Giriş GÜNCEL YAZARLAR Resim-Karikatür Büyük Doğu Arşivi

BAŞYAZI

KİTAP ELEŞTİRİLERİ

KÖŞE YAZILARI

SİYASET

BASINDAN SEÇMELER

TARİH

SANAT

FIKIH

BİZE ULAŞIN

       ÖNSÖZ GİBİ     /     Ali BİRADEROĞLU

Bir serencamdır bu, bir serencam…Bir faciadır bu, bir facia…Muhayyileyi yakan bir yozlaşma sürecidir bu… Yozlaşma süreci… Hangi zirveden hangi uçuruma! Hicretin ikinci yılı… Bedir… Allah`ın resulü orduyu mevzilendirdiği zaman,ruhen ve bedenen genç 33 yaşındaki sahabi Hubab İbnü`l Münzir soruyor:”Ya Resulallah! Bu yapmayı düşündüğünüz şey vahiy mi, yoksa kendi reyiniz mi? “Hz. Peygamber cevap veriyor: “Bu kendi görüşümdür.” Bunun üzerine Hubab : “ Öyle ise ben de suyun ön tarafına inmenizi ve onu arkanıza almanızı, düşman tarafındaki kuyuları da taşla doldurmanızı teklif ediyorum.” dedi.Resulullah  onun dediğini  yaptı…Ayrıca Medine muhasarası, Hendek muhasarası, hurma hadisesi ve daha niceleri…

            İşte billur gibi kaynaktaki pırıl pırıl Külli irade içindeki cüz`i irade… İşte sınırlının içindeki sınırsız düşünme ve karar verme insiyatif gücü ve iradesi… İşte eşya ve hadiselere egemenlik şuuru… Fakat nasıl oluyorsa oluyor bu anlayışı kurumsallaştırmadan ondan kopuyoruz. Ve yavaş yavaş Allah`tan başka Rab`ler edinmeye başlıyoruz.(Tevbe suresi -31 ve Hatem bin Adiy hadisi). İslam dünyası o hale geliyor ki hayatın her alanında ortaya çıkan problemlerini ,sınırlının içindeki sınırsız iradesini son noktasına kadar kullanarak çözeceği yerde, iradesini başkalarına ferağ ediyor ve sözüm ona kurtuluyor, rahata eriyor. Ve bu kopuş o kopuştur ki  İslam alemi  pratikteki bazı başarılarına; güzeli, iyiyi , doğruyu  ve eşsizi yaşamasına rağmen düşünmede ,özellikle  yaratıcı düşünmede üretici olamıyor.

            Batı dünyasındaki başarıları Müslümanların tercüme faaliyetlerine bağlayan görüşü de çok naiv buluyoruz. Bu konuda en azından şu sorularla hesaplaşılması gerektiğine inanıyoruz: bu çeviri faaliyetlerinde Müslümanların , Hıristiyanların ,Sabiilerin ve Süryanilerin rolü  ne kadardır? Grek mantalitesini aslına sadık biçimde anlayıp aktarabildiler mi? ( Evet Aristo’nun metafizik konstrüksiyonlarıyla çağlar boyu uğraştık, peki fiziği niçin hiç dikkatimizi çekmedi?) Acaba bu tercüme faaliyetine girişenlerin portörlüğü, daha sonrakilerin de yorumculuğu aşan bir başarıları var mı? ( Çok büyük bir şairin şiirlerinin bir kısmını –onu da anladığı şekilde- çevirerek yok olmaktan kurtarıp teşhir etmedeki şeref payını takdirlerinize sunuyoruz.)

            Çok karmaşık bir sebebler zinciri içinde Batı , açıklanması oldukça güç bir bilimsel başarıyı gerçekleştirerek bunu maddeye nakşediyor ve muhayyile  yakıcı bir teknolojik patlamanın sebebi oluyor. Bu teknolojik  başarıyı , bu başarıya alın teri ve beyin gücü sinmemiş, katkıda bulunmamış toplumların burnuna halka gibi geçiriyor ve istediği gibi oynuyor onlarla… Teknolojik başarının bu toplumların ruhunda açtığı boşluğa onun kültürü kimsenin haberi olmadan akıyor,akıyor,akıyor…

            İslam aleminin de içinde bulunduğu dünya hayretler içinde durmadan , sürekli geri çekiliyor. Geri çekilirken de kendisine ait, ayak bağı, safra olduğunu düşündüğü bütün değerlerinden kurtulmaya çalışıyor. Fakat bir de bakıyorlar ki teknolojik başarıyı gerçekleştirenler uzun asırlar kan ve ter içinde oluşturdukları, kendi ürettikleri değerleri acımasızca yargılıyorlar ve eleştiri(kritik) süzgecinden geçirmeye başlıyorlar. Bu durum  imanında zaten şüpheye düşmüş toplumların bazı gruplarının da işine geliyor ve onlar da hemen ray değiştirerek karşı tarafın çamurluğuna atlamaya çalışıyor ve asırlardır can düşmanları olanların bükemedikleri bileklerini değil ayaklarını öperek onlarla sarmaş dolaş olmaya yelteniyorlar. Fakat artık feda edecekleri hiçbir değerleri kalmadığı için doğrudan imanlarını feda ediyorlar. Bu içinde bulunulan durum bize şöyle bir eşitliğin doğru olduğunu düşündürüyor:Namus=Fikir namusu x(meslek namusu+cinsi namus+ticari namus+sanat namusu+görev namusu +v.b.)

            Şu veya bu biçimde; bazen kaba zorlamalarla ,bazen de gayet rafine, incelmiş yöntemlerle fikir namusu izale edilen insanların, bütün kural ve kutsallarını kaybettiklerini düşünüyoruz. Allah`ın Resulünün en önemli özelliklerinden biri,belki de başta geleni “EMİN” sıfatı değil midir?

            Zulüm  zalimin de mazlumun da ahlakını bozuyor. Çağlar boyu Müslümanlara zulüm edenlerde de ahlak kalmadı, müslümanım diyenlerde  de... Ama bu duruma katlanmak zor olduğu ve yığını , sürüyü kandırmak ihtiyacı da sıkıştırdığı için bu hiçbir şeye benzemeyen şeye “uzlaşma” dediler. Ama kendi vicdanlarını bile tatmin edemedikleri için  hep yeniden kılıf uydurma ihtiyacı içinde kıvranıp durdular ve hala da kıvranıyorlar. Her düşüşün bir hikayesi vardır… Fakat her düşüş bir daha elde edilmesi mümkün olmayan cevherlerimizi de alıp götürüyor; telafisi mümkün olmayan, onulmaz yaralar açıyor. Her düşüş bir sath-ı mailde hızı geometrik dizi ile artarak insanı felakete, yokluğa götürüyor… Acaba sonunda “belhüm adal” hikmeti mi tecelli ediyor?

            Bir zamanlar orta çağda her türlü ödülü ve cezayı elinde bulunduranlar “Dünya düzdür ve evrenin merkezidir.” dediler. Bunların karşılarına birileri çıktı; “Hayır, dünya yuvarlaktır ve evrenin merkezi güneştir.” diye dikildiler. Birinciler ikincilere her türlü zulmü, cefayı layık gördüler, kimilerini astılar , kimilerini kestiler, kimilerini de yaktılar. Ama asırlar ötesinde bu olaylara baktığımızda kimin yanında olmayı istiyoruz? Kimi haklı buluyoruz? Kimin hayatının yaşanmaya değer olduğunu kabul ediyoruz? Peki o günün zayıfları, güçlülerle  “Dünya armut şeklindedir.” yargısında anlaşsalardı, bunun adı uzlaşma mı olacaktı? Kim hangi hakla kendi adına gerçeğin bir kısmından fedakarlık edebilir? Eğer inanıyorsa, iman ediyorsa, zerre kadar ihlası varsa…

            Fakat bu örnekler daha önce ortaya attığımız düşüncenin istisnaları da olabileceğini gösteriyor. Demek ki bazen zulüm zalimin ahlakını bozarken mazlumu daha da yüceltiyor, ahlakını çelikleştiriyor. İmam-ı Azam örneği hatırlansın…

            Bugün insanların evrensel olarak en acil ihtiyaçlarının fikir namusu olduğunu düşünüyoruz. Bu tavır içinde insanlar “kendi kendilikleri” üzerinde, derinliğine hesaplaşmalıdırlar. Konuyu özele indirgeyerek İslam dünyası için  düşünürsek; din bir tekliftir, kabul edilir veya edilmez. Fakat kabul ettikten sonra da fikir namusuna sahip insanlar; onu eğerek, bükerek, törpüleyerek, sevimli hale getirmeye çalışarak, ödülü ve gücü elinde bulunduranların istediği şekle sokmaya çalışmazlar. Ya Hz. Ebubekir gibi inanıp aklınızı teslim eder ve size yeniden verilen aklı son sınırına kadar kullanarak eşya  ve hadiseler üzerine yaratıcı bir düşünme ile eğilirsiniz; ya tamamıyla reddedersiniz ; ya da ilahi bir hak din olarak İslam`a inanmadığınızı açıkça ilan ederek; bazı tarihi zaruretler  sonucu tümünü reddedemediğiniz İslam’ın çağdaş ilkelere ve akla uyan bazı kısımlarını alarak, diğer kısımlarını bilim, akıl ve benzeri unsurlarla takviye edersiniz. Fikir namusuna sahip insanlar için bu seçeneklerin dışında yol olmadığını düşünüyoruz.

            İslamın  ne olduğundan çok ne olmadığını anlamaya muhtacız. Çağlar boyu süren bu yozlaşma sürecinde İslam her şey oldu! Rasyonalist, Empirist, Pozitivist, Sosyalist, Demokrat, Laik, Laissez Fairre`ci… Artık bu sürecin bugünkü fikir namusunda zerre nasibi olmayan temsilcilerinin  sayesinde açık ve net olarak anlamış bulunuyoruz ki; bunlara göre İslam Batı`da yükselen, kabul gören bütün değerlerdir, her şeydir. Allah rızası için bir de ne olmadığını söyleyin! Size göre Kur`an ve Hadis`te olan her şey değil mi?

            Bu cümleden olarak işte size tipik bir örnek; Adamın biri çıkıyor Hz. Peygambere filozof diyor… Böyle bir insanın felsefe formasyonunu, fikir namusunu akl-ı seliminize havale ediyorum. Bunlar, bu teologlar özellikle son 15 yılda ödül dağıtıcılarını memnun edebilmek için ; zaten Doğu`da olmayan felsefenin ruhuna mevlit okudular, olmayan felsefeyi öldürdüler; bu adamlar ölümü öldürdüler… Her alanda; gerek buradaki, gerekse okyanus ötesindeki efendilerini memnun etmek isteyen adamlar fikir namusu olmamasının yanında; Dostoyevski gibi “ Bana verecekleriniz, benim layık olduklarımın yanında nedir ki?” diye- bilecek kadar entelektüel bir soyluluğa da sahip olmadıkları için çok ucuza satıldılar. Bunların fiyatı bazen para, bazen mevki, bazen havadar tepelerdeki toplantılarda kısa da olsa konuşabilmek, bazen üstün olma ve hükmetme duygularını onlara yaslanarak tatmin etmek, bazen de sırf onlar tarafından kabul edilme duygusunu yaşayarak uzun zamandan beri muhtaç oldukları psikolojik güvenlik ihtiyacını sağlamaktır. Sizden Hz. Peygamberin ve ashabın ahlakına boyanmamızı istemek size büyük bir zulüm olabilir. Ama bir Sokrates veya Dostoyevski ahlakı istemeye de mi hakkımız yok?

            Geçmiş asırları mahfuz tutarak diyoruz ki ; 80`li yıllarda aldığı ihalenin bir kısmını bu adamlara, taşeron olarak parça parça; çizgi roman okuyan, arabesk dinleyen, “çokların, pek çoklarının” ortak paydası, kuralı ve kutsalı olmayan o gözlüklü şişko adam verdi! Evet yine tekrar ediyoruz ki ; İslam bir tekliftir! Eğer bu teklifi kabul ediyorsanız  pazarlıksız bir biçimde teslim olmanız gerekir. Bunun içindir ki; biz, eğilmelerde, bükülmelerde, kırıtmalarda, sırıtmalarda, kıvırmalarda ve de dolandırmalarda imani bir mesele olduğuna inanıyoruz. Ve ortalığın bu çirkeften temizlenebilmesi için bir “tekfir” hareketinin başlatılması gerektiğine inanıyoruz. (Bunu andıran bir tekfir hareketi  Mısır`da bu yüzyılın üçüncü çeyreğinde ortaya çıkmıştır. Fakat bu hareket gerek ortaya çıkış , gerekse taşıdığı yöntem ve görüşler bakımından bizim söylediğimizle taban tabana zıttır.Bu hareket çıkış itibariyle fikri ve kültürel değil-Harici ve Mutezilî izler taşımaktadır- psikolojiktir)

İşte o zaman hiç değilse inandığına inanan inanmadığına da inanmayan, fikir namusuna sahip insanlar ortaya çıkar ve bu tür insanlar da şu veya bu şekilde bir yere varabilirler. Aksi halde diyalektik doğmuyor. Araba habire patinaj  yapıyor, kasnak boşa dönüyor, vida yalama oluyor… Burada eğer birileri çıkar da hangi hakla insanları tekfir ediyorsunuz derlerse; biz de onlara “Açıkça Allah`ın ayetlerini inkar edenleri siz hangi hakla tekfir etmiyorsunuz?” diye sorarız. Siz kimsiniz? Hüküm mü koyuyorsunuz? Siz Rab’ misiniz? Şeriat mı vaz`ediyorsunuz?

            Artık herkes yerini seçsin ve sağlamca otursun,  alışkanlıklarından vazgeçebilirlerse…Dünya düz mü, yuvarlak mı?Düz de olabilir, yuvarlak da; fakat hayır, hayır bin kere hayır armut şeklinde değil! İyi niyet sahiplerini şu kadar bir ölçü bile doğruya götürebilir: Her türlü meseleyi değerlendirirken şunu unutmayınız ki, İslam`da otoritenin kaynağı İlahi’dir;özendiğiniz Batı değer sistemlerinde ise insanidir. İslam`da hüküm koyucu Allah`tır. En temel mesele otoritenin kaynağı problemidir.(Demokrasi, laiklik, seçim, felsefe v.b. gibi kavramların analizinde de temel ölçü budur.) Bir de şu noktaya hassasiyetle eğilmek gerekir: İslami olduğunu sandığımız kavramların içi gerçekten ne derece İslami özle doludur?

            İslam dünyasında 250-350 yıldır herkes takıyye yapıyor. Takıyyeye önce batıcılar başladı, yakın zamanda da ötekiler benimsedi. Yeter bu riya… Bitsin bu sahtekarlık!.Bütün yenilikçiler Şeriat-ı Garra-yı Muhammediyye adına çıkmadı mı? Ey sürünün siparişlerine, taleplerine; ey nimetleri ellerinde tutanların talimatlarına göre yeni bir din üretmeye kalkan “dinciler”! İnsan hayatının  “titrek bir an kadar” sürdüğü şu üç günlük dünya işlediğiniz mel`anetlere değiyor mu?

            Ey bu insanların peşinde giden iyi niyetliler! İşlerin bu kadar iyi gitmesi, iki gün önceki İslam düşmanlarının bu grupları (çünkü biz bunları İslami manada cemaat olarak değil, sosyolojik manada gurup olarak görüyoruz) kabul hatta teşvik etmeleri seni şüpheye düşürmüyor mu?Eğer bunların arasında grup ihtiyacını tatmin etmek için duruyorsan, ödül dağıtıcılarının ilgisi seni rahatlatıyorsa, okyanus ötesinden bu grupların lehinde esen rüzgarlar sana da geliyorsa; sen de imanından şüphe et! Hiç Amerika’nın  yeşil kuşak projesinden haberin var mı? Amerikanın kendi kontrolündeki dinî (İslamı değil) hareketleri desteklediği konusunda bir fikir sahibi misin? Acaba bazı grupların işlerinin dünyanın dört bucağında iyi gitmesinin sebebi bu mu? Yoksa Amerika bu gruplara “yürü ya kulum” mu dedi? Ey dinciler! (Her şeye rağmen sorumlulukları saklı kalmak şartıyla Müslümanları mahfuz tutuyoruz.) hiçbirinizin emeği Amerika’nın yanında zayi olmasın! Tuttuğunuz dolar olsun! Doların üstündeki god sizi korusun !

            Ey insanları kendi kendilerine ihanet ettiren Batı, ey insanları imanından, şahsiyetinden kendi kendinden eden ödül dağıtıcılar! Ortaya çıkardığınız uşaklarınızdan memnun musunuz? Yoksa anladığımız kadarıyla yarattığınız hilkat garibesine sizde mi tam olarak güvenemiyorsunuz? Kendi imanına ihanet eden insanlar sizlere ne kadar hizmet edebilir ki? Kendi imanına ihanet eden bir insan kime ve neye hizmet etmez ki?

            Ciddi kitapların çok az bastığı , yazar-çizer takımının okuduğundan fazla yazdığı; beyin ve düşünme kabiliyetinin kabız olduğu,kalemin ve dilin ishal olduğu dünyamızda, son asırların belki de tek mütefekkiri, Allah ve Resulü’nün kara sevdalısı , fikir namusunun timsali, fikir efesi (mahkeme koridorlarında, mahkeme salonlarında nasıl da devleşiyordu!) 18 aylık mahkumiyet cezası ile Allah`ın huzuruna varan rahmetli  üstadım Necip Fazıl Kısakürek`in ifadesi ile “ruhu akrep tarafından nokta nokta sokularak, mevsimden mevsime fikir çilesi içinde giren “ fikir soylularının hala var olduğunu umuyoruz…Hoş bir hayal olsa da ; “Trajik Sevinç”e açık böyle insanlar olduğuna inanıyoruz… “Kop dağındaki dükkan”ın müşterilerinin bitmemesini göz yaşları, kan ve ter içinde diliyoruz…1997

                                                                                                          ALİ   BİRADEROĞLU            

             

        

Not:Dursun ÇİÇEK’in  “Postmodernizm’in İslamcılar Üzerindeki Etkisi” kitabına yazdığı önsöz’den

 

Giriş | Yeni Sayfa 204

Bu sitenin son güncelleştirilme tarihi 23/05/08 13/01/09