Giriş GÜNCEL YAZARLAR Resim-Karikatür Büyük Doğu Arşivi

BAŞYAZI

KİTAP ELEŞTİRİLERİ

KÖŞE YAZILARI

SİYASET

BASINDAN SEÇMELER

TARİH

SANAT

FIKIH

BİZE ULAŞIN

                ÇAĞIMIZ TARİH FELSEFELERİ

Ali Biraderoğlu

Geçen hafta tarih felsefesinin anlamı ve kısa tarihçesinden bahsetmiştim, kısa bir hatırlatma yapmak istersek; eski tarih felsefelerinin hepsinin birleştiği ortak nokta ilerlemeye olan sonsuz bir inançtır. Hepsi de dünya tarihinin devamlı bir ilerleme içerisinde olduğunu ileri sürüyorlardı. Fakat 1841 yılından sonra özellikle ............ ve bu bunalım tarih felsefelerini dile getiren bir çok filozof var. Bizim gayemiz felsefe dersi yapmak değil. Asıl bizim işimize yarayacak bir sonuç çıkarmaya uğraşmaktır. Onun için ben, bu tarih felsefesi yapanlar arasından beş tane filozof aldım. Onların tarih felsefelerini kısaca aktaracağım. Bugün anlatacaklarımız, çağımız tarih felsefecileri...

 

İlk olarak Danilevski’den başlıyoruz:

Burada hemen şunu söyleyelim ki bu isimler bizde hemen hemen hiç duyulmamıştır. Hepinizin bildiği gibi Avrupa fikri hareketleri bize en aşağı iki yüz sene sonra girer. Bu filozoflar da-eserlerinin isimlerinden anlaşılacağı gibi- 50, 60, 70 senelik filozoflardır. Dolayısıyla 50- l00 sene sonra gelecek. Fakat bunlar felsefe tarihinde büyük yer tutan büyük filozoflardır. Nikolay Danilevski isminden de anlaşılacağı gibi Rus. 1822’de doğmuş 1855’te ölmüş. Rusya’da Panislavizmi (slav milliyetçiliğini) müdafaa edenlerden biri. Fakat gençliğinde adı Tetraçevski denilen bir olaya karışıyor. Belki duyanlarınız vardır. 1838’de Tetraçevski diye bir hariciye memuru etrafına bir takım ihtilalcileri toplamış ve ihtilal yapma, Çarı düşürme niyetinde. Bunların arasında Dostoyevski de vardır. Dostoyevski sürgüne gönderilir. Sibirya’da dört sene küreğe mahkum edilir. Fakat Danilevski kurtulur üç ay hapisle. Ondan sonra eserlerini verir. Özellikle balıkçılık konusunda uğraşır. Bir çok eserleri vardır. Ama ben akılda kalmaz diye hepsini söylemeyeceğim. En önemli eseri Rusya ve Avrupa’dır. Eser 1871’de yayınlanmıştır. Bu eserde Danilevski’nin araştırdığı problem şudur: Rusya ile Avrupa dost olabilir mi? Yani Çarlık Rusyası. Tarihi görüyorsunuz, komünist ihtilali 1917’de oldu. Bu problemi uzun şekilde araştırdıktan sonra Danilevski Avrupa ile Rusya’nın dost olmasına imkan yoktur, bunlar devamlı şekilde düşmandır. Çünkü tarihi yöneten bir tarih içgüdüsü vardır ve bu tarih içgüdüsü de Rusya ile Avrupa’nın düşman olmasını gerektirmektedir diyor. Ondan sonra Danilevski’nin bizim için asıl önemli olan düşüncesi şudur; Avrupa medeniyeti cihanşumül bir medeniyet değildir. Hani biraz günümüzle münasebete getirirsek şimdi bize verilen havaya göre Avrupa medeniyeti dünyanın tek medeniyetidir. Yani bütün insanlığın ortak medeniyetidir gibi bir hava çıkıyor. Halbuki Danilevski’e göre Avrupa medeniyeti katiyyen cihanşumül bir medeniyet değildir. Sonra diyor ki: Greko-romen (Yunan-Roma) menşeili olan Avrupa medeniyeti, Avrupanın da malı değildir. Hattı zatında bu medeniyet Akdeniz’de çıkmıştır. Nitekim Yunan filozoflarından bir çoğu Efes, Milet, İzmir çevresinden veya Akdeniz’de çıkmıştır. Demek ki en enteresan düşüncesi bu oluyor. Ondan sonra Danilevski medeniyet ve kültürlerin yapısını inceliyor. Her medeniyetin ayrı bir özelliği vardır diyor. Bir medeniyet diğer bir medeniyete aktarılamaz, çünkü bir medeniyet, o medeniyeti meydana getiren insanların özelliğini taşır. Bu bakımdan bir medeniyeti başka bir millete aktaramayız. Ben yine kendi cümlesi ile tekrar edeyim: “Belli bir tarih kültür tipinden bir uygarlığın temel ilkeleri, bir başka kültür tarih tipinin halklarına aktarılamaz. Her tip yabancı uygarlıkların çok ya da az etkisinde kendi uygarlığını yaratır. Gerçi bir medeniyet başka medeniyetlerden bir takım etkiler alır, fakat hiç bir zaman tam olarak aktarılamaz. Aktarılsa ne olur? Kendisinin Avrupalılaşmasına izin veren Slovak Polonya ,Avrupa değerlerini kazanamadı. Slav değerlerini de kaybetmişlerdir. Polonya bir taraftan kendi milli değerlerini kaybetti, buna rağmen Avrupa değerlerini de alamadı ve halen saptırılmış ve dengesiz bir kültür melezinin çirkin bir örneğini temsil etmektedir. Hem kendi değerlerini kaybediyor, hem de Batı değerlerini alamıyor. O zaman çirkin, melez bir kültürün etkisi altında kalıyor, şahsiyetini kaybediyor. Tabi bu düşünceleri hep kendi tarihimizle münasebete getirmek lazımdır. Ondan sonra en önemli düşüncesi de şu: “Dünya medeniyet tarihinde bir çizgi üzerinde devamlı bir gelişme yoktur. Yani daha önce bir Mısır Medeniyeti vardı. Ondan sonra Yunan, Roma, İslam-Arap ve nihayet Batı medeniyeti var. Şimdi biz bu zaman sırasına bakıp , Batı medeniyetini önceki medeniyetlerden daha ileri olduğunu ileri süremeyiz. Hiç kimse Kant’ın Sokrat’tan akıllı olduğunu ileri süremez. Her medeniyet ve kültürün kendi içinde bir değeri vardır.” diyor.

 

Buradan Avrupa medeniyetini de diğer medeniyetler gibi kabul ettikten sonra:” Her medeniyet ve kültür tipinin, her tarih tipinin bir çiçeklenme devresi vardır ve bu çiçeklenmenin arkasından da çöküş devresi gelir. İşte batı medeniyeti 17. Asırda çöküş emareleri göstermeye başlamıştır.” diyor. Ama medeniyetlerin çöküşü kendisini hemen belli etmez. Nitekim yirminci asra kadar da devam etti bu. Ve yine kendi cümleleriyle şöyle diyor:” Avrupa kültür tarihi tipi ise, çiçeklenme döneminin sonundadır. Aslında gerilemesi 17. Yüzyılda başlamıştır. Fakat görünürdeki gerileme anı ile gerçek gerileme arasında zaman farkı yüzünden Avrupa’nın çöküşünün ilk belirtileri son 10 yıllarda ortaya çıkmaya başlamıştır. Bir medeniyet ve kültürün çöküşünü biz dıştan bakışla farkedemiyoruz.  Fakat 17. Asırda çökmeye başlamıştır. Yalnız şu son on senelerde çöküş belirtileri tam olarak görülmüştür. Avrupa medeniyetinin çöküşüne delil olarak da şunları gösteriyor:” Bir kere Avrupa medeniyetinde yaratıcılık zayıflamıştır ve şüpheci bir felsefe cereyanı hasıl olmaya başlamıştır.  Ondan sonra da Avrupa medeniyeti artık doymaz bir iştahla dünya egemenliği aramaktadır. Bunlar da Avrupa medeniyetinin zaaf içinde olduğunu ve çöküş emareleri gösterdiğine işaret etmektedir.” diyor. Danilevski’ye göre batı medeniyeti bir çöküş içerisindedir,  Batı için kurtuluş çaresi nedir? O zaman diyor ki;” Avrupayı’ da kurtaracak ancak bir Slav medeniyetidir”. Yani bir Rus medeniyetidir. Ama dediğim gibi Danilevski’nin Rus medeniyeti dediği  Çarlık Rusya’sının Hıristiyan değerleri. Ve şöyle diyor: “Birleşmiş Avrupa ile ancak birleşmiş Slav’lık mücadele edebilir”. Hani şu anda Batı medeniyeti bir çöküş içindedir. Peki bu Batı medeniyeti ile mücadele edecek nedir? Ancak “Slav medeniyeti,Rus medeniyeti”dir demektedir. Demek ki Danilevski’nin düşüncelerini bu şekilde özetlemiş olduk. Ve en enteresan noktaları şu: Avrupa medeniyeti cihanşumül değildir. İddiasına göre, bir medeniyet başka bir medeniyete aktarılamaz ve medeniyet ve tarihi doğrusal bir ilerleme içinde değildir.

 

İkinci filozofumuz Spengler’e geçiyoruz.

Spengler 1880-1936 yılları arasında yaşamıştır. Kendisi Alman, bir lise felsefe öğretmeni. Fakat 1917 yılında yazdığı Batının Çöküşü -veya batının gerilemesi- isimli eseri ile ün yapmış ve bu eserin Avrupa bunalım felsefeleri üzerinde büyük bir etki uyandırmıştır. Spengler’de de enteresan olan şu noktayı görüyoruz ki; “Dünya tarihi doğrusal bir gelişim içinde değildir.” Hani Üstad’ın bir mısraı vardır, çok güzel uyuyor buraya:

Zaman, korkunç daire; ilk ve son nokta nerde?

Bazı geriden gelen, yüzbin devir ileride.

Hani Üstad der ya; “Zaman öküz üvendiresi gibi değildir.” Tarihsel zaman. Yani ille yeni gelenin daha eskiden üstün olması gerekmez. İnsan söylemeden geçemiyor, gerçekten Üstad’ın büyüklüğü nasıl ortaya çıkıyor. Hani Ahşap Konak’ta da var: “Sizin kumlardan yapılmış apartmanlarınız mı yeni,Mısır'’n ehramları mı?"”Hangisi yeni sanat bakımından? Mısır'’n ehramları bugünkü apartmanlardan daha yeni değil mi? Yani ille yeni gelen kültür ve medeniyet eskisinden daha üstün değildir. Bilhassa dikkatinizi çekiyorum, aynı düşünceyi Danilevski’de de bulduk, Spengler’de de var. Spengler diyor ki, “Bize şimdi M.S. ki 19. asır M. Ö. ki 19. asırdan daha önemli gibi geliyor. Halbuki M. S. 19. asrın daha büyük olduğunu iddia edemeyiz, bu bir yanılgıdır.” , diyor. Nasıl ki bilimsel araştırma yapmayan bir astronomi alimi, ay’ı, bize yakın diye Merih’ten daha büyük gösteriyorsa, işte kültür tarihi derinliğine incelenmezse M.S.’ki 19. Asır bize daha yakın ya, o zaman biz onu daha büyük görüyoruz, diyor. Halbuki şimdinin eskiden büyük olduğu iddia edilemez.  Burada Spengler’de, yeni olan şu düşünceyi buluyoruz: Her kültür ve medeniyetin tipi tektir, biriciktir ve orijinaldir. Yani her kültür ve medeniyetin orijinalliği, kendine has birtakım özellikleri vardır. Bugünkü medeniyet aynı Danilevski’de de olduğu gibi, bir yerde artık çöküşün emarelerini göstermeye başlamıştır. Ve bugünkü sanat eski sanattan katiyen ileride değildir. Bugün sanat diye yapılan şey, iktidarsızlık ve sahteciliktir, diyor. Bugünkü sanatkarlar yalnız dinleyiciyi düşünmekte, para kazanmak için sanat yapmaktadır. Ve bugünkü konser salonları ayakkabı tamir atölyelerini andırmaktadır. Hani bu modern müzikler var ya; bu, sanatın soysuzlaşmasıdır. Ve makine medeniyetinin doğması ile Megalo-polisler ortaya çıkmıştır, yani büyük şehirler. Newyork, Paris, Londra ve Münih gibi ve bu büyük şehirlerde artık büyük kitlelere sahip bulunmaktadır. Köylü ile büyük şehrin insanını karşılaştıran Spengler diyor ki: Köylü, tabiat insanıdır. Çok saf ve temizdir. Köylü kadını annedir. Çok enteresan bir şey. Köylü kadını annedir, ama artık büyük şehir kadını anne değildir. Bir Nana’dır.

 

Artık anne olmaktan çıkmıştır. Büyük şehir, bu şehirleşmenin meydana getirdiği fazla nüfus yüzünden, gazeteleri birinci plana çıkarmıştır. Artık fikir sahasında hakim olan gazetedir. Gazete, kitabı sürüp atmıştır, bir fikrin doğru olduğunu ispat etmek için gazetelerin on gün çalışması kafidir. Gazete kültürü ile şartlanmış insanlar da artık aydın insan değildir. Gazete kültürü ile beraber Demokrasi geliyor. Demokratik düzen ilk kuruluş sıralarında zekaya yer veriyor. Yani yöneten zekadır. Fakat burjuvazi hakim olmaya başladıktan sonra, zekanın yerine para geçer. Aynen şöyle diyor:” Para, zekayı yıktıktan sonra yine para yolu ile Demokrasi kendi kendisinin yıkıcısı oluyor. Şimdi para, zekanın yerini alınca, bu sefer Demokrasiyi de yıkar ve Sezarizim hakim olur. Bir nev’i koyu diktatörlük. Ve demokrasi sona erer.” demektedir. Artık asrımızda makineleşme o kadar ileri gitmiştir ki, kendi gayesine zıt hareket etmektedir. Ve otomobil örneğini veriyor: Otomobilin gayesi , bir insanı bir yerden bir yere daha çabuk götürmek değil midir? Halbuki büyük şehirlerde otomobil o kadar çoğalmıştır ki, insan gideceği yere yaya gitse otomobilden daha çabuk varıyor. Gerçekten büyük şehirlerde öyle. Yani otomobil, makine kendi kendini imha etmektedir. Burada çözüm yolu olarak da şöyle bir sonuç çıkarıyor: “Batı fiziğine İskenderiyeci uygarlık aşaması gittikçe daha büyük ölçüde açılmakta, gitgide karmaşıklaşmakta, sonra kuşkucu olmakta, nihayet Faust’cu kültürün (Batı kültürünün) İkinci Dincilliğine ulaşmaktadır. Yani fiziki bir gelişim sonunda batı medeniyeti çökme belirtileri göstermektedir. Ve bunun sonucunda da İkinci Dincillik çığırına ulaşmaktadır. İnsanlar delil ve ispatlardan vazgeçmekte,  kesip atmak değil, yalnızca inanmak istemektedir. Böylelikle her kültürün gençlik aşamasında dinden doğan fizik bilimi başlangıçtaki ruhsal yuvasına, yine dine dönmektedir”. Hepinizin bildiği gibi ilk çağlarda bütün ilimler felsefenin sultası altında idi. Sonra ilk defa matematik, fizik ve kimya felsefeden ayrılmaya başladı, yani dinden. Spengler’in iddiasına göre: Yine fizik bilimi başlangıçtaki ruhsal yuvasına, yani dine dönecektir. Dünyanın geleceğini bu şekilde görmektedir.” Bıkkın ve hayal kırıklığına uğramış güvensiz ve belirsiz, yaratıcılıktan uzak ve yorgun olarak kitleler, canlandırılmış eski ya da yeni bir dinsellik biçiminde kurtuluş ve zihin huzuru aramaya başlarlar”. Bakın batı medeniyetinin meydana getirdiği bunalım sonucunda bıkkın ve hayal kırıklığına uğramış -Artık insanlar her şeyden bıkmış ve hayal kırıklığına uğramış- güvensiz ve belirsiz, bugün hangimizde güven var? Bir nükleer bomba atılsa hepimiz yok olacağız. Batı insanı büyük ölçüde Üçüncü Dünya Harbi’nin güvensizliği içinde yaşamaktadır. Yaratıcılıktan uzak ve yorgun olarak kitleler, eski ya da yeni bir dinsellik biçiminde kurtuluş veya zihin huzuru aramaya başlarlar. Demek ki Batı toplumu bundan sonra artık yeni bir din biçiminde -yeni bir dine inanarak- kurtuluşu aramaya başlayacaktır.

 

Şimdi Toynbee’e geçiyorum:

 

Arnold Toynbee 1889’da doğmuş ve henüz ölmemiştir. İngiliz tarihçisidir. 1. Dünya harbi  sırasında bir ara Türkiye’de  de  bulunmuş, burada gazetecilik yapmıştır. Bizim konumuzla ilgili en önemli eseri:YARGILANAN UYGARLIK. Kitapların isimleri de çok enteresan. Batının Çöküşü, Yargılanan Uygarlık. Kitap 1948 yılında çıkmış. Demek ki 25-26 senelik mesele. Toynbee’nin en enteresan düşüncesi şu: “Medeniyetler, uygarlıklar tekrarlanabilir.” Yani bir kültür yıkılmıştır,o kültür  yıkılmıştır diye bir daha tekrarlanamaz manası çıkarılamaz. Hani,efendim 1400 sene önceydi,artık o geçti diye bir şey yoktur. Bir medeniyet yıkılır,fakat tekrar kendisini kurabilir, ortaya çıkarabilir. Bir medeniyet bir kaç kere daha kendisini tekrar edebilir. Yani, düşünün gazetelerde söylenen laflar ne kadar saçma ,o geçti. Geçen bir şey yok. Medeniyet ve kültür geçer mi? Moda geçer moda. Medeniyet ve kültür yeniden tekrarlanabilir. Toynbee’nin  burada çalışmamıza ışık tutacak bir düşüncesi var: Teknikte ilerleme ile uygarlıkta ilerleme arasında hiçbir korelasyon-karşılıklı bağ- yoktur. Yani teknik bakımdan  ilerlemiş bir insan topluluğunun medeniyet-kültür bakımından  ilerlediğini ileri süremeyiz. Bir millet teknik bakımdan ileri,fakat kültür ve medeniyet bakımından geri olabilir. Nitekim bugün batı toplumu teknik bakımdan ileridir,ama kültür ve medeniyet bakımından ilerlediğini iddia edemeyiz. Bu gün batı kültüründe bir Shakesphare var mı? Veya filozof olarak bir Kant var mı? Toynbee uygarlık ve medeniyetlerin çöküş sebebini araştırmakta ve üç sebeb ileri sürmektedir. Medeniyetlerin çöküşünde ilk amil azınlıktaki yaratıcı gücün azalmasıdır. Bir medeniyet ve kültürü havas tabakası meydana getirir. İlim adamları,ilmiye sınıfı, şairi, romancısı, sanatkarıyla  meydana gelir. Demek ki birincisi;medeniyeti meydana getiren azınlıkta,yaratıcı gücün azalması ve buna paralel olarak çoğunlukta taklit gücünün azalması. Artık çoğunluk yaratılan değerleri taklit edemez. Bunların sonucunda üçüncü olarak da toplumdaki  bütünlüğün, anlaşmanın kaybolması. İşte bu üç unsur sonunda bir medeniyet ve kültür çöküş alametleri göstermeye başlar. Bu üç unsuru ortaya koyduktun sonra batı kültür ve medeniyetinin  durumuna göz atıyor ve şöyle diyor:: “Batı toplumuna gelince uygarlık çökmenin ve parçalanmanın  bütün belirtilerini ortaya koymuş görünmektedir.” Bunu bir batı filozofu diyor. Hani bir çağdaş uygarlık düzeyine gidiyoruz ya, nereye gidiyoruz? dikkatinizi çekerim. Batı filozofunun çöküyor dediği batı uygarlığına doğru gidiyoruz. Şöyle devam ediyor: Tanrıyı toplumumuzun bir kez daha bağışladığı (Yani Hz. İsa’yı göndermekle Tanrı toplumu bir kez daha bağışlamıştır.), nadim bir ruh ve kırık bir kalple yine istersek reddetmeyeceği affı için dua edebiliriz, etmeliyiz de. Demek ki artık bugün,bu batı filozofunun çöken Batı medeniyeti için gördüğü tek çare nedir? Tanrı bizi bir kere affetmiştir, diyor -tabii Hıristiyan görüş tarzıyla- ve ikinci kere de affetmesi için nadim bir halde Tanrı’ya dua etmemiz lazım. Belki o zaman Tanrı’nın lutfu sayesinde kurtuluruz, diyor. Biçim değiştirme karanlıkta oturanlara ışık vermektir. Dolayısıyla biçim değiştirmenin ereği, Tanrı’nın krallığıdır. Demek ki artık Batı medeniyeti biçim değiştirmeli ve Tanrı Krallığını kurmalı. Hatırlıyorsanız geçen hafta Augustinus’tan bahsetmiştim ve bir Şeytan Devleti ve bir de Tanrı Devleti vardır, diyordu. İşte Toynbee’e göre de artık Tanrı Krallığı’nı, Tanrı Devleti’ni gerçekleştirmek tek çare. Eser, 1948’de yazılmış. Çözüm yolu olarak da şunu gösteriyor: Hristiyanlık.O’na göre Hristiyanlık insanlık tarihinin en son gayesi ve insanın yeryüzünde sahip olduğu en büyük iyiliği ve en yüksek ölçüsü olarak görülmektedir. Demek ki Toynbee’e göre de batan Batı Medeniyeti’ni kurtaracak tek çare Hristiyanlıktır. Değil Batı’yı, bütün insanlığı kurtaracak tek çare Hristiyanlıktır, demektedir.

 

Şimdi BERDRAYEV’e geçiyorum:

 

Berdrayev ‘de Rus filozoflarından. Gençliğinde Marksistmiş. Hatta Komünist olduğu için Çar tarafından Çarlık Rusya’sında hapsediliyor. Fakat 1917’de Komünist İhtilali olduktan sonra Marksizmin bilimsel olmadığını anlıyor ve Komünistlikten dönüyor. O sırada da Komünist Hükümet tarafından tevkif edilip hapsediliyor. Daha sonra Sorokin’in de içinde bulunduğu bir heyetle Avrupa’ya sürgün ediliyor. 1874’de doğmuş, 1948’de ölmüştür. Batı medeniyetinin hangi aşamalardan geçerek bu duruma geldiğini şu şekilde izah ediyor: Bir kere Yunan ve Roma menşeili olan Batı Medeniyeti Roma, sonra Hıristiyanlık’la yeniden bir canlanma göstermiştir. Ve Skolastik Orta Çağ’da tamamen Hıristiyan değerleri ile beslenmiştir. Fakat Rönesans ve Reform hareketleriyle Hümanizm başlıyor. Ve Hıristiyan değerlerinden kurtulmaya çalışıyor. Dolayısıyla Batı Medeniyeti kısmen de olsa Hıristiyan değer ve tesirlerinden kurtulmuştur. Ölmekte olan Hümanist aşamadan ortaya çıkan yeni Orta Çağlara geçiş dönemidir. Bir kere Berdrayev’e göre 20. Yüzyıl, ölmekte olan bir medeniyeti taşımaktadır. Bu Hümanist medeniyet, yeni bir Orta Çağ Medeniyeti çıkaracaktır. Orta Çağ Medeniyeti’nin hakim vasfı, dine dönük, dinsel değerlere dayalı olmasıdır. Demek ki bu Hümanist Medeniyeti’nin yıkılmasından sonra yine dini bir medeniyet ortaya çıkacaktır. 19. Yüzyılda bu Hümanist kültür kendi yıkılışının durmadan çoğalan bakterilerini içerek türetmiştir. Batı Hümanist Medeniyeti veya Akılcı Batı Medeniyeti 19. Asırda kendini yıkacak bakterileri kendi içerisinde türetmiştir, demekte. Hümanist Kültür ise, insanın şan ve şerefine, erkine ve yaratıcılığa özlem duymuş ve onu hem kendi kendisinin, hem de ampirik dünyanın efendisi yapmaya çalışmıştır. Oysa insanı bütünüyle moralden yoksun kılarak insan yapısı evreni dağıtarak ve insanın yaratıcı güçlerini tüketerek sona ermiştir. Hümanist Medeniyetin sanatını dinin sultasından kurtarmış ve yalnız aklın emrine vermiştir. Bunu yapmak isterken de insanın ahlaki, moral bir varlık olduğunu unutmuştur ve insanın moral değerlerini yırtıp atmıştır. Berdrayev, “Kapitalizm, liberalizm, bütün izimler Batı Medeniyetini yıkmak için uğraşmaktadırlar.” diyor, hatta liberalizm ve kapitalizm bile. Yani bugünkü anarşizmin, başkaldırmanın bile bir manası, Batı Medeniyeti’ne karşı duyulan hınçtır. Onu yıkmak için yapılan bir savaştır. İşte insan ahlaki bir varlık olmaktan çıkınca, bir yaşama oburluğu içine düşer. Çünkü ahlaki bir varlık olan insan, birtakım manevi değerlere inanmaktadır. Fakat Batı Medeniyeti, Yeni Çağda akıl yoluyla insanın bu manevi değerlerini yıkınca insan yaşama oburluğu içine düşmüştür. Ve bu yaşama oburluğu insana bir yoğunluk vermektedir. İnsan daha lüks bir hayat ve daha fazla yaşamaya çalışmaktadır. Berdrayev bugünün yaşama oburluğu içindeki insan şuna benzer diyor: Hayat, medenileşmiş mutlu ve bolluk içinde olunca, o zaman kültürün yaratıcılığı geriler. Demek ki mutluluk, teknik imkanlar, rahatlık artınca kültürün yaratıcılığı azalır ve kültürün yerini uygarlık alır. Batının geçici kültürünün de kalıcı değerlerini sürekli kılmak ve insanlığı gerçekten yaratıcı bir yaşayışa yaklaştırmak için yaşama biçimi değiştirmenin bu dinsel yolu seçmesi olanaklıdır. Yani aynı şey Berdrayev’de de var: “Batı toplumu insanların manevi değerlerini silip süpürmüştür ve yıkılmaktadır. Kurtuluş çaresi nedir? O zaman Batı Medeniyeti dinsel yolu, dini yolu seçmelidir. Ve dolayısıyla bu dinsel yolda yine insanlığın kurtuluşunu aramalıdır.” Yine burada ileri sürülen çözüm çaresi, dinsel bir çözüm çaresidir.

 

Son filozofumuza gelmiş oluyoruz: NORTHROP.

Northrop, 1893’te doğmuş, henüz ölmemiş Amerikan filozofu. Bizim için önemli olan eseri: “Doğu ve Batı’nın Karşılaşması”. 1946’da yazmış bu eseri. Northrop’a göre, dünya birkaç medeniyet tanımıştır. Yani yüzlerce medeniyet yok, birkaç medeniyet vardır. Diğer medeniyetler birbirine etki etmişlerdir. Medeniyetlerin temsil edici özelliğini o milletin dinsel inançlarını ve felsefi kanaatlarını gösterir. Bu düşüncelerini - teferruata geçmiyorum- Meksika; Alman ve İngiliz kültür ve medeniyetini araştırarak ispat etmeye çalışmaktadır. Mesela Alman düşünce biçiminde, bugünkü Alman düşüncesinde eski felsefi kaynakların etkisini Kant, Hegel,Scheler, gibi filozofların Batı düşüncesine olan etkisini araştırmaktadır. Fakat Northrop’un bizim için en önemli olan düşüncesi şudur ki: bir kere Batı ve Doğu ayrımı yapmaktadır. Bize çok yakın bir Medeniyet anlayışı var. Bir Batı Medeniyeti, bir Doğu Medeniyeti, İslam Medeniyeti vardır. Fakat bunların ortak yanları vardır diyor. Batı Medeniyetinin bilimsel ve kuramsal olması, kuramsal dediği hipotez (varsayım) yani nazariyeci olmasıdır. Demek ki Batı Medeniyetinin bu özelliğini alıyor. Doğu medeniyetinin özelliği, estetik ve sezgisel olmasıdır, diyor. Yani Doğu Medeniyeti mistiktir. Aşk, şefkat, sevgi gibi bazı duyguları örnek veriyor. Mesela, sevgiyi deney ile, Batı kafası ile anlayamayız, diyor. Anlamaya imkan var mı Batı kafası ile? Bir cömertlik duygusunu Batı kafası anlayamaz. Ancak Doğu Medeniyetinin değeridir. Nitekim aklıma geldi: Ürgüp’ten bir turist arabası geçiyormuş bağların arasından. Köylüler durduruyorlar. Turist korkuyor tabi, öldürecekler mi, taşlayacaklar mı? diye. Bir sepet üzüm veriyorlar, turist korkarak alıyor, hemen çıkarıp para veriyor. Köylü, para istemem diyor. Batı kafası bunu almıyor. Düşünün bu adam niye üzüm verdi? Satsa normal para kazanacak. Bu adam beni tanımıyor. Yani misafire hürmet, misafire ikram diye bir değerden haberi yok Batılının. İşte Batının eksik yanları bunlardır. Sevgi, aşk, şefkat gibi manevi duygulardır. Kurtuluş çaresi nedir Northrop’a göre? Diyor ki: Tek kurtuluş çaresi vardır: O da Batı ve Doğu Medeniyetlerinin bir korelasyonudur, bir işbirliği yapmasıdır.  Batı Medeniyeti eksiğini Doğudan alacak; sevgi, şefkat, manevi değerler, cömertlik. Bu gibi ahlaki değerleri Doğudan alacak. Batının bilimsel ve farazi zekası da katılacak. Böyle bir sentez sonucunda yeni bir Medeniyet kurulacaktır. Tek kurtuluş çaresi budur demektedir.

 

Ben buraya kadar kısa özellikleri ile beş filozofun Tarih Felsefeleri hakkındaki düşüncelerini anlattım. Daha bir sürü filozof var. Schubart, Schweitzer, Kroeber gibi. Fakat uzatmaya lüzum yok. Bizim için önemli olan bu filozofların düşünceleri değil, bunlardan bir sonuç çıkarmak. Bir kere hepsinin ortak özelliklerini tespit etmeye çalıştım. Diğer Tarih Filozoflarının da, bu beşinin de. Ve şu ortak noktaları tespit ettim: Bir kere hepsinin birleştiği ortak nokta: Kültür aktarılamaz. İkinci olarak; kültür ve medeniyetlerde doğrusal bir ilerleme yoktur. Yani ille de yeni gelen kültür ve medeniyet, eskisinden daha üstün ve tutarlı değildir. Üçüncü ortak yön; bugün akıl ve zekaya dayanan moral ve manevi değerlerden mahrum Batı Medeniyeti çökmektedir. Dördüncü ortak nokta; bu çöken Batı Medeniyetine karşı hepsinin gösterdiği hal çaresi veya reçeteleri üç aşağı beş yukarı dinidir veya Hristiyanlığı alternatif olarak göstermektedirler. Batı Medeniyeti çöküyor. Peki bu insanlık nasıl kurtulacak? Ancak Hristiyanlığın yeniden doğuşuyla demektedirler. Bu konuda Dostoyevski’nin de enteresan bazı düşünceleri vardır. 1880 yılında Puşkin gününde yaptığı bir konuşmada İstanbul ve boğazlar bizim olacak diye bağırıyor. Başka bir kitabında da Batı Katolikliğinin etkisiyle Hz. İsa’yı yitirmişti. Dolayısıyla Batıyı da, dünyayı da Rusya kurtaracaktır, Hz. İsa kurtaracaktır demektedir. 

 

Batılı filozofların düşüncelerini bu şekilde özetledik ve ortak noktalarını da tespit etmeye çalıştık. Bu durumda asıl benim gayem şu: Bir tarih Felsefesi yapmak niyetinde değiliz. Buna gücümüz de yetmez. Fakat kendi tarihimize bir  göz atarsak, bu modern filozofların ileri sürdükleri düşünce ve metotlar muvacehesinde bizim durumumuz ne? Bir kere şu var: Bir kültür ve medeniyet meydana getirmiş bir milletiz. Bir İslam Medeniyeti. Hiç kimse inkar edemez. Bunların kitaplarının hepsinde geçmektedir. Hatta Toynbee; “Maalesef İslam Medeniyeti çok kısa bir zaman sürdü” diyor. Çökmemesi gereken bir zamanda çöktü. Yani bütün batılı filozoflar bir İslam Medeniyetinin olduğunda müttefik. Bir medeniyetin sahibiyiz ve bu medeniyet birtakım sebeplerle -tabi bu sebepleri arz edecek değilim- birçok sebebi var- gerilemiştir, çökmüş de diyemeyiz. Yani bugün İslam ve Osmanlı medeniyeti tam olarak çökmemiştir. Daha gidin bugün büyükannemiz veya bazı insanlar “Şeriat’ın kestiği parmak acımaz” diyor. Bu bir kültür ve medeniyetin ifadesidir. Veya birçok değerlerimiz de henüz eski değer. Daha “Paşa” diyor, “General” demiyor hiç birimiz. Bizim milletimiz için sevimli olan “Paşa”dır. Yani ben bir iki aklıma gelen örneği söylüyorum veya kabuk tarafıyla da olsa bugün dini vecibeler yerine getirilmektedir. O bakımdan İslam Medeniyeti çökmüştür diyemiyoruz. Yalnız şüphesiz bir gerileme söz konusudur. Peki biz ne yaptık buna karşı?  “Din bizi geri bıraktı, Din terakkiye manidir” dedik. Tanzimattan beri Batılılaşmaya çalıştık. Yanlışımız tanzimatla başlamış oldu. Halbuki bütün filozofların müttefik olduğu nokta; kültür ve medeniyetin bir başka millete aktarılamayacağıdır. Zaten bizim Batı Kültürünü almamıza imkan yoktur. Çünkü bir kere tarih felsefesi bakımından kültür ve medeniyet aktarılamaz. Biz Batı Kültür ve Medeniyetini aktarmaya çalıştık ve buna muvaffak olamadık, bir sürü zaman geçirdik. Acaba o zaman bizim için yapılması gereken nedir? Hemen yine imdadımıza İdeolocya Örgüsünden bir cümle yetişiyor. Herhalde çözüm yolu şu olsa gerek: “Garp dünyasının akıl yoluyla maddeyi istismar zaferini tam bir şahsiyet ve ehliyetle Doğuya maledip, Doğunun asli ruh vahidine eklemek. Böylece Doğunun eksiğini Batıda, Batının eksikliğini Doğuda giderici üstün cemiyet mefkuresine bağlanmak.” Bakın çok enteresan Üstad’ın düşünceleri ile Northrop’unki birbirine benziyor. Batı dünyasının bir madde hakimiyeti  var. Bunu inkar edemeyiz. Batının bir metodu var. Demek ki o metodu İslami ruh içinde eritebilmek. Ama yine burada ortaya yine birçok problemler çıkıyor. Batı metodunu alınca, acaba bu kültürle beraber Batının sosyal kurumları da beraber girmeyecek mi? Onlar ayrı tartışma konusu. Fakat bana kalırsa bir senteze ulaşmak çok zordur. Öyle sanıyorum ki İmam-ı Gazali Hazretleri’nden başlamak gerekiyor. Biz laf açıldı mı atıyoruz palavrayı: “Batı bizden aldı her şeyi.” Gerçekten de Batı metodunun kurucusu Descartes’tır ve birçok deliller İmam-ı Gazali Hazretleri’nde de var. Ben okuyorum, talebe hayret ediyor. İmam-ı Gazali Hazretleri şöyle demiş, Descartes şöyle demiş. Aynı özellikler var. Ama artık biz öğünmekten vazgeçmeliyiz. Batı herşeyi bizden aldı. O değil de biz gelişme çizgisini nerede kaybetmişiz? Herhalde ciddi olarak İmam-ı Gazali Hazretleri’nde kaybettik bu çizgiyi. Öyle zannediyorum ki ana kaynaklara dönüp ve bu ana kaynaklardan başlayarak ve İmam-ı Gazali Hazretleri’nde kesintiye uğrayan İslam Düşünce Çizgisini geliştirmemiz gerekir. Bunun için de ilk yapılacak iş, eski Türkçe’yi öğrenmektir. Ama eski Türkçe’yi öğrenmek derken, biz de takılarak okuyoruz. Öyle değil. Gayet iyi yazıp öğrenmek gerekiyor. Böylece ana kaynaklara inmek ve İslam Medeniyetinde görülen bu aradaki kesintiyi dolduracak faaliyetler yapıp yeni bir Kültür ve Medeniyet yaratmak. Bu bir nevi İslam’ın Dirilişi olacaktır. Biz bugün yalnız kendimizi değil, Batı dünyasını da kurtarmak zorundayız. Ayağımızı nereden çekmiş isek her yer ihtilal içindedir arkadaşlar. Bakın Romanya, Yugoslavya, Bulgaristan, Yunanistan, İran, Fas, Irak, Tunus, Cezayir. Ayağımızı nereden çektik de huzur var? Bir ülke gösterin bize. Bunun için bir görevin, bir misyonun sahibiyiz. Türkiye’de gitti, her yerde gidecek(gitti?), Türkiye’de gelecek, her yerde gelecek. Eğer Türkiye’de gelirse, bizim aynı zamanda Batıyı da kurtarma yükünü üzerimize almamız lazım. Şimdi eğer biraz ufkumuzu genişletirsek, dünyanın bu durumu karşısında, çatırdayan bir Batı Medeniyeti, bu tarafta siyasi durumu kaynayan bir Vietnam, Ortadoğu, Avrupa kendi içinden kaynamakta. Rusya aynı şekilde. Biraz genişliğine düşünürsek, burada ben politika yapmak için söylemiyorum ama, bu ırkçı düşünen arkadaşların ne kadar basit düşündüğü ortaya çıkıyor değil mi? Yani ne kadar çocukça bir şey. Yahu kardeşim her ırkın üstünde Türk ırkı. Ne olacak Türk ırkı olsa. Sen bu probleme nasıl çözüm çaresi getireceksin? Biz İslam adına çözüm çaresi getiriyoruz. Siyasi, içtimai, hukuki, iktisadi, ahlaki görüşümüz var bizim. Peki siz ne getireceksiniz? Bu çocukça düşüncenin peşine takılmanın daha ne lüzumu var? Artık yeter canım. İkiyüz senedir takıldık. Irkçılık diye bir şey uydurdular. Halil Paşa (Enver Paşa’nın amcası) diyor: “Ziya Gökalp’i getirdik Diyarbakır’dan. İttihat ve Terakki’nin ideologu. Yahu o da bir şey bilmiyormuş. Bir taraftan gençleri yetiştiriyor, bir taraftan da kendini yetiştiriyordu.” Yeter artık bu Gökalp gibi Batı mukallidi yarı cahil insanların peşine düştüğümüz. Ve lüzumsuz yere şu sağ denilen cephe parçalanıyor. Yani her zaman diyoruz. Gelsinler tartışalım. Ne çözüm yolu getiriyorlar, ne çözüm yolu? Biz çözüm yolu getiriyoruz ve kendimizi değil Batı dünyasını da kurtarmak iddiasında olduğumuzu ileri sürüyoruz.

 

Evet benim söyleyeceğim bu kadar. Soracağınız bir şey varsa cevaplandırmaya çalışalım.

 

                                                                                                          Ali     BİRADEROĞLU                                          14.04.1973’tarihinde verilen seminerin bant çözümü

                                                                             

 

 

 

 

 

      

 

 

 

Giriş | Dosyalar

Bu sitenin son güncelleştirilme tarihi 08/11/06 13/01/09