Giriş GÜNCEL YAZARLAR Resim-Karikatür Büyük Doğu Arşivi

BAŞYAZI

KİTAP ELEŞTİRİLERİ

KÖŞE YAZILARI

SİYASET

BASINDAN SEÇMELER

TARİH

SANAT

FIKIH

BİZE ULAŞIN

 

                                                                                                  İhsan ŞENOCAK

Bismillahirrahmanirrahim
İngilizler Mısır dahil İslam Coğrafyası’nın büyük çoğunluğunu işgal edince otoritelerini sahip oldukları askeri güçle sağlamayı denediler. Fakat her bölgede onlara karşı yürekten gelen bir muhalefet, muhalefete baskın bir nefret vardı. Halk, hala Devlet-i Aliyye’nin mefahirini yaşıyor gibiydi. Fatih ve Ezher’in öncülük ettiği ilim merkezlerinin de İngiliz işgaliyle gelen Batı Aklı’nı tezyif ve tenkit etmeleri müstevlilerin işini iyici zorlaştırdı. Bu şartlarda İslam Coğrafyası’nda uzun süre kalamayacaklarını anlayan İngilizler, ideolojik hilelere baş vurdular: Müslümanları, Batı Aklı’nı her şeyin üzerinde telakki edecek bir anlayışa taşıyıp, İslam’dan uzaklaştırmayı planladılar. Böylece ümmetin muhalefet refleksini kökünden izale edeceklerdi.
Batı Aklı’nın İslam Dünyası’nda egemen kılınma mücadelesi “Dini ve ictimai ıslah” adıyla uygulamaya konuldu. Buna göre İslam, Batı’da olduğu gibi reforme edilecek, ‘ulvi mücerretten basit muşahhasa indirgenecekti’.
İstanbul ve Mısır ıslah hareketinin iki ana üssü seçildi. Hilafetin merkezi olması hasebiyle İstanbul ayrı bir önem arz ediyordu. Hareketin gönüllü taliplilerinden Cemaleddin Afgani İstanbul’da nabız tuttu. Meramı aşikar olunca ulemanın sert tepkisiyle karşılaştı. Fatih, Süleymaniye, Beyazıt gibi ilim merkezlerinin o yıllar itibariyle hala ayakta olmaları planın İstanbul ayağının ölü doğmasına neden oldu. Abdulhamid gibi bilge bir sultanın da iktidarda olması, İstanbul’un hasar oranının az olmasında önemli rol oynadı.
İstanbul’da aradığını bulamayan Batı Aklı, Ezher üzerinde yoğunlaştı. Çünkü Ezher, hocaları ve yetiştirdiği talebeleriyle geniş bir alanda nüfüz sahibiydi. Fikri oluşumlar, akidevi yönelişler menşe ve meşruiyet itibariyle Ezher’le iç içeydi. Bir referanstı Ezher. Oradan başlayacak bir ıslah hareketi kısa zamanda bütün İslam Coğrafyası’nı kuşatabilirdi. Reformun başarılı olması bir anlamda Ezher’in duruşuna bağlıydı.
İngilizler’in Mısır’dan başlattıkları ıslah hareketinin kurmaylarından dönemin büyük elçisi “Lord Lloyd”, “Cromer’den Günümüze Mısır” adlı raporunda Ezher’le alakalı tarihe şu notları düşer: “İngilizler Mısır’a ayak bastıklarında eğitim, reforma muhalif ve dini değerlere sıkı sıkıya merbut olan Ezher’ın sultasındaydı. Ezher’den mezun olan öğrenciler gittikleri bölgelere buradan aldıkları dini taassubu taşımaktaydılar. Bu durumda Ezher’i değiştirip, değerlerimiz doğrultusunda geliştirmek çok önemli bir adım olacaktı.”
Lord Lloyd’ın tesbit ve talebi Ezher’in ilk planda Fatih ve Süleymaniye Medreseleri gibi İngilizler’le gelen Batı Aklı’na sıkı bir muhalefet ettiğini belgelemektedir. Ne ki Ezher bu klas duruşu uzun süre devam ettiremeyecektir.
Fakr u zaruretin her nev’isini yaşayan İslam ümmeti nezdinde batılıların maddi refahı müsecceldi. İngilizler bu tescili kullanarak Ezher’i etki altına almayı denediler. Öncelikle “talebe-i ulum”a bilimsel icatların önünde modern bilim mantığının olduğunu, aynı mantığın benimsenmesi durumunda Müslümanların da benzer terakkiyi gösterebileceklerini telkin ettiler. İslam Coğrafyası’nın içinde bulunduğu maddi sefaletin ancak Batı Aklı’nın benimsenmesiyle yok olacağına inandırılan mustağribler, akılla anlaşılamayan gaybi hakikatlerden ve modern bilimin kalıplarına uymayan İslami meselelerden uzaklaşmayı kurtuluş olarak gördüler. Bu çerçevede bir çok akidevi esası reddettiler.
Az gelmiş ülkelerin kompleksli aydınları süratle İngilizler’in değer yargılarına entegre oldular. Dirilişin tek bir seçeneğinin olduğunu, onun da Batı’daki modeli olduğu gibi taklit etmekten geçtiğini savundular.
İngilizler, Ezher’den sayıları azımsanmayacak miktarda hocayı, dini tamir adına tahrib etmeye ikna edince ıslah kısa zamanda neşv u nema buldu. Ezher için kapsamlı bir ıslah projesi hazırlayan Muhammed Abduh okulda önemli bir mevki elde etti. Görüşleri halk arasında daha fazla şuyu’ bulması için Mısır Müftülüğüne atandı. Afgani-Abduh çizgisinin önemli isimlerinden Mustafa Meraği’nin Ezher Şeyhli’ğine getirilmesi ise projenin başarıya ulaşabileceğini kanıtladı. O vakit geniş bir alanda yüksek bir trajla yayın yapan Ezher’in dergisi “Nuru’l-İslam”ın editörlüğüne de hızlı muslihlerden Ferit Vecdi atandı.
Her tarafı “muslih”ler kuşattı. Savaş ve işgallerle yorgun düşen halk onları ümmetin hamileri olarak görmekteydi.
Ezher ve bünyesinde bulunan yayın organları modern bilim mantığına göre İslam’ı yeniden anlama gayreti içerisine girdiler. Gaybi hakikatler gözlem alanına girmediğinden yok sayıldı:
Ferid Vecdi “İlim ve Felsefe Işığında Allah Resulü’nün Hayatı” başlıklı dizi yazısında mucizeyi sıradanlaştırdı. Muhammed Abduh “Fil Suresi”nin tefsirinde Ebabil Mucizesi’ni bir takım tevillerle reddetti. Hüseyin Heykel’de “Hayat-u Muhammed” adını taşıyan kitabında; Batı’nın bilim anlayışını tercih ettiğini açıkça deklare etti. Mustafa Meraği mezkur esere yazdığı takrizde “Allah Resulü’nün karşı konulamaz tek mucizesinin Kur’an olduğunu, onun da akıl terazisine geldiğini” söyledi.
Islaha ”evet” diyerek ayakta kalan Ezher yeni haliyle İslam dünyasına yön veren tek merkez konumuna geldi.
Ezher’in içselleştirdiği modern bilim mantığı her gün yeni bir vecheye bürünerek yayıldı. Islah edebiyatı, İslam Coğrafyası’nın en ücra noktalarına kadar ulaştı. Bu yayılmadan İstanbul’da nasibini aldı. İstanbul, Ezher üzerinden gelen yeni modern dalgaya ilkine olduğu gibi mukavemet gösteremedi. Çünkü ne Fatih ne Süleymaniye, ne de Beyazıt medreseleri…tamamı tarih olmuştu. O eski ulema yoktu artık. Lağv edilen ilim merkezlerinin yerine ihdas edilen İlahiyat Fakülteleri Fransız Sefir Edouard Engelhardt’ın ifadesiyle “akaid-i esasiyeyi serbestçe tefsir edecek” şekilde planlandı. Eski ile yeni arasında zıtlıklar inşa edildi. İlahiyatlarda samimi gayelerle çalışan bir çok akademisyen vardı fakat birikimleri, almış oldukları eğitim seviyesi hali tahlil edip Batı’dan bağımsız kararlar almaya müsait değildi. Bu yüzden Batı Aklı etkisini artırdı. Türkiye’deki İlahiyat fotoğrafını en doğru okuyan isimlerden Prof. Ali Fuad Başgil “Din ve Laiklik” adlı eserinde şunları söyler: “Yalnız şuna dikkat edelim ki, Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun vazıı bilerek veya bilmeyerek “yüksek diyanet mütehassısı” ile İlahiyat Fakültesi’nden yetişecek olan yüksek ilahiyatçıyı birbirine karıştırmıştır. İlahiyatçı, din felsefesi, dinler tarihi ve din sosyolojisi öğrenmiş bir mütehassıs veya filozoftur fakat din alimi değildir. (Yüksek diyanet mütehassısı ) ise her şeyden evvel, zühd ve takva sahibi bir dindardır; saniyen (ikinci olarak) de muayyen bir dinde yüksek ilim ve kemal sahibi olmuş bir din alimidir. Bunlardan biri hakkıyla inanmış, öbürü ise sadece iman üzerinde zeka oyunu oynamayı öğrenmiştir.”
Yeni istila yöntemleriyle silahın dahi ulaşamadığı bölgeleri fikren sultasına alan İngilizler, ne yapmak istiyorlardı? İslam Coğrafyası Batı Aklı’nı benimseyince bundan ne kazanacaklardı?
Bu suallerin en bedihi cevabı bu gün İslam Dünyası’nın içinde bulunduğu şu perişan haldir. Fakat İngilizler’in amacına dair daha muayyen yanıtlar vermek gerekirse şunlar söylenebilir: İslam Aklı temel alınarak tanzim edilen Şer’i İlimler egemen Batı Aklı’yla sorgulanacak, onun kriterlerine uymayan doğrular yanlış kabul edilecekti. Din yani bütün Müslümanları diri tutan o en büyük muharrik zayıflatılacak, milletin kalbine şüphe tohumları ekilecekti. Modern bilim mantığı’nın reddettiği hakikatler içerisinde önemli bir yekün tutan mucizeler akıl ölçeğine gelmediklerinden en olmaz te’villerle yok kabul edilecekti.
Muslihler tarafından mucizenin inkar edilmesi en büyük mucize olan vahyin de reddedilecek bir tarzda algılanmasına kapı araladı. Bu gün tarihselcilik adıyla tedavülde olan anlayış usulü esas itibariyle o ilk muslihlerin mucize telakkilerinden neşet etmiştir.
Batı Aklı’na uymayan ve bu yüzden reddedilen İslami doğrulardan bir diğeri de Hz. İsa’nın bedeniyle göğe yükseltilmesi ve Kıyametin arefesinde tekrar yeryüzüne indirilmesidir. Tarih boyu Müslümanların genel kabulleri arasında yer alan ve “zarurat-ı diniyye”den addedilen bu mesele akla uymuyor gerekçesiyle en olmaz tevillerle reddedildi; Ayetlerin açık manaları görmezlikten gelindi. Otuz küsur sahabe tarafından rivayet edilmelerine rağmen hadislerin tevatürü inkar edildi. Halbuki Yemame sonrası Kur’an’ı cem ettiren Hz. Ebu Bekir, komisyona ayet getiren her sahabeden yazılı metne ilaveten iki şahit istiyordu. Kur’an’ın bir harfini inkar edenin küfre gireceğini bildiği halde böyle emretmişti. Çünkü Hz. Ebu Bekir yakinen biliyordu ki, iki ya da daha fazla sahabenin ittifak ettiği bir hususta vehim olmaz. Bu gün modern bilim mantığına göre yetişenler ise otuz küsur sahabenin rivayet ettiği nüzul hakikatini reddediyorlar. İngilizlerin “ıslah projesinde” ne derece başarılı olduklarını tespit etmek için bu örnek kafidir.
Ezher’in en önemli şahsiyetleri Hz. İsa’nın inişini reddeden fetva ve risaleler neşretti. Kaderin bir cilvesidir ki Mucize’yi ve Hz. İsa’nın inişini inkar eden Ezherlilere karşı ümmetin imanını muhafaza eden asil alimlerin önünde İstanbul’dan Mısır’a hicret etmek zorunda kalan Mustafa Sabri Efendi, ve Muhammed Zahid Kevseri vardı. İki büyük allame Ezher’i o eski klas duruşuna dönmeye Batı Aklı’nı reddetip İslam Aklı’na iktida etmeye çağırdılar.
Ezher’le başlayan dini ıslah hareketi her geçen gün yeni bir boyut kazanarak devam etti. Din sürekli onların planladığı konuma doğru çekildi. Modern bilim mantığına aykırı hakikatleri reddeden muslihlerin son projesi ise diyalog oldu. Diyalog, Batı Aklı’nın İslam üzerinden ulaşmayı hedeflediği en son noktadır. Oradan daha ötesi yok. Yani tükeniş dibe vurdu. Ne dersiniz, umutların tükendiği an, dirilişin habercisi olabilir mi? Bu sukut bir dirilişe gebe kalabilir mi? İmam Rabbani Hazretlerinin “Ey kahramanlar! Sahipsiz bir halde ortada duran şer’i ilimlere sahip çıkın” şeklindeki çağrısına dün olduğu gibi bu günde aksiyonla karşılık verecek bir hocalar zümresi zuhur eder mi?
İnkişaf, Fatih’e, Süleymaniye’ye, Beyazıt’a sözcü olmaya, İmam Rabbani Hazretleri’nin çağırdığı o büyük vazifeyi kuşanmaya talip, ya söze “Ahd-i Cedit”le başlayanlar sahi onlar neye talip?                                                                                                                                                                         

                                                                              3.10.2005      /  İnkişafDergisi                        

 

 

 

 

 

 

Giriş | Yeni Sayfa 59

Bu sitenin son güncelleştirilme tarihi 08/11/06 13/01/09