Giriş GÜNCEL YAZARLAR Resim-Karikatür Büyük Doğu Arşivi

GİRİŞ

KİTAP ELEŞTİRİLERİ

KÖŞE YAZILARI

SİYASET

BASINDAN SEÇMELER

TARİH

SANAT

FIKIH

BİZE ULAŞIN

Nakil bilgileri akıl ile anlaşılamaz

                                                                      Mehmet ORUÇ

Bozuk fırkaların, bozuk mezheplerin ortaya çıkmalarının esas sebebi “Peygamberliği” anlıyamamalarıdır. Peygamberlik makamını nakil yolu ile değil akıl ile anlamaya çalışmalarıdır.

Halbuki, akıl ile anlaşılan şeyler, his uzuvları ile anlaşılanların üstünde olduğu ve bunların yanlışını çıkardığı gibi, yâni his uzuvlarımız, akıl ile anlaşılan şeyleri anlıyamıyacağı gibi, akıl da, Peygamberlik makamında anlaşılan şeyleri kavramaktan âcizdir. İnanmaktan başka çâresi yoktur. Akıl, anlıyamadığı şeyleri nasıl ölçebilir. Bunların doğru ve yanlış olduğuna nasıl karar verebilir?

Nakil yolu ile anlaşılan, yâni Peygamberlerin söyledikleri şeyleri, akıl ile araştırmaya uğraşmak, düz yolda güç giden, yüklü bir arabayı, yokuşa çıkarmak için zorlamaya benzer. Yokuşa doğru at, kamçılanırsa, çabalaya çabalaya, yâ yıkılıp canı çıkar. Yâhut, alışmış olduğu düz yola kavuşmak için sağa, sola ve geriye kıvrılarak arabayı yıkar ve eşyalar harap olur.

Akıl da, yürüyemediği, anlayamadığı âhıret bilgilerini çözmeye zorlanırsa, yâ yıkılıp, insan aklını kaçırır veya bunları alışmış olduğu, dünya işlerine benzetmeye kalkışarak, yanılır, aldanır ve herkesi aldatır.

Akıl, his kuvveti ile anlaşılabilen veya hissedilenlere benzeyen ve onlara bağlılıkları bulunan şeyleri birbirleri ile ölçerek, iyilerini kötülerinden ayırmaya yarayan, bir mi'yârdır, bir âlettir.

Böyle şeylere bağlılıkları olmayan varlıklara eremiyeceğinden, şaşırıp kalır. O hâlde, Peygamberlerin bildirdikleri şeylere, akla danışmaksızın inanmaktan başka çâre yoktur. Görülüyor ki, Peygamberlere tâbi olmak, aklın gösterdiği bir lüzûmdur ve aklın istediği ve beğendiği bir yoldur.

Peygamberlerin, aklın dışında ve üstünde bulunan sözlerini, akla danışmaya kalkışmak, akla aykırı bir iş olur. Gecenin koyu karanlığında bilinmiyen yerlerde, pervâsızca yürümeye ve engin denizde, acemi kaptanın, pusulasız yol almasına benzer ki, her ân uçuruma, girdâba düşebilirler.

Dîn-i islâmda aklın ermediği şeyler çoktur. Fakat, akla uymayan birşey yoktur.

Akıl yetseydi peygamberlere lüzum kalmazdı 

 

Ahıret hallerini akıl ile anlamak mümkün değildir. Âhıret bilgileri ve Allahü teâlânın beğenip beğenmediği şeyler ve Ona ibâdet şekilleri, eğer aklın çerçevesi içinde olsalardı ve akıl ile doğru olarak, bilinebilselerdi, binlerce Peygamberin gönderilmesine lüzûm kalmazdı.

İnsanlar, dünya ve âhıret saadetini kendileri görebilir, bulabilirdi ve Allahü teâlâ, hâşâ Peygamberleri boş yere ve lüzûmsuz göndermiş olurdu. Hiçbir akıl, âhıret bilgilerini bulamıyacağı, çözemiyeceği içindir ki, Allahü teâlâ, her asırda, dünyanın her tarafına, Peygamber göndermiş ve en son ve kıyâmete kadar değiştirmemek üzere ve bütün dünyaya, Peygamber olarak, Muhammed aleyhisselâmı göndermiştir.

Bütün Peygamberler, akıl ile bulunacak dünya işlerine dokunmayıp, yalnız bunları araştırmak, bulup faydalanmak için çalışmağı emir ve teşvîk buyurmuş, kendileri dünya işlerinden her birinin, insanları ebedî saadete ve felakete nasıl sürükliyebileceklerini anlatmış ve Allahü teâlânın beğendiği ve beğenmediği şeyleri açık olarak bildirmişlerdir.

Allahü teâlânın sonsuz kudretinin inceliklerini meydana çıkaran, bugünkü teknik bilgilerden ve tecrübelerden haberi olmayan ve islâm büyüklerinin kitaplarını okuyup anlamak şöyle dursun, bunların ismlerini bile işitmemiş olduğu, sözlerinden anlaşılan, bir câhilin, filozof un , tâm olmayan aklı ile, ortaya attığı bir düşünce, nasıl olur da, Allahın Peygamberinin sözlerinden üstün tutulur?

Peygamberimizin kitaplarımızda yazılı ilim, sıhhat, fen, ahlâk, hak, adalet ve bütün saadet kollarını kavrayan ve bindörtyüz seneden beri dünyanın her tarafında gelmiş, ilim, tecrübe ve akıl sahiplerini hurmet ve hayranlıkta bırakan ve hiç birisinde kimse tarafından bir kusur ve hata bulunmamış olan, emirleri ve sözleri, bir câhil sözü ile nasıl lekelenebilir?

Bundan daha büyük bedbahtlık ve zavallılık olabilir mi? Tâm akıl, şaşmıyan, yanılmayan akıldır. Etrâfa düşünceler savuran bu câhil, değil aklın erişemiyeceği şeylerde, belki kendi günlük işlerinde, hiç yanılmadığını iddiâ edebilir mi? Böyle bir iddiâya, kimse inanır mı?

Değil sıradan bir insan, bugün Avrupa’da en akıllı tanınan kimselerin, kendi aralarında, en akıllıları olarak, seçtikleri millet vekilleri, bütün akılları ile, bütün ilimleri ile, başbaşa vererek, yaptıkları kanûnları, az zaman sonra, yine kendileri beğenmeyip değiştiriyor.

Yeryüzünde hiç bozulmıyan ve değiştirilemiyecek birşey vardır ki, o da Allahü teâlânın Kur'an-ı kerimi ve Resûlullahın hadis-i şerifleri, yâni mübârek sözleridir.

Arapça bilen anlayabilseydi... 

 

Peygamberlerin görevi kendisine gönderilen İlahi kitabı ümmetine, açıklamak, izah etmektir. Burada muhatap Peygamberlerdir. Bunun için Kur’an-ı kerimin muhatabı, Peygamber efendimizdir. Onun muhataplığını kabul etmemek, İslâm dinini kabul etmemekle eş anlamlıdır.

Allahü teâlâ, insanların dünyada ve ahirette rahat ve huzur içinde olmaları için, yalnız kitap göndermekle kalmayıp, peygamberler de gönderdi. İnsanların, kendi akılları ile, mantıkları ile dünya ve ahiret huzurunu bulmaları mümkün değildir.

İnsanlar, dünya ve ahiret saadetini kendileri görebilselerdi, bulabilselerdi, Allahü teâlâ, hâşâ, peygamberleri boş yere ve lüzumsuz göndermiş olurdu. Hiçbir akıl, ahiret bilgilerini bulamayacağı, çözemeyeceği içindir ki, Allahü teâlâ, her asırda, dünyanın her tarafına, peygamber göndermiş ve en son ve kıyamete kadar değiştirmemek üzere ve bütün dünyaya, peygamber olarak, Muhammed aleyhisselamı göndermiştir.

Muhammed aleyhisselam olmasaydı, bizim Kur’an-ı kerimi okuyup, dünya ve ahiret saadetini buradan çıkarmamız mümkün olmazdı. Çünkü, Kur’an-ı kerimin muhatabı, Peygamber efendimizdir. Onun muhataplığını kabul etmemek, İslâm dinini kabul etmemekle eş anlamlıdır.

Gönderdiği kitabı açıklamak için, eğer peygambere lüzum olmasaydı, Allahü teâlâ, Kur’an-ı kerimi gönderir, “İndirdiğim kitapta, hayatınızı benim rızama ve irademe uygun bir şekilde yönlendirmek için, ihtiyaç duyduğunuz bütün hükümler ayrıntılı olarak belirtilmiştir. O kitabı alın ve onunla amel edin” buyururdu. Bu durumda, insanlar arasında birtakım kulları elçi olarak seçip, onları, indirdiği vahyi insanlara açıklamakla görevli kılmasına gerek kalmazdı.

Allahü teâlâ böyle yapmayıp da, Kitabını, peygamber vasıtasıyla insanlara ilettiğine göre, Onu başka bir kısım meziyetlerle donatması, Kur’anın dışında, diğer insanlara vermediği bazı bilgileri de Ona vermiş olması da gerekir. Aksi hâlde rahatça anlaşılabilecek mufassal bir kitabı, anlayıp, içindeki hükümlerle gereği gibi amel edebilmek için, insanlar neden bir elçiye ihtiyaç duysunlar?

Bütün peygamberler, akıl ile bulunacak dünya işlerine dokunmayıp, yalnız bunları araştırmak, bulup faydalanmak için çalışmayı emir ve teşvik buyurmuş, kendileri dünya işlerinden her birinin, insanları ebedî saadete ve felakete nasıl sürükleyebileceklerini anlatmış ve Allahü teâlânın beğendiği ve beğenmediği şeyleri açık olarak bildirmişlerdir.

Hazret-i Ömer anlayamadı

 

Kur’an-ı kerim İslamın anayasasıdır. Her şey anayasada bulunmaz. Anayasalarda, temel esaslar, genel prensipler bulunur. Teferruatlar, uygulamalar kanun, yönetmelik gibi diğer kaynaklarda bildirilir. Mesela, anayasamızda, “Herkes mali gücüne göre vergi vermekle yükümlüdür” ifadesi geçer; fakat ne oranda, nasıl alınacağı, kanunla, yönetmelikle belirlenir.

Mesela, köylüye âit bir kanunu, hükûmet, doğruca köylüye göndermez. Çünkü, köylü okuyabilse bile, anlıyamaz. Bu kanûn önce, vâlîlere gönderilir. Vâlîler, iyi anlayıp, îzâhını ekliyerek, kaymakamlara gönderir. Kaymakamlar, bu açıklamalar yardımı ile kanûnu iyi anlıyabilir ve muhtârlara anlatır. Muhtâr, yalnız okumakla anlıyamaz. Muhtâr da, ancak, köylü dili ile, köylüye söyler.

İşte, Kur’ân-ı kerîm de, ahkâm-ı ilâhiyyedir. Kanûn-ı rabbânîdir. Herkesin anlaması mümkün değildir. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde kullarına saadet yolunu göstermiş ve kendi kelâmını insanların en yükseğine göndermiştir. Kur’ân-ı kerîmin manâsını, yalnız Muhammed aleyhisselâm anlar. Başka kimse, tam anlıyamaz. Eshâb-ı kirâm aleyhimürrıdvân, ana dili olarak arabî bildikleri, edîb ve belîğ oldukları hâlde, bazı âyetleri anlıyamaz, Resûlullaha sallallahü aleyhi ve sellem sorarlardı.

Meselâ Hz. Ömer , bir yerden geçerken, Resûlullahın, Hz. Ebû Bekir birşey anlattığını gördü. Yanlarına gidip dinledi. Sonra, başkaları da, gördü ise de, gelip dinlemeğe çekindiler. Ertesi gün, Hz. Ömeri görünce, “Yâ Ömer, Resûlullah, dün size bir şey anlatıyordu. Bize de söyle, öğrenelim” dediler. Çünkü, dâimâ, “Benden duyduklarınızı, din kardeşlerinize de anlatınız! Birbirinize duyurunuz!” buyururdu

Hz. Ömer , “Dün Ebû Bekir , Kur’ân-ı kerîmden anlıyamadığı bir âyetin manâsını sormuş, Resûlullah , ona anlatıyordu. Bir saat dinledim, birşey anlıyamadım” dedi. Çünkü, Ebû Bekrin yüksek derecesine göre anlatıyordu. Hz. Ömer , o kadar yüksek idi ki, Resûlullah, “Ben, Peygamberlerin sonuncusuyum. Benden sonra Peygamber gelmiyecekdir. Eğer, benden sonra Peygamber gelseydi, Ömer Peygamber olurdu” buyurdu.

Böyle yüksek olduğu halde ve arabîyi çok iyi bildiği hâlde, Kur’ân-ı kerîmin tefsîrini bile anlıyamadı. Çünkü, Resûlullah , herkese, derecesine göre anlatıyordu. Ebû Bekirin derecesi, ondan çok dahâ yüksekti. Fakat, bu da, hattâ Cebrâîl aleyhisselâm dahî, Kur’ân-ı kerîmin manâsını, esrârını, Resûlullaha sorardı.

Yanlış anlamak şüphe hasıl eder

 

Kur’ân-ı kerîmin manâsını yalnız Muhammed aleyhisselâm anlamış ve hadîs-i şerîfleri ile bildirmişdir. Kur’ân-ı kerîmi tefsîr eden Odur. Doğru tefsîr kitâbı da, Onun hadîs-i şerîfleridir. Din âlimlerimiz, uyumıyarak, dinlenmiyerek, istirâhatlarını fedâ ederek, bu hadîs-i şerîfleri toplayıp, tefsîr kitâblarını yazmışlardır. Bu tefsîr kitâblarını da anlıyabilmek için, otuz sene durmadan çalışıp, yirmi ana ilmi, iyi öğrenmek lâzımdır. Bu yirmi ana ilmin kolları, seksen ilmdir. Ana ilmlerden biri, “Tefsîr” ilmidir.

Bu ilimlerin ayrı ayrı âlimleri ve çok kitâbları vardır. Bugün kullanılan bazı arabî kelimeler,  fıkıh ilminde başka manâya, tefsîr ilminde ise dahâ başka manâya gelmekdedir. Hattâ aynı bir kelime, Kur’ân-ı kerîmdeki yerine, aldığı edâtlara göre, başka manâlar bildirmekdedir.

Bu geniş ilmleri bilmiyenlerin, bugünkü arapçaya göre, yaptıkları Kur’ân tercümeleri, Kur’ân-ı kerîmin manâsından bambaşka birşey oluyor. Kur’ân-ı kerîmin manâsından, rumûzundan, işâretlerinden, herkes îmânının kuvveti kadar, birşey anlıyabilir.

Tefsîr, anlatmakla, yazmakla olmaz. Tefsîr, din büyüklerinin kalblerine doğan bir nûrdur. Tefsîr kitâbları, bu nûrun anahtarıdır. Çekmeceyi anahtarla açınca, mücevherler meydana çıktığı gibi, o tefsîrleri okumakla, kalbe bu nûr doğar.

Seksen ilmi iyi bilenler, tefsîrleri anlayıp, bizim gibi din câhillerine bildirmek için, çeşidli derecedeki insanlara göre, binlerle kitâb yazmışlardır. Yeni yazılan Türkçe tefsîrlerin, en kıymetlisi sanılanlarında bile, şahsî düşünceler bulunmakda, okuyanlara zararı, fâidesinden çok olmakdadır. Hele islâm düşmanlarının, bid’at sâhiblerinin, Kur’ân-ı kerîmin manâsını bozmak için yapdıkları tefsîr ve tercüme kitâbları, birer zehirdir. Bunları okuyan genç zihinlerde, bir takım şübheler, itirâzlar hasıl oluyor.

Zâten din bilgisi az olanların, islâmiyyeti öğrenmek için, tefsîr ve hadîs-i şerîf okuması uygun değildir. Çünkü, Kur’ân-ı kerîmi ve hadîs-i şerîfi yanlış anlamak veya şübhe etmek insanın îmânını giderir.

Yalnız arapça bilmekle, tefsîr ve hadîs anlaşılmaz. Arapça bilenleri, din âlimi sanan, aldanır. Beyrut ve başka yerlerde ana dili arapça olan, arab edebiyyâtını iyi bilen, çok papaz var. Fakat, hiçbirinin islâmiyetden haberi yok.  

 

Kur'ân-ı kerîmi anlamak mümkün mü?

 

Kur’an-ı kerimi arapça bilen veya tercümesini, mealini okuyan anlayabilir mi? Kur'ân-ı kerîmi, lisanı Arapça olanlar bile anlıyamaz. Hattâ Eshâb-ı kirâm efendilerimiz bile, âyetlerin ma'nâlarını Resûlullah efendimize sorarlardı. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Kur'ân, Allahın metin ipidir. Ma'nâlarının hepsi anlaşılmaz. Çok okumak ve dinlemekle eskimez.”

Kur'ân-ı kerîm ilmi, içinde akıllara durgunluk verecek sayısız hâller bulunan engin bir denizdir. Öyle yüksek ve sarp bir dağdır ki, ondaki hakîkatleri öğrenmek, her sırrına erişmek imkânsızdır. Bu ilmin sayılamayacak kadar kolu, erişilmiyecek kadar dalı vardır.

Bu konuda Mevdûât-ül-ulûm'da 8 temel ilim ile, 72 yardımcı ilim hakkında bilgi verilmektedir. Bugün çok kimse, bu ilimlerin ismini bile duymamıştır. Bu bakımdan Kur'ân-ı kerîmi anlamak, O'ndan hüküm çıkarmak başlı başına bir ihtisas işidir.

Herkes Kur'ân-ı kerîmi anlasa, O'ndan hüküm çıkarabilseydi, hadîs-i şerîflere lüzûm kalmaz, Cenâb-ı Hak da meâlen, “Peygamber size ne emrettiyse onu yapın, neyi yasak etmişse, ondan sakının” buyurmazdı [Haşr 7]

Nahl sûresinin kırkdördüncü âyetinde meâlen, “İnsanlara indirdiğimi onlara beyân edesin!” buyuruldu. Beyân etmek, Allahü teâlâdan gelen âyetleri, başka kelimelerle ve başka sûretle anlatmak demektir.

Ümmetin âlimleri de, âyetleri beyân edebilselerdi ve kapalı olanları açıklayabilselerdi Allahü teâlâ Peygamberine, sana vahy olunanları teblîg et derdi. Beyân etmesini emretmezdi.

Resûlullah, Kur'ân-ı kerîmde kapalı olarak bildirilenleri açıklamasaydı ve mezheb imâmları da bunları bizim anlayacağımız şekle getirmeseydi hiçbirimiz anlıyamazdık. Meselâ Peygamber efendimiz, abdesti nasıl alacağımızı hadîs-i şerîfleri ile bize bildirmeseydi, nasıl abdest alacağımızı Kur'ân-ı kerîmden çıkaramazdık.

Namazların kaç rek'at oldukları ve orucun, haccın, zekâtın hükümleri ve kayfiyyetleri ve nisâb miktarları ve şartları ve farzları ve sünnetleri, Kur'ân-ı kerîmden çıkarılamazdı.

Kur'ân-ı kerîmde kısa ve kapalı olarak bildirilen hükümlerin hepsi böyledir. Ya'nî, bunlar hadîs-i şerîflerle bildirilmeseydi, hiçbirini anlayamazdık.

Mezheb imâmları da hadîs-i şerîfleri açıklamışlardır. Mezheb imâmları çok büyük âlimdir. Bu âlimler, Resûlullahın vârisleridir. Eğer herkes Kur'ân-ı kerîmi doğru anlasaydı 72 sapık fırka meydana çıkmazdı

Kur'ân-ı kerîmi yanlış tefsîr etmek

 

Kur’an-ı kerimi tefsir etmek, çok tehlikeli, riskli bir iştir. Çünkü tefsir Cenab-ı Hak adına konuşmak, yazmak demektir. Kur'ân-ı kerîmi kendi görüşüne, kendi aklına göre tefsîr eden kâfir olur. Nitekim âyet-i kerîmede meâlen buyuruldu ki: “Hakkında bilgin bulunmayan şeyin, biliyorum zannıyla ardına düşme!” [İsra 36]

Hadîs-i şerîfte de buyuruldu ki:

“Kur'ân-ı kerîmden, kendi aklı, kendi düşüncesi ve bilgisi ile, ma'nâ çıkaran kâfirdir.”

Bunun için bir kimse bir âyet-i kerîmeyi tefsîr ederken, açıklarken, daha önceki müfessirlerden işitilmiyen şekilde yalnız kendi aklına göre ma'nâ doğru ise hatâ etmiş olur. Verdiği ma'nâ yanlış ise kâfir olur.

Hz. Ebû Bekr, peygamberler hâriç insanların en üstünü olmasına rağmen, buyurdu ki:

“Kur'ân-ı kerîmi kendi reyimle, kendi görüşümle tefsîre kalkarsam, beni hangi yer taşır, hangi gök gölgeler”

Bu bakımdan tefsîrin nakil yoluyla yapılması lâzımdır.

Bunun için Resûlullah efendimizden, Eshâb-ı kirâmdan gelen haberlere, önceki âlimlerin yapmış oldukları açıklamalara ve tefsîr usûlüne bakmadan, âyet-i kerîmelerin geliş sebeplerini bilmeden, nâsih ve mensûh âyetleri araştırmadan tefsîr yapmaya kalkanlar sapıtmışlar, ya küfre düşmüşler veya sapıtmışlardır.Ehil olmayan kimselerin İslâm âlimlerinin yazdıkları tefsjrlerden nakletmeleri lâzımdır.

İmâm-ı Birgivî buyurdu ki:

“Nasih ve mensuhu, icma bulunan hükümleri ve Ehl-i sünnet i'tikâdını bilmiyen kimseler, sırf arabi bilgisine göre tefsîr yapanlar hata ederler ve Kur'ân-ı kerîmi kendi görüşüyle tefsîre kalkışmış olurlar.”

Kendi aklı ve görüşleri ile bozuk tefsîr yapanlar beş türlüdür.

1- Tefsîr için lâzım olan bilgileri bilmeyen câhiller. 2- Müteşâbih âyetleri tefsîr edenler.

3- Sapık fırkadakilerin ve dinde reformcuların, bozuk düşünce ve isteklerine uygun tefsîr yapanlar. 4- Delîl ve senet ile iyi anlamadan tefsîr yapanlar. 5- Nefse ve şeytana uyarak yanlış tefsîr yapanlar.

Tefsir, meal okuma merakı 

 

Zamanımızda, herkes evine bir tefsîr kitabı veya meal almak istiyor. Dinini bu  tefsîrleri okuyup buradan  öğrenmek istiyor. Bu mümkün mü? Değil, çünkü, tefsîr kitaplarını da anlıyabilmek için, en az otuz sene durmadan çalışıp, yirmi ana ilmi, iyi öğrenmek lâzımdır. Bu yirmi ana ilmin kolları, seksen ilimdir. Ana ilimlerden biri, (Tefsîr) ilmidir.

Bu ilimlerin ayrı ayrı âlimleri ve çok kitapları vardır. Bugün kullanılan ba'zı Arabî kelimeler, fıkıh ilminde başka ma'nâya, tefsîr ilminde ise daha başka ma'nâya gelmektedir. Hattâ aynı bir kelime, Kur'ân-ı kerîmdeki yerine, aldığı edâtlara göre, başka ma'nâlar bildirmektedir.

Bu geniş ilimleri bilmiyenlerin, bugünkü Arapçaya göre, yaptıkları Kur'ân tercümeleri, Kur'ân-ı kerîmin ma'nâsından bambaşka birşey oluyor.

Bugün, yeni yazılan Türkçe tefsîrlerin hepsinde şahsî düşünceler bulunmakta, okuyanlara zararı, faydasından çok olmaktadır. Bunun için hiçbir tefsiri tavsiye etmiyoruz. Hele İslâm düşmanlarının, bid'at sahiplerinin, Kur'ân-ı kerîmin ma'nâsını bozmak, dini yıkmak  için yaptıkları tefsîr ve tercüme kitapları, birer zehirdir.

Bunları okuyan genç zihinlerde, birtakım şüpheler, i'tirâzlar hâsıl oluyor. Din düşmanları kasıtlı olarak, dini yıkmak için piyasaya meâller sürmektedirler. Zaten ilk meâli neşreden gayri müslim bir yayınevidir. Dini, tefsîrden öğrenmeye kalkışmak, ilkokul çocuğunun eline, yüksek matematik kitabı koyup buradan matematiği öğren demekten daha abestir.

Meselâ, tıp ilmi kıymetlidir. Fakat bir kimse, eline bir tıp kitabı alıp okuyarak tıbbı öğrendim diyerek, göz ameliyatı yapmaya kalkarsa, hastanın gözünü çıkarmış olur. Böyle bir kimseye, tıp kitabı okuyarak doktorluk yapmak uygun değil demek, tıb ilmine karşı çıkmak değildir.

Bunun gibi, bir kimsenin, meâl veya tefsîr okuyarak, dini hükümler çıkarmaya kalkışması çok yanlıştır. Bunu ancak müctehid âlimler yapabilir. Bugün artık böyle müctehid bir âlim de yeryüzünde kalmamıştır. Bugün din ancak, fıkıh kitaplarından, ilmihal’lerden öğrenilir.

Kur'ân-ı kerîmin ma'nâsını yalnız Muhammed aleyhisselâm anlamış ve hadîs-i şerîfleri ile bildirmiştir. Kur'ân-ı kerîmi tefsîr eden O'dur. Doğru tefsîr kitabı da, O'nun hadîs-i şerîfleridir. Arapça bilen az çok birşeyler anlar, fakat, bu anladığı doğru mu, yanlış mı bu önemli.

 

Kur'ân-ı kerîmin tefsîri 

 

Tefsîr, lügatte, "örtülü ve kapalı olan şeyi ortaya çıkarmak, açmak, beyân etmek" demektir. Istılahta tefsîr, insan gücü dâhilinde, Kur'ân-ı kerîm âyetlerindeki Allahü teâlânın murâdını anlamak demektir. Kelâm-ı ilâhî olan Kur'ân-ı kerîmde murâd-ı ilâhîyi anlayıp, bildiren âlimlere müfessîr denir. Te'vîl ise, lugatte, rücû' etmek, dönmek demektir. Istılahta ise, çeşitli ma'nâlar arasından uygun olanı seçmek demektir.

 Tefsîr rivâyet ile, te'vîl dirâyet ile yapılır. Kur'ân-ı kerîm, sonsuz bilgiler, hükümler, hikmetler ve fazîletler kaynağıdır. Allahü teâlâ onu insanların en yükseği olan sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâma indirmiştir. Bu sebeple Kur'ân-ı kerîmi tam olarak yalnız Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem anlamış, kapalı ve anlaşılması zor âyet-i kerîmeleri, Eshâb-ı kirâma tefsîr etmiş, açıklamışlardır.

Cebrâil aleyhisselâm dahî, Kur'ân-ı kerîmin esrârını, gizli ve ince ma'nâlarını Resûlullaha sorardı. Resûlullah efendimiz Kur'ân-ı kerîmin bildirilmesi îcâb eden kısmının tefsîrini eshâbına bildirdi. Böyle olduğunu İmâm-ı Süyûtî bildirmektedir. Onun için Kur'ân-ı kerîmin esas tefsîri bizzat Peygamber efendimizin açıklamaları, ya'nî hadîs-i şerîfleridir.

Nitekim âyet-i kerîmede meâlen buyuruldu ki: “İnsanlara indirdiğimi onlara beyân edesin.” [Nahl 44] Beyân etmek, Allahü teâlâdan gelen âyetleri, başka kelîmelerle ve başka sûretlerle anlatmak demektir. Ümmetin âlimleri de âyetleri beyân edebilselerdi ve kapalı olanları açıklayabilselerdi, Allahü teâlâ Peygamberine, sana vahy olunanları teblîğ et der, beyân etmesini emretmezdi.

Resûlullahtan bu tefsîrleri öğrenen Eshâb-ı kirâm, mufessîrlerin ilk kuşağını meydana getirir. Başta Hulefa-i râşidîn olmak üzere, İbn-i Mes'ûd, Übey bin Ka'b, Ebû Mûsel Eş'arî, Ebû Hüreyre, Enes bin Mâlik ve Abdullah bin Abbâs Kur'ân-ı kerîmin tefsîri husûsunda önde gelen sahâbilerdendir.

Bilhassa Abdullah bin Abbâs, Eshâb-ı kirâmın en âlimleriden biri olarak tanınmıştır. Âyet-i kerîmelerle ilgili açıklamalarının pek yüksek olduğunu tefsîr âlimleri bildirmiş, tefsîrlerini bunlarla süslemişlerdir. Ancak ona âit tefsîr kitabı yoktur. Yalnız tefsîr âlimleri onun bu açıklamalarının tefsîrlerinden nakletmişlerdir. Tefsîr ilmindeki yüksekliğinden dolayı kendisine; Tercümân-ül Kur'ân, Hibr-ül-Ümmet, Reîs-ül-Müfessirîn lâkapları verilmiştir.

 

Meal tartışmalarının özeti 

 

İslâmiyeti Kur’an tercüme ve mealleri ile öğretmeye çalışmak, son derece yanlış ve zararlı bir metoddur. İslâmiyet, ancak ilmihâl, fıkıh kitaplarının okunup öğrenilmesi ile yayılır.

Meşrutiyet’ten itibaren, dini, Kur’an tercümelerinden ve meallerinden öğrenme kampanyası başlayınca, bunun dine vereceği zararlar, 1924 yılında Sebilürreşad dergisinde uzun uzun tartışılmıştır. Birtakım Ermeni ve Arap asıllı Hıristiyan yayımcılar tarafından başlatılan Kur’an tercümesi kampanyaları, şiddetli tenkitlere mâruz kalmıştır. Kur’an-ı kerim tercüme ve meallerinin yayılması karşısında, zamanın Diyanet İşleri Başkanlığı da hareketsiz kalmamış, Müslüman halkı uyandırmak maksadıyla bir beyanname yayımlamıştır. Bu uyarılar özetle şöyleydi:

1- Kur’an tercümesi furyası, İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra başlamış zararlı bir faaliyettir.

2- İkinci Meşrutiyet’ten önce, Osmanlı devleti, dini yayınları kontrol altında tutuyor ve ulu orta, yalan-yanlış dini yayınların ve tefsirlerin neşrine asla müsaade etmiyordu. Müşrutiyet’ten sonra, basın hürriyetinden istifade eden birtakım art niyetli kimseler, gayrı müslimler, dinsizler, sinsi gayelerine uygun Kur’an tercümeleri neşrine başlamışlardır.

3- İlk Kur’an tercümesini Zeki Megamiz adlı bir Hıristiyan Arap yapmıştır. Daha sonra, Cihan Kütüphanesi sahibi Ermeni Mihran Efendi, Kur’an tercümesi basanların öncülüğünü yapmıştır.

 4- Türkçe Kur’an demek, küfür sözüdür. Kur’an-ı kerim İlâhidir. Kur’an’ın tercümesi olmaz. Tercümeler, dinle alakası olmayan kimseler tarafından Kur’an-ı kerimin Fransızca, İngilizce, Almanca tercümesinden Türkçeye çevirilmektedir.

5- Müslümanlar arasında dini otorite ve hiyerarşi kavram ve kurumunu yıkarak, sözü ayağa düşürmek, ehl-i sünneti sarsmak, dinin temellerini dinamitlemek isteyen kötü fikirliler, Kur’an tercümeleri vasıtasıyla, İslâm dünyasında bir reform hareketi başlatmak istemişler ve muvaffak da olmuşlardır.

6- İslâmiyeti halka ve gençlere Kur’an tercüme ve mealleri ile öğretmeye çalışmak, son derece yanlış ve zararlı bir metoddur. İslâmiyet, Kur’an tercümesi ile değil, İslam âlimlerinin, halk için yazdıkları ilmihâl (akaid, fıkıh, ahlâk) kitaplarından öğrenilir.

 

MEHMET ORUÇ

 

Giriş | Yeni Sayfa 70

Bu sitenin son güncelleştirilme tarihi 08/11/06 13/01/09