslam tüm dünya için kurtuluş yolu olabilir. Bunun korkusu içinde olan gizli dünya devleti kurmayları İslam ülkelerinde elde ettikleri satılık vicdanlar vasıtasıyla mevcut uyanmayı kontrol altında tutarken, aynı zamanda ortada sağlam, şüphe edilmez hiçbir değer bırakmamaya çalışmaktadırlar. Öyle ki yeri geliyor kitleleri pasifize etmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Hindistan'daki Kadiyanilik bunun en tipik misalidir. Yeri geliyor çıkacak kavgaya, çatışmaya bakmadan parklarda açık yerlerde namaz kılmaya, milletlerin istiklal marşlarına bayraklarına saygı göstermemeye teşvik ederek toplulukları provake etmektedirler.

Ayrıca bu değer yıkıcıları arasında iyi niyetli olmalarına rağmen aksiyon histerisi yüzünden bu sapkın gruplar arasında yer alanlar da var. Bunlar gerçekte sünnet ehli yolunda çok hassas olmalarına karşılık particilik ve sözüm ona ülkemiz dışında İslami aksiyon hareketleri yüzünden bu hassasiyetleri körelmiş, paslanmıştır.

Bu kadar korkunç bir kargaşalık, bu hercümerç, bu ana baba günü nasıl sona erer? Ellerinde baltalarla önlerine gelen mukaddes değere saldıran bu değer yıkıcısı yamyamlar ne zaman kendilerine gelirler? Uzun zamandan beri firarda bulunan akl-ı selim ne zaman avdet eder? Fakat hemen şunu söyleyelim ki; biz böyle bir zelzele ile ilk defa karşılaşmıyoruz. Sünnet ehlinin yolunun bağlıları ne zaman ilim bakımından yeterince güçlü değillerse derhal tarlayı yabancı ve zararlı otların istila ettiğine şahit oluruz. Çünkü fikir hayatının boşluğa tahammülü yoktur. Müspet ve ana ölçülere uygun bir biçimde doldurulamayan boşluk, sanki yeni imiş gibi, asırlarca önceki ihtilaflar anlaşmazlıklar yeniden güya çağdaş biçimde gündeme getirilerek doldurulmaya çalışılır. Kanaatimizce İmam-ı Gazali dönemindeki gibi bir değer karmaşasının muhatabı bulunuyoruz. Bütün değerler o zamanki gibi örselenmiş hemen hemen ayakta, herkesin kabul edeceği genel geçer zaman ve mekan üstü ölçüler kalmamış gibi... Dolayısıyla bu kadar şiddetli, tahribatı büyük, sonucu bu kadar yıkıcı zelzeleyi durdurup, şimdiye kadarki tahribatını giderebilmek için bir "Huccet-ül İslam'a ve bir "İkinci Binin Yenileyicisi"ne ihtiyaç var.

Fakat burada asıl büyük tehlike, geliş imkanını zorlaştıran, hatta imkansız kılan faktör şudur ki; demokratik anlayışın bile kabul edemeyeceği, tahammül edemeyeceği insanların entelektüel bakımdan eşit olduğu düşüncesidir. Hemen anlaşılacağı gibi bu düşüncenin temelinde koyu, zifiri bir nefsaniyet var. Kendi kendini eleştirme gücünden yoksun her insanın kolayca kapılabileceği bir ökse. Bu anlayış zaman zaman İngiliz güdümündeki düşünce akımları tarafından empoze edilmeye çalışılmaktadır. İmam-ı Gazali gibi bir dehayla eşit zihinsel kabiliyete sahip olmayı kim kabul etmez ki? Tabii zerre kadar iz'an ve insan sahipleri dışında...

 

Giriş | Yeni Sayfa 38

Bu sitenin son güncelleştirilme tarihi 22/06/06 13/01/09