Giriş GÜNCEL YAZARLAR Resim-Karikatür Büyük Doğu Arşivi

BAŞYAZI

KİTAP ELEŞTİRİLERİ

KÖŞE YAZILARI

SİYASET

BASINDAN SEÇMELER

TARİH

SANAT

FIKIH

BİZE ULAŞIN

                                    KARL MARKS’IN SOSYOLOJİ ANLAYIŞI

                                                                                                                  Ali BİRADEROĞLU

      Arkadaşlar,seminer konumuza Marks’ın felsefi kanaatleri veya ekonomik düşünceleri girmiyor.Konu çok geniş,ancak bir seminerin içine sığacak şekilde kısaca Marks’ın sosyolojik anlayışından bahsedeceğiz.Daha sonra Marks’ın sosyolojik anlayışının bugünkü sosyoloji ve bilim muvacehesindeki durumunu tesbit etmeğe çalışacağız.Problemi tam olarak ortaya koyabilmek için Marks’ın ailesini,içinde yaşadığı toplumu,tahsil durumunu ve Paris ve Londra’daki hayatını ele almak gerekir.Ama yine konu çok uzayacak.Onun için hayatını da çok kısa geçeceğim.

   Marks 1818 yılında Almanya’nın Triev kasabasında doğuyor.Annesi ve babası Yahudi’dir.Babası bulunduğu şehrin hakimi.1824 yılında bu Yahudi ailenin Hıristiyan olduğunu görüyoruz.Birçok yazar bu din değiştirmenin samimi mi,yoksa birtakım pratik gayelerle mi yapıldığı üzerine fikir birliğine varabilmiş değildir.Yani bir Yahudi zihniyeti ile,Hristiyan bir çevrede yaşamanın etkisiyle mi,yoksa samimiyetle mi yapıldığı üzerinde yazarların fikir birliği yoktur.Fakat bir din değiştirme söz konusudur.1824’de aile Hıristiyan olduğuna göre Marks’da bu Hristiyan aile içinde yetişmiş oluyor.Babası kültürlü bir adam.Marks babasının etkisi altında.Annesinin de Hıristiyan  olmasına rağmen hiçbir zaman Yahudi geleneklerinden tam olarak sıyrılmadığı söyleniyor.Bu tesirler üzerinde olarak Marks,yüksek tahsilini Berlin ve Bonn’da yapıyor,Felsefe doktorasını tamamlıyor.Daha sonra Paris’e gidiyor,gazeteciliğe başlıyor,oradan İngiltere’ye gidiyor.Londra’da Engels’le tanışıyor.Ve 1883 de Londra’da ölüyor.Gerçi birtakım eylemler ve bunların Marks üzerindeki etkileri var ama uzatmamak için onları geçiyorum.

   Marks’ın sosyolojik fikirlerine şöyle bir göz gezdirirsek;Sosyolojide birtakım olaylar birtakım etmenlerle-tesirlerle-açıklanmıştır.Mesela bazı sosyologlar,sosyal olayları,toplumsal olayları ferdi şuurla açıklarlar.Bazı sosyologlar vardır,toplumu organizmaya benzetirler.Bazıları da din,büyü,teknik gibi kavramlarla açıklarlar toplumu.Bazı sosyologlar da ekonomi ile açıklarlar,sosyal olayları.Ki sosyal olayları ekonomi ile açıklayan kimseler,ta ilkçağdan beri görülmektedir.Budha’yı da bu akıma katabiliriz.Marks’ın yaşadığı dönemden biraz önce yaşamış Schlözer vardır ki o da sosyal olayları tamamen ekonomik nedenlerle açıklamıştır.Buradan şu sonuca varmak istiyorum kısaca;demek ki sosyal olayların ekonomik nedenlerle açıklanması Marks’tan önce vardır.Sosyoloji tarihini bilmeyenler,bunun Marks’la ortaya çıktığını zannederler.Prof.Dr.Nurettin Şazi Kösemihal,Sosyoloji Tarihi isimli eserinde sosyal olayların ekonomi ile açıklanmasının Marks’tan önce üç dört yazar tarafından değil,yüzlerce yazar tarafından ortaya atıldığını söylemektedir.Demek ki buradan şöyle bir sonuca varabiliriz:Marks’ın  sosyoloji  anlayışı orijinal değildir.Yalnızca Marks tarafından iddia edilmemiş,Marks’tan önce birçok sosyolog tarafından dile getirilmiştir.

   Marks’ın sosyolojik düşüncelerine geçmeden,onun üzerindeki Hegel tesirinden bahsetmek istiyorum.Hegel’de büyük bir Alman filozofudur.(Hatırlarsanız Devlet seminerinde devlet anlayışından bahsetmiştim.) Hegel’i anlamadan Marks’ı anlamanın imkanı yoktur.Marks’ın yaşadığı dönemde Almanya’da genellikle bir Hegel akımı vardır.Yani bütün filozoflar ve gençler Hegel’in etkisi altındadır.(Kant-Alman İdealizmi-sonra Hegel).Marks’da gençliğinde koyu Hegel’cidir.Her adımında bunu görmek mümkündür.Marks’ın özgürlük anlayışında,devlet anlayışında,sosyolojik anlayışında Hegel tesirleri bariz olarak görülmektedir.Ve hiçbir zaman kendini bu tesirden kurtaramamıştır.

   Marks toplumsal olayları açıklarken şöyle diyor; “Uzun uzadıya yaptığım araştırmalar sonunda şu neticeye vardım;Toplumsal olayları yöneten,onlara yön veren,determine eden,tayin eden,belirleyen ana bir sebep vardır,bu da üretim araçlarının biçimi ve ekonomidir.Ve burada bir üst yapı-alt yapı ayırımı yapıyor.Alt yapı dediği üretim araçları ve bu üretim araçlarının belirlediği ekonomik durum oluyor.Üst yapı ise din,san’at,felsefe,ahlak gibi değerler oluyor.Demek ki Marks’a göre bir milletin dini yapısı,dini değerleri,felsefi kanaatleri ,ahlaki yapısı,sanat anlayışı neye göre değerlendirilmelidir?Yalnız ekonomik sebeplere göre belirlenmelidir.Kişilerin şuurunu oluşturan ekonomik nedenlerdir.Yani bir insan çiftçi gibi düşündüğü için çiftçi olmuyor,çiftçi olduğu için o türlü düşünüyor.Bilmiyorum konular biraz karışık mı?Veya şöyle düşünelim.Bir işçi.İşçinin şuuru nasıl belirleniyor?Marks diyor ki;İşçi o şekilde düşündüğü için işçi olmamıştır,işçi olduğu için o şekilde düşünmektedir.Demek ki kişilerin şuurunu belirleyen,onların değer yapısını meydana getiren,mensup oldukları sınıf oluyor.Bütün fertler buna göre düşünmektedirler  ve buna göre toplumlar da ekonomik alt yapıya göre belirlenmektedir.Burada altı çizilecek asıl nokta şudur;Marks diyor ki; “Üst yapıyı belirleyen ekonomik değerler,kişilerin tamamen iradeleri dışında oluşmaktadır.” Burası çok önemli bir nokta.Demek ki üst yapı veya alt yapı belirlenirken kişilerin hiçbir iradesi yok.Kişilerin iradesi dışında ekonomik alt yapı belirleniyor ve buna bağlı olarak ta üst yapı belirlenmektedir.Burada dikkatimizi çeken şudur ki ,bir kadercilik var Marks’ta,kişilerin iradesi dışında belirlenen.Bu bakımdan üzerinde duruyorum bu noktanın.

   Bir de Marks’ın sınıf nazariyesi var.Bunu da özetlersek Marks’ın sosyolojik anlayışını özetlemiş oluruz.Daha sonra kritiğini yapmaya çalışacağız.Marks özellikle sınıf problemini “Komünist Manifestosu”nda ele almıştır.Komünist Manifestosu Engels’le birlikte yazılmış bir eserdir.Manifesto şu şekilde başlıyor; “Günümüze kadar var olagelen bütün toplumların tarihi sınıf mücadeleleri tarihidir.Özgür yurttaş ve köle,patrisyen ve plep,derebeyi ve serf,Lonca ustası ve gündelikçi,tek kelime ile ezen ve ezilen her an birbirlerine karşı olmuşlar,kimi zaman alttan alta,kimi zaman açıktan açığa aralıksız bir kavgayı sürdürmüşlerdir.Bu kavga her seferinde ya toplumun tümü ile devrimci bir yeniden kuruluşa varması ile,ya da çarpışan sınıfların birlikte mahvolması ile sonuçlanmıştır.Sh-14”.Demek ki Marks’a göre insanlık tarihi,bir çatışmalar tarihinden ibarettir.İlkçağdan günümüze kadar böyle olagelmiştir. Başka bir eserinde Luther’in hareketi sırf Alman halkının Roma’ya başkaldırmasıdır,diyor,sırf ekmek için,sırf ekonomik nedenlerle olmuştur.Hani alt yapı üst yapıyı belirliyor ya,dünyadaki devrimlerin tek sebebi ekonomik nedenlerdir.Fakat hemen şunu da eklemek lazımdır ki insanlığın daha önceki dönemlerindeki sınıfla,bugünkü sınıf aynı değildir,bir değişme vardır.İşte Marks bunu şu şekilde ifade ediyor: “18.Asırda buhar makinesinin keşfiyle büyük sanayi kuruluyor,sanayi ilerlemeye başlıyor,büyük fabrikalar kuruluyor.Peki bu olaylar karşısında nasıl bir durum ortaya çıkıyor?Büyük sanayi ilerledikçe işçi sınıfı çoğalacak diyor Marks.Diğer tarafta da sermaye sahipleri azalacak,tamamen birbirine zıt bir gidiş olacak.Çünkü sermayeler tek elde toplanacak.Zenginler zenginledikçe daha fazla fabrikaya hakim olacak.Demek ki kapitalist sınıf gittikçe azalıyor.Diğer tarafta ise işçi sınıfı çoğalmaya başladı ve sanayinin ilerlemesi işçi sınıfını yalınlaştırmış,daha basite indirgemiştir.Dinsel dönemlerde derebeyi var,köle var,işçi var yani çok insan gurubu var.Halbuki büyük sanayi ilerledikçe bu sınıf farkı azalacak ve evren üzerinde iki sınıf kalacak bir kapitalist sınıf,bir proleter sınıf.Burjuva-proleter,diğer bir deyişle ezenlerle ezilenler meydana gelecek,ara sınıflar ortadan kalkacak diyor.Burada köylü sınıfı hakkında da “İşçi sınıfı bilincini alamamış köylü,patates çuvalından farksızdır.Köylü sınıfı da mecburen işçi sınıfına iltihak edecektir.Bu ortadaki sınıf kalkacaktır.”diyor Marks.

   Peki şimdi büyük sanayi kuruldu,birinci adımda işçiler çoğalmaya başladı,kapitalistler yani burjuva sınıfı azalmaya başladı ve sermaye tek ellerde toplandı.Daha sonra orta sınıflar tamamen ortadan kalktı.Kaç sınıf kaldı?İki sınıf,bir tarafta burjuva bir tarafta proleter.Bu ikinci adım.Üçüncü adımda ne olacak?Burjuva ve proleterlerin çarpışmasından proleter devrimi doğacak ve ezilen proleterler(işçiler) burjuvaları yenip ortadan kaldıracaklar.Peki bunun sonucunda ne meydana gelecek?Sınıfsız,ezilenlerin sömürülenlerin olmadığı,mutlak adaletin hakim olduğu bir dünya kurulacaktır.Peki sınıfsız,adaletsizliğin olmadığı,sömürünün bulunmadığı,ezilmenin, istismarın olmadığı bir toplumda devlete lüzum var mıdır?Yoktur,öyleyse proleter devrimin son aşamasında devlet ortadan kalkacaktır.Devletsiz,sınıfsız bir toplum oluşacaktır,diyor Marks.

   Marks’ın sosyolojik anlayışını bu şekilde özetledikten sonra bu anlayışın bugünkü bilim açısından yerinin ve değerinin ne olduğunu tesbite çalışacağım:

   Marks dedi ki,üst yapıyı alt yapı belirlemektedir.Bütün toplumsal olayların sebebi ekonomik nedenlerdir,üretim vasıtalarıdır.Şimdi burada dikkat ederseniz ekonomi değeri mutlaklaştırılmaktadır.Bütün toplumsal olayların sebebi ekonomi olursa,her şeyin sebebini ekonomiye bağlarsak ekonomiyi Tanrılaştırmış olmuyor muyuz?Herşeye Kadir-i Mutlak olarak ekonomiyi koyarsanız Tanrı’yı kaldırmış yerine ekonomiyi ikame etmiş oluyorsunuz.Burada dikkat ederseniz sosyoloji dili ile monist(tekçi) bir teori var.Yalnız bir değer kabul ediliyor.Diğer bütün değerlerin ona bağlı olduğu öne sürülüyor.Halbuki sosyoloji bugün monist teoriyi terk etmiştir.Sosyal değerler arasında karşılıklı bir korelasyon olduğu kabul edilmektedir bugün.Yani üst yapı alt yapıya etki eder.Alt yapı da üst yapıya.Fazla teferruata girmeden şunu belirtmek istiyorum;Marks,yalnız ekonomi, üst yapıyı belirler diyor.Üst yapının hiçbir tesiri olduğunu kabul etmiyor.Halbuki bugün iktisat tarihi incelenirse,kapitalist ekonominin doğmasında en önemli sebep Hıristiyanlık’tır.Hıristiyanlık üst yapıya ait bir değedir.O zaman ne oluyor,din olan üst yapı,alt yapı olan ekonomiyi belirliyor.Yani kapitalist ekonomiyi,ekonomik bir değeri din meydana getirmiş oluyor.Bunun dışında hiç taraf tutmadan İslam’ın yapısına bakarsak,İslamiyet,domuz etini yemeyi yasak etmiştir.Bir Müslüman Avrupa’da bir kasaba gittiğinde ilk olarak şu et kaç lira diye mi sorar,yoksa ne eti diye mi?Öyle değil mi?.Bu et ne etidir diyor kasaba.Kasap domuz eti derse o eti almıyor. Kasaptan bir kilo et almak ekonomik bir faaliyettir.Eğer Marks’ın dediği gibi her zaman alt yapı üst yapıyı belirlese idi kasaba giden kişinin etin cinsini sormaması gerekirdi.Etin fiyatını soracak kesesine hangisi uygunsa alacaktı.İşte burada ekonomik bir faaliyete bir din tesir ediyor,Marks’ın zannettiği gibi her zaman alt yapı üst yapıyı belirlemiyor.Bazen üst yapı alt yapıya tesir ediyor.İktisatçılar yaptıkları bir anket sonucunda şöyle bir sonuçla karşılaşıyorlar:Biliyorsunuz Hindistan nüfusu çok kalabalık bir ülke.Halk açlık içinde,kıtlık var,açlıktan ölenler var.Fakat bakıyorlar ki Hindistan sokaklarında inekler başıboş geziyor.Şimdi batı iktisatçısı bunu anlamaz.Bir tarafta açlıktan ölen insanlar var,bir tarafta başıboş gezen öküzler.Niçin bu insanlar o öküzü kesip yemiyorlar?Yaptıkları araştırma sonucunda Hint dininin öküzü kutsal saydığını ve kesip yenmesini yasakladığını öğreniyorlar.Ve Hint halkı bir üst yapı değeri olan dine bağlılığı nedeniyle öküzü kesip yemiyor,ama açlıktan ölebiliyor.Bilmem anlatabiliyor muyum espiriyi?Biz buradan şu sonucu çıkarıyoruz:İnsanlar yalnız mideden meydana gelmiş varlıklar değildir.Tarihin ilk dönemlerinde de bu var.Mesela bugünkü sosyolojinin tesbit ettiğine göre Klanlarda totem sayılan bir hayvan kutsal kabul ediliyor.Bir papağan,bir at,bir inek.Bunu kesmek,avlamak ve yemek yasaktır.Demek ki insanlığın ilk dönemlerinden beri ekonomik değerlerin dışında insanları yöneten birtakım değerler vardır.Öyleyse biz diyoruz ki, Marks’ın bu üst yapı alt yapı değeri, kabul edilebilecek bir teori değildir.Bugünkü sosyolojide birçok tenkidi yapılmıştır.Mesela Marks’a biz şunu sorabilirdik:Ekonomik sebep her şeyi hareket ettiren bir motorsa,acaba bu motoru işleten şey nedir?Yani bu motor nasıl çalışıyor,her şeyden bağımsız kendi başına çalışıyorsa –daha önce belirttiğim gibi- ekonomi Tanrı olmuyor mu burada?Şimdi siz dini,bir üst yapı değerini motor olarak ele alırsanız o motoru çalıştıran nedir?Tanrı iradesi değil mi?Allah’ın İradesi bu motoru çalıştırmaktadır.Yani bütün toplumu meydana getiren değerlerin dini değerlerle meydana geldiğini kabul edersek,dini değeri yürüten,bu motoru çalıştıran nedir?Bu anlayışa göre Allah’tır.Ama her şey ekonomik sebep olursa,bu ekonomiyi çalıştıran nedir?Yine burada gördüğünüz gibi ekonomik sebep Tanrı yerine konuyor.(Bilhassa Marks’tan bahsederken Tanrı diyorum Allah demiyorum Batılının anlayışını vurgulamak için.) Kısa kesmek için atlamak istiyorum ama önemli bir mesele olduğu için şunu da söyleyeyim:Marks dedi ki ,bütün toplumsal olaylar ekonomi etmeni ile meydana geliyor.Buna göre savaşın sebebi nedir?Ekonomidir.Barışın sebebi de ekonomidir.Açlığın sebebi ekonomi,köleliğin sebebi ekonomi,kölelikten kurtulmanın sebebi ekonomi.Burada şöyle bir sonuç ortaya çıkıyor:Biz savaşa (a) dersek,barış (a olmayan) dır.Açlığa (a) dersek,tokluk (a olmayan)dır.Marks’a göre (a) nın sebebi de barış oluyor,(a)olmayanın da sebebi barış oluyor.Ve tamamen birbirinin zıddı olan her şeyin sebebi ekonomi oluyor.E be birader bu nasıl bir sebeptir ki hem (a) yı hem (a olmayanı) meydana getiriyor.Haydi yalnız açlığı ekonomik sebepler meydana getirse bunu anlarız.Yalnız ahlaksızlığı ekonomik sebepler belirlese onu da anlarız.Ama Marks’a sorarsanız,hem ahlaklı olmanın sebebi hem de ahlaksızlığın sebebi ekonomidir.Bu nasıl bir sebeptir ki birbirine zıt olan sonuçları doğuruyor.Ki bu da mantık bakımından saçma,abes bir şeydir.

   Şimdi sınıf çatışması konusuna sosyolojik açıdan nasıl bakabiliriz sorusuna gelebiliriz.

   Marks bize dedi ki:Burjuva-proleter çatışmasından sınıfsız bir toplum doğacak.Dikkat ederseniz Marks burada gelecek hakkında bir önerme ileri sürüyor.Bunu da bilimsel görüş olarak ifade ediyor.Nitekim “Das Kapital”de der ki;Bu eserde benim gayem toplumun tabi olduğu kanunları tespit etmektir.Benim görevim budur.Bu noktayı çok iyi anlamak lazım.Yani ortaya bir şey koymuyorum diyor.Şöyle düşünelim,bir adam  Erciyes’in tepesine çıkmış eline dürbünü almış,Kayseri’den gelen otomobili takip ediyor.Bak diyor otomobil Hisarcık’a geldi,şimdi Kıranardı’na çıkıyor.Yani dürbünle bakan adamın otomobile herhangi bir tesiri yok.Sadece otomobilin gelişini takip ediyor.Yani olan bir şeyi tesbit ediyor.E ,o adama inanmaz mısınız?Hiçbir kişisel kanaatini araya sokmuyor.İşte Marks’ın tavrı budur.Eline dürbünü almış,benim katkım yok bu olaylara,olaylar kendiliğinde oluyor,ben ilim yapıyorum,diyor.Bu ilmi gözlükle bakarsak –hani Marksizm’in bir adı da bilimsel sosyalizm-toplum sonunda bu aşamalardan geçecek ve sınıfsız bir toplum kurulacaktır.Ben burada Marksizm’i bir tarafa bırakarak acaba ilim adına gelecek hakkında kesin bir hüküm verilebilir mi?Veya gelecek hakkında verilecek hüküm ne derece ilmi olabilir?Başka bir deyişle bilimsel sosyalizm ne derece bilimseldir?diye soruyorum.Şimdi burada bir basamak atlayarak sosyolojinin buna hakkı olup olmadığını geçiyorum.Çünkü hemen şunu kabul ederiz ki,pozitif bilimler;fizik,kimya ,biyoloji,sosyolojiden daha gerçektir.Gerçeğe daha yakındır.Ben daha da ileri giderek şu soruyu soruyorum:Acaba fizik,kimya,biyoloji gibi ilimler gelecek hakkında kesin hüküm verebilirler mi?Fizik verebilir mi?Bunu soruyorum.Fizik kanunları ne derece kesindir?Buna göz attıktan sonra sosyolojinin gelecek hakkında hüküm vermeye hakkı olup olmadığına geçeceğim.Müspet bilimlerin dayandığı temel prensip bildiğiniz gibi ‘Determinizm’dir.(Kozalite prensibi).Bunu nasıl tanımlayabiliriz?Belirli olaylar, belirli şartlar altında belirli sonuçlar doğurur.Bir (a) olayı meydana geldi,bu zorunlu olarak bir (b) olayını meydana getirir.Basit bir fizik kanunu.Yere bırakılan cisimler düşer.Yere bırakmak (a) olayı,bunun sonucunda neyi beklerim? (b)olayını,yani düşmeyi.Bugün fizik der ki;Yere bırakılan bütün cisimler düşer!Ve mesela 50 sene sonra yere bırakılan cisimler de düşecektir!

Ben ,sosyolojiyi bir tarafa bırakarak acaba bunu demeğe fiziğin hakkı var mıdır?diye sorduktan sonra sosyolojinin verdiği hükümlerin bilimsel olup olmadığına geçeceğim.Şimdi burada Georges Gurvitch “Sosyal Determinizm ve İnsan Hürlüğü” adlı kitabının birinci sayfasında şöyle diyor:Determinizm(Kozalite prensibi) hakkında,hatta bugün fizik bile hücre çekirdeği ile ilgili buluşların ve kuvantum teorilerinin tesiri ile mikrofizik alanında her türlü determinizmi bıraktığı,makrofizik alanında da ancak ihtimaller hesabını kabul ettiği halde çeyrek yüzyıldan beri kesin bilimleri sarsan bu determinizm krizini kavramakta sosyologlar hala hiçbir hareket göstermiş değillerdir.Heisenberg,Von Neumann,Born bilimsel determinizmin bırakılması fikrini ilana kadar işi ileri götürmüşlerdir.Demek ki kuantum fiziği ve mikrofiziğin bulunuşu ile bu konularda ilerleme sonucu fizikte dahi determinizm prensibi terkedilmiştir bugün.İlimse budur ilim arkadaşlar.Hani nurlu ufuklar,ilim,bilim,mürşit,hurşit filan bunlar hep palavradır.Bugün fizik dahi kesin sonuçlar veremiyor bize.Yani işi gürültüye getirmeyelim,görüyorsunuz ki fizik alanında dahi determinizm yoktur.Ve bunu felsefede ilk tenkid eden Hume’dur.İngiliz filozofu David Hume diyor ki; “Bizde bir nedensellik tasavvuru var,fakat bu tasavvuru kendisine geri gönderebileceğimiz bir nedensellik izlenimi yoktur.O halde nasıl böyle bir tasavvur bizde meydana gelebiliyor?Olaylara baktığımız zaman gördüğümüz sadece mesela bir (a)olayını bir (b) olayının izlemesidir.Bu izleme birçok kez tekrarlanır ve bizde bir alışkanlık duygusu doğar.Ne zaman bir (a) olayı görsek,buradan hemen  (b) olayını hatırlarız.Çünkü bizde bir çağrışım meydana gelmiştir.O Halde kozalite prensibi aslında bir çağrışım ilişkisidir.Subjektif bir ilişkidir.Sanki biz olaylar arasında böyle zorunlu bir ilişki varmış sanırız.Ama biz bunu yaparken tasavvurlarımız arasındaki bir ilgiyi,olaylar arasındaki zorunlu bir ilgi olarak düşünemeyiz.Buna sadece inanabiliriz,yani (a) olayını (b)olayının izlediğine inanabiliriz.”

   Hidrojenle Oksijenin birleşmesi nedir? (a) olayı.Kozalite prensibine göre belirli sebepler belirli sonuçlar doğuracaktır.Hidrojenle Oksijenin birleşmesi neyi doğuracaktır?Suyu.D.Hume diyor ki;biz bunu ispat imkanından mahrumuz.Kozalite prensibi olmasa ilim olmaz.Alışkanlıklarımızdan ötürü ne zaman bir (a)olayı görsek (b)olayını hatırlarız.Alışkanlıkla ilmin ilgisi var mı?Rica ederim düşünelim;Şimdi benim dedem yere bir cisim bırakmış,düşmüş,ninem bırakmış,düşmüş,babam bırakmış,düşmüş,ben bırakmışım,düşmüş ve ben bu alışkanlıkla ne demişim:Yere bırakılan cisimler düşer!

   Kozalite prensibine eski dilde ‘illiyet’ deniyor,uydurma Türkçe’de ‘nedensellik ilkesi’ deniyor.David Hume kozalite prensibinin kesin olmadığını anlatmak için şöyle bir örnek veriyor:Biyoloji tesbiti bir ilimdir,kozalite prensibine dayanan deneysel bir ilimdir.Bize kesin bir bilgi veriyor.Öyle değil mi?Maymundan geldiğimiz palavrasının ilmi olduğunu iddia eder!

Hume diyor ki,Biyolojide bir önerme var,kuğu kuşu beyazdır.Kuğu kuşunu diğer hayvanlardan ayıran birtakım özellikler vardır.Gaga yapısı,boyun,gövde,ayak yapısı,iç organları gibi.Avusturalya’da öyle bir kuğu kuşu bulunuyor ki ,kuğu kuşunun bütün biyolojik özelliklerini taşımasına rağmen rengi siyah.Bu andan itibaren kuğu kuşu beyazdır önermesi yanlış oluyor.O Zaman biz diyoruz ki –gneosoloji (bilgi teorisi) de çok geniştir bu bahisler- yere bırakılan cisimler düşer hükmü yanlıştır!Yani ilmi değildir.Ne diyebiliriz;Şimdiye kadar yere bırakılan cisimler düşmüştür.İlmi olan bu kadardır.Ne biliyorsunuz 10 yıl sonra bir cisim bulunacaktır,cismin bütün özelliklerini taşıyacak ama yere bırakılınca düşmeyecektir.Bunun aksini iddia edebilir misiniz.?Hatta Henri Poincare daha enteresan şeyler söylüyor.Belki bizden milyonlarca sene uzakta bir gezegen vardır,20 sene sonra dünyaya yaklaşacaktır,dünyanın cazibesini değiştirecektir.Dolayısıyla yere bırakılan cisimler düşer hükmü yanlış olacaktır.Belki cisimler yukarı çekilecektir.Eğer ilimse ilim bu işte.Aksini ispat edebilir misiniz?Bana bir yıldızın gelmeyeceğini garanti edebilir misiniz?Hani dini inançlar palavra idi,hayale dayanıyordu!Eğer determinizmi mutlak olarak kabul edersek,o hayale dayanmıyor mu sanki?

   Kozalite prensibine kesin olarak inanamıyoruz,fizik sahada,teknik sahada hatta matematik sahada dahi inanamıyoruz.Şimdiye kadar üçgenin iç açıları toplamı 180 derece idi. Bir üçgenin iç açılarının toplamını veren teorem Eukleides, Riemann ya da Lobaçevski uzaylarında göz önüne alınmış olmasına göre farklıdır. Eukleides uzayında: "Bir üçgenin iç açılarının toplamı 180 derecedir"; Riemann uzayında: "Bir üçgenin iç açılarının toplamı 180 dereceden büyüktür"; Lobaçevski uzayında ise: "Bir üçgenin iç açılarının toplamı 180 dereceden küçüktür". Keza, Eukleides uzayında: "Bir geodeziğin (doğrunun) dışındaki bir noktadan bu geodeziğe (doğruya) bir ve ancak bir paralel çizilebilir"; Riemann uzayında: "Bir geodeziğin dışındaki bir noktadan bu geodeziğe hiçbir paralel çizilemez"; Lobaçevski uzayında ise: "Bir geodeziğin dışındaki bir noktadan bu geodeziğe sonsuz adet paralel çizilebilir". Matematiğin mutlak bilgiye dayanmadığını savunan Imre Lakatos'un verdiği bir örnek vardır. Bu, "Euler İlişkisi" olarak bilinir. Matematiksel cisimlerin, yüzey sayısı (Y), kenar sayısı (N) ve köşe sayısı (K) arasındaki ilişkinin, Y+K=N+2 olduğunu kanıtlamak için yüz yıldan fazla zaman gerekti. Ancak, bu bağıntı düz yüzeyli geometrik cisimler için geçerliydi. Eğrisel yüzeyler için yapılan çalışmalar, önerilen kuramlar ortaya çıkmaya devam etti. Ve her zaman bu teorilerin boşlukları bulunarak gelişmesi süregeldi. Lakatos'a göre, matematikteki hiçbir tarif ve delil sonsuza kadar mutlak değildir ve yeniden ele alınıp düzeltilmesi olayından kurtulamaz. Bir başka örnek de Eukleides geometrisindeki iki nokta arasındaki en kısa uzaklığın doğru olduğu tezidir. Bu bir gerçekliktir. Ancak, bu iki nokta düzlemsel bir alan üzerinde ise "doğrudur". Paris’ten kalkan bir uçak İstanbul'a giderken eğer en kısa mesafeyi izleyecek olursa doğrusal bir yol üzerinden seyahat ederdi. Fakat bu uçak bir eğri çizerek yol alır. Çünkü dünya dönmektedir. Eukleides geometrisine dayanarak ifade ettiğimiz koordinat çizgisi, eğrisel bir geometri tanımlamasında geçersiz kalmaktadır. Yani, "doğru", "gerçeklik" gibi olgular rölatiftir.İlimse bu ilim.Gazete malumatını,lise kitaplarını bir tarafa bırakalım.Yalnız burada şunu da söylemeden geçemeyeceğim.Felsefede kozalite prensibi ilk kez İngiliz filozofu David Hume tarafından tenkid edilmiştir.Sonradan elime bazı kitaplar geçti maalesef  üniversitede bulamadık,hocalara soramadık göremedik bunları,ingilizcem iyi değildir,lugat yardımıyla okuduğum kitapta İslami filozofi bahsinde İngiliz filozofu diyor ki;Kozalite prensibi ilk defa 12.Asırda İmam-ı Gazali tarafından tenkid edilmiştir.David Hume18.Asır.Ondan 6 asır önce İmam-ı Gazali Hazretleri tarafından tenkid edilmiştir!Prof.Hilmi Ziya Ülken İslam Felsefesi adlı kitabında da buna işaret ediliyor.Türkçe literatürde bu konuda hangi esere rastladınız?Bunu da belirtmekte fayda görüyorum.

   Konu dışı olmasına rağmen şunu da belirteyim ki İmam-ı Gazali Hazretleri’nin eserleri yalnızca abdestin sünnetleri,farzlarına ait konuları içermiyor demek ki.Bergsona,Kant’a,Paskal’a ve Descartes’a tesirinden bahsediliyor.Ama biz yalnız onun abdestle ilgili veya ‘Eyyühel veled-Oğlum babana itaat et ,filan gibi söylediklerini değerlendiriyoruz.Neyse bu bahs-i diger.

   Şimdi dedik ki kozalite prensibi fizik sahada dahi bize kesin bilgi vermemektedir.Soruyorum size eğer fizik bile bize kesin bilgi veremezse,bugün fizikteki kesin bilgiler dahi belirli ihtimaller dahilinde doğru ise,sosyal bilgiler nasıl kesin olabilir?Sosyologlar aydınlanma dönemi sonunda,fizikteki ilerlemeler sonunda,fizik metodu kendilerine örnek olarak alıyorlar.Sosyologlar fizik metodlara göre sosyal kanunlar bulmak istiyorlar.Yine Georges Gurvitch diyor ki; “19 uncu yüzyılın sosyologları fiziği ne nispette kendilerine örnek alırlarsa o nispette sosyal realiteye kesin bir determinizm tatbik etmeye eğilirler.Bunlar sosyolojiyi bilimsel kılmak için 100 yıla yakın zamandan beri sosyolojide kanun arama peşindedirler.-Sosyoloji okuyan arkadaşlar herhalde sosyoloji kanunları okuyorlar.Halbuki sosyoloji kanun aramakta!Nerede sosyoloji kanunu!-Ama tartışmasız bir tanesini bile bulabilmiş değildirler.”

   Bana bir sosyoloji kanunu söyleyin ki kesin olsun.Nerede o sosyoloji kanunu?

   Bu noktada fiziğin sahasına giren madde ile,sosyolojinin sahasına giren insan ve toplumu kısaca gözden geçirelim.Madde hareketsizdir,madde şuursuzdur,madde cansızdır,değil mi?

Hiçbir iradesi yoktur maddenin.Ve bu şuursuz,iradesiz olan maddede biz kesin bilgiler elde edemezsek,bir akla,bir ruha,bir irade özgürlüğüne sahip olan insan ve insanın meydana getirdiği insan toplumları üzerinde, her an atılımlar içinde bulunan insan toplumu üzerinde kesin kanunlar tespit edebilir miyiz?Daha biz maddeye sahip olamamışız,bir şuura sahip insana nasıl sahip olacağız.Burada Bergson’un şuur nazariyesi falan var,onları geçiyoruz.Yine Gurvitch kitabının yedinci sayfasında şöyle diyor: “Toplumun kaderi de tıpkı insanınki gibi bir zaman önceden kestirilemez.”Fakat bazı sosyologlar gelecek hakkında birtakım varsayımlar ortaya koyuyor,böylece kaçınılmaz,mukadder hiç olmazsa zorunlu bir gelişmeden haber vermeye çalışan,herhangi bir sosyolojik iddianın ne kadar yanlış ve bilim dışı bir şey olacağı tahmin edilebilir.

   Demek ki gelecek hakkında birtakım varsayımlar ortaya koyan sosyoloji teorileri bilim dışıdır.Bunlar yargılarını ileri sürdükleri sözde bilimsel ifadelerle peçeleyerek,halkı bilerek veya bilmeyerek kandırmaya çalışmışlardır.Marks her türlü mülkiyetin kalkacağı,sınıfsız bir toplumun geleceğinden bahsederken toplumların değer yargılarını önceden kestirmiş,en gelişmiş safhaları gibi göstermiştir.Determinizm hakkında söyleyeceklerimiz burada bitiyor.Şöylece özetlersek;Sosyoloji ilim adına gelecek hakkında hüküm veremez.Gelecek hakkında verilen hükümler ilim dışıdır.

   Şimdi buradan Marks’ın ileri sürdüğü düşüncelere geçiyoruz.Marks dedi ki,ben sadece gözlemciyim,ilim adamıyım,olanı tesbit ediyorum,toplum gelecekte böyle olacak,sınıfsız bir toplum kurulacaktır.Halbuki determinizm fizik ve sosyal sahada geçerli değilse Marks’ın bu düşüncesi ilmi değildir.Buradan şu sonuca varıyoruz:Bilimsel sosyalizm bilimsel değildir.Bilimsel sosyalizm bilimsel değilse Marks’ın iddialarına sosyolojide kehanet diyoruz.Marks bir falcıdır.Birçok sosyoloji kitaplarında falcı sosyologlar arasında zikredilir Marks.Gürcü Bacı gibi oturup Avrupa toplumunun belirli bir devresindeki gelişmeyi izleyerek toplumun geleceği hakkında kehanette bulunmuştur.Ama falcı diye gelip geçmeyelim.Bazen iyi falcılar da oluyor.Mesela bu yıl hangi takımın şampiyon olacağını biliyor.Acaba Marks’ın falcılığı nasıldır?Bir sosyolog olarak kabul etmediğimize göre onun falcılığına göz atalım.Prof.N.Şazi Kösemihal Sosyoloji Tarihi isimli kitabında aynen şöyle diyor: “Kısaca bugün Marks ve Engels’in düşünceleri bir sosyologu değil de daha çok metafiziği ilgilendirir.”Demek ki sosyolog olarak kabul edemiyoruz Marks’ı,falcılığına göz atınca da gerçekten kötü bir falcı olarak görüyoruz onu.Çünkü ileri sürdüğü iddiaların hiçbiri gerçekleşmemiştir.Madde bir:Marks diyordu ki; “Sanayi ilerledikçe bir tarafta işçi sınıfı ortaya çıkacak,bir tarafta kapitalist sınıf ve bunların çarpışmasından bir proleter ihtilali doğacaktır.” İlk ihtilal Rusya’da oldu Ekim1917 de.O tarihte Rusya’yı araştırın.İşçi sınıfı diye bir şey yoktur.Rusya o dönemde tarım toplumuydu.Çarlık Rusya’sının işçi sınıfı yoktu.İhtilal orada çıkıyor.Halbuki o dönemde sanayi ülkeleri İngiltere,Almanya,Amerika ve Fransa’dır.Niçin ihtilal bu ülkelerde çıkmıyor?Hatta Marks ihtilalin İngiltere’de çıkacağını ve bunu da kendi gözüyle göreceğini iddia etmiştir.Yani Rusya hakkında çok kötümserdir.Nitekim  “Komünist Manifesto”sunun 10.sayfasında; “Avrupa gericiliğinin son yedek gücü Rusya’dır.”diyor.Ve ihtilal orada oluyor demek ki Marks burada yanılmıştır.Kehanetlerinin birisi de Büyük sanayinin gelişmesi ile işçi sınıfının çoğalacağı ve orta sınıfın da işçi olacağıdır.Sosyolojide ekonomik devirler;parazit ekonomi devri,tarım devri,küçük sanayi devri,büyük sanayi devri olmak üzere dört devreye ayrılır.Marks da kehanetlerini bunlara göre yapmıştır.Avrupa’nın belirli bir dönemindeki gelişmeyi göz önüne alarak böyle bir iddia ortaya atmıştır.Halbuki İkinci Dünya Savaşından sonra Kompitür dediğimiz bilgisayarların keşfi ile yeni bir sanayi dönemi başlamıştır.Büyük sanayi çağını açan yeni bir sanayi devri ki biz buna otomasyon diyoruz.Kısaca bilgisayar dönemi diyelim.İlmi bakımdan yanlış olabilir ama anlaşılması için.Ve bu otomasyon sonucunda bilgisayarların sanayide kullanılması nasıl bir sonuç meydana getirmiştir,şimdi ona bakalım.

Yani Marks’ın kehanette bulunduğu gibi işçi sınıfı fazlalaşıyor mu?Bunun için sosyolog veya iktisatçı olmaya gerek yok.Bir ülke sanayileştikçe işçi adedi artar değil mi?Mesela bizde işçi her yıl artıyor.Şuraya bir fabrika kurulsa işçi 2000 adet fazlalaşacak.Marks haklıdır burada.Gittikçe işçi fazlalaşıyor dünyada.İşte biz buraya bir nokta koyuyoruz.Acaba haklı mı?

Marks şurada haklıdır;bir ülke iktisadi ve sanayi gelişmesinin belirli bir devresinde işçi sınıfı gittikçe fazlalaşıyor.Ama o devletin sanayisi ilerleyip bilgisayarlar sanayide kullanılmaya başlanınca nasıl bir sonuç ortaya çıkıyor?Amerika’da birtakım istatistikler yapılıyor,Ford fabrikalarında 117 işçinin gördüğü bir işi,bilgisayarların sanayide kullanılmasından sonra 25 işçi görmeye başlamıştır.90 işçi azaldı demektir bu.Bazı yerlerde 39 kişinin gördüğü işi 9 kişi yapmaktadır.30 kişi işçi değildir artık.Yuvarlak hesap otomasyondan önce bir milyon işçinin yaptığı işi otomasyondan sonra 200 000 işçi yapmaktadır.800 000 işçi ne oldu?Azaldı.Ve büroda çalışan orta tabakada –ki Marks bunlar ortadan kalkacaktır diyordu- yüzde 52 artış olduğunu görüyoruz.Bu rakamlar Prof.Orhan Tuna’nın “Otomasyon” isimli kitabında vardır.

   İktisatta sanayi işçisine mavi yaka tabir ediliyor,büro memuruna beyaz yaka deniyor.Yapılan istatistiklere göre Amerika’da 1947 yılında 3 mavi yakaya 1 beyaz yaka düşmektedir.Yani yüzbin büro işçisi  varsa üçyüz bin fabrika işçisi vardır.İkinci Cihan Harbi’nden sonra otomasyon ilerliyor,1957 yılında 2 mavi yakaya 1 beyaz yaka düşüyor.1968 yılında 1 mavi yakaya 1 beyaz yaka,1978 yılında –otomasyon bu şekilde ilerlerse-1 mavi yakaya 2 beyaz yaka düşecek.Bu istatistikler neyi gösterdi?Bakın 3,2,1,1 gidiyor,gittikçe işçi sınıfı azalıyor.Demek ki Marks kötü bir falcı,yani kahin bile değil.Bütün kehanetleri yanlış çıkmıştır.Belki aklınıza gelecek aktüel bir mevzu ama;Alman sanayisi bu kadar ileri,niçin Almanya bizden işçi istiyor?Cevabı gayet basit.İstatistiklere göre Rusya dahil tüm Avrupa’daki bilgisayar sayısı Amerika’daki sayıya ulaşamamaktadır.Demek ki Almanlar bugün bizden işçi istiyorsa sanayilerinin geri olması nedeniyle istemektedirler.İstatistiklere göre Almanya’da otomasyon bu şekilde ilerlerse 1975 yılında artık işçi istemeyeceklerdir.

   Dedik ki Marks’ın düşünceleri sosyolojiyi değil,metafiziği ilgilendiriyor.Mantık bize şu suali soracaktır;Marks bir kahin dediniz,hatta iyi bir kahin değil,sosyologda değil,e be birader bugün dünya üzerinde milyonlarca kişi Marks’ın peşinden gitmekte.Marks’ın fikirleri bir ihtilal yapmıştır,bu fikirler bugün Rusya ve Çin’de hakim.Neredeyse memleketimizde de hakim duruma geliyor!Bunun sebebi nedir?Belki de sebebini bulursak,çaresi de ortaya çıkacak.Şahsi kanaatimiz değil sosyoloji gözü ile diyoruz ki –Size çok tuhaf gelecek ama- bir dindir Marksizm,din.Hemen itiraz edeceksiniz Marks’ın kendisi dinsiz,nasıl din olur?Evet Marksizm bir dindir.Şöyle ki;Marksizm’in bir peygamberi vardır.Bir sahte peygamber,bu Marks’dır.Bir sahte kitabı vardır.Bu Das Kapital’dir.Bir cenneti vardır,sonunda geleceğini vaat ettiği,ezilmenin,sömürünün olmadığı bir dünya cenneti.Bir cehennemi vardır.Marksim’e inanmayanların mahvedileceği son proleter devrimi.Ve bugün Marksizm bir din olarak benimsenmektedir.Bu konuda çok kaynaklar vardır,mesela Felsefe Doçenti Hüseyin Batuhan Felsefe Arkivi Dergisinin 13 sayfasında şöyle diyor; “Tarih Marks’ı yalanlamış olduğu halde fikirlerinin komünizma denen güçlü bir ideolojinin,hatta dünyalık bir dinin doğuşuna yol açmış olması dikkate değer.Aynı derginin 98.sayfasında Marks’a bir dünyalık peygamberdir,diyor. Marks’ın fikirleri kendisinden çok önceleri söylenmiştir.Niçin onlar tesir etmiyor da bu tesir ediyor.Mesela Thorstein Veblen diye bir sosyolog Marks’ın söylediklerinin benzerini söylemiştir.Bugün Veblen’i kim tanıyor?Buradan şöyle bir sonuç çıktı Veblen ilmi olarak söylemiştir.Demiştir ki benim tahminim budur,dünya şöyle bir aşamadan geçecektir.Ama Marks böyle demiyor,tamamen bilimsel bir havada kehanetini ilim gibi yutturuyor.Bundan ötürü fikirleri fazla tesir gösteriyor.

   Marks’ı bir sahte peygamber ve Marksizm de bir dindir dedik.Meseleyi biraz aktüel planda ele alırsak bugün hiçbir Marksist,Marksizm’i bir sosyal ya da  iktisadi bir fikir olarak benimsememektedir.Bugün şu Marksizm uğruna ölenlerden hiçbiri Marksizm’i bilmemektedir.Hegel bilinmeden Marks bilinmez -ki Hegel’i anlamak çok zordur-.Demek ki bu ölenler bunu bir din olarak benimsiyor.Bugüne kadar felsefi kanaat uğruna ölmüş kaç kişi gösterebilirsiniz?Bir Bruno’yu ,bir Sokrates’i ,bir Campanella’yı sayarsınız.Ama din uğruna ölmüş çok insan vardır. Rusya’da yüzbinlerce insan öldü komünizm uğruna.Komünizm felsefesi uğruna ölmedi,komünizm dini uğruna öldü bunlar.Şimdi buradan şöyle bir sonuç çıkarıyoruz:Bugün dünya gençliği,bahusus Türk gençliği ruhundaki din ihtiyacı doyurulmadığı için komünist olmaktadır.Biz bu ihtiyaca cevap veremiyoruz.Çünkü İslamiyeti Hıristiyanlık haline getirmişiz.Yüzlerce yıldır İslamiyet’i kapitalizmin bekçisi haline getirmişiz.Birçoklarınca bugün İslamiyet’le kapitalizm eş anlamda kullanılmaktadır.Biz Müslümanlar servet bekçiliği yapmışız.Haksız servetin de sömürücülüğün de müdafaacısı olmuşuz.Ve bu şekilde takdim edilen bir din Türk gençliğini tatmin etmemiş.Eğer İslamiyet yobazların anlattığı gibiyse biz de Müslüman değiliz.Bizi de tatmin etmiyor o türlü din inancı.

Biz İslamiyet’i olduğu gibi anlatamamışız hiç kimseye.Konu dışı olmasına rağmen küçük bir misal vereyim;İlk defa Türkiye’de deniz,göl ve nehir kıyılarının ammeye ait olmasını kim ileri sürdü?Marksist’ler! Halbuki bu hüküm dünyada ilk defa İslam Hukuku’nda konmuştur.Prof.Cahit Tanyol yazmıştır bunu; “Deniz,göl ve nehir kıyıları ammenindir,şahıs tapulayamaz.Hükmü ilk defa İslam Hukuku’nda ortaya konmuştur.” dedi.Niçin bu İslam Hukuku’nun prensibini komünistlerden evvel onlara söyleyemedik?Ondan sonra çocuklar komünist oldu diye bar bar bağırıyoruz.Tabii olacaktır.Eğer İslamiyet bugün bize anlatılan gibi olsaydı herkes komünist olacaktı.Niçin bir faiz yasağının hikmeti anlatılmadı.Aklı sıra Marksist öğretmenlerden biriyle konuşuyoruz,sen bir anlat bakalım bana sen ne istiyorsun dedim.Bana Ali Bey,banka faizlerinin haddi insin,halk sömürülüyor dedi.Faizin haddi mi insin?-yüzde20 den,yüzde 2 ye inecekmiş- E kardeşim benim düzenim olsa tümünü kaldıracağım.Bak ben senden daha inkılapçıyım,dedim.Ve tabiatıyla karşınızdaki boynunu büküyor,çünkü anlatılmamış bunlara.Öyleyse bugün biz eğer Marksizm’le mücadele etmek istiyorsak-daha doğrusu bizden büyükler 200 seneden beri,Tanzimat’tan beri Batı ,Batı diye bu milleti batıranlar-komünizm’le mücadele ne sosyal kurumlarla olur,ne toprak reformuyla olur,ne de vergi reformuyla.Şimdi aklıma geldi Dostoyevski diyor ki ;Sosyalizm dinsel bir sorundur.Öyleyse İslamiyet olduğu gibi ortaya konmalıdır.Bize anlatıldığı gibi değil de gerçek yönüyle;Siyasi,içtimai,hukuki prensipleriyle ortaya konulmalıdır.Ama bunlar tatbik edilir veya edilmez ayrı şey.Çünkü tatbikini istemek anayasaya aykırıdır.Hiç değilse ilmi olarak ortaya konulmalı ve bu gençlere anlatılmalıdır.Benim söyleyeceklerim bu kadar,sorularınız varsa cevaplamaya çalışayım.

 

                                                  30 Nisan 1972                   Ali BİRADEROĞLU

 

    Not:

   (Deniz gezmiş ve arkadaşlarının idamından bir hafta öce verilmiş seminerin bant çözümü)

 

 

 

 

 

 

 

Giriş | Yeni Sayfa 54

Bu sitenin son güncelleştirilme tarihi 22/06/06 13/01/09