Giriş GÜNCEL YAZARLAR Resim-Karikatür Büyük Doğu Arşivi

GİRİŞ

KİTAP ELEŞTİRİLERİ

KÖŞE YAZILARI

SİYASET

BASINDAN SEÇMELER

TARİH

SANAT

FIKIH

BİZE ULAŞIN

TARİHİN GEREKLİLİĞİ ÜZERİNE

                                                                                     Ali BİRADEROĞLU


Bundan önceki yazımızda tarih şuurunun insana özgü bir fenomen olduğunu ve bu şuurun kişinin iç hayatının derinliği, güçlülüğü,canlılığı oranında; köklü kapsamlı, kuvvetli bir nitelik taşıdığını anlatmaya çalışmıştık. Her insanın, her devletin bilimsel bir tavırla geçmişi üzerine, tarih üzerine düşünmesi gereğinden söz ettik. Bütün bunların insan olmanın tabii bir sonucu olduğunu vurgulamaya çalıştık.

Yalnız burada şu noktayı unutmamak gerekir ki; her ne kadar aslında bilimsel bilgi objesi üzerine yarar gayesi gütmeden sadece bilmek için bilmek ereği ile eğilirse de, bu bilimsel bilginin insanlığa faydası olmaması gerektiği anlamına gelmez. Burada ifade edilmek istenen bilimsel zihniyetin araştırmaya başlarken alması gerekli olan tavırdır. Aksi halde bilimsel bilgi boş bir gevezelikten ileri geçemez, o konunun bir takım heveskarlarını tatminden öteye gidemezdi ki; ilim alanındaki bu kadar ciddi ve uzun çalışmalar da sırf bu gayelerin gerçekleşmesi için çok lüks olurdu.

Hz. Peygamber “Bana faydası olmayan ilimden Allah’a sığınırım.” buyuruyor. Burada bilgi ile onun meydana getiricisi olan insan arasındaki sıkı bağ ne kadar güzel vurgulanıyor. Her bilginin, insanlığa bir faydasının olması, insanın maddi ve manevi gelişimine katkıda bulunması gerekir. Aksi halde insanlığın faydasını gaye edinmeyen , temelde insanlığa yönelmeyen, dizginlenmemiş bir bilme hırsı ve isteği gayet anlamsız bir çok bilmişlik ve ukalalık arzusundan başka bir şey olmazdı. Geothe’de aynı konuda şöyle diyor: “Yapıp  etmelerimi çoğaltmadan,canlandırmadan,

sadece bana bir şeyler öğretmek isteyen bilgiden nefret ediyorum.” Demek ki her bilginin insanın yapıp etmeleri , ameli üzerinde bir etkisi olması gerekir.

Demek ki; bir yandan varlık-şartı olması dolayısıyla insanın uğraşmak zorunda olduğu bir bilim dalı olurken, diğer yandan da elde edilen bu bilgilerin insanlığa faydası olması, insanlığın faydası için kullanılması gerekir. Bu yazımızda biz de özellikle tarihin sadece bir fantezi olmadığını, insanlığa bir çok faydalar sağladığını, bu bakımdan gerekli olduğunu vurgulamaya çalışacağız.

Her şeyden önce “bugünü”, içinde bulunduğumuz durumu tayin edebilecek ve aynı şekilde “yarın”a yön verebilmek için “dün”ü yöneten değerleri derinliğine bilmek gerekir. Geçmişi bilmek, geleceği önceden görebilmek, gelecekteki muhtemel gelişmeleri tahmin edebilmek, geleceğe belirli bir derecede de olsa yön verebilmek içindir. Fakat burada hiç bir zaman geçmişin, bu günü ve geleceği katı bir zorunlulukla tayin ettiği, belirlediği söylenmek istenmiyor. Çünkü Bergson’un deyişiyle “Geçmiş, hali hazırlar fakat sebebini tayin etmez.” Her ne kadar geleceğin çekirdeği geçmişin içerisinde saklı, gizli bir güç, imkan halinde duruyorsa da bu hiç bir zaman geçmişle gelecek arasında zorunlu, genel-geçer bir sebep-sonuç ilişkisi olduğu anlamına gelmez. Çünkü tarihin yapıcısı olan, bu günün ve yarının gerçekleştiricisi ......

Her ne kadar burada Ponge’un “İnsan , insanın geleceğidir.” Yargısını tam olarak inkar etmek imkanı olmadığını kabul ediyor isek de; bu, hiç bir zaman, her insanın her türlü özelliğinin kendisinden önceki insanlardan, atalarından kültürel ve biyolojik miras yolu ile, katılımla geçtiği anlamına gelmez. Sadece burada insan üzerinde kendisinden önceki hemcinslerinin etkilerinin güçlüğü vurgulanmış oluyor. İşte tarihi meydana getiren insanın geleceği tam olarak tespit edilmediğine göre onun meydana getireceği gelecekteki tarihi de daha önceden bilmek imkansızdır.

Her dönemin kendisine göre bir kültürü, bir değerler dünyası, bir milli ruhu vardır. Özgür atlımlar, yaratmalar, önceden hesap edilmesi mümkün olmayan eylemler yapma özelliğinde olan insan da kendisini bu devir- kültürlerin, içinde yetiştiği milli ruhun etkisinden kurtulamaz. Bu değerleri yok sayamaz. Az veya çok değerlerin canlılığına, geçerliliğine, kendi kişiliğinin gücüne, yaratıcılığına göre onların izlerini taşır. Kierkegard “Fert harekette bulunur. Fakat aslında onun hareketi bir nesneler düzeni içinde yer alır ve bu nesneler düzeni, bütün insan varlığını taşır. Hür hareketleri kendi içinde eriten ve ebedi kanunları içine alan bu yüksek nesneler düzeni, tarihte görülen harekettir.” diyerek, bir devrin eğilimlerinin, idelerinin nesneler düzeninin, fikirlerinin o devir ve daha sonraki insanların düşünceleri ve eylemleri üzerindeki etkilerinin belirtmeye çalışıyor.

İnsanlık tarihinin yapıcıları olan insanlar, biyolojik olarak başka insanlardan geldiklerine ve hayvandan farklı olarak uzun yıllar her bakımdan eğitime, bakıma muhtaç olduklarına göre; eski kuşakların kültür ürünleri, değer yargıları, alışkanlıkları yeni kuşaklar üzerine(üzerinde) yansıyacak, bütün bu değerler eğitim yoluyla yenilerine benimsetilecek, aşılanacaktır. Her ne kadar yüzeysel bir bakış, değerlerin yeni kuşaklar tarafından sadakatle taşındığına bakarak, yeni değerlerin verasetle geçtiği gibi bir düşünceye saplanabilirse de, bu yanlıştır. “Nasıl bir pınar, toplandığı yerden, suyunda bulunan şeyleri, etki kuvvetlerini, tadını alırsa, ulusların eski karakterleri de, nesillerin özelliklerinden, oturdukları dünya bölgesinden, yaşayış ve terbiyeden, önceleri görülmüş ve buud’unun malı olmuş işlerden, eylemlerden doğar.” “Babaların adetleri derince nüfuz etmiş neslin iç örneği olmuştur.” diyor ,Herder. Demek ki, insanlık, çıktığı kaynağın özelliklerini taşımaktadır.

Biz burada “Bireyin tarih üzerindeki rolü nedir?” gibi bir tartışma açmak istemiyoruz. Şüphesiz ( eksistansiyalistler) gibi, bireyin toplumun bir ürünü olduğunu, hatta Durkheim’in iddia ettiği gibi bireyin doğumundan ölümüne kadar toplum tarafından sıkı bir zorunlulukla belirlendiği kabul edilen ve topluma metafizik bir özellik, güç atfeden görüşleri asla kabul etmiyoruz. Yalnız bizim burada vurgulamak istediğimiz, bireyin hazır bir nesneler dünyası, hazır değer yargıları içinde doğup büyüdüğü, zamanla eğitim yoluyla o değerleri özümsediği ve büyük çapta hem toplum olarak hem de kişi olarak büyük çapta geçmişin izlerini taşıdığıdır. Yoksa tarihte; birçok örneğini gördüğümüz gibi, kişi içinde yaşadığı ve yüzyıllardır geçerli olan değer yargılarını kökünden değiştirebilmekte, yeni değerler getirerek toplumuna hatta tüm dünyaya yeni bir çehre verebilmektedir.

Bu noktada Jung’un “Kollektif şuur altı” kavramını da ihmal edemeyiz. Freud’un ileri sürdüğü “bireysel şuur altı” insanın en uzak çocukluk hatıraları ile,doğumu ile sınırlı idi. Dolayısı ile her insanın şuur altı zaman bakımından kendi hayatı ile eşdeğerdi. Halbuki insana daha gerçekçi bir yaklaşımla eğilen Jung’a göre “kolektif şuur altı” insanın çok eski, tarih öncesi değerlerinin oluşturduğu bir değerler sistemidir. Biz binlerce yıl önceki atalarımızın eğilimlerinin, arzularının, değer yargılarının kalıntılarının taşıyıcısıyız. “Bu kolektif şuur altı” da ifadesini yüzyıllarca önceye ait mitoslarda, şiirlerde, dinlerde, edebiyatta, tüm sanatlarda, tarihi menkıbelerde buluyor. Dolayısıyla bir insanı tam olarak tanıyabilmek, onu doğru bir yere yerleştirebilmek için “kolektif şuur altı”nın oluşumunu sağlayan yüzyıllarca önceki değerler sistemine eğilmek gerekir. Yoksa bir insanı sadece bu günü ile veya yakın geçmişi ile bilmekle onu tanıyamayız.

Diğer yandan tarihe baktığımızda değişik mekan ve zamanlarda insanlar arasında meydana gelen olayların iç dinamikleri ile gerçek sebepler ve görünüşleri arasında büyük benzerlikler olduğunu görüyoruz. Bu bakımdan olayların aldatıcı perdeyi aralayıp, gerçek sebepleri görebilenler için insanoğlu bir yerde sürekli bir biçimde, hiç yenilenmeden kendi kendini tekrar eden kötü bir sanatkara benziyor. Bu yüzden de yaptığı tablolar, yazdığı şiirler, ortaya koyduğu besteler üslup, tarz, konunun özü bakımından görebilen göz için hemen hemen birbirinin aynı. Burada değişen, sadece sanatkarın gücü, seyircilerin yapısı, beyanın kalitesi, kelimeler, enstrüman sayısı, şekil ve teknik özelliğidir. Resmedilen manzara, bestelenen konu, şiirleştirilen tema hep aynı. Bu yüzden bu konularla uğraşan uzman kişiler bu tabloları, şiirleri, besteleri her bir yerden tanıyormuş zehabına kapılırlar haklı olarak. Görebilen göz için bir çok tarihi olaylar ufak tefek farkların dışında iki su damlasının birbirine benzemesi gibi bir diğerine benzer.

Bilimlerle yasalar, olayların birbirleriyle benzerlikleri ve birbirlerinin ardından gelişleri takip edilerek;aralarındaki sebep-sonuç ilişkileri gözlenip tespit edilerek bulunur. Konusu somut olan ilimlerde sürekli olarak, istediğimiz zamanda deney yapma imkanı olduğu için yasalar bulmak ve bunları kontrolden geçirmek mümkündür. Halbuki konusu bir kerelik insanın yapıp etmeleri olan, tam tekrarları olmayan, üzerlerinde deney yapılamayan sosyoloji gibi ilimlerde yasalar bulmak oldukça güç. Bulduğumuz yasaların geçerliliği de hiç bir zaman, değil matematik, mantık gibi ideal ilimlerle; fizik, kimya gibi tabiat bilimleri ile bile kıyaslanamaz. Nitekim bu güne kadar bütün sosyologlar tarafından kabul edilmiş, genel-geçer nitelik taşıyan tek bir sosyoloji yasası olduğu söylenemez.

Sosyolojinin konusunun somut olmayışı, sosyal olaylar üzerinde, bazı sosyologların özentisini, bütün iddiasına rağmen sosyal olaylar üzerinde deney yapılamaması, henüz şu an sosyolojinin tarihe eğilmesini gerektirmektedir.

Çünkü tarih, sosyolojinin malzeme deposudur, bir nev’i laboratuarıdır, her ne kadar sosyoloji yeniden deney yapamıyor ise de. Bu bakımdan sosyolog, hiç bir zaman kendisini tarihten soyutlayamaz. Belirli bir ihtimal içinde geçerli olan yasaları ancak, tarih içindeki olayları titizlikle inceleyerek, onların ortaya çıkış sebeplerini saptayarak, genellemeler yapmak yolu ile elde edebilir. Burada önemli olan, sosyologun, olayların ortaya çıkışı veya gelişimi anındaki ikincil sebeplerle, asıl sebepleri çok iyi anlayabilmesi, kavrayabilmesidir.

Böyle bir yöntemle, tarihi inceleyerek elde ettiğimiz doğruları, sosyal yasaları göz önüne alarak geleceğimizi kurmaya çalışırsak; belki eski yapılan hataları, günahları, başarısızlıkları tekrarlamaktan kendimizi kurtarabiliriz. Burada hiç bir zaman bir toplumun bilimsel olarak, önceden bulunmuş yasalara göre, akılcı bir biçimde kurulabileceği ve geleceğinin önceden tespit edilebileceği gibi ilkel, çocukça, gerçek bilim anlayışına aykırı bir düşünce taşımıyoruz. Şüphesiz, Gurvitch’in dediği gibi “Toplumun kaderi de tıpkı insanlarınki gibi hiç bir zaman önceden kestirilemez.” Çünkü bireysel ve toplumsal olaylarda henüz hesabını veremediğimiz, tam olarak kavrayamadığımız bir çok faktörün etkisi var. Her şeyden önce sosyal olayların yapıcısı olan insanın eylemlerinin sebepleri tam olarak bilinmedikten, tam olarak keşfedilmedikten sonra, toplumların hareket yasaları da kesin olarak önceden tespit edilemez. Dostoyevski “ İnsan, karmaşık bir makinedir ve onun çok zaman ne yaptığını anlamaya imkan yoktur.” der ve Bismark’ ın aptal olduğunu zannedeceğiniz bir haline rastlamanın mümkün olduğunu söyler.

Ama tarihten elde edeceğimiz bilginin, tarihin yorumu ile elde edeceğimiz sosyal kanunların kesin olmayışına, onlardan şüphe etmeye hakkımız olmasına rağmen Sosyolojinin daha güvenilir bir yöntemi olmadığına göre; hoş vakit geçirmek için değil, geçmiş olaylardan ders almak için tarih üzerine ibretle eğilmek zorundayız. Burada önemli olan, geçmişin başarılı yanları ile başarısız yanlarını isabetli bir şekilde tespit edebilmek ve olumlu yanlarını daha da geliştirerek uygularken, olumsuz yanlarını terk edebilmektir.

Yoksa tarih hiç bir zaman bir milletin övünme aracı değildir veya hiç bir millet geçmiş değerlerini yaşayıp, onları daha ileri noktalara götürmeden, geçmişine layık olmadan sadece onunla övünmek hakkına sahip değildir. Şovenik bir biçimden sadece mezar taşları ile övünmek hiç bir zaman onaylanamaz. Adama “Bırak geçmişi, sen kimsin, senin başarıların nerede?” diye sorarlar. Hele hele mukaddes emaneti koruyamayıp “Babasının iskeletine mezarda kan terleten” nesiller tarihleri üzerindeki pası, dasitani çaptaki hastalığı ve dünyada rastlanmayacak insafsızlığı hiç değilse bilimsel platformda olsun izale edip düzeltmeden, geçmiş değerlerin tümünü ibra ettirmeden geçmişten bahsedemezler, onunla övünemezler.

Tarihi olayları hep birbirinin tekrarı, aynı piyesin değişik zaman ve mekan boyutları içinde yeniden sahneye konması olarak görüyoruz ki; büyük çapta bu görüşümüzde haklıyız. Fakat ihmal etmeden, onu anlamaya çalışarak, ibret alarak inceleseydik, merhum Akif’in dediği gibi hiç tekerrür mü ederdi? Eğer bu şuurla tarihin üzerine eğilinir ve ibret alınırsa tarih kendi kendisine şimdiye kadar olduğu gibi tekrar edip durmaz.

Şayet eskiden alınan ibret ile insanların birbirini boğazlamadığı, güzelin doğrunun geçerlikte olduğu, insanların yüzyıllardır rüyasını gördüğü yepyeni bir dünya kurulursa; işte o vakit insanlar zamanlarının çoğunu insanlığa daha yararlı icatlar, buluşlar için ayırabilirler. Silahlanmaya ayrılan milyarlarca doları salgın hastalıklarla mücadele, insanları yiyip bitiren açlıkla mücadele, daha mutlu bir dünya için harcayabilirler. Yok eğer tarih şuurundan mahrum olarak geçmişini bilmez, geçmiş olaylardan ibret almazsa; daha önce yapılmış ve başarısızlığı kanıtlanmış bir deneyden haberdar olmadan büyük bir azimle aynı deneyi büyük bir iddia içinde başarmaya çalışan zavallı bir bilim adamının durumuna düşer. Halbuki kafasını kaldırıp biraz geriye baksa, aynı deney defalarca yapılmış ve başarısızlığa uğramıştır. Gerçi insanoğlu zaman zaman “göle maya çalmak”durumunda da kalabilir ama her zaman değil.

Burada önemli olan tarihi olayları tanımaya çalışırken geçmiş üzerine her türlü ön yargıdan, peşin sevgi ve nefretten soyutlanarak, tarafsız bir biçimde eğilebilmektir. Geçmişle sempatize olabilmekte, geçmişle duygudaşlık sağlayabilmektedir, bütün mesele. Her şeyden önce bu araştırmayı yapmanın konusunun insan olduğu düşünülürse;sosyal olaylar üzerine Durkheim’in söylediği gibi fiziksel veya biyolojik bir olay gibi eğilmenin mümkün olmayacağı hemen ortaya çıkar. Bütün önsel düşünceler olaylarla aramıza tül perde gibi gerilirler; gerilirler de biz olayları onların arkasında görürüz. İnsan ne kadar aydınlıksa tül perde de o kadar incedir.

Demek ki her ne kadar sosyal konularda tarafsızlık çok güç ise de elden geldiğince tül perdeyi incelterek ortadan kaldırmaya çalışacağız. Çünkü nasıl kendi geçmişini elden geldiğince objektif bir biçimde hata ve sevaplarını olduğu gibi ele alıp eleştirmeyen kritik gücünden yoksun bir insanın ruh sağlığı bozuksa; ayni şekilde geçmişini, tarihini sağlıklı bir biçimde değerlendirmeyen bir toplumun ruh sağlığı da bozuktur. Geçmişine, tarihine sövme yarışı içinde bulunan bir toplumun ruh sağlığından şüphe edilir. Hatta böyle bir toplum “toplumsal cinnet” içindedir.

Bundan önceki yazımızda da belirttiğimiz gibi dünyanın bir çok yerinde devrimle gelen yeni rejimler yalan tarih imal ederek geçmişin üzerine büyük bir taassupla yüklenmekte kendi zamanlarında fabrikasyon bir biçimde imal edilmeye başlayan yarı aydın tabakası da Bremen mızıkacıları gibi bütün değerlerin insafsızca boğazlandığı bu Kızılderili tam tam düğünlerine alkış tutmaktadırlar. Halbuki tolerans, hoşgörü, kendine güvenin eseridir. Kendine güvenen yeni getirdiği değerlerin devirdiği değerlerden üstün olduğuna inanan getirdiği değerlerden de şüphesi olmayan insanlar geçmiş karşısında hoşgörü sahibidirler. Ama çilesi çekilmeden iyice bilinmeden empoze ile gerçekleştirilen devrim ve devirme hareketlerinin kendine güveni olmadığı için eskiye karşı bağnazca bir düşmanlık beslemektedirler.

Nitekim bizdeki Tanzimat hareketinin getirdiği değerlerden haberdar olduğu, onların derinliğine muhasebesini yaptığı söylenemez. Çünkü ne bu hareketi gerçekleştirenler de ne de o dönemin yazarlarında, düşünürlerinde örnek olarak “ özgürlük” ün bir tanımını bulamazsınız. Ancak kavramlar içsiz, içeriksiz bir biçimde kullanılmıştır. Bunun içindir ki; şair Hürriyet için “esir-i aşıkın olduk, gerçi kurtulduk esaretten” demek zorunda kalmıştır. Çünkü ancak o devirde sarhoşluğu geçtikten, o humma geçtikten sonradır ki özgürlüğün bir gaye değil, vasıta olduğu bazı kişiler tarafından anlaşılabiliyor. Ne yazık ki bu aşamada içi dolmayan, muhtevasız; kavramları yerleştirenler, bu uğurda savaş verenler tarafından bile bilinmeyen, putlaştırılmış kavramları gaye edinenlerdir.

Buraya kadar hayal edilen, özlenen, hasreti çekilen bir “bugün” ve “yarın” kurabilmek için “dün” den yararlanmamızın şart olduğunu, bugünkü ve yarınki özlemlerimizin gerçekleşmesi için dünü yok sayamayacağımızı, ihmal edemeyeceğimizi, anlatmaya çalıştık. İşte geçmişin, tarihin geleceği hazırlama özelliği dolayısıyladır ki Kur’an-ı Kerim’de sık sık geçmiş kavimlerin gönderilen peygamberlerin hali hikaye edilir. Ve sık sık şu tür ikazlar yapılır: “Sizden evvel bir çok vak’alar, şeriatlar gelip geçmiştir. Onun için yeryüzünde gezin dolaşın da (peygamberleri) yalan sayanların akıbeti nice oldu, görün!” (Al-i İmran Suresi, ayet: 137 Çantay Meali)

Bu ayetin açıklamasında müfessirler (Bak: Elmalı, C. I, s. 1179) tarihi; hem alemin seyrini hem de geçmiş olayların cereyanını anlattığı için mütalaa etmek gerektiğini söylemişlerdir. Buradaki vak’adan muradın “Uhud” olduğu da işaret ediliyor ki; bu noktada ayrıca önemli. “Uhud”da kafirler geçici bir üstünlük sağlamışlar ise de; zafer yine tam inananlara nasip olmuştur.

Allah’ın emrini değiştirmeye, O’nunla alay etmeye kalkışanların akıbetlerini beyan etmek ve bunlardan ibret alınmasını sağlamak için Bakara suresinde şöyle bir olay hikaye edilir: Musa kavminden bir güruha Allah; Eriha beldesine girmelerine ve istedikleri yerde bol bol yemelerine izin verir. Yalnız kapısından girerken kibirle serkeşlikle çalımla değil de; başlarını yere eğerek, saygı tavrı içinde ve dileğimiz Hıtta (günahımızın dökülüp düşmesi) diye girmeleri emrolunur. Böylece de Allah kendi emrine uyanların kusurlarını örtmeyi iyilik edenlerin ecirlerini artırmayı vaad eder. Fakat zalimler bu sözü güya alay makamında olmak üzere “hıtta= buğday” a çevirmişlerdir. Allah kendi emrini dinlemeyen, hatta onunla alaya kalkışan bu kavmin akıbetini şöyle bildiriyor bize: “(Evet öyle demiştik de içlerinden nefislerine) zulüm edenler kendilerine söylenenden başkasına çevirmişlerdi, biz de o zalimlerin üstüne gökten -ettikleri fıskın karşılığı olmak üzere- murdar bir azap göndermiştik.” Böylece de “taun”dan bir saat içinde binlerce kişi ölmüştür.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta; Kur’an-ı Kerim’de hikaye edilen eski olayların gayesi insanlara ibret dersleri vermek, onların geçmişten yararlanarak yine aynı hatalara düşmelerini önlemektir. İnsanoğlu yukarıda anlatılan olaya bakacak; Allah’ın emirlerini değiştirerek, onlarla alay etmeye kalkanların kayıtsız şartsız, pazarlıksız teslim olmayanların başına gelenleri öğrenecek. Ali İmran Suresinden nakledilen ayete bakarak peygamberleri yalan sayanların akıbetini öğrenecek “Uhud” gazasına bakacak bir an peygamber emrini unutmanın ne demek olduğunu öğrenecek, öğrenecek ki; kendisi de aynı hatalara düştüğünde peşinen başına nelerin geleceğini önceden tahmin edecek. Böylece de irade-i cüz’iyyesi ile gerçekleştirdiği olaylardan sorumlu olacak, hareketlerinin hesabını vermek zorunda kalacak.

Bütün bunlara ek olarak tarih; olayların muhasebesini, genellemesini yapıp, onlara kritik bir yaklaşımla eğilebilenlere, hayatın trajik yanını görebilenlere; insan ömrünün geçiciliğini, gidiciliğini, bu dünyanın insanların birbirini kırmalarına, boğazlamalarına değmediğini, bir gün insanın -en ünlü bir kişi de olsa- toprak olacağını öğreterek dünyanın değersizliğini idrak ettirir ve “Tek nefes sürüyor ebedi hasret” diyebilecek olgunluğa eriştirir.

Yalnız burada tarihin “öğretmesi” sadece didaktik nitelikte veya öğüt, nasihat gibi değildir. Tarih; olayları somut bir biçimde takdim ederek, sezgi yolu ile olayların bu özelliklerini insanın canıyla, kanıyla, bütün varlığıyla duymasını, hissetmesini sağlar. Çocuğa “Doğru ol!”, “Dürüst ol!” gibi kuru emirlerle yapmaya çalıştığımız ahlaki telkinlerle, bu kuralları, elmanın içindeki demir gibi veren sanatın etkisi nasıl kıyaslanamazsa; dünyanın geçiciliğini içi boş laflarla anlatmaya çalışmakla, tarihi olaylarla örneklendirerek takdim etmek de kıyaslanamaz.

Böyle bir insanın “Bir kere de Allah’a dayandıktan sonra “say’e sarıl!” İlahi emri ile inandığı ve bir insan olarak gerçekleştirmesi lüzumuna kani olduğu misyonu yerine getirmek için doğrularak eyleme geçer, kul planında elinden geldiği kadar çalışarak “Bir hırka, bir lokma” yanlış anlayışını elinin tersiyle iter. Fakat mal mülk hırsıyla yanıp tutuşmaz. “Yalnız bulunduğun günü ve azami bir ayı düşünmeli, başka günler için gaile çekmemeli.” tavsiyesini kalbinde bayraklaştırır. (İhya, Cild:3, sh:527)

Tarihin koynunda yatan cihangirlerin, komutanların, düşünürlerin, meşhurların hayatını derinliğine inceleyerek işin esprisini kavrayabilen bir kişinin şiarı,kendini isteyenden kaçmak, kaçanın peşinden koşmaktır.O,“Kendisine hizmet edeni atar, kendisine arka çevireni arar.” diyebilecek bir aşamaya gelir. Evrensel bir tarih şuuru içinden olaylara bakabilen bir insan gelip geçici bu dünya önünde şöyle der:
Gelen geçer, konan göçer, nasip oldukça yer içer
Ecel ömre kefen biçer, anadur ölümün zinhar.

Yukarıdaki beytin anlamını somut bir biçimde gönlünün derinliklerinde idrak eder. Her an kulağında “taçlarla tahtların kendisi ile övündüğü” kalem ve kılıcın gerçek büyüğü Yavuz Sultan Selim Han ile Hasan Can arasındaki son konuşma çınlar:
-Hasan Can ne haldür?
-Sultanım Cenabı Hakka teveccüh idüp Allah’la olacak zamandur!
-Bizi bunca zamandan beri kimün ile bilür idün? Cenabı Hak’ka teveccühümüzde kusur mu fehm ittün?
-Haşa ki bir zaman Zikr-i Rahman’dan gafül müşahede itmüş olma, lakin bu zaman gayrı ezmana benzemediğü cihetten ihtiyaten cesaret eyledüm!
-Sure-i Yasin tilavet eyle!

Yine tarihi derinliğine temaşa edebilen, olayların sıradan insana kapalı iç örgüsünü kavrayabilen, olaylara sadece bakmakla yetinmeyip onları görebilen bir insan; ilahi bir varlığın, insanın kaderini çizdiğine gönülden içtenlikle inanır veya inanmamak elinden gelmez, inkara mecali kalmaz. Çünkü dünya tarihi o kadar güzel bir tetabuk içinde öyle bir şiir gibi akıp gitmekte ki; dünya tarihini değiştiren olaylar o kadar küçük, anlar o kadar titrek ki: insanın bu tür kısa anlara, bu uyumlu süreçleri kendi iradesiyle yönetebileceğine bir türlü inanamazsınız, kabul edemezsiniz. Derinliğine cesaretli bir düşünce, sürünün bütün özentisine rağmen geleceğini bir bütün olarak kendisinin tayin etmesinin insana taşıyamayacağı kadar büyük bir yük olduğunu teslim eder.

Tatar Hanı Maratgiray’ın kendisine verilen Viyana’dan “Altı saat yukarı nehr-i Tuna üzerini” tutma emrini yerine getirmemesiyle ihanete karar vermesi arasındaki zaman o kadar “titrek bir an kadar” dır ki; Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, ya Viyana fatihi olacak ya da perişan olacak. İnsan sanki görür gibi oluyor. Haçlı orduları Hıristiyanlara yardım için köprüye doğru akıyor, Tatar Hanın bir an asılı kalan iradesi, tam olarak hesabını veremediğimiz bir oluşum süreci ağırlığını ihanet kefesine koyuyor, düşman askerlerinin köprüyü geçmelerine engel olmuyor. Yanındaki imamı ikaz ediyor; fakat Han: “Bu düşmanın def’i yanında la-şey idi ve bilürüm ki dinümüze de ihanettür! Lakin gayret beni komadı.” Diyor. O hareketinin dünya tarihinin akışını değiştireceğinin farkında mı acaba? Kara Mustafa Paşa mağlup ve ihtiyar tarihte yeni doğrultusunda akıp gidecek. Dünya tarihinin akışını etkileyecek bir savaşın kaybedilmesi için komutanın o anda bir mide krampına yakalanması, o anda dişinde bir ağrının başlaması veya çağrışımla ilk çocukluğuna ait bir olayı hatırlaması yeterli bir sebep.

Tarihi olayların iç dinamiğini derinliğine kavrayabilme dehasına sahip olan L. Tolstoy: “Evreni ilgilendiren olaylar insanüstü bir iradenin belirtisidir ve olayların tümü insanların davranışlarının ana rastlamasına bağlıdır. Böyle olayların akışı üzerinde Napolyonların etkisi ancak dışarıdan yapılan dış görünüşe bağlı bir etkidir” diyor. Nitekim A. De Chateaubriand dünya tarihinin dönüm noktalarından biri olan Moskova seferinde karşı karşıya gelen iki komutan için şöyle diyor: “Bir kuvvet Bonapart’ı sürüklüyordu, Alexandre ise, kendini Tanrının bir aleti sayıyordu.” Mallet Dupan da ihtilal sonrası için “Fransa insanlar tarafından değil, olaylar tarafından idare edilmekteydi; insanlar şartların zoruyla sürükleniyorlardı.”

Tarihe bu gözle bakabilen kişi dünya sahnesindeki gölge kişilerin arkasındaki onları idare eden mutlak hakim varlığın apaçık farkına varır.

Çok zamanda insan asırlarca sonra olaylara daha tarafsız, daha bir duygusallıktan arınmış olarak, geçmişteki insanlardan daha olumlu teşhisler koyabilir. Bu durumda da geçmişteki büyük çaplı insanların nasıl olup ta bu tür bir yanılgıya düştüklerine şaşırıp kalır. Ama insanın ormana bakarken gözüne tutulan iki kibrit çöpünün tüm ormanı görmesine engel olabileceğini, iki damla yaşın da tüm evreni su gibi gösterebileceğini düşünürsek geçmişteki hatalara hak verebiliriz. En azından bir benzetme ile daha sonra gelecek kuşaklar tarafından hayret edilecek çok basit hataların şu anda bizim tarafımızdan da yapıldığını düşünürsek geçmiş hakkında daha anlayışlı davranırız. Bu bakımdan da tarih, insanı hoşgörülü, tolerans sahibi yapar. İnsan, eylemlerini değerlendirirken hep, onun aciz bir varlık olduğunu göz önünde bulundurur. Aynı zamanda bu hoşgörülü tavrı günlük yaşantısına da yansıtır.

Bir takım insanlar da sırf bir estetik beğeni yargısı ile insanın belirli bir mekan parçası üzerinde, belirli bir zaman kesiti içinde meydana getirdiği, tamamlanmamış, eksik fakat düzeltilmesine imkan olmayan yarım kalmış bir sanat eserini seyreder gibi bir temaşa tavrı içinde tarih üzerine eğilirler. Bu tavırla tarih üzerine eğilen bir kişi geçmiş olaylardaki başarılara olayların içinde bulunan insanlarla birlikte sevinir, başarısızlıklara da üzülür. Bu tavır içindeki bir kişi, benimsediği kişilerin başarılarını (idendifikasyon)’la bir nevi kendi başarısı sayarak sevinir, kısmi bir tatmin bulur. Fizik bakımdan zayıf bir çocuğun güçlü kuvvetli bir artistin filmini seyrederek onun galip çıktığı bir kavgada bir an kendini bulması veya çirkin bir kızın güzel bir artistin filmini seyrederek hiç değilse film süresince kendisini o olarak algılayarak kısa bir süre de olsa tatmin bulması gibi.

Geçmişe gerçek hayattan kaçma psikolojisi ile sığınan bu tip insanların tarihi olaylara bakış açısı objektif değildir. Çünkü genel olarak bu tip tavırda geçmiş; insanın rahatlaması için, içindeki bulunduğu güçlükleri telafi edebilmek için sığındığı bir dünya oluyor ve geçmişin hiç bir hatası kabul edilmiyor, geçmiş bir nevi putlaştırılıyor. Geçmiş veya tarih bu durumda koltuk değneği olarak kullanılmakta, sıçrama tahtası olarak değil.
Kısacası tarih gereklidir, çünkü insanız; tarih gereklidir, çünkü Allah tarihi varlık olarak yaratmıştır insanoğlunu.


                                                                                                        Ali BİRADEROĞLU

 

Giriş | Yeni Sayfa 44

Bu sitenin son güncelleştirilme tarihi 08/11/06 13/01/09