Giriş GÜNCEL YAZARLAR Resim-Karikatür Büyük Doğu Arşivi

BAŞYAZI

KİTAP ELEŞTİRİLERİ

KÖŞE YAZILARI

SİYASET

BASINDA GEZİNİRKEN

TARİH

SANAT

FIKIH

BİZE ULAŞIN

               VECDİMİN PENCERESİNDEN=  UYKUSUZ İNSANDAN

                                                              Necjp Fazıl KISAKÜREK

BEDAHET

 

Allah Resulünün saadet devrinde her şey bedahet halindeydi ve bedahet ölçüsüne
bağlı... O devirde herkes bir nur huzmesi içinde kendinden geçmiş ve teslim
olmuştu. O devirde hiç kimsede "kıyl ü kaal - fikir dedikodusu" ve akıl telâşı
yoktu. Bütün bunlar sonradan geldi; nur gölgelendi ve aklın zulmet arabası yağız
atlarını sürmeye başladı. Aklı akılla yenecek ve ilerisine geçecek akıl
Gazalî'ye kadar gelemedi. Peşinden aklı büsbütün iflâs ettirecek kadar donduran
Şeyh-i Ekber'e karşılık, her şeyin hak ve keyfiyetini kıvamlayan ve bütün
gerçekleri yerli yerine oturtan, ikinci binin yenileyicisi İmam-ı Rabbânî ve
yolundakiler... Derken, bu dâvanın ne büsbütün akılla, ne de büsbütün akılsız
olabileceğinden gafil, günümüze kadar sızmış sağlı ve sollu mankafalar, kuru
akılcı sözde Müslümanlar, sahte mütefekkirler, ahmak reformcular ve başlarında
Vahhabîlik kuluçkası İbn-Teymiyye... İlle de akıl, ille de akıl!..

 

Gören şeyin göz olmadığını, gözde Allah'ın nuru yuvalandığını ve her şeyin,
Batı felsefesinin bile bugün yaklaştığı bedahet duygusuna bağlı bulunduğunu
anlamayanlara yazıklar olsun!..

 

Bedahet anlaşılmadıkça hiçbir şey anlaşılamaz.

ÇİLE

 

Bedahet hissi, Peygamberlik makamının aslî ve mutlak sahibinin buyurdukları
gibi "kalbde bir nur"dur ve izahın üstünde bir şeydir.

 

Mevlâna der ki:

 

- Sarayda gece... Sultanlar uykuda... Zindanda gece... Mahpuslar uykuda...

 

Yani saadette ve felâkette, kimsenin hiçbir şeyden haberi yok... Hepsi
gaflette birlik...

 

Bir şeyi bedahetle bilir, akılla ararız. Bedahet hissimiz olmasaydı akıl tek
şey anlayamazdı. Bedahet öyle bir histir ki, akıl ona köle diye verilmiştir.

 

Akıl hiçbir şeye inanmaz; onda inanma hassası yoktur. O inanılanın arkasından
gelen bir hesap memurudur.

 

Aklın sâf vahidi, vâhid içinde anlamak iktidarı da yok... Nisbetlerin ölçüsü
olan akıl, 1'i 2'leştirmeden anlayamaz ve kendisinde bütün nisbetlerin berhava
olduğu sonsuz mücerredi kavrayamaz.

 

Sâf vahidi idrak, ruhun işi... Onda da hesap yok, kabul etmek var...

 

Hızlı hızlı tespih çeken bir velî'ye sorarlar:

 

- Tespihte ne arıyorsun?

 

- Gafleti arıyorum!..

 

Gaflet... Sırasına göre belki en büyük nimet... Fakat esasta zehirlerin zehiri...

 

Ey müslüman, sana düşen nimetse sadece çile... Uyumamak ve düşünmeye memur
olmak... Bu çile kapısından erişilecek dünyayı bilseydin, yatağını ve yorganını
satardın!

SIR

 

Lügatlerde "sır" kelimesi var da, buna rağmen Allah'ı anlamayanlar var...
Hâle bakın siz!..

 

Aklın kuşattığı hiçbir yerde sır yok, kuşatıldığı her yerde sır var...
Allah'ın kuşatılması muhal, kuşatması da mutlak olduğuna göre, ona giden yol sır
idrakinden başka ne olabilir?..

 

Sır olmasaydı "meçhul" olur muydu hiç?.. Meçhul olmayınca da, ne fikir, ne
ilim, ne sanat...

 

Sanat, Allah'a sır caddesinden giden fener alayı... Sanatkâr, ayda, güneşte,
çizgide, renkte, seste kimi aradığını bilseydi onun isminden başkasını ağzına
alamazdı.

 

O ki, beni kuşatır ve hâkimiyeti altına alır, benim için bir sır olur. O ki,
hâkimdir, mahkûmun gözünde sırdır. O ki, büyüktür, küçüğü kuşatır. Ve O ki, en
büyüktür ve her şeyi kuşatmıştır, kuşatma âleti olan akıl tarafından nasıl
kuşatılabilir? İşte Allah'ı anlamak, bu en büyüğü anlamak, yani anlamanın muhal
olduğunu anlamak dâvası... Aklı bir anda vecde döndüren bu anlayıştır ki,
anlamaya hiç pay kalmayan yerde tam anlamaktır. Sır anlayışı...

 

Şu "anladım" tesellisiyle, gölgelere hacim izafe edip ölçe biçe gidenlere ve
Allah'ın her zerreye nakşettiği büyük sır kapısını görmeyenlere nisbet, en âdî
hayvan ne kadar âlîdir. Böyleleri için Kur'ân'daki "Hayvandan aşağı" tavsifinden
işte bir hikmet zerresi!..

 

Gözleri kör bir sahabî, Allah Resulünün îlâhî visale kavuşmalarından sonra
Hazret-i Âyişe'ye gitti.

 

Mübarek Peygamber zevcesi kör sahabîyi huzuruna kabul etmeden sımsıkı
örtündü, kapandı ve ondan sonra haber gönderdi:

 

- Buyursunlar!.. Vaziyeti anlayan sahabî:

 

- Ben körüm, dedi; görmüyorum, niçin örtünüyorsunuz?..

 

Hazret-i Âyişe'nin cevabı, sır idrakinin en ince noktasına erişen bir
derinliktedir:

 

- Siz görmeyebilirsiniz; ben sizi görüyorum ya, kâfi...

CÜCE

 

Akıl, cüceler içinde belki en becerikli cüce; fakat muhakkak ki, bir cüce...
Mesafeleri karış karış ölçmeyi, zamanı tık tık saymayı, develere çelme takmayı,
cücelere ökçeli iskarpin giydirmeyi, denize dalmayı, havada uçmayı, daha birçok
şeyi; birçok şeyi bilir fakat bir şeyi bilmez: Eğer kırk bir mizan ve tecrübe
işaretiyle defterinde kayıtlı değilse, bir kere birin kaç ettiğini...

 

Fakat bir büyüğün dediği gibi, ne sadece akılla olur, ne de büsbütün
akılsız... Ona da vazife vermiş sahibi...

 

"Peygamberlik tavrı aklın verâsıdır" sözünden daha üstün bir hikmet
dinlemedim. Büyük bir velînin bu muazzam buluşunu, büyük ve çilekeş İmam-ı
Gazalî ne güzel ifadelendirmiş:

 

- Gördüm ki, akıl izmihlal içindedir ve her şer Peygamberin ruhaniyetine
yapışma davasıdır; aklı bıraktım ve ona yapıştım.

 

Gerçek akılsız, dolayısıyla nasipsiz kimdir bilir misiniz? Ne aklın altında
kalıp da onu hiç kullanmadan inanan, ne de aklın üstüne çıkıp onu akıl aleyhinde
kullanarak inanmaya bakan... Akılsız, aklın içinde kalandır; akıl fıçısı içinde,
"nârıbeyzâ"dan aşk parmaklarıyla cidar pencereleri açamadan ve bu işte aklı
kullanmadan ermeye de yol kapalı...

 

Akılla aşk nasıl geçinebilsin?.. Akıl, kemmiyetin uşağı; ve aşk, keyfiyetin
meczubu... Keyfiyet ise şu kadar kırat pırlanta gibi kemmiyetin şahitliğine
muhtaç...

PÜF

 

Akıl, o "ufacık fıçıcık, içi dolu turşucuk" maskara, inanmadığı şeylere
"acaba, ya olursa, belki" gözüyle bakar da, inandığı şeylere "niçin, ne sebeple,
neden dolayı" gibilerden bir şüphe tavrı ve ille anlama kaygısı gösterir. Bu
inceliği, aklın sınırlarını yırtmış olan İmam-ı Gazalî de harikulade bir akılla
yakalamıştır.

 

İlle anlamak isteyenler, eğer aklı anlar gibi olsalardı, gönül güneşinin
yanında akla bir kibrit alevinden fazla değer vermezler ve birçok yerde onu püf
diye söndürmeyi bilirlerdi.

 

Ona "püf!" de ki, güneş açılsın!..

 

NE GÜN?

 

Eli inmeli, dili düğümlü, kalbi buruk, edası pısırık, sermayesi korkak, işi
ürkek, ahlâkı katlanmak, ibadeti saklanmak...

 

Bu mu müslüman?..

 

Velînin sahabîler üzerindeki hükmü malûm:

 

- Siz onları görseydiniz deli derdiniz; onlar da sizi görselerdi "bunlar
müslüman değil!" derlerdi.

 

Müslümanlık iddiacıları! Ne gün divaneleşeceksiniz?..

MUHAL FARZ

 

Şeriatte "muhal farz" demek ve bilmek şartıyla akla, hakikati tersinden
muhakeme ve nefyi yolundan tespit hakkı verilmiştir. Hendesedeki "aks-i
dâva"larda olduğu gibi...

 

Muhal farz:

 

- Allah olmasa, oluş ne olur?

 

Şeklinde... Bu noktada beyin çatlar ve hüküm şöyle gelir:

 

- Muhal farz, Allah olmasa insan için tek gaye, atomu çatlatırcasına dünyayı
berhava etmek ve bir elden hayata son vermek olur.

 

Muhal farz:

 

Şeriat, boynu, elleri ve ayaklarıyla insanın çarmıha gerilip tek noktaya baka
baka çıldırması ve ölüm nimetinden de mahrum, öylece kalması demek olsa tek
saadet bu olur.

 

Muhal farz:

 

O'nun yolu ebedî cehennem olsa sonsuz devlet bu olur.

 

Bana:

 

"- Kuzum sen çıldırıyor musun, bu dipsiz fikirler de ne oluyor?" diye
çıkışmayın!

 

Bu dipsiz fikirler, her şeyin Kâinatın Efendisinden geldiğini, O'nu Allah'tan
sonra "1" diye kabul edip bütün sayıların işte bu "1" etrafında halkalanmakla
hayat bulacağını, O olmasaydı, eflâkin yaratılmamış olacağını anlamaya
yaklaşmaktan geliyor.

 

Siz yer çekimi sayesinde topuklarınızın dibine basar ve dengenizi bulurken,
ben, bu soydan bütün dengelere boş vermiş, başımın topuklarıyla yedinci kat
gökte çekimlerin çekimi noktasına, dipsizliğe tutulmuş bulunuyorum.

 

Aman, aman, aman!.. Muhal farz, Allah olmasaydı, bu kadar zulmün, bu kadar
yanlışın, bu kadar küfranın, bunca mazlumluğun, bunca hakkın, bunca gözyaşının
hesabı ne olurdu? Bu hesabın oluşu, oluşunun hasreti, oluşunun zarureti ilân
ediyor ki, Allah var!.. Var olmaktan fışkıran bunca varlık yokluğa nasıl sığar?
Ahenk ve nizamdan gelen bunca şey, hayâl edilmesi bile imkânsız bir nisbetsizlik
ve karışıklıkta nasıl toplanır? Muhali konuşuyorum, anlamıyor musunuz? Yalnız
Allah var!..

İHLAS

 

Dua, dua, dua... Boyuna dua edelim... Hiç bir dua çevrilmez! Elverir ki,
edebilelim... Boyuna isteyelim... Hiç bir istek döndürülmez... Elverir ki,
isteyebilelim... Mâlik, mahruma vermez olur mu?.. Bunun için yaratıldık.
İsteyelim!.. Elverir ki, istemeyi bilelim... Ümmetin, sahabîlerden sonra en
büyük ferdi İmam-ı Rabbânî Hazretleri, "Allah, vermeyeceğini istetmez"
buyuruyor. Bu ölçüdeki hikmeti sezenler, bir şeye malik olmak için o şeyi
istemenin yeter olduğunu anlarlar. Ama istemenin istemek olması için dudakların
yetmeyeceğini anlasalar...

 

Ey İhlâs!.. Senin olduğun yerde hiç bir şey eksik değildir!

HAYÂL

 

Işık saniyede 300 bin kilometre yol alıyor ve aydan dünyaya 1 saniyede
geliyor da, hayâl, milyarlarca ışık senesi tutan mesafeyi bir anda
kestiriveriyor. Neyi ve nereyi hayâl ederseniz, onda ve oradasınız. Demek
insanda zaman ve mekân üstü bir arayıcılık kudreti var... Aranan Ve arayan
olmadan arayan ve arama olmayacağına göre, ki arıyorum, kimi aramaya memur
bulunuyorum?

YOK

 

-Yok!

 

Diyenlere bir sözüm var:

 

- Siz bana gerçekten yok olan bir şeyi gösterebilir misiniz ki, yok'u ispat
edebilesiniz?.. Gösterebilecek olsanız zaten o şey yok değil, var olur.
Gösteremeyince de yok demeye imkânınız kalmaz! Allah'a yok diyebilmeniz ayrıca
ispat ediyor ki, o "var"ın ta kendisi, "yok"un da yaratıcısı...

DELİ

 

Kapıları yıkarcasına tekmeleyeceğim, limandaki bütün vapurların ve şehirdeki
bütün fabrika bacalarının canavar düdüklerini öttüreceğim, trafiği durduracağım,
insanları oldukları yerde mıhlayacağım ve gök tavanını yıkan bir sesle
haykıracağım geliyor: - İnsanlar! Allah var! O'nu düşünmekten başka her işe
paydos!...

 

Bana "deli" mi diyecekler?

 

Canım kurban, aklın son durağı olan böyle deliliğe!..

BİR

 

1 var, 1... Ne 2, ne 3, ne 5... Git gidebildiğin kadar... Olan yalnız bir...
Öbürleri 1 'in kendi üzerinde katlanışından ibaret... 2, 3, 5 ki, mahiyetini
1'in, 2, 3, 5 kere kendi üzerinde katlanışından alıyor, demek kendisiyle yok.--
Ve 1 ki, 1 elma, 1 yıldız, 1 insan gibi, 2, 3, 5 olabiliyor, o da kendisiyle
yok... Ve herşey ideal 1'den, nişane...

 

Evet, dâva 1'de, 2, 3, 5 olması muhal olan mutlak 1'de...

 

Allah'ım!

 

Sayılar bile senin azamet ve saltanat marşını söylüyor da kimse farkında
olmuyor. Yüksek matematikçiler bile...

HAKİKAT

 

Ya beni telkinin altına al, ya benim telkinim altına gir; her halde
münakaşadan, itişip çekişmeden bir hayır bekleme!

 

Eğer hakikati ikiye, üçe, ona, yüze bölmek mümkün olsaydı, iki, üç, on ve yüz
kişi arkasında iane toplarcasına hakikat tahsildarlığına çıkılabilirdi.

 

Hakikat birdir ve daima bir kişidedir. O bir kişi, bin kişide aranmaz; bin
kişi kendini o bir kişide bulur.

 

Eskiden beri bazı ukalâlar "hakikat şimşeği fikirlerin çarpışmasından doğar"
derler. Halbuki fikirlerin çarpışmasından çok defa müthiş bir toz kalkar ve bu
toz perdesi arkasında hakikat, bir zıplayışta geyik gibi kaçar gider.

 

Bir'e inan ve gergin ipliklerden daha doğru bir yola düş ve kargaşalıktan
kurtul!

 

Allah birdir; ve en büyük Peygamberi bir,..

 

Hak! Kimbilir kaç devirlik mesafe yüzünden kaplumbağaların arkasından geliyor
gibi görünen tazıya karşı kaplumbağaları kahkahalarla güldürdün!.. Allah’ım, sana
şükrederim!..

 

Böyleyken her insanın da ruhunda, hakikatin tek ve onun kendi hakikati
olduğuna dair bir emniyet mevcut... Demek ki, hakikat bir; ve gerisi sadece
teselli... Fakat siz, hakikatin kuvvetine bakın ki, bu kadar bölümlülük içinde
bile birliğini kaybetmiyor.

İTİDAL

 

Şeytan, daima mübalâğanın yanındadır. Her ne işte olursa olsun, mübalâğanın
yanında... Yani hakikati karartmanın yanında... Çok defa tefritte, olamayınca
ifrattadır...

 

Ah itidal!.. Sen ne büyük sırsın!

ŞÜKÜR

 

Allah’ım, sana ettiğim şükürlerin başında şu var: Beni, yeniler ve ileriler
içinde gözün göremeyeceği kadar yeni ve ileri olan İslam’a bağladıktan sonra,
onu, birçok göze, eskiler ve geriler içinde en eski ve en geri bir dâva diye
gösterdin; ve böylece bana, herkesin kolayca hükmettiği bir mevzuda izahı en
çetin ve kaba gözlere karşı dış görünüşün aksine en mahrem meselenin müdafaasını
yükledin.

AĞAÇ VE BÖCEK

 

Varlık hudutsuz girift bir ağaç... Ve sen ey Kainatın Efendisi; onun, hudutsuz
girift köküsün! Bu köke bağlı gövde... Bu gövdeye bağlı ince dal... İnce dala
bağlı yaprak... Yaprağın üstünde el ayası gibi lif lif bir ağaç haritası... Onun
üstünde de küçücük bir böcek...

 

Ben de buyum!.. Bütün insanlık budur!.. Ve senin getirdiğin nizam ağacının en
küçük yaprağında bir böcek olmaktan üstün paye yoktur!

"O"

 

Allah'ın diliyle "Ben insanın en büyük sırrıyım; ve insan benim en büyük
sırrım" hitabına hedef O...

 

Allah'la arasında kıl farkı kalan, fakat o kılın bir kenarıyla öbürü arasında
ebediyetler esen ve bir kenardan öbürüne varmak muhal olan; ve bu muhali
göstermeye gelen O...

 

Böyleyken bütün mikyas çerçevelerinin üstünde, bütün sayı cambazlıklarının
tepesinde, sayısız kerre sayısızın varamayacağı, tutamayacağı, bulamayacağı O...
O... İşte O...

 

Her zerrenin içinde bir güneş yakan... Her zerrenin içindeki güneşlerden bir
tanesiyle bütün fezayı nura boğacak ışığı getiren... Her zerrenin içindeki
güneşte insanoğlunun niçin yaratıldığı sırrını ışıldatan... Sen!.. İnsanoğlunun
ufku!.. Tek ve ebedî dâva, onun mukaddes ayaklarının izinden yürütmek...

                                                                      İZ

Her zerrenin içinde bir güneş yakan…Her zerrenin içindeki

güneşlerden bir tanesiyle bütün fezayı nura boğacak ışığı getiren…

Her zerrenin içindeki güneşte insanoğlunun niçin yaratıldığı sırrını

ışıldatan… Sen!..İnsanoğlunun ufku!..Tek ve ebedî dava onu mukaddes

ayaklarının izinden yürütmek…

 

HASTA

 

Hayretler içindeyim! Biri yolda düşüp bayılsa, koşarlar, kaldırırlar,
eczaneye, hastaneye, bir yere, bir tarafa götürürler. Körün, sağırın, çolağın,
topalın, şunun, bunun, teker teker bir hastalık teşhisi ve deva merkezi var...
Böyleyken küfür hastalığının dispanseri yok... Çünkü kâfir iki ayağı üzerinde
durabilmektedir; gözlerinin gördüğü, kulaklarının işittiği, aklının işlediği
sanılmaktadır. Ah o göz ki, görmeye, o kulak ki, işitmeye, o akıl ki, düşünmeye
perdedir; ve bunların sahibi sıhhatte bilinmekte... Öbür hastalar da kim oluyor?
Yok mu bu hastaları, bu öldükten sonra ölmeye gidecek çaresizleri kurtarmaya bir
çare?.. Nerede bunlara mahsus sıhhî imdat otomobilleriyle garajları dolu büyük
cemiyet (agora)sı?..

İMAN - İNKÂR

 

Allah'a iki cins insan inanır. Ya en aptal, ya en akıllı!.. îkisi ortası
dediğimiz hakikî ahmak, inkâra memur...

 

Mikrobu keşfeden (Pastör) keşfinin açtığı harikalar ufku karşısında Allah'a
inanır, fakat o keşfi (Pastör)den öğrenen yarım adam, "Mikrobun keşfedildiği
asırda hiç gizliye inanılır mı?" diye Allah'ı inkâra kalkar. Bakın, nerden gelen
nereye gidiyor. Demek iş nasipte, düşünmede değil...

 

Allah'ı tel dolapta yemek ararcasına beş hassenin tamtakır sandığında arayıp
bulamayanları ikna etmeye çalışmak, ne hazin faydasızlık!.. Rus (astronot) gibi
"bütün fezayı gezdim, Allah'a rastlamadım" diyecektir.

 

Akıldan büyük nimet, zekâdan da ağır yük tanımıyorum.

 

Zekâ azaldıkça iman engelleri de azalıyor ve iman bir "az" üzerinde
durabiliyor. Zekâ çoğaldıkça da engeller yıkılıyor, kökünden sökülüyor ve iman
bir "çok" üzerinde duruyor.

 

Vah, ikisi ortası nasipsizlere!..

İLİM

 

İlim sayısız meçhullerin tek malûm etrafında cebir muadelesi... Meçhulleri
birbiriyle nispet muamelesine tabi tutarak hakikati arıyor ve bir şeyler
bulduğumuzu sanıyoruz. Bu muadelenin mutlak malûmu, mutlak meçhul olarak
Allah...

 

Ey ilim ezbercisi!

 

Bir ilim vardır ki, her şey unutulduğu, kafada hiçbir şey kalmadığı zaman
başlar.

 

Bir ilim vardır ki, şuur fotoğrafının filmi ışık görüp bozulduğu, ruha ne
kadar yanlış birikmişse hepsinin üstüne yokluk düştüğü zaman ışıldar.

 

Bir ilim vardır ki, ismi bilmemek, görmemek, anlamamak, tanımamaktır. Ey ilim
ezbercisi; işte ilim budur!

 

 

KEYFİYET

 

"Keyfiyetleri Allah'a havale ediniz" diyen Şah-ı Nakşibend, Allah'ı mutlak
tenzihin imkânsızlığını belirtirken de aklı son hududuna vardırmıştı. Mutlak
tenzih, hiçbir şeyi bilmez, hiçbir şeyden anlamaz hale gelmek ve Allah'da
kaybolmaktır.

KADER

 

Madem ki bir hareket aynı zamanda hem yapılmış, hem yapılmamış olamaz; madem
ki "bir" adedi aynı zamanda "iki" olmak iktidarında değildir; öyleyse olan daima
"bir"dir ve olması gerekendir. Bu, aksiyle teftiş ve murakabesi imkânsız hâlin
ismi de kader...

NEFS

 

Her ferdin tepesinden geçmiş, çelikten, mahrut şeklinde kalın bir çadır
var... İlâhî nura yol vermeyen bir çadır... Bu nefstir! Ne mutlu, onu incelte
incelte sigara kâğıdına çevirenlere ve içeriye nuru sızdıranlara!.. Ve ne mutlu
onu delip ileriye geçenlere!.

 

Madem ki nefs had tanımaz, doymaz, kanmaz ve razı olmaz, sen de kes onun
bütün istihkaklarını!..

 

Bir insanın, musibeti büyük görmesinde de kendi nefsini büyük görmekten gelen
gizli bir gurur vardır. Günahım affedilmez sanmak gibi, bu da mahviyete zıddır
ve insanda nefsanî bir tecellidir.

HİTAP

 

Seni bir kazığa oturtsam... Kazığın sivri ucu, kan boşanan ağzından çıksa...
Gözlerini kızgın demirlerle söndürsem... Tırnaklarını yavaş yavaş, her saat başı
kıl kadar çeke çeke söksem... Derini ceviz içini açar gibi yüzsem ve kan oturmuş
cildine tuz bassam... Bir serçe aksırınca katıla katıla ağlayacak kadar merhamet
hastası ben... Bütün bunları yapsam... Yine senden hıncımı alamam... Ey nefs!..

 

 

 

ŞERİAT

 

Muhal farz, şeriat, ellerinden mıhlanarak çarmıha gerilmek, gözlerini tek
noktadan ayırmamak, yememek, içmemek, hattâ ölmemek ve öylece kalmaktan ibaret
olsa ben yine ona bağlı kalır ve ondan gayrı hakikat kabul etmem!..

 

Düşünüyorum:

 

Zamanı bir kordelâ gibi üzerinden akıtan esrarlı makarayı tutup onu
dileklerine göre döndürebilirler mi?

 

Mesafeyi, sayıların sonunu ve dibini bulurcasına Sınırlayıp "her şey burada
bitiyor; varlık da, yokluk da bu kadar!.." diyebilirler mi?

 

Ölüyü bir sihirbaz değneğiyle kaldırabilirler; ruhu tecrübe kobayları halinde
teşrih masalarına yatırabilirler mi?

 

Bunlar "muhal"in tâ kendisi ya; farzedin ki, yapabilirler.

 

Ben yine müslümanım!..

MÜSLÜMAN

 

Bize Allah'ın cemalindense celâli yeğdir; zira onda nefsin hissesi yoktur!

 

Bu muazzam söz, İmam - ı Rabbânî Hazretlerinin mübarek oğlu Şeyh Muhammed
Masum Hazretlerinin... Nefsi, ateşten bir kıskaç gibi enselemiş, en kuvvetli
kelepçe...

 

Şeriatı nasıl sevmeyeyim ki, o, sadece nefsin kırbacıdır

 

FERT VE CEMİYET

 

Her fert, kendi içinde en büyük topluluğu taşır.

 

Fert sebep, cemiyet netice.

 

Büyük bir velînin, şeriate hürmet ve haşyetinden namazda kaburga kemikleri
çatırdarmış... Yine büyük bir velîye göre, şeriatın en küçük ölçüsüne, topyekûn
dünya ve ötesi, velilik ve ermişlik feda...

 

Şeriatı böyle anlamadıkça edilen ibadetlere yazıklar olsun!..

 

Cemiyet ferdin aynası... Büyük vakıa fertte..

 

Allah mutlak fert...

TESLİMİYET

 

Namazda teslimiyet vardır. Onun içindir ki, namaz nefse giran gelir. Yalnız
bu kadarı İslâm’ın hak ve namazın mutlak ibadet olduğunu göstermeye yeter.

 

Nefslerini şartlandıranlar, namaza yaklaşamazken, müslüman geçinenler de onun
kabuğunda kalır ve gerçek namaz pek az kimseye nasib olur.

İTİKAT

 

Hiç bir itikadın içinde bir mevsimden fazla barınılamaz. İtikatlar mutlaka
posalaşır, çürür ve teaffün eder. Bu kanun, Allah'ın, kendisine ve kıl şaşmaz
yolda itikattan gayrına olan tavrı... Sabit etrafında ebedî yeni, yalnız İslâm’da...

BEN

 

Büyük Velî Abdülhakîm Efendi Hazretlerinin en güzel sözlerinden birisi,
ermişlerin benlik haline dair şu görüşü;

 

"- Mevzuunu bulamaz ki, ben diyebilsin..."

 

Bizse "ben"den başka mevzuu olmayan biçareleriz.

 

HAŞYET

 

İlâhî azamet karşısında insanı öyle bir haşyet sarıyor ki, konuşmak, lâf
etmek, düşünmek, uzanmak, dalmak bile O'na baş kaldırmak gibi geliyor. İbadette
Allah'ın liyakati alnından, ellerinden, dizlerinden ve ayaklarından yere bağlı
olmak, secdeye çivilenmektir.

 

Ben kimim, ben, ben, ben?..

 

O var, ben yokum!..

 

Onunla görüyor, onunla işitiyor, onunla sesleniyor, onunla ayakta durabiliyor
ve sonra "Ben" diyebiliyoruz.

 

Velîyi "mevzuunu bulamaz ki ben desin!"

 

Diye tarif eden Velî'ye kurban olayım!..

VARLIK

 

Nakşilerin,o, gaipler âlemi fâtihlerinin bir sözü var: "Bihûdî iman, Bâhudî
küfr est - kendinden geçmiş olmak iman, kendinde olmak küfür..."

 

Kelâmı, idrak fezasının bu noktasına çıkarabilmek kime vergi?..

 

Mümin misin, yum gözünü, sil ruhundaki dış dünyadan bütün çizgileri; boşluğa,
yokluğa, hiçliğe dal!.. O'ndan başka hiçbir şeyin var olmadığı mutlak varlığı
bulmuş olursun!..

AŞK

 

Çocuğa ana karnında ruh üfleyen, tohumu hararet içinde çatlatan, ampulü nurla
dolduran, Çin Seddini yükselten, Süleymaniye kubbesini dokuyan ve öksürüklü
Mantık hesaplarını paçavraya çeviren aşk, insan hilkatindeki "ol!" hamlesinin
birinci sırrı... Her şubede her işi aşk yapacak, akıl hesaplayacaktır. Ve bunlar
birbirleriyle hiç geçinemeyecekler...

 

(Sidre-tül-müntehâ)ya kadar dayanıp oradan ileriye geçemeyen, geçerse
kanadlarının yanacağını bildiren Melek, aklın mümessilidir.

 

- Buradan ileriye nasıl geçilir? Suâline Cebrail şu cevabı verdi:

 

- Buradan ileriye akılla geçilmez, aşkla geçilir!..

 

Kederin hakikati Allah'tan uzaklık, safanın hakikati Allah'a yakınlık,
varlığın hakikati Allah'ta yok olmak, aşkın da hakikati Allah'ı sevmektir.

ZUHUR

 

En küçük bir idrak çilesinin varacağı hakikat olarak bütün varlıkların yok
göründüğü bu âlemde yok görünerek var olan Mutlak Vücudu anlamak için erenlerin
şu sözü yeter:

 

- Allah zuhurunun şiddetinden gaiptir.

DUA

 

Duayı kabul eden, dilekleri veren, vermeyi murad edince el açtıran, ancak
sevdiği kuluna dua ettiren, sevmediklerinin elini ve dilini bağlayan ve
kendisine yönelmekten alıkoyan Allah’ım!..

 

Bizi affet!..

 

Biz, Sevgilinin nuruna lâyık olmaktan düştüğümüz için bu hale geldik.

 

O'na lâyık olabilmek kimsenin haddi değil... Fakat lâyık olunamayacağını
bilmenin liyakati herkesin vazifesi... İşte bu son inceliğe lâyık olamadığımız
için bu hale geldik.

 

O nur öyle bir nur ki, lâyık olmakta, topyekûn zaman ve mekâna, bu dünyaya ve
ötekilere malik olmak var... Bu liyakatten düşmekte de, her türlü mahrumluk ve
mahkûmluk...

 

Her türlü mahrum ve mahkûm olduk.

 

Bizi affet!..

 

O Nur'un vecd ve aşkı üzerimizdeyken, denizlere, yelkenleri ipekten ve
çıpaları altundan kalyonlar indirdik; karalara da, yolunu viraneye çevirmek
yerine mamureye döndüren ordular saldık. Padişahlara "Ayağa kalk, kanun
huzurundasın" diye ihtar eden hâkimler yetiştirdik. Müspet bilgiler, medenî
aletler, keşifler ve buluşlar, hep o Nur'un kendi fert ve cemiyet aynalarımızda
tecellisinden... O Nur'u körleştirince de Şark'ın son 5 asırlık macerası içinde
bir zamanlar yaban domuzu hayatı süren Garplının sürü hayvanı olduk.

 

Son yüz yıl içinde bizi bu halden kurtarmak isteyen hiçbir davranış şifa
getiremedi. Zira o Nur'a yeniden liyakat ve bu liyakati yeni zaman ve mekâna
tatbik etmek Şuurlaştırılmadı. Ters yollara sapıldı. Bu ilerinin ilerisi şuurun
sahiplerine "mürteci" dediler; ve onları, asıl din gözünde suçlu, O Nur'a
liyakati sıfıra indirici, vecd ve aşk mahrumu, din ve hikmet cahili kara
yobazdan ayıramadılar.

 

Onları, bize böyle muamele ettikleri için değil, bizi, bu muamelenin altından
kalkamadığımız için affet!..

 

Bizi, boynumuza geçirdikleri asırlık idam ipini kravat diye taktığımız için
affet!.. Tek kelimeyle, "Müslüman" yaftası altında Müslüman olamadığımız için
affet!..

 

Ve bize; kendi öz yurdumuzda asırlardır lütfen iskâna tâbi muhacirlere
benzeyen gerçek Müslümanlara, O Nur'a liyakatin en ileri derecesini bahşet; ve
ebediyet bestesinden şarkımızı ateşten ahenk helezonlarıyla gönüllere nakşet!..

 

Duamıza öyle bir tesir ver ki, kezzabın mermeri yediği gibi nefsimizin bütün
oyuncak mabutlarını yakıp erittiğini, senin mücerret ve münezzeh birliğin
etrafında hiçbir inanış pürüzü bırakmadığını görelim; ve sun'î teneffüsle açılan
bir baygın şeklinde bu milletin yavaş yavaş doğrulduğuna şahit olalım!..

 

Allah’ım!.. Bizi hem af, hem adam et!..

HAYRET

 

Velilik derecesinde bir kadına kâfirlerden bahsediyorlar. Allah'ı inkâr
edenlerden...

 

Kadın öyle bir hayrete düşüyor ki; kendinden geçmişçesine başını tutuyor ve
göğü, havayı, güneşi inkâr eden bir deliden bahsedilmiş gibi, saatlerce dehşet
tavrını muhafaza ediyor:

 

- Nasıl olur, nasıl olur?.. Demek böyleleri de var!.. İşte bu noktaya kadar
ermiş büyük saffet, hayret ve dünyadan gaflettir ki, Allah Resulünün: "-Size
kocakarıların imanı lâzım!.." Buyurdukları halin ta kendisi...

YA "BEN" NEREDE?

 

Benim elim, benim ayağım, başım, gözüm, kalbim vesaire... Vücudumuzu terkip
eden her şeyi "benim" diye sayıp tüketebileceğimize göre ya "ben" nerede?.. O
kimin?

VAR - YOK

 

Allah'a "var - yok" diyenlere şaşıyorum!

 

Sanki -hâşâ- Allah olmasa "var" ile "yok" olabilecek... Allah'ı, onun birer
mahlûku olan "var" ile "yok"tan birine tasdik, öbürüne tekzip ettirenlere
beraberce şaşıyorum! Allah o kadar var ki, "yok" şüphesine aynı zamanda yer
verircesine ona "var" demek bile gerçek tevhid ehline giran gelir.

PATLAMA

 

Maddeci şöyle konuşur;

 

- Artık felsefe devri geçmiştir. Bir şeyi anlamak, onun künhüne nüfuz etmek,
fikirle mücerretleri kuşatmak diye (metafizik) bir sıkıntıya yer kalmamıştır.
Pratikte, eşya ve hadiseleri tasarruf, onlara tahakküm, onları verimlendirme
devri açılmıştır. En iyi anlayış ve tam kavrayış, elektriğin ne olduğunu bilmek
değil, onu bir nâkil üzerinde ve bir ampul içinde zaptetmektir. Hiçbir kafa
humması, mide gurultusundan daha aziz değildir. Mutlaka mefkûreleştirilmesi
gerekli bir şey aranıyorsa o da makinedir.

 

Ruhçu da şöyle cevap verir:

 

- İnsan başını fare kafasından ayıran tek haslet ve haysiyet, fikir, mücerret
fikir, arayıcı, tarayıcı, çırpınma, çatlayıcı fikirdir. İşte bu türlü arayışın
yolda bulduklarıdır ki, bugünkü teknolojiyi doğurdu. Fakat durak ve gaye onlar
değil, öteler, öteler, ötelerin ötesi ve sonsuzluk... Eğer mücerret fikir olmasa
ve her şey hayvani bir insiyaka bırakılsaydı, arz cazibesi kanunu bulunur muydu?
Siz, Yirmi-birinci Asra doğru sarkan teknik küfür, insan saadetini, ruhu hadım
etmekte arar ve onu bağırsak yoluna doğru iterken, atom bombanızın bile eşiti
olamayacağı patlamaya belki Yirmibirinci Asırda şahit olacaksınız!..

NEREDE?

 

Tekrarlıyoruz: Eli çolak, dili tutuk, edası mahkûm, işi korkak, ahlâkı boyun
eğme, üslûbu yüze gülme, bilgisi tekerleme, vecdi ezberleme, gözleri kuru,
yüreği katı, ibadeti kabuk, hassasiyeti kopuk, biçareler biçaresi!..

 

Sen neredesin, Müslümanlık nerede?..

 

İmanını, alnına yapışmış kar topu bir nur güneşi gibi değil de, ilericiler
görmesinler diye, burnunda bir cüzzam karhası gibi, sargılar altında taşıyan
yoksunlar yoksunu!..

 

Sen neredesin, Müslümanlık nerede...

 

Evi, elbisesi, ekmeği ve yurdu, elinde hırsızlık malı gibi duran, bir türlü
bunların sahipliğine varamayan, her haliyle "bütün bunlar benim değil, sizin!"
diye bağıran, ödü patlamış ve beyni kamaşmış, asırlık hastalar hastası!.

 

Sen neredesin, Müslümanlık nerede!..

HASSE

 

Maddeyi görüyor, kokluyor, tadıyor, sesini işitiyor ve temasını duyuyoruz,
Madde mi gözümüze, burnumuza, dilimize, kulağımıza, derimize göre, bu hasseler
mi maddeye göre... Madde içimizde mi, dışımızda mı?.. Daha nice "olan" var ki,
onlara mahsus aletimiz olmadığı için farkında değiliz. Ama o alet kalbimizde
var... Onun da farkında değiliz...

ANLAMAK

 

İçimizde öyle bir doyma ve kanma duygusu var ki, onu doyuran ve kandıran şeye
hakikat diyoruz. Halbuki hakikat bizim duygumuzdan mücerret ve müstakil olmak
gerek... İşte bu mücerret ve müstakil ana yol, yine içimizde, fakat saklanmış
olması lâzım... Onun içindir ki, hakikati önce his, sonra fikrederiz.

 

His sultan, akıl vezir... Haddini bilmek şartıyla...

METODOLOJİ

 

Allah Resulünün "devemi bağlayayım mı, tevekkül mü edeyim?" diye soran
bedeviye verdiği "bağla ve tevekkül et!" cevabı, tedbir ve takdir arası iş
ölçüsünde tek... Hazret-i Ebu Bekr'in, Mîraç mucizesine karşı çıkanlara "O
söylediyse doğrudur!" mukabelesi, Peygambere bağlanmakta biricik... Hazret-i
Ömer'in "Allah'ın takdirinden mi kaçıyorsun?" diye haykıranlara "Allah'ın
takdirinden kazasına sığınmaya gidiyorum!" sözü kaderi anlatmakta en üstün...
Hazret-i Osman'ın Ebuzer Hazretlerine "Ben Allah'ın Resulünden görmediğimi
yapmam!" karşılığı, sadakatte usûl temeli!..

 

Esasların esası İslâm’da, usûllerin usûlüne kadar ne noksan ki?..

DOYMAK

 

Gençliğine doymadan gitti, derler... Doymak mümkün mü ki, doyup da gitsin...
Doymak burada değil, burası acıkmanın yeri...

DAİRE

 

Tezatlar arasındaki ahengin şekilde en güzel ve kâmil ifadesi daire... O,
giderken gelir, gelirken gider.

SECDE

 

Aman Yarabbi, aman Yârabbi; biz seni lâfta, yalnız lâfta ve kelimede
anıyoruz. Üstelik hikmetin karşısında vecd ve hayrete düştüğümüzü sanıyoruz.
Senin, hikmetten bahsedici aklı yaratan hikmet sahibi olduğunu düşünüyorum da,
patlayacak kadar şişen kafatasımı secdeye mıhlamak ve öylece kalmaktan başka yol
göremiyorum. Zira secde, kendimde sandığım, kendimin diye vehmettiğim şeylerin
sana iadesidir.

 

Aman Yârabbi; ne büyük sır var secdede!.. Anlar gibi oluyorum ama yine
anladığımı iddia edemiyorum.

SEVMEK

 

Bazıları "Ben Allah'ı severim; O'ndan korkmam!" der. Bilmez ki, korku,
sevginin ta merkezine yerleştirilmiştir. Sevgi korkunçtur. Dağın tepesini seven;
uçurumdan nasıl korkmaz!..

 

Bütün eczahane, pastahane, muayenehane, dershanelerin duvarlarına yazmalı:
"Ölüme çare Allah'ı sevmek ve Resulünün izinden gitmektir!.."

 

Piyanoda tokmakların teller üzerine vuruşunu hesap ve ona kuru bir nispetle
bağlanan akıl, nağmeyi nasıl anlasın?

 

Bir tabloda mevcut renklerin (gramaj)'ını ölçen tahlilci akıl şu kadar gram,
şu kadar renkten doğan terkimi nasıl kavrasın?..

GÖZ - KULAK

 

Bana öyle geliyor ki, münkirin gözünü çıkarsalar, kulağını sağır etseler,
burnunu tıkasalar, dilini sükseler ve temas hissini dondursalar, o zaman görür,
işitir, koklar, tadar ve temastan anlar...

 

Eyvah, görmemek için göz, işitmemek için kulak taşıyanlara!..

 

 

İZAH

 

Bu âlemde hiçbir şeyin tam ve mutlak izahı yoktur. Bir şeyi izah etmek için
kullandığımız kelimenin izahı bile ayrıca izaha muhtaç, başka bir kelimeyle...
Bütün izah edilemezleri yine izah edilemezlerle izaha çalışırken, farkında mıyız
ki, bu izahı izah edilemeyenlerin en büyüğü, yine Allah?.. Kâinatın tek ve
mutlak izahı, Allah...

NİÇİN?

 

Dünyada hiçbir akıl, İmam-ı Gazalî'nin şu idrak inceliğine ulaşamaz:

 

- Size bir kâhin, filân gün falan renkteki elbiseni giyersen ölürsün, dese,
siz bu lâfa inanmaz, fakat o gün o ~ elbiseyi de giymezsiniz. Buna karşılık bir
Peygamber, günde şu kadar rekât namaz kılın dediği zaman ona inanıyor, sonra da
"niçin?" diye soruyorsunuz!

 

Hiç bir şey için değil, Allah böyle emrettiği için... Şeriat, mutlak ve ulvî
sebeplere bağlı bütün bir esrar âleminin dış ölçülerinden ibarettir; onu böyle
bil ve ona böyle bağlan!

 

Akıl, o "ufacık fıçıcık, içi dolu turşucuk" maskarasının, inanmadığı şeye
ayırdığı "belki" payı ile, inandığına da tahsis buyurduğu "ama niçin, ne
sebeple" istifhamı arasındaki uçurumu gör!

 

Allah’ım, nasıl da insanlardan kendi korkunç tezadlarını gizliyor ve tüneksiz
kuşlar gibi bir duman halkasından bir su kıvrımı arasında onları, o teselliden
bu teselliye gezdiriyorsun!.. Ey kudret sahibim!..

ŞÜPHE

 

Her şeyden şüphe ediyorduk; her şeyden...

 

Gördüğümüz eşyadan, duyduğumuz sesten, aldığımız kokudan, tuttuğumuz
maddeden, her şeyden... Hattâ şüphe eden akıldan!.. O kadar şüphe ettik ki,
nihayet şüphesizi bulduk... Ey şüphe eden ahmak, şüpheyi bilseydin imanı
anlardın!..

 

- Şüphe çölünü aşacak kadar kuvvetli olduğunuza inansaydım, size, Allah'ı
bulmanız için şüphe edin derdim.

 

Allah, varlığını ispat yolunda hiçbir delil gayretine düşülmediği vakit,
büsbütün belirir.

 

Şüphenin de Hâlikından şüphe etmek, delilin de Halikını delile bağlamaya
kalkışmak?.. Olur iş mi?..

İSPAT

 

Sadece ölçü, kıvam ve ahenkten ibaret olan İslâm dininin büyüklüğüne bakın
ki, hakkı iltizamda bile inadı çirkin buluyor... İmanın tam olduğu yerde ispat
yoktur.

 

- İspat et! Diyenlere derim ki:

 

- Neyle ispat edeyim?.. İspat için kullanacağım her unsur onun mahlûkudur.
Halikı mahlûkuna mı tasdik ettireyim?..

 

Allah kelâmındaki hikmetlerin en büyüklerinden biri "Her şeyin Allah'ın
veçhinde helakte" olduğunu bildiren âyet... Fakat bunu sözle ve cümlelerle,
sözün ve cümlenin dış sathından anlamak ne mümkün!.. Bu yakıcı idrak sade
Allah'ın nadir kullarına nasiptir. Yalnız bu âyet, Kur'ân'ın Allah kelâmı ve
Resulünün hak olduğunu ispata yeter.

 

Kâinatta maddî ve manevî tek hâdise ve fiil tanımıyorum ki, Allah'tan haber
veren büyük telgraf şebekesine bağlı olmasın... Bütün istikametler Allah'ın,
nereye sap-san ona dönmüş olursun...

 

İnanmayan için korku:

 

- Ya varsa?.. Şüphesidir.

 

İnanan için şüpheye yer olsaydı, felâketli korku:

 

- Ya yoksa?.. Suâli olurdu...

 

Allah'a iki ölçü üzerinden gideriz: Ya ortada, vücut âleminde her unsur, onun
bir delilinden başka birşey değildir; yahut o, tek delile ihtiyacı olmayandır.
Ben ikinci inanışa bağlı olanlardanım.

 

Dünyanın bir öküz boynuzunda durduğunu zanneden kocakarıyı, tesellisini
yerçekimi kanununda bulan ahmaktan daha az ahmak buluyorum.

 

Allahsız adamın fikrine, Allahsız cemiyetin mefkuresine, Allahsız idarenin
başarısına ve Allahsız ordunun silâhına inanmıyorum!..

İSTİĞFAR

 

Allah’ım; senden edeceğim istiğfarların başında, en başında, hepsinin başında,
aklımla seni tenzih etmenin imkânsızlığı yüzünden düştüğüm hatalar vardır. Ey
benim sonsuz tenzihimden de münezzeh Rabbim; aklımızı affet!..

KAHRAMAN

 

Her filozof gibi hakikati boşlukta arayan, fakat onun yakıcılığı karşısında
kavrulan bir filozof:

 

- Haydi diyelim ki, ben dilediğimi istemekte serbestim; ama dilediğimi
dilemekte acaba serbest miyim?

 

Kalplerimizin, Allah'ın iki parmağı arasında olduğunu ve onları dilediği yere
çevirdiğini bildiren Allah'a ve onun kader sırrına yaklaşıp da yine nasipsiz
kalmanın misali...

 

Allah bilinmez, düşünülür, bulunmaz, aranır. Ancak Kâinatın Efendisi
vasıtasıyla bilenler, düşünenler ve bulanlardır ki, "zalûm" ve "cehûl" insanı,
yüklendiği emanete müstahak kılmışlardır. Kahraman onlar ve kahramanlık bu işte...

KELİME

 

Boş konuşuyoruz, boş!.. Bütün bir ömür içinde söylediğimiz bir milyon kere
bir milyon lâf, arayıp da bulamadığımız tek cümle için... Arayıp da
bulamadığımız, arayıp da bulur gibi olduğumuz, bulur gibi olup da yine elden
kaçırdığımız, elden kaçırıp da tekrar bulur gibi olduğumuz, tekrar bulur gibi
olup da artık aramaya lüzum görmediğimiz tek cümle için... O cümle nedir, o
cümle?..

 

Ben, o cümleyi bilmiyorum. Fakat bütün mevcutlarla beraber, bütün cümlelerin,
içinde eridiği ve yok olduğu tek bir kelime biliyorum. Her ân söyleyip de hiçbir
ân hakikatine yaklaşamadığımız ve yaklaşamayacağımız tek kelime... Bu âlemde
söylemeye değer tek kelime var: Allah... Allah ve onun cezbettiği başka
kelimeler... Gerisini işaretle anlatmak mümkün olsaydı daha iyi olurdu.

 

Âlemde her fikrin, her görüşün, her buluşun bir yanlışı var... Yanlışı
olmayan yalnız iki kelime: Allah ve Resulü...

HİÇ

 

Bize 10 dakika sonra öleceğimizi söyleseler ne yaparız?.. Dünya ile en küçük
alâkamız kalabilir mi?.. Susuzluktan dilimiz kurumuş olsa böyle bir ihtiyacı
düşünebilir miyiz?.. Dünya o anda bütün nimetleriyle başımıza yağsa dönüp
bakabilir miyiz?..

 

Peki; 10 dakika yerine 10 veya 100 yıl olmuş, farkı ne?.. Hiç'in milyon veya
milyara darbı, hiç'i büyütmeye çalışmaktan başka neye yarar?..

 

BİLMECE

 



 


Bu kuvvet üstüste binemedikçe ve 50 milyona bölüşülmüş olarak ayrı ayrı
fertlerde kaldıkça birleşik 100 kişi 5 bin kilosuyla 3 milyara hâkim değil
midir?

 

İşte halimiz ve işte uykusuz insanın, uyku kaçıran bilmecesi...

ZAMAN

 

Zamanı hep maddede ve mekânda arıyor ve biliyoruz. Onu niçin içimizde ve ruhî
hayatımızda aramıyoruz? Zaman içimizde de akıyor ve bir yere gelince duruyor.
Biz, biri zamanda kayıtlı, öbürü zaman üstü ve bağımsız iki idrâk taşıyoruz.
Bunlardan biri akıl, öbürü ruh... Biri anlamıyor, öbürü de anlamamayı anlamıyor.

RUH

 

Avrupalı, meşhur bir maddeci doktorun sözü: "Ömrüm boyunca binlerce kadavra
üzerinde otopsi yaptım, kadavraların her noktasını kesip biçtim; fakat
hiçbirinde ruh diye bir şeye rastlamadım."

 

"- Hangi yemekleri seviyorsan, onları ömrün boyunca çatal, bıçakla karıştır;
bakalım bu aletlerle hiçbirinde lezzet diye bir şeye rastlayacak mısın?"

O DEĞİL, O'NDAN

 

İmam-ı Rabbânî Hazretlerinden:

 

Bir zümre, sırf manevî sarhoşluk ve muvazenesizlik haliyle, ZATÎ ihataya,
yani Allah'ın her şeyi zâtı ile kuşattığına inanmıştır. Onlar Allah'ı bizzat,
âlemin muhiti (kuşatıcısı) bilirler.

 

Bu anlayış, zahir ehli büyüklerinin anlayışına aykırıdır. Zira onlar,
Allah'ın, zatiyle değil, ilmiyle âlemi muhit olduğu itikadındadırlar. Bu anlayış
hakikate öbüründen daha yakındır. Allah, hiçbir hükümle mahkûm, hiçbir kayıtla
mukayyed, hiçbir ilimle malûm değildir. Onu, malûmların kavrayış hududuna
sokarken, her hüküm, ne ve nasıl olursa olsun, yanlıştır. Orası, insan aklı için
tükenişten sonraki ufuk ve mutlak gaflet makamıdır; ve orada mutlak
bilgisizlikten gayrı hiçbir ilme yer yoktur.

 

Allah kendi mâsivasında (dış âlemde) mevcut her şeyden müstağni, münezzeh ve
mücerrettir. Velîlik dairesinin merkezi Şah-ı Nakşibend Hazretleri, göze,
kulağa, hisse ve bütün idrak vasıtalarına hitap eden her şeyin O'ndan olduğunu,
fakat O olmadığını beyan buyurmuşlardır. Her şey O'ndan, fakat hiçbir şey O
değil... Tevhid sırrının en ince noktası işte bu hikmettir.

ESRAR

 

İhata edilen her şey, ihata edenin esrarı içindedir.

 

Her şey Allah tarafından ihata edilmiştir.

 

Böylece insan ruhunu, hayranlık, vecd ve aşka sokan, esrardır; ve esrar
Allah'tan gelir.

 

Ham softada esrar idraki yoktur.

 

Bütün tasavvuf esrardır.

 

Akıl esrarı sıyırmak ister, sıyırdıkça esrar daha ziyade kesafet bağlar.
Bugün müsbet bilgiler bu noktaya kadar gelmiştir.

 

Allah'a esrar yolundan bağlanınız!

 

Esrarı anlamak, anlamamayı anlamaktır.

 

Her şey anlamaktır; yâni anlaşılamayanı anlamak...

 

Şeriat, dış görünüşündeki billur gibi vuzuhuna rağmen, içiyle bütün bir
esrardır.

RAHMET VE KAHIR

 

İş onun rahmetini hayâl etmeye gelince, âlemde affedilmeyecek hiçbir şey
gösteremem, bulamam, tasarlayamam.

 

İş onun kahrını hayâl etmeye gelince de , bilmem ki, O'ndan habersiz tek
nefes ebediyyen kahrolmak için yeter mi?

 

Dostum; bahtiyarlığın en büyüğü, insan için, Allah'ın mahlûku olduğunu
bilmekten gelen zevktir! O, hiç bir şeyle kayıtlı olmaksızın, sırf kendi
ulûhiyetleriyle, bütün mahlûklarına ne kadar Rahimdir. Anne, Allah'ın hilkat
sırrıyla evlâdına bu kadar şefkatli olursa, ya Allah, Mahlûkuna nasıl olur?..
Bunu düşünmekten büyük saadet mi olur?..

UYKU

 

İsterse dünya güllük, gülistanlık olsun; ben başımı yastığa koyduğum zaman,
derinlerde vıcık vıcık kaynaşan, solucanlar gibi kıvranan yer altı insanlığından
çığlıklar duyuyorum.

 

Gökler gözlerime mil çekti. Allah'ın âlemleri her ân yok edip, her ân var
ettiğini görür gibi oluyorum. Öyle bir istinatsızlık vehmine düşürdü ki, beni
Allah, dünyayı altımda bir top kadar küçülmüş hissediyor ve yuvarlanmamak için
karyolama tutunuyorum.

 

Ahşap tavandaki budak çizgileri bile hayalime Allah'ın esrar ve kudretinden
hiyeroglifler çiziyor.

 

Yalnız hayret, haşyet, dehşet...

 

Başka mâna tanımıyorum.

 

Uyuyabilir miyim?

HAL

 

Ah!.. Dağ başında bir kulübe... Bir de keçi...

 

Sütüyle yaşıyorum. Ona baktığım kadar süt alıyor ve aldığım sütün kuvvetiyle
ona bakıyorum. Ve bu "devr-i daim" makinesi, böylece son nefesime kadar işliyor.
Ve ben, dünyada başka insan, hayat, hadise var mı bilmiyorum, yalnız dilimde:
"Allah!"...

 

Allah’ım; sen beni dağa çıkmadan bu hale getir!..

VECD

 

Allah de ve sus! Başka hiçbir şey söylemeye değmez... Vecd hali budur ve aşk
onun sürükleyicisi... Kendini bilmek, kendini unutmakta... Unuttuğunu bile
bilmemekte...

 

Bir noktaya geliyor ki, insanda İlâhî tecelli, kendi varlığından başlayarak
her varlığa o varlık için bakmak küfür oluyor. İman ise, Allah'ta yok olmak, her
şeyi unutmak, hiçbir şeyin farkında olmamak ve kendinden geçmek...

 

İnsan ruhunda şimal ve cenup kutuplarına kadar keşfedilmedik nokta bırakmayan
büyük velîler silsilesinin düsturunu şimdi anlıyorum:

 

Kendinden geçmek iman,

 

Kendinden olmak küfür...

 

Aşk atom bombası... Atom bombasıyla çukur açmak dururken iğneyle kuyu kazılır
mı? Bomba aşk ve akıl iğne...

 

Bu dünya bir "zıll-ı zail - kaybolucu gölge"dir. Bütün cümbüş, bunca kavga ve
bu kadar yanlış istikamet, iş-te bu "zıll-ı zail" üzerinde...

 

Olan yalnız Allah... Ölçü yalnız O'nun getirdikleri...

 

Evet "yok" da Allah'ın mahlûku... Bunu bilselerdi, bugün "var"ların onunla
var olduğunu ve Yaradan'dan başka "var" olmadığını anlarlardı.

 

Gece bile güneş olmayınca olan bir şey değil; ayrıca yaratılmış olması
gereken bir oluş... Yalnız O var ve bu iş bu kadar...

 

Aklı kopuncaya kadar geremedikçe, bunu yapamadıkça, ya taklitçi mümin, yahut
sersem kâfir olmaya mecbursun!

 

Aşk, aşk... Aşk selâhiyettir, aşk mülkiyettir, aşk hâkimiyettir. Onun içindir
ki, gerçek âşık ne cehennem korkusuyla titrer, ne cennet iştiyakıyla yırtınır. O
yalnız Allah'ın likasına (yüzüne) ve rızasına bakar.

                                                       Mümin/Kafir’den  1986-Sh:63-104

 

 

 

 

 

 

 

Giriş

Bu sitenin son güncelleştirilme tarihi 31/07/06 13/01/09