Giriş GÜNCEL YAZARLAR Resim-Karikatür Büyük Doğu Arşivi

BAŞYAZI

KİTAP ELEŞTİRİLERİ

KÖŞE YAZILARI

SİYASET

BASINDAN SEÇMELER

TARİH

SANAT

FIKIH

BİZE ULAŞIN

BİR PIRILTI- BİNBİR IŞIK  

                                   Necip Fazıl KISAKÜREK

Hazreti Ömer sokaktan geçmekte... Kadının biri oğluna seslendi:

- Oğlum, savuş oradan, Halife geçiyor! Başka bir kadın, deminkine hitab etti:

- Ay, bu adam dün sadece Ömer'di; şimdi Halife mi oldu?

Hazreti Ömer, tebessüm ve sükûnet, tatlılık ve yumuşaklık içinde, ikinci kadına yaklaştı:

- Size teşekkür ederim, eski hâlimi hatırıma getirdiniz!

Böyleyken, nasıl oldu da Doğu, İslâm dairesinin Doğu'su, dalkavuklarla doldu? Nasıl oldu da, (Emr- ü ferman hazret-i menlehü’l emrindir) diye gerçek mânasından kaydırılmış bir damga peydahlandı? Nasıl oldu da, (Tıflı) tipi sarayların baş eşyası hâline geldi?.. Ve sonra... Ve sonra, Doğuda doğup da gerçek Doğuyu batırmak isteyenler arasında dalkavukluktan başka hak ve hakikat ölçüsü kalmadı?

Gece... Halkın selâmeti için sokaklarda dolaşan Hazreti Ömer... Evin birinde bir gürültü; mübalâğalı ve şüpheli bir gürültü...

Halife, dama çıkıp bir delikten evin içine göz attı: Evin sahibi, karısıyla karşı karşıya geçmiş şarap içiyor; ve her sarhoşun korkunç vaziyetine düşmüş bulunuyor, Adalet heykeli Ömer, öfkeyle haykırdı. Evin sahibi, sesin sahibini hemen tanıdı ve karşılık verdi:

- Ya Ömer, ben bir günah işledim; sen de bir kaç suç!.. Allah, Kitabında tecessüsü yasak etti; ve "evlere kapılarından giriniz ve izin alınız!" emrini verdi. Sense evin damına çıktın; sonra, karımı, senin gözlerine mahsus olmayan haliyle gördün!

Ve Halife, halifeler halifesi, yaptığı haksızlıktan Allah'a istiğfar etti.

Böyleyken, nasıl oldu da, Şeriat adına asırlarca ev basıldı; nazarlar, tanıdıklarının gömleğindeki lekeleri saymaktan başka bir şey düşünmezcesine hainleşti; ve sonra ve en sonra?.. Ve en sonra, her nev'iyle kepazelik, bütün nazarlar önünde cemiyetin sokak, meydan, umumî manzara ziyneti hâline geldi?..

Bir gün Hazreti Ömer, bir camiye girdi, içeride birkaç kişi, başbaşa vermiş pineklemekte... Mü'minlerin emiri sordu:

- Siz kimsiniz? Cevap verdiler:

- Biz, "Mütevekkilleriz"; tevekkül sahibleriyiz.

- Hayır, siz "Müteekkillersiniz"; hazır yiyicilersiniz!

Buyurun cemiyete!

Yeryüzünde bundan daha güzel hangi levha var?

Böyleyken, nasıl oldu da asırlar boyunca müslümanlık, dünya vazife ve borçlarını en titiz ve keskin emirlerle kadrolaştırdığı halde, ona lâyık olmayanların elinde miskinlik yatağı gibi gösterildi?

Ve!.. Ve müslümanlığın altınla kapladığı Doğu, Batı'ya bir baştan öbür başa tembellik ve işsizlik balçığıyla dolu göründü?

Ezelden ebede kadar her gün, bir gün evvelki dünün ve bir gün sonraki yarının Peygamberi, en büyük âşık ve en sadık dostunu Hazreti Ebu Bekir'de bulmuştu.

Hazreti Ebu Bekir, mü'minlerin reisliğini omuzlarında taşıdığı devrede Yezid'i, ordu başında Şam'a gönderirken şöyle öğüt verdi:

- Ey Yezid! Senin akraban ve yakınların var. Onları başkalarına tercih ederek bazı işlere ve mevkilere kayırabilirsin. Senin adına en çok korktuğum nokta, bu... Allah'ın Resulü, salât ve selâm ona olsun, dedi ki: "Müslümanların işinden bir işi üzerine alıp o işe iltimasla birini kayıran, Allah'ın lanetine uğrar; Allah ondan bir mazeret veya fidye kabul etmez, hattâ onu cehenneme atar..."

Böyleyken; şahsî ve nefsanî hırs zoruyla mükâfatlandırma temayülünü gerçek liyakat ölçüsüne tercih etmek diye tarif edebileceğimiz iltimas nasıl oldu da bütün Şark dünyasını sardı? Ve bu hal, İslâmîyetin kalplerdeki saffeti buğulanır buğulanmaz başladı; ve her kabahati o saffetin öz hakikatinde sanan çığırlarda ise, insanların hava almak ihtiyacı kadar tabiîleştirildi, umumîleştirildi, alenîleştirildi...

Ebu Kahafe'nin oğlu Abdullah'ın, ahiret yolunda vasiyeti... Son ânın bittiği, son ânın arkasından ilk ânın başladığı noktadaki vasiyeti... Küfürdekinin imana, kötülüktekinin iyiliğe geldiği ve yalancının doğruyu söylemeye başladığı noktadaki vasiyeti...

Şu:

-Rahman ve Rahim olan Allah’ın ismiyle… Hattab oğlu Ömer'i kendime halef seçiyorum. Ona itaat ediniz! Bununla, Allah'a ve Peygambere, dinime, nefsime ve size, doğruluk ve iyilik murad ettim. O, adaleti yerine getirirse ne alâ!.. Kendisinden beklediğim, umduğum da bu... Başka bir yol takip ederse, kişi işlediğini kazanır. Benim bütün gayem hayır... Gaibi bilemem. Zulmedenler nelere uğrayacaklarını görürler. Allah'ın rahmeti üzerinize olsun..

İşte; son deminde, Hazreti Ebubekir'in hazreti Osman'a yazdığı ahitname...

Böyleyken; bir mislini ne tarihin bildiği, ne de insanoğlunun hayâl edebildiği bu saffet, ulviyet ve hakîkat ruhunu, müslüman olduklarını sananlar nasıl kaybediverdiler? Ve!.. Ve onların mücadelecileri nasıl olup da bulamadılar, gösteremediler ve ters yoldan gittiler?

Mezhep sahibi İmamı Âzam Ebu Hanife Hazretleri ölümüne takaddüm eden uzun seneler boyunca, belki 30 belki 40 sene, yatsı abdestiyle, sabah namazına çıktı; yani 30 sene uyumadı. 30 sene, gecelerini, ibadetle, okumakla, düşünmekle, istiğrakla geçirdi. Bakın, Ebu Hanife hazretleri ömrünün 30 yıllık bu devresine nasıl girdi?..

Henüz yarı gecelerini uykusuz geçirdiği günlerde, bir gün sokakta giderken, uzakta iki adamın şöyle konuştuğunu duydu:

- Bak, Ebu Hanife geliyor! İşte bu, bütün gecelerini ibadet ve istiğrakla geçiren zattır!

- Ne diyorsun; demek ki, meşhur Ebu Hanife, bu! Ebu Hanife, içi ıstırap ve meraret dolu, evine geldi;

bir köşeye çekildi ve Allah'ına yalvardı:

- Yarabbi; ben, mâlik olmadığım faziletlerle övülmekten sana sığınırım! Belki bu da senin bana bir ihtarın!.. Bugünden başlayarak bütün gecelerimi uykusuz geçirecek ve hikmetlerini düşünmeğe ve incelemeğe hasredeceğim!

Ve ondan sonra, 30 sene uyumadı; yani yolda gördüğü herhangi bir adam onu bütün geceleri boyunca uyumuyor sandığı ve böyle ilân ettiği için...

Böyleyken?.. Böyleyken ne oldu da insanlar, mâlik oldukları faziletler şöyle dursun, yalnız malik olmadıkları faziletlerle yâdedilmek arzusundan başka kanun tanımadılar?

Evet; saffet ve hakikat yatağı kalplere ilk fesat mikroplarının üşüştüğü hengâmede, Küfe valisi Ebu Musa-ül-Eş'ârî, mescitte halka şöyle hitap ediyordu:

- Resuller Resulü, bizi daima fesattan kaçındırdı. Bugünse, fesat, başımızın üstünde kanat çırpıyor. Bize yakışan, fesada karışmamak, ondan uzak durmaktır. Böyle zamanlarda, uyuyanlar uyanıklardan, oturanlar ayaktakilerden, ayaktakiler atlarına binenlerden, atlarına binenler atlarını mahmuzlayanlardan daha hayırlıdır. Kılıçlar kına ve mızraklar bir tarafa!.. Mazlum olanları himaye edin ve fesat dininceye kadar böyle kalın!

Böyleyken... İhtiras ve nefsanîliklerimizin canavar ağzına gem olarak yukarıdaki dikkat ve teenni ruhundan başka hiçbir şeye ihtiyaç olmadığı halde, Hazreti Muaviye'yi takip eden devirden başlayarak, ekseriyetle din adına fesat ve bozgunculuk hareketlerinden başka hiç bir şey düşünülemedi. Eğer bu ruh, aziz miraslar içinde aziz bir miras gibi muhafaza edilebilseydi, İslâm dünyası bugün hiçbir şeyden mahrum olmayacaktı.

Hazreti Ömer, İslâm ordusu ve toplulukları için korkunç bir âfet halini almaya başlayan veba mıntıkasına gitmek, vaziyeti gözleriyle görmek, alınacak tedbirleri bizzat incelemek istedi. Yolda kendisini Ebu Ubeyde karşıladı. Konuştular. Bazıları Halifeden, geri dönmesini, mü'minlerin emîri sıfatıyla kendisini daha fazla tehlikeye atmakta haklı olamayacağını söylediler. Müminlerin emîri düşündü, geriye dönmeyi doğru buldu ve atına bindi. O anda Ebu Ubeyde'nin gür sesi çınladı:

- Ya Ömer! Allah'ın kaderinden mi kaçıyorsun?

Mü'minlerin emîri, atının dizginlerini topladı, başını Ebu Ubeyde'ye çevirdi ve en tatlı vakar içinde fısıldadı:

- Evet; Allah'ın takdirinden, Allah'ın kazasına sığınmaya gidiyorum!

Böyleyken... Yeryüzünde kader ve tedbir sırrı üzerinde İslâmî hikmet bakımından bundan güzel hiçbir söz söylenememişken, nasıl oldu da Doğu âlemi, asırlar boyunca kaderi ve kadere tevekkülü, miskinlik ve tedbirsizlik saiki diye anladı?

Hazreti Ömer'in reisliği zamanında, İslâm orduları başbuğlarından Hazreti Halid, bir şaire, 10.000 dirhem tutarında bir caize verdi. Hazreti Ömer, emri altındakilerin selâmeti adına, kedilerin ayak seslerini bile kaydeden kulak hassasiyetinin ürperdiğini duydu:

- Bu parayı kendi kesenden verdinse seni israfla, müslümanların "Beytülmal"inden verdinse emanete hiyanetle suçlandırıyorum! Her iki takdirde de azledilmen icabeder!

Hazreti Halid, azlinden sonra, askerlerden ibaret bir topluluğa şu sözleri söyledi:

- Müminlerin emîri, beni, Suriye'deki orduların başbuğluğuna tâyin ettikten ve oraları fethettirdikten sonra azletti!

Bir asker haykırdı:

- Başbuğ! Dilini tut! Böyle sözler bir ihtilâl çıkarabilir!

Halid şu cevabı verdi:

- Evet! Fakat Ömer yaşadıkça kimse buna cesaret edemez!

Halid Medine'ye döndüğü zaman Hazreti Ömer'le görüştü. Haksızlığa uğradığını, verdiği caizeyi kendi payına düşmüş ganimetten ayırdığını; ayrıca, 60.000 dirhemden fazla değeri olan bütün malını hazineye bırakmaya hazır olduğunu söyledi. Hemen Hazreti Halid'in malı mülkü hesap edildi, fazla çıkan 20.000 dirhem derhal yatırıldı. Ve Hazreti Ömer, bir taraftan Halid'e, onu çok sevdiğini ve ona hakkiyle saygı duyduğunu bildirirken, bir taraftan da memurlarına, Halid'i kötü bir hareketinden, yahut ondan hoşnud olmadığından değil, sadece halkın ona ifratla teveccüh göstermesinden ve onu her şeyin yapıcısı telâkki etmesinden azlettiğini ilân etti ve dedi:

- Yalnız başına hiç kimse, her şeyi ve her muvaffakiyeti nefsinde toplamaya kaadir değildir!..

Böyleyken!.. Niçin böyle olduk?..

Hazreti Ömer devri... İslâm orduları murahhası Maaz, Bizans ordusuna gönderiliyor. Maaz, düşman karargâhına vardı. Sırmalı, işlemeli, püsküllü, kordonlu bir çadır.. Her tarafta, Maaz'ı hürmetle bekleyenlerin serpiştirdiği şatafatlı eşya... Maaz Hazretlerine, üstünde oturması için ipekten bir halı gösterdiler:

- Fukaranın hakkını ve kanını sömürerek dokunmuş bir halıya oturamam!

- Fakat biz size hürmet göstermiş olmak için bu halının üzerinde oturmanızı rica ediyoruz!

- Sizin hürmetinizi ifade eden şeylere kıymet veremeyeceğim! Eğer yere oturmak yalnız kölelere göre bir işse, biliniz ki, Allah'ın benden daha âciz bir kölesi yoktur!

Bizanslılarda hayret, dehşet, ibret:

- Müslümanlar arasında acaba sizden daha yükseği var mı?

- Bana Müslümanların en fenası olmamak yeter! Ve Maaz, Bizanslılara niçin Murahhas istediklerini sordu.

Dediler ki:

- Niçin bizim üzerimize geldiniz? Habeşistan size daha yakın değil miydi? İranlıların başında bir kadın var... Bizimse başımızda öyle bir hükümdar var ki, cihana hâkim... Nüfusumuz, gökteki yıldızlar, çöldeki kumlar gibi hesapsız.

Maaz Hazretleri de dedi ki:

- Siz, mallarınızı ve canlarınızı elinde tutan bir hükümdarla iftihar ediyorsunuz. Bizim reisimizdeyse hiç kimseye karşı üstünlük hakkı mevcut değil... Zinaya düşecek olursa, en âdi bir kimse gibi cezasını bulur. Hırsızlık ederse herkesin uğrayacağına uğrar. Perdeler arkasında oturmaz; ve kendisini bizden üstün bilmez. Herkesin sahip olduğundan fazla da malı yoktur.

Böyleyken... Sonra öyle ve böyle olunabilir miydi?

Hazreti Ömer'in, memurlarına bir hitabesinden bir parça:

- Sizi, saltanat sürmeniz, insanlara tahakküm ve tekebbür göstermeniz için bu işlere kayırmadım. Siz, doğru yolda rehber olacak ve herkesi kendinize uyduracaksınız. Öyleyse Müslümanların haklarını yerine getiriniz! Müslümanlara fena muamele etmeyiniz ki, küçüklüğe düşmesinler; Müslümanları lüzumsuz yere pohpohlamayınız ki, şımarmasınlar!.. Kapılarınızı onların yüzlerine kapamayınız! Sonra kuvvetlileri, Kuvvetsizlerini yer. Kendinizi onlardan üstün tutmayınız! Sonra zulüm alır yürür.

Halifeler halifesinin her memuru, iş başına geçirileceği zaman, reisinin huzurunda bir takım taahhütlere girerdi. Kapısında lüzumsuz maiyet kullanmamaya, kapısını müracaat sahiplerine daima açık bulundurmaya, süslü püslü, ipekli sırmalı kılıklara bürünmemeye vesaire... Ve her memur, işbaşına geçirilmeden evvel bütün varını yoğunu hükümete kaydettirir, bu kayıtlar dikkatle muhafaza edilir, ileride bu memur birdenbire ve umulmadık tarzda zenginleşiverince hakikat kolayca anlaşılırdı.

Böyleyken?.. Böyle başlamışken, öyle devam etmek ve şöyle bitirmek?..

Hazreti Ömer, Suriye seyahatinden dönerken, çölde, uzaklarda, tek başına bir çadır gördü. Atını o istikamete yürüttü, çadırın yanına geldi. Çadırda, ihtiyar bir kadın... Kim olduğu, çölde böyle tek başına ne yaptığı, nasıl yaşadığı meçhul...

Allah Resulünün büyük dostu ve Halifesi, kadına sordu:

- Ömer hakkında ne fikirdesin?

- Allah Ömer'in belâsını versin! Bütün reisliği boyunca elime hiçbir şey geçmedi.

Hazreti Ömer gülümsedi:

- Fakat Ömer ne yapsın? Sen böyle uzak ve herkesten ayrı bir yerde yaşarken, Ömer seni nasıl bulsun?

Kadın, yine haykırdı:

- Beni bulamayacak olduktan sonra, devletin başına niçin geçti?

Ve bu muazzam karşılık önünde, Hazreti Ömer, ondan daha bin kere muazzam bir tavırla ağladı.

Böyleyken!.. Evet, bütün tarih boyunca, çöllerde kaybolmuş meçhul ihtiyar kadın derecesinde, devlet reisine düşen vazifeyi kavrayabilmiş tek teb'a göstermeğe imkân yokken... Çöllerde kaybolmuş meçhul ihtiyar kadın, Müslümanlık irfanının en değersiz ferde kadar nasıl sindirilmiş olduğunun heykeliyken... Ve adalet, hak, vazife heykeli Ömer, bu en mantıksız sözün içindeki mantık üstü hakkı bütün dehşetiyle anlayıp gözyaşlarını tutamamışken... Nasıl oldu da, asırlar boyunca, ülkemizde, elimizin ve gözümüzün uzanmadığı yerleri değil, burnumuzun dibini bile ihmâl ettiren ve en sonra utanmadan ve sıkılmadan kabahati İslâmlıkta gösteren bir miskinlik ve mesuliyetsizlik ruhuna düştük?

Biri, Hazreti Ömer'i dâva etti. Dâva edilen Hazreti Ömer'dir; mücessem adalet ve hakkaniyet...

Hazreti Ömer, hâkimin karşısına çıktı. Hâkimde, gayet tabiî olarak halifeler halifesine karşı bir hürmet tavrı...

Hazreti Ömer, parmağını hâkime uzattı:

- İşte, tarafsız olmamanın ilk alâmeti, bu gösterdiğiniz hürmettir!

Davacının iddialarında hiçbir delil yoktu. Halifeye yemin teklif etti. Hâkim de davacıdan, Hazreti Ömer gibi bir şahsiyete karşı böyle bir yemin isteğinde bulunmamasını, yemin teklifini geri almasını istedi.

Hazreti Ömer hâkime:

- Gözünde, hak ve tevzii noktasından, insanların en âdisiyle Ömer birbirine müsavi olmazsa, sen hiç bir vakit hâkimlik mevkiine lâyık olamazsın!..

Böyleyken?..

Bir toplantı.. Hazreti Ömer hitabede... Konuşuyor... Buraların ve ötelerin en ince hikmetleri üzerine konuşuyor. Ve kelâm denilen ilâhî nimet, nimetlerin en büyüğü, hazreti Ömer'in dilinde, ruh tarlasının kana kana içtiği bir yağmur gibi, cömert, cömert boşanıyor.

Dinleyenlerden biri bağırdı:

- Ya Ömer! Allah'tan kork!

Ömer, hiç cevap vermeksizin bahsine devam ediyor. Fakat adamda bu ısrar, sanki hastalık halinde... Ömer'in iki üç cümlesinde bir, bastırıyor:

- Ya Ömer! Allah'tan kork!

Ve bu, hep böyle devam ediyor. Nihayet başka biri dayanamıyor ve bu şahsa hitap ediyor:

- İhtarınızı boyuna tekrar ediyorsunuz. Artık yetişmez mi dersiniz?

Muhteşem Büyük, cevap veriyor:

- Bırakınız, istediğini söylesin... Onlar, diledikleri gibi ihtarlarda bulunmazlarsa bir faydaları kalmaz. Biz de onları susturacak olursak hakkımızı aşmış oluruz.

Böyleyken?..

Hazreti Ömer, görünüşte iyi ve rahat yaşayan insanlara neyle meşgul olduklarını sorar ve uğraşacak bir işi olmadığını söyleyenlere şu cevabı verirdi:

- Yazık; nazarımda bütün itibarınızı kaybettiniz! Ve ilâve ederdi:

- Herhangi bir işle meşgul olmak, oturmaktan veya dilenmekten hayırlıdır.

Böyleyken? İslâmın iş ve (parazit)lik hakkındaki ölçüsü buyken?..

Hazreti Ömer, Medine'ye bir kaç mil mesafede bir yere gidiyor. Uzaklarda, hüngür hüngür ağlayan üç çocukla çevrili bir kadın görüyor. Kadın, bir tencereyi karıştırmakta, bir şeyler pişirmektedir. İnsanlar hakkındaki "Büyük" tabirinden çok daha büyük Hazreti Ömer, kadına çocukların niçin ağladığını soruyor. Çünkü anaları, onlara iki günden beri yemek verememiştir; çaresi kalmayınca da tencereye su koyarak un kaynatıyormuş gibi taklit yapmaktan ve böylece çocukları oyalamaktan gayri elinden birşey gelmez olmuştur. Hazreti Ömer, hemen Medine'ye gidiyor; taşıyabileceği kadar un, yağ, hurma alarak bunları sırtına vuruyor ve aynı yere dönüyor. Halifeyi arkasından takip eden kölesi yalvarıyor:

- Müsaade et de ben taşıyayım.

- Hayır! Kıyamet günü benim yüküme ortak olacak değilsin!..

Hazreti Ömer, kadının yanına geliyor. Gıdaları teslim ediyor. Kadının neş'e ve saadetten uçuşunu mahzun gözlerle seyrediyor. Ateşin yakılmasını bizzat üzerine alıyor. Yemek bittikten ve çocuklar, artık gözleri kuru, oynamaya başladıktan sonra, anaları ellerini açıp da gönlünün içinden şu çığlığı koparıyor:

- Allah sana mükâfatını versin! Ömer'in oturduğu makama sen lâyıksın, o değil!...

Ve Hazreti Ömer, Ömer'in kendisi olduğunu söylemeden, inci gibi gözyaşlarıyla süslü gözler ve gözlerinde gölge gölge düşüncelerle Medine'ye dönüyor.

Böyleyken? Evet, ey bütün insanlık, böyleyken?..

Hazreti Ömer'in Ebu Musa-ül Eş'arî'ye gönderdiği nâmeden:

"Kaza, adaletin icrası, muhkem bir farzdır; ve herkesçe uyulacak bir sünnettir. Senin karşında, meclisinde ve adalet huzurunda birbirine müsavi olmayacak hiç kimse bulunmasın... Zayıflar, adaletten ümitsizliğe düşmesin; kuvvetliler, senden, taraflılık ummasın... İddia eden, isbat etmeğe mecburdur. İnkâr eden yemine davet olunur. Sulh, caiz ve makbuldür. Elverir ki, haram olan bir şeyi helâl gösteren, yahut bir helâli haram kılan bir sulh olmasın. Bu şartlar altında, hükümleri her zaman inceden inceye ele almak ve daima hakka dönmekte serbest bulunmak güzeldir. Kitap ve Sünnette bulamadığın noktalar üzerinde, idrâk ve vicdanına başvur. Birbirine benzeyen ve uyan şeylere dikkat et!.. Ve aralarında bir kıyas yap! Bir kimse, delil göstermek isterse ona zaman ve imkân bağışla!.. Verilen zaman içinde beklediğin delilleri getirirse hakkını ver; yoksa dâvasını düşür!.. Her müslüman, adalet ehliyetinin bütününe maliktir. Tek, yalan yere şahitlikten, vesayet ve veraset işlerinde suiistimalden ve buna benzer işlerden mahkûm olmuş bulunmasın."

Böyleyken? İslâm hukuku, hakkın tâ kendisiyken? Selim akıl, bütün zaman boyunca nereye başvurmuşsa şu hakikatlerden başka bir şey bulamamış ve nereye başvursa bulamayacakken?

İranlılarla Müslümanların cenginde, İran Şehinşahı, Çin Hakanından yardım istemişti. Çinlilerin sözde semavî hükümdarı, İslâm ordusunun ruhu hakkında bazı tahkiklere girişti; onların kırılmaz azmini, bükülmez iradesini anladı ve Şehinşaha şu haberi gönderdi:

- Müslümanlarla boy ölçüşmek semeresiz bir iştir. Ve bu muharebelerden birinde bir İranlı kumandan cenk sahnesinden kaçmaya mecbur olmuştu. Fakat İranlı başbuğ tarafından yakalanarak mahkeme huzuruna sürülmek istendi. İranlı kumandan başbuğuna şöyle cevap verdi:

Okunu istedi, aldı, adalelerini sünger gibi şişiren \ bir kuvvetle gerdi, biraz ilerdeki bir taşa nişan alarak attı, taş parça parça oldu ve sanık kumandan bu manzarayı takdirle seyredenler arasındaki başbuğuna dönüp haykırdı:

- İşte benim bu elim, bu kuvvetim ve bu ok Müslümanlara tesir etmediğine göre, bunun mânası, Allah'ın onlarla beraber olduğudur; ve öyleyse onlarla harbetmekte ümit olmadığıdır!..

Böyleyken?.. İslâmın, İslâm olmayanlara karşı dış görünüşü böyleyken?.. Bu dış görünüşün içini ve dışını kimlerin ve nasıl lekelediği başlıca meseleyken?..

Hazreti Ömer, nur yatağı Medine'nin bir caddesinden geçerken, kalabalıklar içinden herhangi bir adam bağırdı:

- Ya Ömer'!.. Memurlarının hareket tarzını çerçeveleyen bir kaç kanun ve ölçü koyduğun için, yarın Allah'ın gazabından kurtulacağını umuyor musun? Haberin var mı ki, Mısır'daki âmirlerden Ayyad bin Ganem ipekli elbiseler giymekte ve kapısında nöbetçiler kullanmaktadır?..

Hazreti Ömer, Hemen Mısır'a bir memurunu gönderdi ve ona Ayyad'ı ne şekilde bulursa öylece alıp getirmesini emretti. Memur, Mısır'a varınca, gerçekten Ayyad'ı ipekli elbiseler içinde ve muhafızlar arasında buldu. Onu öylece alıp Medine'ye götürdü. Hazreti Ömer, Ayyad'ı görür görmez, sırtındaki ipekli elbisesini çıkarttırdı, ona kıldan örülmüş sert bir aba gösterdi ve onu bundan böyle çölde bir sürü koyun gütmekle vazifelendirdi. Ayyad'ın bu vazifeyi ölümden daha ağır bulduğunu görünce de Şu cevabı verdi:

- Niçin bu işi kendine lâyık görmüyorsun? Baban, bir çoban olduğu için kendisine "Ganem" adını almadı mı?

Ayyad, artık ölünceye kadar doğruluktan ve uygunluktan ayrılmadı.

Böyleyken?..

Devrindeki meşhur kıtlık içinde, Hazreti Ömer, et, balık, yağ gibi şeylerden hiçbirini yemedi ve daima şöyle dua etti:

- Rabbim, benim günahlarım yüzünden Muhammed Ümmetini mahvetme...

Ve Eşlem, şu sözüyle, Hazreti Ömer'in kıtlık zamanında çektiği çileyi gösteriyor:

- Eğer kıtlığın tesiri hafiflememiş olsaydı, Ömer, yoksulların halinden duyduğu teessürle mutlaka ölürdü.

Böyleyken?

Hazreti Ömer hutbede... Topluluğa sordu:

- Eğer kötü yola düşecek olursam, nefsanî ihtiraslar içinde boğulup gidersem bana ne yaparsınız?

Biri ayağa kalktı:

- Seni kılıcımızla doğrulturuz! Reisler reisi, bu adamı denedi:

- Bu sözü benim hakkımda mı söylüyorsun? Benim hakkımda böyle bir söz söylemeğe nasıl cür'et edebiliyorsun?

Adam, sadece gerçek ve hâlis Müslüman, cevap verdi:

- Evet, bu sözleri senin hakkında söylüyorum!

O zaman, mukaddes emânetin, devlet reisi heyeti içinde en büyük koruyucusu, derin, namütenahi derin ve ılık gözlerini yükseklere kaldırdı:

- Hakka şükürler olsun ki, eğer yanlış ve kötü yola sapacak olursam, bu milletin içinde beni kılıçla doğrultacak insanlar vardır.

Böyleyken?..

İşte Hazreti Ömer zamanında Müslümanların Müslüman olmayan tebaasına tatbik edilen ölçü:

Bir şehrin fethinde imzalanan muahededen bir madde:

"İhtiyarlar çalışamıyacak hale gelir, bir kazaya uğrar, yahut mallarını kaybederler de yardıma muhtaç vaziyete düşerlerse, cizyeden affedilirler; ve Müslümanların memleketlerinde kaldıkları kadar onların yardımı altına girerler. Fakat başka bir memlekete hicret edecek olurlarsa, Müslümanlardan yardım borcu kalkar..."

Hazreti Ömer, bir gün, sadaka isteyen bir ihtiyara rastladı. Bir zımmî, Müslümanların idaresi altında Müslümanlık dışı bir tebaa...

Sordu:

- Niçin dileniyorsun? Cevap aldı:

- Cizye verdim. Bütün malım mülküm gitti... Cizye verecek hiçbir kazanca malik değilim.

Hazreti Ömer, ihtiyarı peşine taktı; Müslüman cemaatının hazinesine, "Beytülmal"e götürdü, ona bir tahsisat bağladı; sonra etrafına dönüp hitap etti:

- Genç, verimli ve kuvvetliyken bunların çalışmalarından faydalanıp, ihtiyarladıkları zaman onları sokağa atmak hakkına malik değiliz!

Böyleyken?

1300 sene evvel, Hazreti Ebubekir'in, İslâm ordusuna emri:

"Hıyanet yok, gadretmek yok! Tecâvüz etmek yok! Kimsenin uzuvlarını kesmek, işkence etmek yok!.. Çocukları, ihtiyarları, kadınları öldürmek yok!.. Hurma ağaçlarını kesip yakmak yok; yemiş veren ağaçlara dokunmak yok! Koyun, inek, deve gibi hayvanları gıdadan başka bir gayeyle kesmek yok! Yolda rastlayacağınız manastırlarına çekilmiş insanlara ilişmek yok!!."

Asker topluluklarına, on bin sene sonraki medeniyetlerin bile daha üstününü telkin edemeyeceği bu nizam ve gaye ruhu, İslâmın tâ içinden doğarken? Böyleyken?

Irak'ın fethinden sonra bir çok İslâm büyüğü, Müslüman olmayan kadınlarla evlendi. Hazreti Ömer, yüksek dereceli arkadaşlarından birine bir mektup yollayarak bu vaziyetten hiç hoşlanmadığını bildirdi.

Yüksek dereceli dostu, ondan sordu:

- Bu mütalâa sadece şahsî midir, yoksa dinî bir esasa mı bağlıdır?

Hazreti Ömer:

- Sadece şahsî bir mütalâa!.. Cevabını verdi ve:

- Dinî esasların yasak ettiği bir şey olmasa da, imanla pırıldayan bir kalbe yakışmayacak bir iş!..

Diye fikir yürütmedi...

Ve hemen, dinin mutlak kanunlarından başka hiç kimseye baş eğmemek hürriyetinin ne kadar Müslümanlığa ait bir haslet olduğu hikmetini canlandıran şu harikulâde karşılığı aldı:

- Senin şahsî mütalâalarınla hareket etmek için kendimizde bir zaruret duymuyoruz!

Böyleyken?

Allah'ın, bütün yeryüzünü ayaklarının altına, bütün gökyüzünü de başının üstüne çekip kendisine topyekûn bağışladığı peygamberler peygamberinin:

"- Ebubekir benden ve ben Ebubekir’denim ve Ebu-bekir dünyada ve ahirette kardeşimdir."

Buyurduğu büyük insan... Hazreti Ebubekir...

Hazreti Ebubekir mü'minlerin başına geçince, Üsâme'nin kumandasındaki İslâm ordusuna, Şam'a doğru yürüyüş emrini verdi. Ordu, kumandanıyla beraber, peygamberler peygamberinin emriyle hazırlanmıştı. Üsâme, Allah Resulünün irtihalinden sonra, birden bire Medine'yi bırakmanın doğru olmadığı, İslâm düşmanlarının bu vaziyetten faydalanarak belki bir teşebbüse girişmeleri ihtimali bulunduğu üzerinde bir fikir yürüttü.

Hazreti Ebubekir'se Üsâme'nin bu fikrini bildiren Hazreti Ömer'e şöyle dedi:

- Üzerime, köpekler, kurtlar saldıracak olsa, yine Üsâme'yi gönderirim! Allah Resulünün emri budur! Tek başıma kalacak olsam, yine Üsâme'yi gönderirim!

Bundan sonra, genç Üsâme'nin kumandanlıktan değiştirilmesini isteyenlere de:

- Peygamber tarafından tâyin edilenin azlini benden mi istiyorsunuz?

Cevabını veren Hazreti Ebubekir, ordunun hareketi günü Üsâme'nin karargâhına kadar giderek orduyu uğurladı. Üsâme ile arkadaşları, geyik bacaklı arab atları üzerinde yol alırken, Devlet Reisi, yaya gidiyordu. Üsâme atından indi, onu Devlet reisine takdim etmek istedi. Kabul eden olmadı... Etraftan koşuşup İslâm topluluğunun en yüksek başına, teker teker atlarını vermek istediler. Yine kabul eden olmadı... Hazreti Ebubekir, yalnız şu karşılığı verdi:

- Bırakın; ayaklarım, bir saat boyunca olsun, Allah yolunda tozlansın!..

Biraz evvel İslâm ordusu kumandanının, gençliğini ve asâletsizliğini bahane ederek değiştirilmesini isteyenler, bu levha karşısında, bağlı oldukları imanın her istikameti kuşatan bütünlüğünü bir kere daha anladılar.

Böyleyken?

Hazreti Ebubekir hastadır. Hazreti Ayşe'nin rivayetine göre soğuk havada yıkanmış ve kendisini üşütmüştür. Fakat onun zaten gayet nahif ve narin olan bedenini en çok sarsan, ruhundaki ayrılık yarasıdır. Kâinatın Fahrinden ayrı düşmüş olmak yarası...

Hastalık gittikçe arttı ve Hazreti Ebubekir imamet vazifesini Hazreti Ömer'e bıraktı. Demek ki kendi yerine Hazreti Ömer'i namzet gösteriyordu... Nitekim bu arada sahabîlerin büyüklerinden biriyle şöyle görüştü:

- Ömer hakkında ne fikirdesin?

- Bana, benden daha iyi bilmediğin bir şey sormuyorsun!

- Öyle olsun, sen ne düşündüğünü söyle!

- Ömer, kendisi hakkındaki kanaatinden daha iyidir!

Bir başka Sahabîden de şu karşılığı aldı:

- Ömer'in içi dışından daha iyidir. Aramızda onun bir eşi yoktur!

Bir başkasının cevabı:

- Senden sonra ondan daha iyisi olamaz! Fakat bir Sahabî itiraz etti:

- Allah, sana, Ömer'i niçin seçtin derse ne cevap vereceksin? Ömer'in bize gösterdiği şiddeti görmüyor musun?

Hazreti Ebubekir, sadakat ve bağlılık heykeli, yatağındaydı. Teessürle haykırdı:

- Beni örtünüz! Örttüler. İtiraz edene baktı:

- Beni Allah'ın adına dayanarak korkutmak mı istiyorsunuz? Ben, Allah'ıma kavuştuğum zaman şu cevabı vereceğim: "Rabbim, kullarının işini, aralarında en hayırlı olana bıraktım." Siz de herkese bunu böyle anlatın!..

Böyleyken?

İslâmda mutlak kudsîyet yalnız Allah'a mahsustur. Hiçbir maddî vasıtaya, bu inceliği bozacak bir hürmet ve kudsîyet izafesi mümkün değildir.

Bir gün Hazreti Ömer "Hacer-ül Esved"in karşısında durdu ve sırf bu inceliği belirtmek için şöyle dedi:

- Biliyorum ki, bir taş parçasının elinden ne bir zarar gelebilir, ne de bir fayda!

Resuller Resulünün, cihad için, altında arkadaşlarından biy'at aldığı meşhur ağaç da, sonraları fazla bir hürmet görmeğe başlayınca derhal Hazreti Ömer tarafından kestiriliverdi.

Ve yine bir gün Hazreti Ömer, herkesin belli başlı bir mescide fazla şitap göstermesi vesilesiyle şöyle dedi:

- İsrail oğullarının helak ve izmihlallerine sebep peygamberlerine ait hatıraları mâbetleştirmeleridir.

İşte, dindeki saffet ve asliyete, en sinsî mübalâğa yolundan musallat olan hurafe felâketi; ve bunu önleyen büyük idrâk selâmeti!..

Böyleyken?

Hazreti Ömer, annesinin kucağında ağlayan bir çocuk gördü. Anneye, çocuğunu oyalamasını söyledi ve uzaklaştı... Biraz sonra aynı yere döndüğü zaman çocuğun yine ağladığına şahit oldu:

- Çocuğunuza acımıyor musunuz? Niçin onu susturmuyorsunuz?

- Hakikati bilseydiniz beni suçlandırmazsınız. Ömer emzikli çocuklara tahsisat verilmesini yasak etti. Bu yüzden çocuğumu doyuramıyorum.

Hazreti Ömer, gözleri yerde, geriye dönerken kendi kendisine hitab etti:

- Ömer, kim bilir senin bu hareketin yüzünden kaç çocuk öldü?

Ve çocuklara ait tahsisatın hemen verilmesini emretti.

Yine Hazreti Ömer, gözlerini kaybettiği için vazifesine gelemeyen ve sağ elini Mûte çenginde feda ettiği için işini başaramayan iki Sahabî'ye, devlet hazinesinden maaşlı birer yardımcı tâyin etti.

Böyleyken?

Bir âyet okunuyordu.

Meali:

"Ey iman edenler, siz kendinize bakınız! Siz hidayet yolunu tutarsanız dalâlete düşenlerden size bir zarar gelmez."

Hazreti Ebubekir söylüyor:

-Allah'ın Resulü bu âyeti okuduktan sonra şöyle dediler: "Bir millet, dalâlet yoluna sapanları yalnız dalâlet sahiplerine inhisar etmez, bütün o topluluğa, şâmil olur." Böyleyken?

Hazreti Ebubekir İslâm ordusunu toplamakta... Her tarafa haberciler üşüşmüş, Medine, gelen askerlerle dolup taşmaya başlamıştır.

Hazreti Ebubekir bu manzara karşısında heyecanla ellerini ulvîlikler âlemine kaldırdı:

- Yarabbi, bunlara sabır ihsan et! Bunları teyidine mazhar et! Bunları düşmanlara ezdirme!

Ve orduyu uğurlarken başbuğlarına şöyle dedi:

- Bu vazifeyi sana, seni tecrübe ve imtihan etmek için veriyorum. İyi iş görürsen seni memuriyetinde tutar ve yükseltirim. Yoksa seni hemen işinin başından alırım... Allah'tan kork! O senin içini de, dışını da görüyor. Allah'a en yakın insanlar, ona işleriyle yaklaşanlardır... Sana, ancak Halid'i tâyin edebileceğim bir iş verdim. Cahiliyet gururundan sakın! Allah bu gururu, bununla gururlananları sevmez... Askerlerinle arkadaş ol, bu arkadaşlığı koru! Onlara hayırdan bahset, onlara hayır vâdet! Askerlerine öğüt verdiğin zaman nasihatların özlü olsun! Her şeyden evvel kendini ıslah et ki, insanlar da sana karşı salah bulsun! Yanına düşman elçileri geldiği zaman onlara ikram et, onlara en iyi tarzda davran! Fakat elçileri yanında fazla tutma ki, askerlerinin halini anlamadan gitsinler. Onlara ordunu gösterecek olursan, zayıf noktalarını gözden kaçırmazlar. Onları en güzide, en ihtişamlı askerlerin arasında kabul et. Senden başkalarının elçilerle konuşmasına izin verme! Sen, bizzat onların maksadını anlamaya çalış!

Bir orduya, bir başbuğa, millî bir hareket başındaki salâhiyet sahibine bundan daha ince bir yol gösterilmemişken?.. Böyleyken?..

Müslümanlar Şam önünde... Muhasara... Şehirdeki hıristiyanların başında (Toma) isimli bir kumandan... Sabahın en erken saatinde râhibler, çıkış hareketinin yapılacağı kapıya yaklaştılar. Kapının üstüne büyük bir haç taktılar. Haçın altına İncil olduğunu iddia ettikleri bir kitap koydular, (Toma) elini bu kitabın üzerine koydu ve haykırdı:

- İlâhî, bizim dinimiz haksa bize yardım et! Bize yardım et! Bizi düşman eline düşürme!

Boğuşma başladı! (Toma), her tarafa sağındaki zehirli oklardan yağdırıyordu. Bu zehirli ok, müslümanlardan Eban'a değdi. Eban, yarasını başındaki tülbentle sarıp cenge devam etmek istedi. Fakat yapamadı, çadırına götürülürken şehit oldu. Eban'ın zevcesi, yanındaydı. Ne tek damla yaş, ne bir çığlık...

Kocasının üzerine eğildi ve:

- Sen, dedi; ne mesutsun ki, Allah'a kavuştun!.. Ben de senin intikamını alıp sana kavuşacağım!..

Ve kocasının oklarını ve yayını alıp cenk saflarına koştu. Kadının attığı bir okla (Toma)nın arkasındaki hıristiyan bayraktar yere serildi. Bayrak müslümanların eline geçti. Bayrağın peşinden koşmak isteyen (Toma)nın tam gözünden içeriye ok girdi. Ya bu oku atan kimdi?.. Yine şehit Eban'ın kahraman zevcesi!.. Askerleri, artık bayrağın peşini bırakarak (Toma)yı şehre taşıdılar.

Nihayet 70 gün süren muhasaradan sonra Şam düşecek; "İlâhî, bizim dinimiz haksa bize yardım et!" diyenin mümessilleri Ebû Ubeyde hazretlerini ziyaret edecek; o da İslâmın bütün yer yüzüne ve bütün insanlara şamil adalet ölçüleriyle şehrin teslim alınmasını kabul edecek; fakat İslâm başbuğu Hazreti Halid, o sırada bir kaç arkadaşıyla bizzat şehrin surlarına tırmanıp içeriye atlayacak ve kapıları muzaffer İslâm ordusuna açacak; buna rağmen biraz sonra Ebu Ubeyde şehre girip de hıristiyan murahhaslara verdiği sözü bildirir bildirmez herkes onun biraz evvel kabul etmiş olduğu şartlara baş eğecektir.

Ve büyük zafer haberini almadan muazzez ruhunu teslim eden Hazreti Ebubekir, sonsuzluk âlemine göçeceği gece, baş ucundaki Hazreti Ömer'e diyecektir ki:

- Hiç bir engel, sizi dininizin vazifelerinden ve Allah'ın emirlerinden alıkoymasın!.. Şam'ın fethi tamamlanınca Irak'ın askerlerini yerlerine iade et!..

Böyleyken?..

Bu dünya, İslâm ruhunun billûrlaştıracağı hükümet ve idare şeklinin, bütün zaman ve mekân boyunca en mükemmel ve en mefkûrevî çizgileri tekeffül ettiğine, Hazreti Ömer devrinde olduğu kadar hiç bir vakit şahit olmadı.

Hürriyet... Tam ve mutlak bir iman merkezi etrafında fert hürriyetinin hangi hudutsuz hadde vardığını anlamak için Hazreti Ömer devrine şöyle bir bakmak yeter. Bu devirde bütün vilayetler, hükümet merkezine (Vefd) isimli birer heyet gönderirdi. Bu heyetler, ait oldukları vilâyetlerin halk murahhaslarından ibaretti. Heyetler, merkeze, halkın ihtiyaçlarını, şikâyetlerini, dileklerini bildirmekle mükelleftiler. Hazreti Ömer, her fırsatta halka, bu husustaki haklarını sımsıkı elde tutmalarını ilân ve ihtar ederdi. Hitabelerinde bu noktayı sık sık tekrarlamış, bir defa Hac mevsiminde bütün valileri ve memurları dâyet ederek bu nokta üzerinde inceden inceye izahlar vermişti.

Ve Hazreti Ömer'in, devlet reisi üzerindeki ölçüsünü, bir hitabesinin şu kelimelerinden süzelim:

- Benim, sizin içtimaî servet hazineniz üzerinde mevkiim, bir öksüze bakan insanın yetim malı üzerindeki vaziyeti gibidir. İhtiyacım olmayınca oradan hiç bir şey sarfedemem. İhtiyacım olunca da sizin adınıza ve herkesi saran ölçülere baş eğerek, lâzım olduğu kadar alırım. Sizin benden isteyeceğiniz nice şey var: Haracı ve ganimeti en iyi şekilde toplamak... Bunların her zaman yerli yerinde sarfedilmesini temin etmek... Kazanç ve gelirlerinizi genişletmek... Sınırlarınızı korumak. Sizi tehlikelere atmamak...

Böyleyken?..

Hazreti Ömer'in kızı Hazreti Hafasa, ganimetten payını istemek için babasına baş vurdu ve şu cevabı aldı:

- Kızım! Benim şahsî malım üzerinde hakkın olabilir. Fakat bu para, hazinenin ganimet dairesine aittir. Benim şefkat duygularıma hitap ederek beni yenmeye çalışma!..

Hazreti Ömer'in zevcesi de Bizans imparatoriçesine bir takım kaplar içinde ıtırlar hediye etmiş ve imparatoriçe aynı kapları mücevherlerle doldurarak iade inceliğini göstermişti. Itırları götüren ve mücevherleri getiren süvari, bir devlet memuruydu ve devlet adına hareket etmişti. Hazreti Ömer bu incelikleri zevcesine anlattı; mücevherlerin Müslümanların hazinesine ait olduğunu izah etti, zevcesi Ümmü Kelsum Hazretleri de bunu derhal kabul etti.

Bir gün de Hazreti Ömer hastalandı. Doktorlar bal kullanmasını tavsiye ettiler. Fakat öyle bir mevsimdeydiler ki, çarşıda bal yoktu. Yalnız hükümetin depolarında yığın yığın bal kutuları vardı. Hazreti Ömer, halkı topladı; ve tedavi maksadiyle bir parçacık bal almak için kendilerinden müsaade istedi.

Böyleyken?..

"Müminlerin Emîri" unvanı Hazreti Ömer'e şöyle verildi:

Onu ziyarete geldiler. Kendisine haber gönderirken şöyle dediler:

- Müminlerin emîrine, bizim geldiğimizi bildiriniz!

Haberi veren, Hazreti Ömer'e bu sözleri harfi harfine söyledi; Hazreti Ömer de kendi hakkındaki bu tâbiri böylece ilk defa duydu ve o günden sonra ona ve onu takip edenlere "Müminlerin emîri" denmek âdet yerine geçti. Gerçekten "Müminlerin emîri" olan Hazreti Ömer, Müslümanların başına geçtiği gün dindaşlarına şöyle hitap etmişti:

- İçimizde en faydalınız, işleri idarede en kuvvetliniz olduğunu bilmesem, bu işi üzerime almazdım.

Ve işte, güneşin parlaklığını belirtmek kadar doğru | ve açık olarak Hazreti Ömer söylüyor:

- İçimizde bu işi üzerine almaya benden daha liyakatli bir kimse bulunduğunu bilsem, gidip ona boynumu vurdurmak, benim için, bu makama geçmekten daha kolaydır!

Böyleyken?.. Bütün tarih boyunca tevazuun en ileri haddiyle hakikatin en parlak derecesini birleştirici bu kadar muhteşem ve kat'î bir ehliyet ifadesi billûrlaştırılmamışken?.. Ve her devlet reisinden Hazreti Ömer'in şu harikulade sözündeki ölçüye karşı nisbet derecesini sormak bir vazifeyken?.. Evet böyleyken?..

Hazreti Ömer büyük bir toplantıda konuşuyor:

- Müslümanlar! Memurlarımız, size musallat olmak, malınızı yağma etmek için gönderilmiyor; aksine, size Peygamberin yolunu göstermek için gönderiliyorlar. Onlardan birisi buna aykırı hareket edecek olursa bana bildiriniz!

Bir umumî vali cevap verdi:

- Ya Ömer!.. Memur, bir kimseyi yola getirmek için dövecek olursa, onu yine cezalandıracak mısın?

- Evet!.. Nefsimi kudret elinde tutan Allah'a kasem ederim ki, böyle bir şey yapan memuru hemen cezalandırırım. Zira Allah'ın Resulü böyle hareket ederdi. Müslümanları dövmeyiniz ki, nefse saygı duygusunu kaybetmesinler. Ve Müslümanların haklarını emniyet altında tutunuz ki, isyana kalkıp nimetin küfranına düşmesinler.

Böyleyken?..

Hazreti Ömer'de nefs muhasebesi:

- Yarabbi, ben sert ve şiddetliyim, bana rıfk ve yumuşaklık lütfet! Yarabbi, ben zayıfım, bana kuvvet ihsan et! Yarabbi, işlerini elime aldığım bu milleti, doğru yolda yürütmek için bana kudret ver!

Hazreti Ömer'de hikmet ve siyaset:

- İnsanlar daima hükümetlerinden çekinirler. Karanlığa sapmaktan, kin ve kıskançlığa sarılmaktan, hırsa kapılmaktan, dünyaya tapınmaktan Allah'ın bizi korumasını dilerim...

Hazreti Ömer'de terbiye fikri:

- Çocuklarınıza yüzmeyi, ata binmeyi meşhur meselleri ve güzel şiirleri öğretiniz!

Hazreti Ömer'de insaf:

- Bana hatalarımı gösteren adamdan Allah razı olsun.

Böyleyken?..

Ancak Hazreti Ömer tarafından muhakeme edilmek şartiyle teslim olmayı kabul eden, büyük İran kumandanı Hürmüzan Medine'ye getirildi. Yanında en ileri İran asilleriyle akrabası... Hürmüzan, Medine'ye yaklaşınca şahane elbiselerini giydi, elmaslı tacını başına yerleştirdi, murassa kılıcını taktı, esir olmasına rağmen mücessem bir gurur ve ihtişam halinde şehre girdi ve girerken etrafına sordu:

- Ömer nerede?

Hürmüzan, ismi dünyaları titreten İslâm Halifesinin dünyada bir eşi olmayan heybetli bir sarayda olacağını sanıyordu. Hürmüzan'a mescidi gösterdiler. Hazreti Ömer oradaydı ve hafifçe bir köşeye dayanmış, son derece sade elbiseler içinde, istirahat ediyordu. Hürmüzan, şeklindeki ihtişamı hayretle seyreden binlerce insan arasından geçip camie girdi. Hazreti Ömer, bulunduğu yerden onu tepeden tırnağa kadar süzdükten sonra ilk söz olarak şöyle dedi:

- İşte dünyanın bütün gurur ve gafleti!..

Bin bir defa ahdine hiyanet eden ve bir kaç İslâm kumandanını öldüren Hürmüzan’ın idamı lâzımdı. Onun için Hazreti Ömer, ona son arzusunun ne olduğunu sordu.

İranlı, şöyle cevab verdi:

- Allah bizimle beraberken siz bizim esirimizdiniz; şimdi Allah sizinle beraber olduğu için biz sizin esiriniz olduk.

Bundan sonra Hürmüzan bir bardak su istedi ve bu suyu içmeden öldürülmemesi için Halifeler Halifesinden söz aldı. Suyu getirdiler, içmedi, elinde tuttu ve "Kelime-i Şehadet" getirdi; müslümanlığı kabul ettiğini, fakat korku yüzünden İslâmı kabul ettiği sanılmasın diye bir tedbire baş vurduğunu söyledi.

Hazreti Ömer, Hürmüzan'ın Medine'de oturmasına müsaade etti ve üstelik kendisine 2000 dirhem tahsisat bağladı.

Böyleyken?

Hazreti Ömer devrindeki İran savaşlarında, Farslar, Müslümanların kumandanı Saad'dan görüşülmek üzere bir murahhas istediler. İranlıların başbuğ çadırı pırıl pırıl döşeli... İpek halılar, sırmalı sedirler, altın taht... İslâm murahhas soylu atıyla dört nala gelip çadırın önünde durdu; atından indi ve atının dizginlerini çadırın direklerinden birine bağladı. Hayretle ona bakan İranlılar, silâhlarını olsun dışarıda bırakmasını istedilerse de İslâm murahhası bunu kabul etmedi ve kılıcıyla beraber Rüstem'in yanına girdi. Dimdik bir gövde ve erkek adımlarla tahta kadar yürüdü; ve etrafında iki büklüm dalkavuklar halkalanan Rüstem'in:

- İran'a ne maksadla akın ettiniz? Sualine şu cevabı verdi:

- Maksadımız, milletlerin Allah'ın yarattıklarına değil, Allah'a ibadet etmeyi öğrenmesidir.

Böyleyken??

İran muharebelerinde bir şehir muhasara altında... Bir sabah müslümanlar hayretle gördüler ki, şehir halkı hiç bir tehlike ve muhasara mevzuu bahis değilmiş gibi şehrin kapılarını açmış. İslâm ordusuna yolu açık bırakmış, işiyle gücüyle uğraşmakta... Hayret! Müslümanlar şehre giriyor. Bu anlaşılmaz hâdisenin sebebini soruyor ve şu cevabı alıyorlar: Sizinle cizye karşılığı sulh akdettik ya! Sulhun kimin tarafından akdedildiği uzun uzadıya tahkik ediliyor: Bir müslüman kölenin bu işi gizli olarak yaptığı meydana çıkıyor ve Ebû Musa bir köle tarafından akdedilen sulhu tanımayacağını bildiriyor. İranlılar bir köleyi hür bir adamdan ayırd edemediklerini söylüyorlar. Hazreti Ömer'e baş vuruluyor. İşte Hazreti Ömer'in cevabı:

- Müslüman kölelerin öbür müslümanlardan farkı yoktur. Onlar tarafından bahsedilen sulh da öbür müslümanlarca teklif olunan sulh kadar muteberdir. Böyleyken??

Hazreti Ömer Kudüs'e girerken, kendisini karşılayan İslâm reisleri, Halifenin giyimindeki aşırı tevazu ve sadelikten kaygı duymuşlar ve halk arasındaki nüfuz ve heybetinin eksilmesinden korkmuşlardı.

Hazreti Ömer kendisine takdim edilen ata binmeyi kabul etmeyerek dedi ki:

- Allah'ın bize bahşettiği isim ve şöhret müslümanlığa aittir. Kendi şahsımız için sadelik kâfidir.

Böyleyken?..

Hazret-i Halid'e Bizans kumandanı şöyle dedi:

- Bizim hükümdarımız yeryüzündeki bütün hükümdarların hükümdarıdır.

- Hazret-i Halid de şu cevabı verdi:

- Sizin Hükümdarınız böyle olabilir; fakat bizim reis seçtiğimiz zat, bir an için aklından bize tasallut etmeyi geçirirse, onu hemen reislik makamından indiririz.

Böyleyken?..

Suriye'de büyük nüfuz sahibi asalet ve riyaset sınıfından biri müslümanlığı kabul etti ve Mekke'ye geldi. Bu zat tavaf esnasındayken bir başkası, nasılsa onun eteğine bastı. Suriyeli asîl bu gaflete düşen müslümana bir tokat attı. Tokadı yiyen de kendisine aynı şekilde karşılık verdi.

Suriyeli asîl bu vaziyetten öfkelendi ve Hazreti Ömer'e şikâyete gitti:

- Beni herhangi bir adam, tokatlamış bulunuyor! Hazreti Ömer, vaziyeti öğrendikten sonra şu cevabı verdi:

- Ektiğinizi biçmişsiniz!

- Nasıl olur? Benim gibi, benim mevkiimdeki bir adama böyle bir muamelede bulunanın idam edilmesi lâzımdır!

- İşler, cahiliyet zamanında dediğiniz gibiydi, fakat İslâm insanlar arasındaki farkı kaldırdı.

Suriyeli asîl:

- Eğer müslümanlık soy ve mezhep farklarını nazara almayan bir din ise ben bu dinden dönerim!

Demiş, buna rağmen halifeler halifesi adalet ölçüsünden hiç bir şey değiştirmemiş, Suriyeli asîl de nasibsiz nasibine doğru gizlice Bizans'a kaçmıştı.

Böyleyken?..

Hazreti Ömer'in sözlerinden:

"Sırrını saklayan kendisine hâkim olur."

"Kalblerinizin tiksindiği insanlardan sakının!"

"İnsanların en akıllısı, insanların işlerini değerlendirenlerdir."

"Bugünün işini yarına bırakmayınız!"

"İş bir defa geri kalınca hiç bir vakit ilerleyemez."

"Kötülüğü bilmeyen, onun tuzağına düşer."

"Sual soran adamın sorduğu şeyden, onun akıl seviyesini anlarım."

Bir gün Hazreti Ömer vaaz veren bir şahsa dönerek şöyle dedi:

"Başkalarını düzeltebilmek için evvelâ kendinizi düzeltmeniz icap eder."

"Eğer sabredersen, hakkın dahi kader hükmü gelip geçer ve sen ecir kazanırsın! Sabretmezsen, hakkın dahi kader hükmü yerini bulur ve sen ezâ çekmekle kalırsın!.."

Böyleyken?..

Hazreti Ömer, pek büyük idarî işlerle meşgul olmasına rağmen en ehemmiyetsiz gibi duran teferruatla da bizzat uğraşırdı. Gerçekten halifeler halifesi, makamıyla mütenâsip görülmeyecek işleri tereddütsüzce omuzlarına alırdı. Bir çok defa, bizzat, müstahakların ücretlerini ayaklarına götürür, oradan başka bir yere geçer, develeri teker teker tetkik eder ve dişlerini sayardı.

Mücahidleri teker teker evlerinde ziyaret eder, bunların zevcelerine çarşıdan alınacak bir şeye muhtaç olup olmadıklarını sorardı. Haberciler harp sahalarından geldiği vakit, Hazreti Ömer her evi ziyaret eder ve mektuplarını kendi eliyle teslim eder, sonra cevaplarını alır ve şayet yazı yazmak bilmeyen bir aile içindeyse kapının eşiğine oturup cevaplarını bizzat kaleme alırdı.

Hazreti Ömer, herkesin şikâyetini tereddütsüzce bildirmesi işine çok büyük bir kıymet ve ehemmiyet verirdi. Namazlardan sonra camiin avlusunda oturur ve Şikâyetleri dinlerdi. Ancak şikâyetçi çıkmadığı takdirdedir ki, başka işlerle meşgul olurdu.

Hazreti Ömer geceleri sabahlara kadar sokak sokak dolaşır ve teb'asının hallerini incelerdi.

Böyleyken?..

İslâm kumandanı Ebu Ubeyde, Hazret-i Ömer devrindeki meşhur veba salgınında hastalandı ve öleceğini hissedince arkadaşlarını topladı ve dünyanın en büyük cesaret ve soğukkanlılığı ile bazı öğütler verdikten sonra Muaz hazretlerine döndü ve onu kendisine halef tâyin ederek müslümanlara namaz kıldırmasını rica etti.

Muaz müslümanlara namazı kıldırıp bitince Ebu Ubeyde Hazretleri vefat etti.

Muaz çadırına döndüğü zaman oğlunun da aynı âfete tutulmuş olduğunu gördü ve dünyanın en üstün sükûn ve tevekkülü ile oğluna bir âyet okuyarak cevap verdi:

"- Hak Allah'dandır, sakın şüphe edicilerden olma!" Muaz'ın oğlu ise, bu mealdeki âyetten sonra şu mukabelede bulundu:

- İnşallah benim sabredicilerden olduğumu göreceksiniz!

Ve ruhunu yaratıcısına teslim etti.

Muaz Hazretleri ise oğlunu gömerken âfete yakalandı ve teslimiyet ve metanetlerin en eşsizi içinde öldü.

Böyleyken?.. Bu bir misli olmayan vecd ve kuvvet İslâm’da ve onun telkin ettiği seciyede iken?..

Bir yahudi Hazreti Ömer'e başvurdu:

- Ya Ömer, filân yerde yapılan cami arsasını aştı ve küçücük bir köşesiyle benim arsamın içine girdi!

Hazreti Ömer vaziyeti tahkik ettirdi, yahudinin doğru söylediğini gördü ve hemen o köşenin gürül gürül yıkılması emrini verdi. Yahudi bu ulvî manzara karşısında gözlerinden yaşlar boşanarak hakkından vaz geçtiğini ve İslâmiyeti kabul ettiğini haykırdı.

Böyleyken?..

Hazret-i Ömer devrinde İslâm mülkünün bütün millî dünya mülklerinden en zengini ve en büyüğü olduğu büyük halife, zevcesinin şahadetine göre gömleğinde 14 tane yama taşıyordu. Bir gün bir buluşma yerine biraz geç kalarak vardı sebebini sordular!

- Tek bir gömleğin var, dedi, yıkadım da kurusun diye bekliyordum.

Böyleyken?..

Yemen valisi Hazreti Ömer'i görmeye gelmişti. Sırma ve haşmet akan bir kılık... Hazreti Ömer, bu manzarayı sevmedi. Vali ikinci defa Halifenin karşısına mahsus, berbat ve perişan bir kılıkla geldi. Bu defa Halife büsbütün müteessir oldu ve şöyle dedi:

- Maksadım ne o, ne bu. İnsan, ne saçı başı karışık, perişan bir halde gezmeli, ne de sırma ve debdebe içinde yüzmeli!..

Böyleyken?..

Hazreti Ömer bir şey işitti: İskenderiye valisi onun oğlunu, yâni Halifenin oğlunu, şarap içme suçundan dolayı şer'î cezaya çarptırmıştır. Fakat bu cezayı, hükümette ve açıkta değil, kendi evinde tatbik etmiştir. Hemen Hazreti Ömer valiye şu emri yazdı:

- Benim oğlumu niçin herkes gibi hükümette, gözönünde cezalandırmadın da kendi evine götürdün? Bu, benim oğluma, benim oğlum olduğu için verdiğin bir imtiyazdır!

Ve Ömer, valiyi muhakeme altına aldı.

Böyleyken?..

Hazreti Ömer, son nefeslerinde iken yanına Kâab Hazretleri girdi. Hazreti Ömer, ziyaretçiye şu mısraları okudu:

Kâab bana üç şey vâdetti;
Şüphesiz, hak onun sözlerindedir.
Ben ölümden korkmam, zaten ölüyorum;
Ben ancak, kendisine kuyruk peydahlayan
Bir kurt olmaktan korkarım!

Yeryüzünde, güneşin doğduğu ilk günden batacağı son güne kadar bir devlet reisi lisanıyla bundan daha güzel bir söz söylenebilir mi?

Böyleyken?..

İslâmiyet; her şeyle beraber Demokrasyanın da ruhunu ve hakikatini getiren tek nizam. Peygamberler Peygamberinin Sahabîlerinden mürekkep şûra huzurunda ve her mesele üzerinde Devlet Reisini en derin, en çileli nefs muhasebesine davet eder. Bu şûrada saf ve mücerret hakikat adına herkes serbestçe fikrini söyler ve sadece hakikati heykelleştirmekten başka gaye gütmez. Bu, inkarcıların gözlerini kör edecek ve körlerin gözünü açacak kadar keskin hak ve hürriyet ışığını, Hazreti Ömer'in şûra huzurundaki bir sözünden seyrediniz:

- Sizi, bana yüklemiş olduğunuz emanete iştirak etmeniz İçin davet ediyorum. Zira ben ancak sizin gibi bir ferdim. Benim fert arzuma ve keyfime bağlanmamanızı istiyorum!

Bütün yeryüzünde fert ve topluluk münasebetleri bakımından bu derecede güzel bir söz söylenmemişken?

Böyleyken?..

Hazreti Ömer devrinde yüksek memurlar, her defa aradan, eser ve faaliyet gösterecek kadar zaman geçer geçmez bir noktadan bir noktaya nakledilirler; boyuna yerli yerlerinde bırakılmazlardı. Amr İbn-ül As'dan başka hiçbir fert, aynı vilâyette, ölünceye kadar, vazife görmedi. Şayet hükümet memurlarından birinin lüzumundan fazla nüfuz ve kudret kazandığı görülürse, o, hemen işten uzaklaştırılırdı. Hususî nüfuz sahibi kimselerin merkezden çıkıp muhite dağılmalarına izin verilmezdi. Bir defa böyle bir mevzuda kendisine izin verilmeyen bir zat Hazreti Ömer'den sordu:

- Niçin merkezden uzaklaşmama izin vermiyorsun?

- Ve şu cevabı aldı:

- Bu suale cevap vermemek cevap vermekten daha hayırlıdır!

Böyleyken?..

Adalet mefhumunun, billûrlaşmış nurdan heykeli Hazreti Ömer, devrinde hiç kimsenin hiç kimse üstünde bir tavır, edâ ve lâkab kullanmasına müsaade etmedi. Amr İbn-ül Âs'ın Mısır'da, Mısır'ın en büyük camiinde kendisine mahsus bir kürsü yaptırdığını duyunca ona şu hitap ve ihtarı gönderdi:

- Kendine, öbür müslümanların üstünde, onların hizasını aşan bir yer mi yaptırdın?

Ve bir kere Mısır valisi Amr ibn-ül Âs'ın oğlu haksız yere birini dövünce, aynı Ömer, dövülen adamı getirterek, valinin gözü önünde öz oğluna 80 kırbaç vurdurdu.

Böyleyken?..

Hazreti Ömer'in tâyin ettiği memurlarına toplu bir hitabı:

- Hazinedeki mal, ancak üç sıfatla işe yarar. Birincisi, bu paraların hak ile alınması; ikincisi, hak ile verilmesi; üçüncüsü de bâtıldan uzaklaştırılması... Ben hiçbir ferdin hiçbir ferde zulmetmesine müsaade edemem. Biliniz ki, ey memurlar, ben sizi saltanat sürmek, zorbalık ve tahakküm göstermek için bu makamlara getirmedim. Tamamıyla aksine sizi, millete yol gösterici ve hidayet rehberi olmak üzere tâyin ediyorum. Herkes size bu yolda uyacaktır. Kapılarınızı insanlara kapamayınız ki, kuvvetliler zayıfları yemesin!..

Böyleyken?

Hazreti Ömer devrinde sadece ruh'a hitab eden ve asla cebir ve şiddetle alâkası bulunmayan bir metodla bir sene zarfında 100.000.000 dirhem harç toplamış, bu gelir zaman geçtikçe artmıştı. Hazret-i Ömer halkın bu mevzuda herhangi bir eziyete uğrayıp uğramadığını öğrenmek için her taraftan onar kişi davet eder.

Harcın ister müslümanlara, isterse müslüman olmayanlara karşı cebir ve şiddet kullanılarak elde edilmediğini, murahhaslardan yeminle öğrenirdi. Hazret-i Ömer tarafından toplatılan vergiler gayet itidalli olduğu halde devlet gelirlerinin onun zamanında pek çok ve ondan sonraki devirlerde, imkânların fazlalığına rağmen az olması, son derece nâzik bir noktadır. Nitekim adalet ve hakkaniyetiyle dört büyük halifeye yaklaşan Ömer bin Abdülaziz şöyle dedi:

- Haccac'a lanet olsun ki, ne din, ne de dünya işlerini idare edebildi. Hazret-i Ömer devrindeki Irak'ın geliri yüz milyon dirhemden fazla olduğu halde, Zeyd ile Haccac, cebir ve şiddete başvurmalarına rağmen yirmi milyondan fazla toplıyamadılar.

Hazret-i Ömer devrinde müslümanların bir aralık humustan çıkması, şehri kuşatması lâzım geldi. Müslümanların başındakilerden biri ordunun hazinedarını davet ederek hıristiyanlardan cizye adına alınan paranın iadesini emretti:

- Biz bu vergiyi, onları düşmanlarına karşı himaye etmek için aldık. Madem ki onları himaye edemeyeceğiz, paralarını kendilerine iade etmeli ve vaziyeti bildirmeliyiz! Toplanmış olan yüzbinlerce altın ahâliye dağıtıldı. Bu hareket, hıristiyanlık arasında o kadar müthiş bir hayranlık ve rikkat uyandırdı ki:

- İnşaallah tekrar döner ve yine bize hâkim olursunuz; diye bağırıştılar. Yahudiler de; biz sağ kaldıkça Bizanslılar Humus'a giremez dediler.

Böyleyken?..

Hazret-i Ali'nin sözlerinden:

"Allah korkusuyla dökülen gözyaşları, ariflerin ibâdetleridir."

"Şer üzerindeki insan hiç kimseye hayır gözüyle bakmaz, zira onun görüşleri kendi içinin, dışarıya aksetmiş suretlerinden ibarettir."

"İslâm teslimdir. Teslim ise yakîndir, yakîn tasdiktir. Tasdik ikrar, ikrar edâ, edâ da ameldir."

"Affetmek fazilettir."

"İbadet kurtuluştur."

"Takva Allah'ın yap dediğini yapmak ve yapma dediğinden kaçınmaktır."

"İhsan edicilere yardım edilmiştir."

"Dünya, geçici gölgedir."

"Zaman ibret aynasıdır."

"Sabır, belâyı hafifletir."

"İktisat ve tasarruf, geçim sebeplerinin yarısıdır."

"Akıllı olan kemâl, cahil olan da mal ister."

"Ölse de âlim canlıdır."

"Eşyayı müstahak olduğu mevkilere koymayı bilmek, akıllılıktır."

"İnsanın en şiddetli iki düşmanı gazabıyla şehvetidir."

"Kıskanç, vücutça sıhhatli görünse de hasedin tesiriyle ızdırap içinde ve çok hastadır."

"Şükür, nimetlerin süsüdür."

"Tecrübe, fayda ile beraber gelen ilimdir."

"Doğru söz, lisanın emanetidir."

"Tamah mihneti davet eder."

"Doğruluk lisanın emanetidir."

"İnsaf, şerirlerin bile güzel huylarındandır."

"İstediği kadar aç ve mahrum olsun kanaat sahibi zengindir."

"İşten evvel tedbir, pişmanlığa yer bırakmaz."

"Din, edep ve mürüvvet aklın neticesidir."

"Kötüye ihsan faziletin en güzelidir."

"Kalb kör olduktan sonra gözlerin görmesinde hiç bir fayda yoktur."

" Acele, her işte kötüdür. Yalnız şer ve kötülüğün def'inde değil..."

"Kerem sahibi, o insandır ki, iktidarı olduğu müddetçe affeder, malik olduğu zaman cömertlik gösterir, kendisinden bir şey istenince de hemen verir."

"Hırs ve tamah, taksim edilmiş olan malı arttırmaz."

"Asıl idrak sahibi insan, kemal yolunda şahsî faziletlerini koşturan ve nefsine gem vurarak rezaletlerini durdurandır."

"Hikmet bir feyz ağacıdır ki, kökü kalpte ve yemişleri ağızdadır."

"Güzel bir mâni oluş, çirkin bir teşvikten iyidir."

"Gazap halinden çekininiz! Gazabın başı cinnet ve sonu nedamettir."

" Başkalarına kötü zan ibadeti bozar ve günahı arttırır."

" Kötülüklerden çekinmek, iyilik kazanmaya çalışmaktan üstündür."

" Aptallığın en büyüğü medh ve zemde ifrata kaçmaktır."

" Özrü kabul etmemek, günah üzerinde ısrarı kabul etmek demektir."

"Hikmetlerin en üstünü, kişinin nefsini bilmesidir."

" Cömertliğin aslı, zatî malından verip gayrın malını korumaktır."

" İyi kullanılan az mal, kötü kullanılan çok maldan ziyade dayanır."

" Akıllı düşmanla istişare kabildir; fakat cahil dostun reyinden kaçınmalıdır."

"Lâine ikramdan, rezili tebcilden, sefihi yükseltmekten sakınınız!"

"Cömertliğin en yükseği, hakları ehline ulaştırmaktır."

" İnsanların en mesudu, bakî olan lezzetler için fânî olanları terkedendir."

" En güzel ahlâk, tevazu, yumuşaklık ve tatlı dilde toplanır."

" Edep, had tanımaktır."

" Hediye sevgiyi çeker."

" Hasebin en faziletlisi edeptir."

" Kitaplar bilgi sahiplerinin bahçeleridir."

" Öfke, akıl ve muvâzene sahibini fesada sürüklemekle beraber, doğru yoldan da çevirir. Gerçek akıllı sözüyle işi bir olandır."

" Allah'ın kazasına rıza musibetin tesirini hafifletir."

" Akıllının sohbetinden emin olduğunuz kadar, câhilin meclisinden kaçının!"

" İşlerde aceleden çekininiz, zira acele, işi kaybettirdikten başka pişmanlıktan başka bir netice vermez."

" Emanetin en feyizlisi ahde vefadır."

" Halk içinde en faziletlisi, yalnız kendi ayıbını arayan ve bu yüzden başkalarının ayıbını aramaya imkân bulamayan kimsedir."

" Ayıbın en büyüğü, kendisinde mevcut ayıbı başkasında görünce ayıplamaya kalkan adamın halidir."

" İmanı en kuvvetli olan, Allah'a tevekkülü en fazla olandır."

" Akıl kuvvetinin tamamına delâlet eden şey, işlerde gösterilen iyi tedbirdir."

" Saadetle biten ömür, Allah'a ibadet yolunda ifnasına muvaffakiyet hasıl olanıdır."

" İktisat edenin mâni olması, bol keseden verenin kolaylık göstermesinden iyidir."

" Ayıplarını örtmek ve nefsini selâmete ulaştırmak istersen, az söyle ve çok dinle!.. Böylece fikrin terakki eder, kalbin nurlanır, insanlara karşıda taarruzda bulunmamış olursun.."

" Başkasında gördüğün fena bir huyu hemen nefsinde ara ve ondan kaçın!.."

" Söz, söyleyenin niyetine uygun olursa muhatabını ikna eder."

" Yüksek derecelere büyük yorgunluklarla erişilir."

" Kötü edep, en fena nesebdir."

" İnsanın ahmaklığı şu üç şeyle anlaşılır: Sözleri saçma sapandır, sorulan şeye tallûk etmez; işlerinde de öfke gösterir."

" Kadına itaat, öfke ve şehvet, en tehlikeli üç şeydir."

" Babaların evlâtlarına bıraktıkları servetin en hayırlısı edeptir."

" Hikmet, nereden gelirse alınız! Söylenen söze bakınız; söyleyene değil..."

" Beş şey, beş nevi insanda son derece takbihe şayandır: Âlimlerde fücur, hakîmlerde hırs, zenginlerde hasislik, kadınlarda hayasızlık, ihtiyarlarda zina..."

" Her şeyin hayırlısı yenisidir; fakat dostun hayırlısı eski olanı..."

" İnsan ahlâkında bazı gizli köşeleri muaşeret belli eder; insanlar arasındaki gizli noktaları da müşavere meydana çıkarır."

" İşin iyisi, başlangıcı kolay, sonu güzel ve neticesi hayırlı olandır."

" Bilmediğin sözü bırak; mükellef olmadığın hitaba cevap verme; dalâlete gideceğini sezdiğin yola düşme!"

"İntikam duygusuna iltifat etme! Zira intikam, kudretli kimsenin en fena halinden sayılır. Halbuki nefsini kötü cezalardan alıkoyan, fazl ve kemal sahibi bilinir."

" Ayıp sahipleri, halkın ayıbını yaymayı severler. Çünkü kendi ayıplarına karşı hazırlamakta oldukları özürlerin dairesini genişleterek bu suretle ayıplarını örtebileceklerini sanırlar."

" Günahlarını murakabe ederek Allah'tan korkan kimseye Allah, merhamet eder."

" Aklın başı, halkı sevmektir."

" Hikmetin başı, hileden kaçınmaktır."

" Siyasetin başı, yumuşaklıktır."

Resuller Resulünün dört büyük halifesi, her biri ayrı meziyetlerin ayrı ayrı maliki olarak, sırayla, Rikkat, Adalet, Hikmet ve Nezaket cevherinin sahibidirler.

Mukaddes ruh mirasının en üstün hissedarı Hazreti Ebubekir o kadar rikkat sahibiydi ki bir koyun melemesinin arkasından saatlerce gözyaşı dökebilirdi. Bütün devleti, şer'î ölçülere tam sadakat halinde aynı rikkat ruhiyle idare ediyordu.

Bir gün, yakınları, Hazreti Ebubekir'e yakın müşaviri Hazreti Ömer'in fazlaca şiddetinden bahsetmek istediler. Hazreti Ebubekir şu cevabı verdi:

- Bırakın; dilediği gibi hareket etsin; o benim rikkatimi tâdil ediyor.

Böyleyken?.. İslâm idaresinin millet reisine düşen vasıf, en derin rikkatle en ileri adalet şiddetini bir arada temsil etmeyi emrederken?..

İnsanoğlunun Ufku, Allah'ın Resulü, Hira dağında ilâhî vahye nail olduktan sonra, başından geçen esrarlı işleri ve başına konan Nübüvvet tacının haberini ilk defa Hazret-i Hatice'ye haber verdi.

Hazret-i Hatice'yi takiben, Hazret-i Ebubekir'in îslâmiyeti kabul ediş tarzı gibi cihanda, basit içinde muhteşem, muhteşem içinde basit hâdise yoktur. Zira Peygamberler Peygamberinin en aziz dostu olmak makamındaki erişilmez sahabî, peygamberliği sahibinde, izahsız, delilsiz, isbatsız bir bedahet açıklığı ile görüvermiş ve hemen ona teslim olmuştur.

Birçok tarihçiye göre evvelâ müslüman olan Hazret-i Hatice, sonra Hazret-i Ebubekir yahut Hazret-i Ali, yahut Zeyd bin Hârise'dir. Fakat bütün bu rivayetleri telif eden hüküm şudur: Erkekler içinde Hazret-i Ebubekir, çocuklar içinde Hazret-i Ali, köleler içinde Zeyd bin Harise.

Peygamberler Peygamberinin şâiri Hassanın:

"- Peygamberden sonra takva ve adalette insanların en hayırlısı ve Allah Resulüne inananların birincisi."

Diye andığı rikkat ve incelik mâdeni Hazret-i Ebubekir, mukaddes emâneti bugüne kadar getiren en sağlam yolun çıkış noktası olarak, üstün iman ve teslimiyeti temsil eden en büyük kahramandır.

Böyleyken?..

                                                                                     Necip Fazıl KISAKÜREK

 

 

 

 

 

 

 

Giriş | Yeni Sayfa 57

Bu sitenin son güncelleştirilme tarihi 08/11/06 13/01/09