İRANI VE YAPTIĞI İSLAM KATLİAMLARINI ANLAMAYA DAİR OKUMA PARÇALARI
İRANI VE YAPTIĞI İSLAM KATLİAMLARINI
ANLAMAYA DAİR
OKUMA PARÇALARI
İstanbul Celseleri-1
(Şia’nın Peşaver Geceleri İsimli Kitabına Reddiye-Önsöz)
Prof. Dr. Ebubekir SİFİL 19.05.2018
“İslâm Dünyası’nın, emperyalist Batı’nın çok yönlü askerî, ekonomik, kültürel… tasallutuna maruz bulunduğu günümüzde Sünnî-Şiî ihtilafını “körükleyici” faaliyetlerde bulunmak Müslümanların menfaatlerine hizmet etmez.” Bu cümlenin bir hakikati ifade ettiğine inanır ve gereğini yapmanın her
Müslüman üzerine vecibe olduğunu düşünürüm.
Ancak biraz tarih bilen, Şîa’yı biraz tanıyan herkes gibi ben de “olan”la “olması gereken”i birbirinden
titizlikle ayırdetme sorumluluğunun, özellikle son dönemde yaşadıklarımız da dikkate alınınca
“ertelenemez” bir başka vecibeyi omuzlarımıza yüklediğinin farkındayım. Sünnî-Şiî ilişkileri
konusunda hâlâ hülyalı temennilerin toz pembe dünyasında yaşamakta olanları acı gerçekle yüzyüze
getirip uyarmak!
“1979 İran İslâm devrimi”nden sonra Şîa’da bir itikat ihracı hamlesi görülmeye başladı. Sürecin
başlarında Ümmet’in hemen her ferdi, devrime yönelik oloğanüstü bir ilgi ve desteği kalbinde
derinden hissetti, yaşadı ve paylaştı. Devrimin anti-emperyalist, anti-siyonist, anti-Amerikancı bir
hareket olduğu; Ümmet’in kendi ayakları üstünde durduğunu gösteren bir irade olarak ortaya çıktığı
gibi mülahazalarla bu devrim desteklendi.
Şîa ile aramızda tarih içinde cereyan etmiş mezhep farklılıklarını, siyâsî ihtilafları elbette biliyorduk;
ama görmezden geldik. Ümmet’in daha önemli, küresel ve stratejik problemleri olduğunu, dolayısıyla
o aşamada bu ihtilafları gündeme getirmeyip devrimi desteklemek gerektiğini düşünüyorduk.
Zaten onlar da böyle bir söylemle yola çıktılar ki, bu, hâlâ “söylem seviyesinde” devam ediyor;
“Ümmet’in vahdeti”, “büyük şeytan Amerika”, “kahrolsun Siyonizm”, “İsrail’i tarihten sileceğiz” …
sloganları hâlâ devrede ve doğrusu belli bir seviyede de olsa işlevselliğini koruyor…
Fakat aradan geçen zaman, ortaya çıkanın bir “İslâm devrimi” değil, “Şiî devrimi” olduğunu gösterdi.
Devrim’in, İran İslam Cumhuriyeti anayasasında da vurgulanan Şiî karakteri[1] gerek İran içinde
gerekse İran’ın ve Şîa’nın Ümmet’le ilşkilerinde belirleyici unsur olma özelliğini her zaman korudu.
Geldiğimiz noktada ayan beyan görülüyor ki, özelde İran ve genelde Şiî dünya Ümmet’in vahdetini
amaçlamak ve bunu temine dönük çalışmak şöyle dursun, Ümmet’le ilişkilerini, kin, öfke,
ayrıştırıcı/çatışmacı mezhepçilik politikaları üzerine bina etmiş durumda. Retorik olarak vahdeti, antisiyonizmi,
anti-Amerikancılığı dilinden düşürmemekle birlikte, mümkünse devrim ihracı, değilse
akaid ihracı, “devrimci Şiîliğin” karakter vasfını oluşturuyor. İran, kamu kaynaklarının çok büyük bir
kısmını bu uğurda harcamaya devam ediyor. Gerek medya, gerek eğitim-öğretim propaganda
teknikleriyle ve daha başka vasıtalarla bu çalışmalar devam ediyor ve bugün artık şeksiz-şüphesiz
görülüyor ki, karşımızdaki, “Ümmet’i Şiîleştirme” hareketi.
Tarihin hiçbir döneminde herhangi bir Sünnî devletin ya da herhangi bir Sünnî topluluğun veya âlimin
“Şiîleri Sünnîleştirmek” gibi bir derdi, gayreti veya planı olmamıştır. Fakat Şiîler her fırsatı
değerlendirerek Sünnîleri Şiîleştirmeyi hayatın biricik amacı hâline getirmişlerdir; bunu bugün çok net
bir şekilde görüyoruz.
Kara propaganda Şiîleştirme öyle bir seviyeye ulaştı ki, Sünnî gençler kendi kimliklerinden,
kaynaklarından, tarihî tecrübelerinden, itikâtlarından şüphe eder hâle geldiler; hatta Sünnîliği terk edip
Şiî olmaya başladılar.
Güneydoğu’da görev yapan bir meslektaşımın şahsıma gönderdiği bir mektupta, bölgede ciddi bir
Şiîleştirme çalışması olduğu, Şiî akidesini terviç eden kitapların tercüme edildiği, propagandacıların
Bağdat, Kum, Tahran, Necef gibi merkezlerde eğitim gördükten sonra Türkiye’ye gelerek burada ciddi
bir biçimde Şiîleştirme çalışmaları yaptıkları anlatılıyordu… Bu, yüzlerce misalden sadece bir tanesi.
Bilhassa Doğu-Güneydoğu’da ve büyük şehirlerin varoşlarında Şiîleştirme faaliyetleri son hız devam
ediyor. Arkalarında devlet bütçesi var ve devasa imkânlara sahipler.
Bu, Türkiye’ye özgü bir durum değil; İslâm Dünyası’nın her tarafında, Avrupa’da, Balkanlar’da, Orta
Asya’da, Avustralya’da da faaliyetteler. Gittiğiniz her yerde karşınıza iki başat güç çıkıyor: Şiîler ve
Vehhâbîler. Maalesef bu iki cephenin çatışmasında arada kalan, Ümmet’in kâhir ekseriyetini oluşturan
Eş’arî-Mâturîdî kökenli gençlik, “ya kırk katır ya kırk satır” misali, ikisinden birini tercih etmek
zorunda bırakılıyor: Şiîleşiyor veya Vehhâbîleşiyor.
Bu iki yapı tersinden birbirini besleyen, birbirine çalışan iki güç. Birinden kaçan öbürüne, öbüründen
kaçan berikine yakalanıyor. İlmî zeminde karşılıklı reddiyelerden, fiilî çatışma alanlarındaki
cepheleşmelere, şu anda İslâm Dünyası’ndaki manzara –üzülerek belirtelim ki– budur. Sünnîliği
Vehhâbîler ve DAEŞ, Şiîliği ise İran sahiplenmiş durumda. Ya onlardan ya da bunlardan olmak
zorunda bırakıldığımız bu süreçte, 1300 küsur yıldan beri adı konmuş bir şekilde Ümmet’in kâhir
ekseriyetini temsil eden Ehl-i Sünnet ortada yok!..
Burada sorulması gereken kritik soru şudur: Bu “ana gövde”nin kaynakları, tarihi, delilleri,
argümanları nereye gitti? Tarih içinde ilmî zeminde yürüttüğü mücadelelerle sadece Şîa’yı değil,
bütünüyle “bid’at fırkalar”ı dize getiren Ehl-i Sünnet nereye gitti? Gerçekten, ibret alacağımız çok
enteresan zamanlardan geçiyoruz. Kütüphanelerimiz kitap dolu, fakat biz kendi kimliğimiz, itikadımız,
tarihimiz… hakkında çok ürküntü verici bir cehâlet içerisindeyiz. Zihinlerimizde çok büyük boşluklar
var ve bu boşluklar birileri tarafından dolduruluyor; ayağımızın altındaki zemin kayıyor…Tarz olarak
Şiîlerin mâlum propaganda metotlarının bir örneğini teşkil eden bir kitap, çarpıcı bir şekilde
karşımızda duruyor: Peşâver Geceleri.[2] 1924 yılında çıktığı bir seyahatte Hindistan’ın muhtelif
şehirlerinde çeşitli temaslarda bulunduğunu anlatan müellif, o çerçevede Peşâver şehrinde bir grup
Sünnî “âlim”in sohbet/münazara teklifine muhatap olduğunu belirtiyor. Sünnîlerle geceler boyu süren
münazaraların 200 kişilik kalabalık bir kitle yanında 4 basın mensubu tarafından da izlenip
kaydedildiğini ve her bir oturumun ertesi gün gazetelerde/dergilerde neşredildiğini söyleyen müellif,
nihayetinde “Sünnî alim”lerin bütün delillerini çürüterek Sünnîleri “susturduğu”nu ve hatta
Sünnîlerden 6 kişinin Şiî olduğunu anlatıyor ki, biz bütün bunların hayal ürünü kurgularla süslenmiş
bir senaryodan ibaret olduğunu düşünüyoruz.[3]
Zira kitap boyunca adım adım göreceğimiz gibi, okuyucuya “Sünnî alim” diye takdim edilen zatların
seviyelerine, “delil” diye ortaya koydukları hususlara, müellifin delillerini tartışma tarzlarına ve genel
olarak münazaradaki tutumlarına bakıldığında bunların “alim” sıfatını hak edecek kimseler olmadığı
açıkça görülüyor.
Dolayısıyla kitabı okuyan herkeste olduğu gibi bizde de oluşan kanaat o ki, ya böyle bir münazara hiç
yaşanmadı, ya da bir grup mübtedi ilim talebesi ile yapılan bir sohbet, önüne-arkasına yapılan
eklemelerle aslının yüzlerce kat hacme kavuşturularak “Sünnî alimlerle münazara” formatına sokuldu
ve o haliyle kitaplaştırıldı.[4] Hatta kitaplaştırıldıktan sonra da PeşâverGeceleri üzerine ilavelerde
bulunmak şeklindeki tasarruflar devam etti.
Bu kanaatimizi destekleyen en önemli noktalardan biri, kitabın Arapça çevirisi[5] ile Türkçe çevirisi
arasında, hatta Türkçe çevirinin farklı baskıları arasında –yer yer birinde bulunan kocaman bir
paragrafın diğerinde hiç yer almaması gibi– ciddî farklılıklar bulunmasıdır. Görünen o ki, Şîa, bu
kitabı elverişli bir “propaganda malzemesi” olarak görmüş ve ondan alabildiğine istifade etmek için
her yolu kullanmıştır
Meselenin aslına ve Arapça kaynaklara ulaşma imkânı bulunmayan insanlardan, bu kurguya
inanmaları isteniyor ve –haklarını teslim edelim!– kitap içerisinde bu, son derece iknâ edici bir şekilde
yapılıyor ki, somut örneklerini yeri geldikçe zikredeceğiz.
Şîa’nın Telbisleri
“Mezhep ihracı”nı hayat tarzı haline getirmiş bulunan bir kısım Şiîler, amaçlarına ulaşmak için ilim ve
ahlak dışı metotlara başvurmakta bir beis görmemektedir. Burada bu noktayla ilgili birkaç hususu
okuyucunun dikkatine sunmakta fayda mülahaza ediyorum:
1. Söz gelimi iddialarına delil olarak zikrettikleri bir rivâyeti Şiî kaynaklardan refere ederken, ilgili
kaynakların tam künyesini; adını, yazarını, cildini, sayfasını –tarihine, baskısına varıncaya kadar
kitabın bütün detaylarını– belirtiyorlar. Söz konusu rivâyetin Sünnî kaynaklarda da geçtiği kanaatini
uyandırmak için araya birkaç Sünnî kaynağı da –sadece isimlerini zikrederek– sıkıştırıyorlar. Böylece
okuyucu, zikredilen rivâyetin, meselâ hem el-Kuleynî’nin (v. 329/941)[6] el-Kâfî’sinde olduğunu, hem
de el-Buhârî (v. 256/870) ve et-Taberî’de (v. 310/923) yer aldığını zannediyor…
Bir zamanlar, bir Ca’ferî ile aramızda bu minvalde bir sohbet cereyân etmişti. Benzer şekilde bir
kitaptan iktibaslar yapmış ve kitabı da getirip göstermişti. Yukarıda bir rivâyetin metni yer alıyor;
dipnotta hem Şiî hem de Sünnî kaynaklarla dolu bir referans listesi mevcut…
Ancak Şiî kaynakların detaylı bir şekilde künyeleri zikrediliyorken Sünnî kaynakların sadece
isimlerinin zikredildiği bu rivâyet bağlamında o şahıs, “Sünnî kaynaklarda da geçen bu rivâyete göre,
“(Hz) Ömer, Hz. Fâtıma (r.anha)’nın evinin kapısını kırmış; onu tartaklayıp çocuğunu düşürmesine
sebep olmuş” demişti. İlgili rivâyetin Sünnî kaynaklarda yer almadığını ifâde ettiğimde, bu rivâyeti
nakleden yazarın, rivâyetin zikredilen kaynakta yer almadığının isbât edilmesi halinde mahcup
olacağını bile bile yalan söylemesinin mümkün olmadığını, söylemişti.
Bunu ona isbât edebilmem için ya beraber oturup adı geçen Sünnî kaynakların tercümelerini baştan
sona okuyacak ve böylece öyle bir rivâyetin oralarda yer almadığını görecektik veya bizzat kendisi
araştırarak o Sünnî kaynaklarda böyle bir rivâyetin yer almadığını tespit edecek yahut da “Bu rivâyet
Sünnî kaynaklarda yok” şeklindeki sözüme itimat edecekti. Ancak bu seçeneklerin hiç birisinin
mümkün olmadığını ikimiz de biliyorduk…
2. Kullandıkları başka bir taktik Şiî ve Sünnî kaynaklarda farklı lafız ve anlatımlarla nakledilen
herhangi bir rivâyetin metin itibâriyle kendi kaynaklarında geçen şeklini alıp, Sünnî kaynakları da
referans olarak zikretmeleridir. Zikrettikleri rivâyetler her ne kadar Sünnî kaynaklarda yer alıyorsa da
Şiî kaynaklardakinden farklı –ve davalarına delil olmaktan uzak– lafızlarla naklediliyor ve fakat Şiîler
bu hareketleriyle okuyucuda ilgili rivâyetin Sünnî kaynaklarda da “aynı metinle” yer aldığı kanaatinin
oluşmasını temin ediyorlar.[7]
3. Şîa’nın bir başka taktiği, rivâyetlerde yer alan birtakım mücmel, kapalı ifâdeleri “işlerine gelecek”
şekilde yorumlayarak bu ifâdelerin kendi iddialarına delil teşkil ettiğini iddia etmeleridir. İlgili
rivâyetlerdeki ifâdeleri kendilerince başka yan unsurlarla da destekledikleri zaman okuyucu nezdinde
artık o rivâyetler delâleti ve sübutu kat’î birer delil hâline geliveriyor! Bunun en çarpıcı örneklerden
birisi, meşhur “Kırtas rivâyeti”dir. Bizim kaynaklarımızda da zikredilen bu rivâyete göre, Efendimiz
(s.a.v) vefat hastalığındayken, “Bana yazı malzemesi getirin, size bir şey yazayım da, benden sonra
yoldan sapmayası nız” buyurmuş. Hz. Ömer (v. 23/644) buna müdahale ederek, “Allah’ın kitabı
elimizdeyken buna ihtiyacımız yok” demiş.[8] Bir kısım sahâbîler yazı melzemesi getirelim derken bir
kısmı da getirmeyelim demişler ve bunun üzerine Efendimiz (s.a.v) bir peygamberin huzurunda böyle
bir tartışmanın uygun olmadığını söyleyerek kendisini yalnız bırakmalarını emretmiş, böylece
konuşma/tartışma burada bitmiş.
Burada Şiîler tarafından olmadık çıkarımlar yapılarak başta Hz. Ömer (r.a) olmak üzere Sahâbe’ye
karşı kullanılan bir argüman var. Kritik soru şu: Efendimiz (s.a.v) burada ne yazdıracaktı?
Şiîlere göre Hz. Peygamber (s.a.v), kendisinden sonra Hz. Ali (r.a)’ın halife/imam olacağını
yazdıracaktı; fakat Hz. Ömer (r.a) bunu anlayınca Efendimiz (s.a.v)’in emrine karşı gelme pahasına
olaya müdahale ederek engel oldu ve hadise bu şekilde neticelendi…
Bu hadise yaşanmıştır, bizim kaynaklarımızda da nakledilmektedir. Fakat “Şiîler Efendimiz (s.a.v)’in
yazdırmak istediği şeyin ne olduğunu nereden biliyorlar?” sorusunun mantıklı bir cevabı yoktur.
Bilindiği gibi onlar Efendimiz (s.a.v)’in, Hz. Ali (r.a)’ın imametini ilan etmek istediğini, bunu yazıyla
kayıt altına almak niyetinde olduğunu iddia ediyor. Ancak Sünnîler de buna karşı, Hz. Ebû Bekir
(r.a)’ın (v. 13/634) hilafetini ilan etmek ya da imamet/hilafet meselesiyle hiç ilgisi olmayan bir başka
şeyi kaydettirmek için yazı malzemesi istediğini pekala ileri sürebilir. Şîa bu söylediğimize hangi
delille itiraz ederse, aynı delil onların iddiasının geçersizliği için de ileri sürülebilir…
4. Bir başka taktikleri, tamamen uydurma rivâyetlerle iddialarını isbât etmeye çalışmalarıdır ki,
meselenin kilitlendiği noktalardan birisi budur. Şiîler, Ehl-i Sünnet’in tekzip ve cerh ettiği bir kısım
râvilerin güvenilir olduğunu, mesela Sünnîler nazarında el-Buhârî’nin Sahih’inin kıymeti ne ise,
kendileri nazarında el-Kuleynî’nin Kâfî’sinin de aynı değerde olduğunu söylüyorlar. Netice itibâriyle,
Ehl-i Sünnet’in birtakım râvileri cerh edip güvenilmez bulması, Şiîler için herhangi bir şey ifâde
etmiyor. Ve elbette bunun aksi de geçerlidir. Şîa da Ehl-i Sünnet’in, “güvenilirliğin zirvesinde”
olduğunu söylediği râvileri, hatta Sahâbe’yi, Selef’i ve imamları cerh ediyor.
5. Bizim rivâyet kitaplarımızdan, tarih kitaplarımızdan birtakım rivâyetler naklediyorlar ki
metinlerinde –onların da dediği gibi– bir muğlaklık yok; fakat “senedleri” problemli. Meselâ
Belâzürî’nin (v. 279/892-93) Ensâbü’l-Eşrâf’ında, Taberî’nin Tarih’inde, İbn Ebî Şeybe’nin (v.
235/849) Musannef’inde veya Abdurrezzak’ın (v. 211/826-27) Musannef’inde geçen bir rivâyeti
zikrediyorlar ve tam da burada özellikle gençlerimiz, “Bu rivâyet bizim kaynaklarımızda geçiyor;
öyleyse doğru olmalı” diyerek tereddüde düşüyor.
Bu noktada işin içine bizim –maalesef– uzun zamandır ihmal ettiğimiz “cerh-ta’dîl”, “sened kritiği”,
“râvi tenkidi” meselesi giriyor. Özellikle rivâyetlerle iştigâl eden kişilerin mutlak sûrette bu ilmi
gündemlerine alıp, “cerh/ta’dîl sistemini yeniden işler duruma getirmelerinin şart olduğunu ifâde
etmemiz gerekiyor. Bu yapılmazsa, sözünü ettiğimiz mesele başımızı daha çok ağrıtacaktır…
Toplumda “el-Buhârî ve Müslim’in Sahîh’lerinde zayıf hadis yoktur” şeklinde genel kabul görmüş bir
kanaat vardır. Oysa el-Buhârî ve Müslim’de de tartışılmış rivâyetler vardır. Bunlar, evet uydurma
değildir, ama zayıftır; zayıf oldukları konunun ehli ulemâ tarafından da ifâde edilmiştir. Bu noktada
bilinmesi gereken husus şu ki, bu tür rivâyetler, bu kitapların “aslından”, yani “usûlünden” değildir.
Bütün hadis kitaplarında olduğu gibi, bu kitaplarda da iki tür rivâyet yer alır (özellikle bu tavrı, eserini
sahih hadislerden oluşturmak maksadıyla yola çıkan ulemâda görürüz):
1. Kitabın usûlünü teşkil eden rivâyetler: Bu cümleden olmak üzere mesela İmam el-Buhârî’nin,
Sahîh’inin herhangi bir bölümünde ilk sırada yer verdiği rivâyetler o bölümün, o bahsin “aslını (ç:
usûl)” oluşturur.
2. Bir de bu rivâyetleri takviye ve tahkim etmek maksadıyla ikinci-üçüncü sırada zikredilen rivâyetler
vardır ki, bunlara “şâhid (ç: şevâhid)” denir.[9] Dolayısıyla Sahîh-i Buhârî’de “usûl” ve “şevâhid”
olmak üzere iki kısım rivâyetin yer aldığını bilmemiz gerekir. Usûlden olan rivâyetler zayıf değildir,
tamamı sahihtir; ama şevâhid arasında –uydurma olmayan– zayıf rivâyetler de bulunmaktadır.[10] Ehl-i
Sünnet muhaddisler genel olarak amellerin faziletleri ile ilgili konularda –ahkâm ve itikada taalluk
eden hadislerden farklı olarak– daha toleranslı davranmış ve cerh-ta’dîl süzgecini biraz geniş
tutmuşlar, amellerin faziletleri, teşvik ve sakındırmaya (tergib-terhib) dâir rivâyetlerde, usûl’ü
oluşturan rivâyetlerde aranan sıhhat kriterlerini aramamışlardır. Buralarda zayıf hadisler görülebilir.
Sahîh-i Buhârî ve Sahîh-i Müslim’de de bu bağlamda, fezâile dâir rivâyetler arasında zayıf olanlar
görülür. Dolayısıyla, “el-Buhârî ve Müslim’de zayıf hadis yoktur” denildiğinde, bu kitapların
aslını/usûlünü, yani ana temelini teşkil eden rivâyetler kastedilir. Yoksa diğer rivâyetler arasında –
uydurma ya da çok zayıf olmayan– zayıf rivâyetler bulunduğu, belirttiğimiz gibi, ehlinin mâlumudur.
el-Buhârî ve Müslim’de durum böyle olduğuna göre, diğer kitaplarda da böyle olması normaldir.
İmam Mâlik (rh.a)’in (v. 179/795) el-Muvatta’da ( بَلَغَني ) “Bana ulaştı ki…” diyerek nak
lettiği, fakat senedini zikretmediği rivâyetlerin mevcudiyeti malumdur. Hadis âlimleri bu rivâyetlerin
dört tanesi dışında tamamının muttasıl[11] tariklerini bulmuşlardır. İmam Mâlik bir rivâyeti بَلَغَني (Bana
ulaştı ki…) diyerek rivâyet ederken başka
bir âlim bu rivâyetin senedinin tamamını vererek nakletmiş ve dolayısıyla bu hadisin aslı itibâriyle
zayıf olmadığını ortaya koymuştur.[12] Bu gerçeği akılda tutarak meseleye baktığımızda, hadis
kitaplarımızda, kaleme alınırken gözetilen sistematik doğrultusunda zayıf rivâyetlere yer verildiğini,
bunun bilinçli olarak yapıldığını bilir, Şîa ya da başkaları kendi batıl davalarına delil diye bu tür
rivâyetleri önümüze koyduğunda ikilem yaşamayız. el-Buhârî ve Müslim’de durum böyle olduğuna
göre, Kütüb-i Sitte’yi oluşturan diğer eserlerde ve İbn Ebî Şeybe’de, et-Taberî’de, Abdürrezzak es-
San’ânî’de ve diğerlerinde de pekala zayıf rivâyetler vardır ve bu, son derece normaldir.
Binaenaleyh, böyle bir rivâyeti “sizin hadis kitaplarınızda yer alıyor” diyerek karşımıza getirdiklerinde
biz o rivâyetin sened kritiğini, râvi tenkidini yapmak durumundayız. Bunu yapamadığımız zaman
birçok insan ve özellikle gençler “Bu rivâyetler bizim kaynaklarımızda geçtiğine göre, demek ki Şiîler
haklıymış, Hz. Ömer (r.a) gerçekten Hz. Fâtıma (r.anha)’yı tehdit etmiş…” gibi tereddütlere
kapılabiliyor.
“Madem ki bu tarz rivâyetler bizim kaynaklarımızda var, o hâlde Şiîler haklıdır” mı diyeceğiz? Hayır!
Bu tuzağa düşmemek için sened, râvi, cerh-ta’dîl ilmini gündemimize yeniden almak durumundayız.
Burada şu noktayı peşinen ifâde edeyim ki, Şîa’nın, iddialarına delil olarak önümüze sürdüğü,
“delâleti/ne dediği açık” rivâyetler içinde şu ana kadar senedinin sahih olduğunu söylemek zorunda
kaldığım bir tek rivâyet çıkmadı! Ya delâletlerinde veya sübutlarında problem var.
Şîa’nın, iddialarını delillendirmek maksadıyla öne sürdüğü rivâyetler bağlamında yaptığı operasyonları
özetle sıralayacak olursak:
a- Rivâyet mücmel/ifâdesi kapalı olmasına rağmen, kendi davalarına delalet edecek şekilde te’vil
ediyorlar.
b- Bizim kaynaklarımızda olmamasına rağmen, varmış izlenimini uyandırıyorlar.
c- Bizim kaynaklarımızda farklı, kendi kaynaklarında farklı lafızlarla yer aldığı halde, kendi
kaynaklarındaki lafzı zikredip, referanslar arasında bizim kaynaklarımızı da zikrediyorlar.
d- Bizim kaynaklarımızda bulunan ancak sened bakımından problemli olan rivâyetleri sahih gibi
telakki ve takdim ediyorlar…
“Ümmet’in birliğini-beraberliğini bozmayalım, şu anda daha önemli meselelerimiz var, mezhepçilik
yapmayalım” gibi söylemlerin büyüsüne kapılarak bu aldatma ve çarpıtmalar üzerinden Şiî
propagandanın bünyemize sızmasına müsaade etmemizi bekleyen kimi iyi niyetli ama gafil
kardeşlerimiz de yok değil. Bizim, “Başka önemli meseleniz yok mu?”, “Başka uğraşacağınız kimse
kalmadı da Şiîlerle mi uğraşıyorsunuz?” gibi söylemlere tolerans göstermeye ne hakkımız ne de
yetkimiz var! Zira mesele doğrudan doğruya itikatla, kimlikle ilgilidir. İtikadımıza, değerlerimize
yönelik tehdit ve tehlikeleri bertaref etmeden, herhangi bir stratejik iş birliğine, kardeşliğe, tevhide,
vahdete gidebileceğimizi düşünmek büyük bir gaflet olur. Esasen böyle bir “vahdet”in mümkün
olamayacağını tarihî tecrübe de Irak ve Suriye bağlamında yaşadığımız acı hakikatler de canlı biçimde
göstermektedir.
Kaldı ki bir iman ilkesini, bir değeri ve hakikati kurban ederek doğruya, vahdete, esenliğe varmak
mümkün değildir. Herhangi bir itikat ilkesinin batıl propagandalara kurban edilmesine sessiz kalarak,
göz yumarak ne dünyamızı ne de ahiretimizi kurtarabiliriz. Zira İslâm, herhangi bir ideoloji değil, bir
“Din”dir, “Son Din”dir. İdeolojileri oluşturanların, kimi hususları görememeleri veya değişen
durumlar karşısında gözden geçirmeleri, değiştirmeleri ya da tamamen ilga etmeleri mümkündür;
dolayısıyla herhangi bir ideoloji bağlamında bugün değişen şartlarda “bu maddeyi değiştirip şu
maddeyi getirelim”, diyebilirsiniz. Oysa “Hak Din” olan İslâm hakkında böyle bir “tadilat”
yapamazsınız. Bu dinin birtakım sâbiteleri vardır ve siz o sâbitelere inanır, bağlanıp teslim olur;
böylece Müslüman olursunuz. “Hayır, ben şunları kabul edemem, burası aklıma yatmıyor, işime
gelmiyor” diyerek pazarlık yapmaya başlarsanız, onun adı “İslâm” değil, herhangi bir “izm” olur.
Dolayısıyla Ümmet’in vahdeti, birlik ve bütünlüğü adına kimsenin birtakım sabit hakikatleri kurban
etme hak ve yetkisi olmadığı gibi, bunları kurban ederek bir yere varmanın, bir hayır ve bereket elde
etmenin imkânı da yoktur. Bunları “gözden çıkarılabilirler” listesine aldığınız andan itibâren dünyada
mankurtlaşmayı, ahirette de hüsranı ve azabı imzalamışsınız demektir.
Şiîleştirme Faaliyetleri
Yaklaşık 500 sene öncesine kadar İran, Sünnîliğin hâkim olduğu bir coğrafyaydı. Fakat tarih içerisinde
birşeyler oldu ve orası Şiî bir coğrafya hâline geldi.
Peki, ne oldu?
Bir yandan Lübnan’dan, başka yerlerden Şiî âlimler ithal edilmek sûretiyle Şiîlik propaganda edilirken,
bir yandan da Sünnî alimler itibarsızlaştırıldı, kovuşturuldu, sürüldü, asıldı-kesildi… Neticede bir-iki
nesil sonra bugünkü resim şekillenmiş oldu. Bugün Irak’ta Sünnîliğin esamesi okunmuyorsa tarihin
tekerrürüdür.[13]Yarın Suriye’nin başına gelecek olan da budur.
“el-İslâm el-Yevm” isimli müessese tarafından alan araştırmalarına dayanılarak hazırlanan 2010 tarihli
–700 sayfayı aşkın– rapora göre, yarım asır önce tek bir Şiî bile bulunmayan bir kısım Afrika
ülkelerinde bugün Şîa, nüfusun görünür bir kısmını teşkil eder duruma gelmiş bulunuyor. Hatta bazı
ülkelerde Müslüman nüfusun ekseriyetini oluşturma aşamasına gelmiş durumda.[14] Bunun Afrika
kıtasına mahsus bir durum olduğunu düşünmek aldatıcı olur. Küresel ölçekte çok dilli olarak yayın
yapan uydukanalları ve internet medyası dışında Müslümanların azınlık olarak yaşadığı Batı
ülkelerinden Asya kıtasına, Avustralya’ya kadar dünyanın dört bir yanında faaliyette bulunan eğitim
kurumları, sağlık ve sosyal yardım kuruluşları, “İslâmî” müesseseler… vasıtasıyla –misyoner
faaliyetlerini andırır tarzda– “Şiîleştirme” çalışmalarını kesintisiz biçimde sürdürüyorlar. Hatta
Sünnîlikten Şiîliğe geçenlerle (müstebsırûn) ilgili hususî merkezler var.
“Öncelikler sıralaması”nı hikmetle, doğru biçimde tespit edip, toplumu inancı, kimliği ve kültürü
konusunda eğitmeyi ihmal ettiğiniz zaman, içinde bulunduğumuz iletişim çağında toplum kolaylıkla
kimlik değiştirir, dönüşür, başkalaşır. “Varsın olsun; Müslüman olduktan sonra bir toplum Şiî olmuş,
Sünnî olmuş ne fark eder?” diyebilir, bunda bir beis görmeyebilirsiniz… “Belki İran’ın, Irak’ın etki
alanına girip Şiîleşerek dünyamızı imar edebilir, daha rahat, daha güzel bir hayat, daha doğru bir
Müslümanlık yaşayabiliriz” diyebilirsiniz.. Yani bunu aklî bir ihtimal olarak düşünebiliriz.
Bir an için bunun “masum” bir düşünce olduğunu kabul ederek soralım: Bu hayatta Şîa itikadını
benimseyerek de yaşayabiliriz. Peki, ahiretimiz ne olacak? Kur’ân-ı Kerîm’in onlarca âyetinde tebcîl
ettiği Sahâbe-i Kirâm’a (Allah hepsinden razı olsun) hakaret ederek Allah’ın rızası ve ebedî saadet
elde edilebilir mi? Kur’ân-ı Kerîm’in tebrie ettiği Hz. Aişe (r.anha) validemize olmadık iftiralar
atılarak Efendimiz (s.a.v)’in yüzüne bakılabilir mi?
Hasbel beşer gözümüz harama kaysa, bu amelî günahtan dolayı hesaba çekileceğimizi biliyoruz. Peki
itikâdî arızalardan/bid’atlardan dolayı hesap olmayacak mı zannediyoruz? Gerçek şu ki, ikincisinin
hesabı ilkinden daha çetin olacaktır. Cenâb-ı Hak Sahâbe (r.anhum) hakkında, “Ben onlardan razı
oldum”[15] buyuracak; biz kalkıp onların çoğu fâsık, hatta kâfir oldu diyeceğiz ya da böyle diyenlerle
“kardeş” olacağız öyle mi?!
Bizler –bilfarz– kendileriyle kardeş olduğumuzu, aramızda hiçbir mesele bulunmadığını ilan etsek
bile, Şîa bizimle kardeş olmak gibi bir meselesi olmadığını dün Irak’ta ve bugün Suriye’de yeterince
“öğretici” biçimde ortaya koymuş bulunuyor fiilen. Onlar Ehl-i Sünnet’ten “Kerbela’nın intikamı”nı
almak için asırlardır kendilerini zincirlerle döverek içlerinde biriktirdikleri kin ve nefreti bugün
mazlum Müslümanların üstüne boşaltıyor. Şu bir gerçek ki, son 10-15 senede Irak ve Suriye’de Şîa
tarafından katledilen Müslümanların sayısı, İslâm’ın ezelî düşmanı Siyonist İsrail’in 1948’den bu yana
katlettiği Müslümanların sayısından kat be kat fazladır. Filistin’de oluk oluk Müslüman kanı akarken
kılını kıpırdatmayan Şîa’nın, sözümona Kudüs’ü kurtarmak için!! kurduğu “Kudüs Ordusu” Suriye’de
Müslüman kanı dökmekle meşgul!
Maalesef ülkemizde Şiî dünyasını, tarihini, kaynaklarını, usûlünü, fırka ve mezheplerini anlatacak, enikonu
bilgi eksikliği içinde bulunduğumuz Şîa vakıasını bütün detaylarıyla önümüze koyacak, bunu
mesele edinip gündemine almış bir müessese mevcut değil. Fakat tam tersine İran’da, Irak’ta, başka
yerlerde Sünnî kaynakları satır satır okuyup incelemeyi, tahlil etmeyi biricik amaç edinmiş, bunun için
tesis edilmiş müesseseler var. Bu müesseler bizim kaynakları satır satır, sayfa sayfa, kelime kelime
inceliyor; oralardan kendilerine “mermiler”, “mühimmatlar” çıkarıyor ve Peşâver Geceleri gibi kitaplar
ve daha başka onlarca vasıtalar üzerinden bunu Ümmet’in gündemine sürüyor.
Türkiye’de Şiîliği tarihiyle, kültürüyle, kaynakları, ekolleri, dönemleriyle araştıran, bunu gündem
edinmiş bir tane müessese göremezsiniz. En fazla bir-iki sempozyum yapılmış, birkaç tez
hazırlanmıştır, hepsi bu… Fakat Şîa bizim yanı başımızda, hatta içimizde bulunan en temel
gerçeklerden biri. Şu anda uluslararası gündemin ağırlıklı bir kısmını Şîa oluşturuyor, ama bizim
onlarla ilgili bilgi sahip olmak gibi bir derdimiz yok. Elbette bu, bizim burada ele alacağımız kitaba
vereceğimiz cevaplarla doldurulabilecek türden bir boşluk değil…
Bunu yaparken mezhepçilik yapmak gibi, Ümmet’i bölüp parçalamak gibi bir niyet taşımadığımızı
vurgulamış olalım. Ortada bir “mezhepçilik/bölücülük” faaliyeti varsa, bunun faili, dilimize tercüme
edilen ve şimdiye kadar 4 baskı yapmış bulunan bu kitap ve benzerleridir.[16] Bu kitapda Ehl-i Sünnet’i
doğrudan itham eden iddialar var ve bizim yapmaya çalıştığımız şey de bu iddiaların
cevaplandırılması… Bu iddiaları ortaya atmak nasıl mezhepçilik sayılmıyorsa, bunların
cevaplandırılması da aynı şekilde mezhepçilik sayılmamalıdır.
İfâde etmemiz gereken bir diğer nokta da şudur: Bu tenkidi yaparken tahkir ve tahrik etmeyeceğiz;
tutarsız, delilsiz bir şey söylemeyeceğiz. Söylediğimiz her şeyi –Allah’ın izniyle– delillendireceğiz.
Burada dile getirdiğimiz hususlarla ilgili olarak yapılacak her türlü ilmî tenkide açık olduğumuzu,
Allah’ın izniyle onları da cevaplamaya hazır olduğumuzu belirtelim.
Şunu da ifâde edelim ki bizim, Şiîleri Sünnîleştirmek gibi bir gayretimiz yoktur. Böyle bir derdimiz
yoktur; hiçbir zaman da olmamıştır. Bu kitabı kaleme almaktaki tek gayemiz, Peşâver Geceleri’nde
dile getirilen birtakım iddialara Allah’ın izniyle cevap vermektir.
Son olarak, bir hususun altını kalın çizgilerle çizmemiz gerekiyor: Ehl-i Sünnet olarak bizim, tarih
içerisinde hiçbir zaman Ehl-i Beyt ile bir problemimiz olmadı. Hiçbir zaman Ehl-i Beyt’e saygıda
kusur etmedik, edenleri de kabul etmedik.
“Ehl-i Beyt” ile “Şiîlik” başka şeylerdir; Şîa tarafından Ehl-i Beyt’e bağlılık ve onların hukukunu,
muhabbetini, çizgisini müdafaa adı altında yapılan işlerle Ehl-i Beyt’in bizzat kendisinin bir
münasebeti yoktur. Dolayısıyla burada bu reddiyeyi yaparken Ehl-i Beyt’i reddetmiş olmayacağımızı
önemle belirtmek istiyoruz. Tarih boyunca Ehl-i Sünnet’in tavrı olduğu gibi bizim de Ehl-i Beyt’e olan
hürmetimiz sonsuzdur. Şîa’nın Ehl-i Beyt’i savunduğunu da kabul etmiyoruz. Evet, Ehl-i Beyt adına
hareket ettiklerini söylüyorlar, ama biz, Şîa’nın Ehl-i Beyt’i “savunduğunu” değil, “istismar ettiğini”
söylüyoruz. İnanç ve ideolojilerini meşrulaştırmanın yegâne vasıtası bu olduğu için Ehl-i Beyt’i
dillerine pelesenk ediyorlar. Yoksa Şîa ile Ehl-i Beyt arasında bir “lâzım-melzûm ilişkisi” yoktur.[17]
Hz. Hüseyin (r.a)’dan, oğlu İmam Ali Zeynülâbidîn (r.aleyh)’e, onun oğlu İmam Muhammed el-Bâkır
(r.aleyh)’den onun oğlu İmam Ca’fer (r.aleyh)’e kadar hepsinin –bizzat Şiî kaynaklarda nakledilmiş–
teberrî ifâdelerinin olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla Ehl-i Beyt’in hukukunu savunmakla
Şîa’nın/İmâmiyye’nin farklı şeyler olduğunu tekrar hatırlatmakta fayda mülahaza ediyoruz. Bu Şîa için
bir propaganda tekniği ve “meşrulaştırma” aracıdır; “Tarih içerisinde Ehl-i Sünnet denilen kitle Ehl-i
Beyt’e zulmetti; Şiîler ise Ehl-i Beyt’in hukukunu müdafaa ve muhafaza ediyor” algısını oluşturmaya
dönük bir propaganda mevcuttur ve Peşâver Geceleri de bu propagandayı yayma vasıtalarından biri
olarak karşımızdadır. Bu kitaptaki iddiaları cevaplandırırken her vesileyle söz konusu propagandanın
asılsızlığını da ortaya koymuş olacağız.
Gayret bizden, Tevfik Yüce Allah’tandır.
Dipnot:
↑1
“İran’ın resmi dini İslâm’dır ve mezhebi de Caferî’dir. Bu madde hiçbir surette ve hiçbir zaman
değiştirilemez.” İran İslam Cumhuriyeti anayasası, madde: 12.
↑2
Seyyid Muhammed Mûsavî, Şebhâ-yi Pişâver, (Peşâver Geceleri, mütercimler: Fahrettin Altan,
Kadri Çelik, Arslan Başaran, Serdar Aytekin, Yusuf Töre, Mehdi Aksu), İstanbul-2004 (dördüncü
baskı, İstanbul-2015).Bundan sonra verilecek olan sayfa numaraları, kitabın birinci baskısının
sayfa numaralarıdır. Kitabın Arapçasından yapılacak karşılaştırmalarda ayrıca Arapça metnin
sayfa numaraları zikredilecektir. Kitaptan yapılan alıntılarda, tercüme ve telaffuz problemlerine
işâret edilmiş, tarihî şahsiyetlerin isimleri başta olmak üzere, doğru telaffuzlar kaydedilmiştir.
↑3
Kitap daha sonra bir kere daha senaryolaştırılarak filme de
aktarılmıştır: https://www.youtube.com/watch?v=swXD6SjHq9A
↑4
Kitabın farklı baskılarında ciddi oranda ekleme-çıkartmaların olması da –ki yeri geldikçe bunlara
işaret edeceğiz– bu görüşümüzü teyit etmektedir.
↑5 Leyâlî Bîşâver, Seyyid Hüseyn el-Mûsevî çeviri, tahkîk ve ta’lîkiyle, Dâru’l-Ğadîr, Beyrut-?
↑6
İmâmiyye’nin 4 temel rivâyet kaynağından (Kütüb-i Erba’a) el-Kâfî’nin müellifi Ebû Ca‘fer
Muhammed b. Ya‘kûb b. İshâk el-Kuleynî er-Râzî (v. 329/941).
↑7
Bu taktiği Müşebbihe’nin de zaman zaman kullandığını yeri elmişken söyleyelim.
Meselâ İmam Ebû Hanife’nin (v. 150/767),
Her kim, ‘Bilmiyorum Rabbim gökte midir, yoksa yerde midir’ derse kâfir olur. Aynı şekilde
‘Allah Teâlâ arşın üstündedir; bilmiyorum arş gökte midir, yoksa yerde midir’ diyen de (kâfir
olur)” ifâdeleri, Hanefî âlimler tarafından nesilden nesile senedli bir şekilde nakledilen el-Fıkhu’l-
Ebsat nüshalarında bu lafızlarla geçmektedir. (Bkz. el-Fıkhu’l-Ebsat –el-Âlim ve’l-Müte’allim ve
Risâle ilâ Osmân el-Bettî– ile birlikte, Muhammed Zâhid el-Kevserî tahkîkiyle, Mektebetu’l-
Hâncî, Kahire-1368/1958, 49.)
Fakat bir de Müşebbihe’nin elinde, Ebû İsmâ’îl el-Herevî (v. 481/1088) kanalıyla gelen bir nakil
var ki, orada İmam Ebû Hanife’nin bu sözlerini farklı bir muhtevada buluyoruz. Bu nakle göre,
İmam Ebû Hanife (r.aleyh) ile talebesi Ebû Mutî’ el-Belhî (v. 199/814) arasında şöyle bir konuşma
geçmiştir:
“Ebû Hanîfe’ye, ‘Bilmiyorum Rabbim gökte midir, yoksa yerde midir’ diyen kimsenin durumunu
sordum; ‘Kâfir olmuştur; çünkü Allah Teâlâ, “Rahmân arşı istiva etmiştir” buyurur. O’nun arşı
yedi kat semanın üstündedir.’ Bu kimse, ‘(Allah Teâlâ) arşın üstündedir; ancak bilmiyorum arş
gökte midir, yoksa yerde midir’ diyor’ dedim, şöyle cevap verdi: ‘O kâfirdir; çünkü O’nun (Allah
Teâlâ’nın) gökte olduğunu inkâr etmiştir. Kim O’nun gökte olduğunu inkâr ederse kâfirdir.’
İki metin arasındaki fark son derece açık. Birinde İmam Ebû Hanîfe’nin, Allah Teâlâ’nın bir
mekânda (arşın üstünde) olduğuna inanan, ancak o mekânın gökte mi, yoksa yerde mi olduğu
konusunda tereddüt içinde bulunan kimsenin küfrüne hükmettiği nakledilirken (burada tekfirin
sebebi, Allah Teâlâ’nın mekânsal olarak arşın üstünde olduğuna inanılmasıdır), ikincisinde İmam
Ebû Hanîfe’ye Allah Teâlâ’nın gökte olduğu söyletiliyor ve bu konuda tereddüt edenin küfrüne
hükmettiği naklediliyor.
İmam Ebû Hanîfe’nin, Allah Teâlâ’nın gökte olduğuna inanmayanın küfrüne hükmettiğini anlatan
ifade el-Herevî’ye aittir; sonrakiler de ondan alıp nakletmişlerdir. Fakat Hanefîlerin İmam Ebû
Hanife’den itibâren kendi sened silsileleriyle naklettikleri metin –görüldüğü gibi– tam tersini
söylüyor.
↑8
İleride gelecek olan Sekizinci Oturum’da “Kırtas hadisi” diye bilinen bu rivâyet üzerinde geniş
olarak durulacaktır.
↑9
Bu meselenin ne kadar mühim olduğunu -örnekleriyle- bu eserin müteakip ciltlerinde Peşaver
Geceleri’nin yazarının iddiaları üzerinden göreceğiz.
↑10
Bu teknik detay için bkz. İbnu›s-Salâh, Mukaddime, 84; ez-Zehebî, el-Mûkıza fî İlmi Mustalahi›l-
Hadîs, 80; es-Sehâvî, Fethu’l-Muğîs bi Şerhi Elfiyeti’l-Hadîs, II, 23; Tâhir el-Cezâirî, Tevcîhu’n-
Nazar ilâ Usûli’l-Eser, I, 494. (Konu hakkında geniş bilgi edinmek isteyenler, Abdülfettâh Ebû
Gudde’nin, ez-Zehebî’nin el-Mûkıza’sının sonunda “et-Tetimmetu’r-Râbi’a” başlığı altında
yaptığı tahkike (141 vd.) bakabilirler.
↑11 Muttasıl: Râvi zincirinde kesinti/kopukluk bulunmayan sened.
↑12
Bu rivâyetlerin ancak dördünün sahih bir senedi bulunamamıştır. Konuyla ilgili olarak bkz. İbnu’s-
Salâh, Risâle fî Vasli’l-Belâğâti’l-Erba’a fi’l-Muvatta (Abdülfettâh Ebû Gudde’nin neşre hazırldığı
Hamsu Resâil fî Ulûmi’l-Hadîs içinde), 187 vd.
↑13
Bu satırları kaleme aldığımız Mayıs 2018’de Şiî Muktedâ es-Sadr’ın desteklediği “Sâirûn”
hareketi Irak’ta yapılan seçimlerin galibi oldu.
↑14
Bkz. et-Teşeyyü’ fi’l-İfrîkyâ, muht. yer. Bu raporda İran, Irak, Lübnan vd. ülkelerdeki belli başlı
Şiî propaganda merkezleri ve bunların çok yönlü uluslararası çalışmalarıyla ilgili detaylı bilgi ve
istatistikler de yer almaktadır.
↑15 Bkz. 9/et-Tevbe, 100.
↑16
Aralarında Peşâver Geceleri tarzı polemik ve propaganda muhtevalı kitapları neşredenlerin de
bulunduğu yayınevleri ve ürünleri için bkz . www.kevseryayincilik.com (“yayınevleri” butonu)
↑17 Ebubekir Sifil, “Ehl-i Beyt ve Rafızâ”, Rıhle Dergisi, Yıl: 5, Sayı: 18, s. 5 vd.
Kaynak: https://ebubekirsifil.com/istanbul-celseleri/
İşte Budur Humeyni Dediğiniz!
Ömer Faruk KORKMAZ 31.12.2019
Bundan otuz küsür yılı aşkın zaman öncesinde İslam adına en ön planlarda olan, mücadele denince
hemencecik zihinlerde yerini alan bir isimdi elbet Humeynî. Olayın tanıklarının beyanları veçhiyle;
gazeteler onu yazmakta, dergi kapakları onu konu edinmekte, muhafazakâr gruplar onu konuşmakta ve
İslamî kesimin büyük bir kısmı ona hayranlık beslemekteydi.
Yıllardır ezilen, itilip kalkılan, ötekileştirilen ve “benim” diyebileceği ne varsa elinden alınan müstazaf
müminler Şeriat adına yaptığı ihtilalle yaralarına merhem olacaklarını sanıyorlardı Ayetullah el-
Humeynî’nin. Lakin böyle bir şeyin hiçbir zaman olamayacağı aşikârdı. Çünkü İslam dünyasını
kucaklamak gibi bir derdi yoktu Humeynî’nin ve olamazdı da zaten. Neden mi? Çünkü onun
kendisinden asla feragat edemeyeceği bir mezhebi vardı: Şiilik.
Humeynî’nin bir Şii olduğu Âlem-i İslam tarafından da bilinmekteydi aslında. “O diğerleri gibi
değildir, mezhebini ön plana çıkarmaz” diyerek avunan çaresiz müminler yine de çok ümit
bağlamışlardı Humeyni’ye. Nasıl bağlamasınlardı ki? Adını “İran İslam Devrimi” verdikleri ihtilalden
sonra Tahran’dan yaydıkları “Sünnî-Şiî” kardeşliği” sloganının halavetiyle sermest olmuştu
Müslümanların pak gönülleri.
İşin hakikatine muttali olanlarca yukarıda arz edilen mevhum düşüncelerin hilafının tezahür edeceği gün
yüzünden aşikârdı. Bunun müşahhas misalleri de yaşanmadı değil elbette. Said Havva’nın, Züheyr
Salim ile İran’a gidip Suriyede’ ki ahval için yardım istemesi ve Humeynî’nin bunu reddetmesi bahsini
yaptığımız mezhebi taassubun sadece bir tezahüründen ibaretti.
Her neyse…
Benim bu yazıyı kaleme almamla kastım ne Humeynî’nin stratejik hamlelerini tedkik etmek, ne de o
günkü İran’ın siyasî tutumlarını eleştirmek. Asıl maksadım günümüzde de –maalesef- benzerlerini
gördüğümüz bazı Humeynî sever kardeşlerimizin o pak zihinlerinde
oluşturdukları Humeynî portresinin sanıldığı kadar masum olmadığını açığa çıkarmaktır.
Evet, Humeynî’yi birkaç cümleyle özetleyecek olursak; Eslafı gibi bütün hissiyatıyla imameti savunan,
ehl-i sünneti en azılı düşmanı olarak gören ve kadim Şiilikte ne varsa hemen tamamını kabulcülükten
imtina etmeyen koyu bir Şiidir kendisi. Sözüm ona –tevazu ve tenezzül kastıyla- “Dalalet ve cehalet
yolunda heba olup geçmiş ömrüme üzülüyorum”[1]diyerek aslında işin hakikatini bizatihi kendisinin de
ifade ettiği bir zavallıdır o.
Bizler bu yazıda bizatihi Humeynî’nin kendi matbu eserlerinde yer verdiği ifadelerini alıntılayarak
yapacağımız bir maske düşürme operasyonuyla onun gerçek yüzünü görmeye muktedir olamayan
kardeşlerimize yardımda bulunma gayesinde olacağız. Sözü fazla uzatmadan sadede gelelim…
Allah’ın rahmeti sadece Şiilere!
“el-Erba’ûne Hadisen” isimli eserinde 33. Hadisi şerh bağlamında Furkan süresindeki “Allah onların
kötülüklerini hasenata çevirecektir” [2] şeklindeki ayet-i kerimeyi izah eden Humeynî, öncelikle rivayet
olarak şu nakli kaydeder: “Günahkâr mümin Kıyamet günü getirilir ve hesap vereceği yerde durdurulur.
Onun hesabını alacak kimse sadece Allah olur ve insanlardan kimseyi onun hesabından haberdar kılmaz.
Allah Teâlâ bu kula günahlarını bir bir hatırlatır. Kul kendisine hatırlatılan bu günahları ikrar edince
Allah Azze ve Celle yazıcı meleklere: “Bu günahları iyiliklere çevirin ve insanlara gösterin” der. O
zaman insanlar “Bu kulun bir tek günahı bile yokmuş” derler. Sonra Allah bu kulun Cennet’e
götürülmesini emreder. Ayetin manası budur”.
Buraya kadar her şey normal. Ancak, alıntıladığım bu ibarelerin hemen akabindeki Humeynî’ nin
ifadesi şudur: “Bu sadece bizim Şiamızın (taraftarlarımızın) günahkârları hakkındadır.” [3]
Yukarıdaki iddiasına mesnet olarak Tûsî’nin “Emali” sini (I/70) gösteren Humeynî, bu ifadelerinden
tam dokuz satır sonra açtığı paragrafta rahmet ayetinin Şia’ya mahsus olduğunu yineler mahiyette bu
sefer de şunları söyler: “Malumdur ki bu iş (Allah’ın rahmet etme işi Ö.F.K.) ehl-i beytin Şia’sına
mahsus olup diğer insanlar bundan mahrumdurlar. Çünkü iman ancak Masum ve tertemiz olan Ali ile
onun vasilerinin velayetinin vasıtasıyla hâsıl olur. Belki velayete iman olmaksızın Allah ve Resulüne
iman kabul edilmez. Nitekim ilerdeki fasılda bunu açıklayacağımız gibi.” [4]
İran ordusu Sahabe ordusundan üstündür!
Eserlerinde göze çarpan mezhebi taassubunun zamanındaki İran ordusunun Hz. Peygamber
dönemindeki sahabe ordusundan ve Küfe dönemindeki Hz. Ali’nin ordusundan da üstün olduğunu
söylemeye kadar götürdüğü Humeyni, “el-Vasiyyetu’s-Siyasiyye” isimli eserinde konuyla ilgili şunları
söylemektedir: “Büyük bir cüretle asrımızdaki milyonlarca nüfusu olan İran ordusunun, Resulüllah’ın
asrındaki Hicaz ehlinden ve Emiru’l-Müminin Ali ile oğlu Hüseyin dönemindeki Irak’ta bulunan Kufe
ehlinden daha üstün olduğunu zannetmekteyim. Çünkü Resulullah’ın dönemindeki Hicaz’da bulunan
Müslümanlar’adn bazıları Hz. Peygamber’e itaat etmemişler ve farklı gerekçeler öne sürerek muhtelif
yerlere savaşa gitmekten geri durmuşlardır. Ta ki Allah Teâlâ onlara azap vadeden ve onları azarlayab
Tevbe süresinin bir kısım ayetlerini indirmiştir. Irak ehli de Şehitlerin Efendisi Hz. Ali’nin
oğlu Hüseyin’e yaptıklarını yapmışlardır. Onu öldürme günahını bizatihi onlar işlemediler ancak
savaştan kaçtılar ve ta ki tarihteki bu cürüm meydana gelinceye dek oturdular.” [5]
Görüldüğü gibi Humeynî yaptığı devrimi ön planda tutabilmek adına ordusunun Hz. Peygamber’in
ordusundan dahi üstün olduğunu ifade edebilmekte ve bu iddiasına gerekçe olarak da Sahabe hakkında
gelen ve zahirleri itibarıyla “tevbih/azarlama” ifade eden ayetleri öne sürebilmektedir. Sahabeyle ilgili
bu sakat tutumu bir Şii olarak Humeynî’ye çok görmedik, bunu da ifade etmiş olalım. Ne de olsa üç
veya yedi kişi dışında “Sahabe’nin tamamının mürted olduğunu savunan [6] bir mezhebin mensubu
değil mi?
Gayrımız kardeşimiz değil!
Humeynî’deki –tabir yerindeyse- masonik bağlılık kendisini o denli bir raddeye götürmüştür ki “el-
Meksibu’l-Muharreme”sinde “Onların imamlarından, mezhebinden ve kendilerinden beri olmak vacip
olduktan sonra bizimle onların arasında bir kardeşlik söz konusu olmadığı için kardeşlik mefhumu Şii
olmayanları kapsamaz.” [7] “(…) Onlara (Şii olmayanlara) hürmet gösterilmeyeceği konusunda hiçbir
şüphe yoktur. Belki bu mezhebimizin olmazsa olmazlarındandır. Bilakis farklı baplarda zikredilen
çeşitli hadiselere bakan bir kişi onların ayıplarını ortaya çıkarmak ve onların gıybetini yapmanın caiz
olduğunda hiç şüphe etmeyecektir.” [8]
Humeyni’nin burada kullandığı ifadeler üzerine konuşulmasından dahi müstağni bıraktıracak cinsten.
Şia’ya mensup olmayan kimseleri kafirlere yapılacak muamelenin daha da alt derekesine
indirgeyen Humeynî’den hala medet beklemek ve ona sevgi beslemek, kıyamete kadar mukabelesi
olmayacak bir platonik aşkla beyhude bir talep uğruna ömür tüketmekten gayrı neyle ifade edilebilir?
Sahabe hakkındaki yakışıksız hezeyanlar…
Yukarıda da arz etmeye çalıştığımız gibi, Humeynî’nin ilham kaynağı olan Şii kaynaklarının sahabe
konusundaki tutumu bizatihi onun satırlarında da kendini göstermektedir. “Kitabu’t-Tahare” sinde
Halife’ye dünyevi bir garazdan dolayı karşı çıkma konusunu ele alan el-Humeynî, aynen şunları
söylemektedir: “Halifeye başkaldıran Hariciler ve halifeyi kendileri tayin edenler gibi diğer taifeler
azap açısından kâfirlerden daha şiddetli bir azaba müstahak iseler de necis/pis olduklarına dair
herhangi bir delil mevcut değildir. Şayet bir sultan, Aişe, Zübeyr, Talha ve Muaviye gibi dini bir
gerekçe olmaksızın mülkünde onunla rekabet etmek vb. başka bir maksatla Mü’minlerin emirine
karşı çıkarsa veya babasının, oğlunun katili olduğu için yahut Arab’a, Benî Haşim’e, Kureyş’e
adavetinden dolayı ona beslediği düşmanlık sebebiyle kendisi halife tayin ederse bunların hiç
birisi zahiren görünür bir necaseti gerektirmez. Her ne kadar bunlar köpeklerden ve
domuzlardan daha pis olsalar da. [9]
Bu ibareleri dikkatli bir biçimde, başıyla sonundaki intibak dengesini güzel kurarak okuyabilen birisi
görecektir ki Humeynî, isimlerini saydığı yüce sahabilere “Köpek ve domuzdan pis olma” vasfını nispet
etmektedir. Zira Halifeye dini olmayan başka gerekçelerle karşı çıkma eyleminin faillerini bu dört
sahâbîyi zikrederek örneklendiren Humeynî, her hangi bir icma, haber ve delil olmamasından dolayı
bunların zâhirî bir necislikle muttasıf olmayacaklarını söylerken, bu sahibine layık sarhoş kusmuğu
mesabesindeki zındıklık ifadelerini kullanabilmektedir.
Hz. Ebubekir ve Ömer’e büyük iftira…
Humeynî büyük bir ihtiras ve hımbıllıkla savunduğu İmamet meselesinde de hissiyatının kurbanı olur
ve Hulefâ-i Raşidîn’den Hz. Ebu Bekir ve Ömer hakkında kantarın topuzunun kaçtığını gösteren
ifadeler kullanır. “Keşfu’l-Esrâr”ında İmamet mevzuunu ele alan Humeynî, İmamiye’nin bu konuda ne
denli haklı olduğunu ispatlamaya çalışır ve buna dair bir takım deliller zikreder. Sonrasında sözü,
kendince zikrettiği iki halifenin bu konudaki kasıtlarına getirir ve bu iki halifenin maksatlarının ne
pahasına olursa olsun hilafeti elde etmek olduğunu ifade eder. Humeynî, bu meyanda şöyle bir itirazın
getirilebileceğini söyler: “Belki de birisi çıkıp şöyle diyecektir: Kur’an şayet açık bir şekilde imametten
bahsetseydi Şeyhayn (Ebubekir ve Ömer, Ö.F.K.) buna karşı bir tavır sergilemezlerdi. Hatta onlar
karşı tavır sergileseler dahi insanlar onların bu tutumlarını kabulle karşılamazlardı.”[10]
Muarızı tarafından gelebilecek böyle bir itirazı “Biz burada şimdi bu ikisinin Kur’an’ın açıkça zikrettiği
şeylere muhalefet ettiklerine dair bir takım deliller zikremeye kendimizi mecbur
hissediyoruz” [11] diyerek cevaplandıran el-Humeyni başlar adı verilen kitabın 131. Sahifesinden 138.
Sahifesine kadar devam edegelen ve hiçbirisi hakikatı yansıtmayan tezvirat yumağı bir yığın deliller
zikretmeye. Ez cümle der sonunda ama yine hızını alamaz ve şöyle söyler: “Geride geçenlerin
tamamından ortaya çıkan odur ki; demek ki Ebubekir ve Ömer’in Kur’an’a muhalefet etmeleri
Müslümanlar katında cidden önemsenecek bir şey değildir. Müslümanlar ya bunların taraftarları olup
bunları destekleyecekler ya da Resulullah (s.a.v)’e ve kızına karşı böyle tasarruflarda bulunan bu
kişilerin karşısında olup huzurlarında bir şey söylemeye cesaret edemeyeceklerdi.”[12]
Bu ifadelerin iki satır aşağısında “hulasa” diyerek konuyu toparlayan Humeyni bu sefer de şöyle der:
“Özetleyecek olursak, şayet bu işler Kuran’da açık bir şekilde zikredilmiş olsaydı bunlar (Ebubekir
ve Ömer) yine gittikleri yoldan vazgeçmeyecekler, bulundukları vazifelerini bırakmayacaklardı.” [13]
Hz. Peygamber vazifesini tam yapsaydı…
“Keşfu’l-Esrâr” ında Gadir Hum konusunu ele alan Humeyni, o vakte kadar Hz. Peygamber (s.a.v)’in
bütün hükümleri tebliğ ettiğini ve bunun da orada nazil olan “Ey Resul! Rabbinden sana indirileni tebliğ
et” şeklindeki ayetin sadece imameti tayini gösterdiğini ifade ediyor. Bununla kalıyor mu peki?
Kalmıyor tabi. Devamında bir Müslümanın cüretini aşacak şu sözleri söyleyebiliyor:
“İşte böylece, hadislerin nakli ve delillerden de anlaşılmıştır ki; İmamete davet konusunda Nebi
(s.a.v) insanlardan korkmaktaydı. Tarihi hadise ve vakıalara dönüp bakan bir kimse Nebi (s.a.v)’in bu
korkusunda haklı olduğunu görecektir.” [14] Bu satırların hemen akabinde Allah Teâlâ’nın bu konuyla
ilgili emrine karşı Hz. Peygamber (s.a.v)’in gayret sarf ettiğini ancak mevcut durumun Cenab-ı Hak
(c.c) ’ın bu emrini yerine getirmesine müsaade etmediğini belirten Humeynî bu tavrıyla Peygamber’in
korkusundan ötürü tebliğini tam yapamadığını ifade etmekten başka neyi kastediyor olabilirdi ki?
Bu sorumuzun cevabını Humeynî’nin aynı eserinin başka bir yerinde bulabiliyoruz. Şöyle
diyor Humeynî: “Şu açık bir şey ki; Şayet Nebi (s.a.v) imamet emrini Allah’ın kendisine emrettiği
şeklin aynısıyla yerine getirseydi, bu konuda tüm gayretlerini sarf etseydi, İslam beldelerinde bulunan
bütün bu görüş ayrılıkları, buğuzlaşlamar ve savaşlar olmayacak ve oralarda dinin usulüne ve füruuna
yönelik ihtilaflar da olmayacaktı.”[15]
Görüldüğü gibi Humeynî aşikâr bir şekilde Hz. Peygamber (s.a.v) ’e imameti tebliğ gibi Allah
Teâlâ’nın yüklemediği bir vazife nispet ediyor. Ardından bu vazifesini tam bir şekilde icra etmediğini
ifade ediyor. Bilahare konuyu günümüzle ilişkilendirerek bu günkü ihtilafların, görüş ayrılıklarının ve
savaşların sebebini de Allah Resülü (s.a.v) ’nün Cenab-ı Hak tarafından tebliğ etmesi istendiği imametin
tayini vazifesini kifai manada yerine getirmemesine bağlıyor.
Beklenen Mehdi’nin başaracağı ve Allah Resulü’nün başaramadığı?
Humeynî’deki Hz. Peygamber (s.a.v) hakkındaki bu serbest tutum onun bir başka eserinde de farklı bir
tezahürle çıkıyor karşımıza. “Muhtârât min Ehadîsi ve Hitâbâti’l-İmami’l-Humeynî” isimli eserde
Şiilikte bulunan “Beklenen Mehdi” inancına değinen el-Humeyni, onun geliş amacının bütün âlemde
adaleti tesis etmek olduğunu ve bunu insanlık tarihinde Hz. Peygamber de dâhil hiçbir peygamberin
başaramadığını ifade ediyor. Bu noktada da şöyle diyor Humeynî:
“Peygamberlerden her biri sadece adaleti ikame etmek için gelmiştir ve hedefi o adaleti âlemde tatbik
etmek olmuştur. Ancak bunu başaramamıştır. Adaleti tatbik etmek, beşeri manevi kirlerden arındırmak
ve ıslah etmek için gönderilen Nebilerin sonuncusu bile aynı şekilde buna muvaffak olamamıştır.
Âlemin her yanında adaleti tatbik edip kelimenin tam anlamıyla bunu başaracak olan sadece
beklenen Mehdi’dir.” [16]
Burada da gördüğümüz gibi Humeynî Allah Resulü (s.a.v) hakkındaki ihtiramsızlığını devam ettiriyor
ve geleceğine elle tutulur gözle görülür hiçbir delilin bulunmadığı “Beklenen Mehdi”yi Kâinatın
sultanına tafdil ediyor. Gulüv ve ifratın bu denlisine bir başkasında zor rastladığımız bu garip tutum
da Humeynî’nin maskesini düşürüp gerçek yüzünü ortaya koyan bir emare olarak gözümüze çarpıyor.
Kur’an’ın tahrif edildiği inancı!
Humeynî’nin farklı eserleri incelendiğinde Kur’an-ı Kerim’den bahsettiği yerlerde “onun tahrif edilen
bir kitap olduğu ve bu konudaki mesuliyeti de sahabenin taşıdığı” inancı görülmektedir. Kur’an’ın tahrif
edildiği, asıl mushafın 17.000 (On yedi bin) ayeti ihtiva ettiği, Kuran’da Bakara süresinden daha
mufassal bir “Velâye” süresinin bulunduğu gibi inançların Şia’ya ait olduğunu biliyoruz. “Tabersî’ye
ait “Faslu’l-Hitâb fî isbâti tahrifi kitâbi Rabbi’l-Erbâb” isimli eser bu akidenin mevcudiyetini fazlasıyla
ispatlar mahiyettedir.[17]
Kur’an- Kerim üzerine yazdıklarıyla imamet akidesi arasındaki ilintiyi kurmak adına yapmadığı zorlama
tevil kalmayan Humeynî, yine “Keşfu’l-Esrar”ında şöyle der: “Şayet imametin Kuran’da sabit
kılınması tamam olmuş olsaydı İslam ve Kur’an kavramlarıyla dünyevi garaz ve riyasetten başka bir
şey kastetmeyen bunlar (sahabe), Kurandan bir bölümü, şüpheli maksatlarını yerine getirmek
için vesile edineceklerdi. Bu sayfaları Kuran’dan silecekler, Kur’an’ı ebediyen âlemlerin gözünden
düşüreceklerdi. Müslümanlara ve Kur’an’a ebediyen sürecek büyük bir ar getirecekler ve
Müslümanların Yahudi ve Hristiyanları kınadıkları ayıbı Kur’an’ için de ispat edeceklerdi.”[18]
Bu satırlarıyla okuyanlarının zihinlerinde Kuran hakkında “acaba” istifhamlarının oluşması için gayret
sarf ettiğini açık bir şekilde hissettiğimiz Humeynî, bu hislerimizi yalancı çıkarmaz ve “Tahriru’l-
Vesile” sinde eteklerindekileri biraz daha döker. Konu “Mescidin boş bırakılmasının mekruh
olduğudur.” Bu baptaki Humeynî’nin sözleri de şunlar: “Boş bırakılan mescidin Allah Teâlâ’ya
şikâyette bulunacak üç şeyden biri olduğu rivayetlerle nakledilmiştir. Bu, Allah Teâlâ’ya şikâyette
bulunacağı ifade edilen üç şey hakkındaki rivayetin bizzat kendisidir. Onlardan biri de Mushaf’tır ki o
“Beni tahrif ettiler” diyecek.” [19]
Rivayet olarak yer verdiği bu ifadelerinde Mushaf’la tahrif ifadelerini yan yana kullanmakta hiçbir beis
görmeyen Humeynî bu yakıştırmayı “el-Kur’an bâbu Ma’rifetillah” isimli eserin de de ilahi kitaplar
üzerinde yapılan tahriften bahsettiği kısımda bu kitaplar arasında “Kur’an-ı Şerif” i de zikrederek farklı
bir şekilde yineler. [20]
“Vasiyye” sinde de şunları söyler Humeynî: “Resul-i Ekrem Sallallahu Aleyhi ve âlihî ve Sellem’in iki
emaneti
(Kuran ve ehl-i beyt Ö.F.K) azgınların zulmünün bütün İslam ümmetine belki bütün beşeriyete yapılmış
bir zulüm olduğunu söylemek gerekir. (…) Bu ilahi emanet Kuran ve Resul-i Ekrem’in bıraktığının
(ehl-i beytin Ö.F.K) başına gelen üzücü felaketlere kan ağlansa yeridir.” [21] Görüldüğü gibi burada
da Humeynî, Kur’an’ın başına gelen felaketlerden bahsediyor? Humeynî’ ye göre “Mushaf’ın bizatihi
kendisinin başına gelen şey ne olabilir acaba?” diye sorduğumuzda yukarıdaki alıntılarda cevabımızı
bulabileceğimizi sanıyorum.
Hz. Ali ve Fatıma (r.anhuma) hakkında aşırılık…
Humeynî her bir Şii gibi Hz. Ali ve Fatıma konusunda aşırıya kaçan ve onların insanlar katındaki
menzilesini çok daha fazla yüksek tutmak için hiçbir delili ve mesnedi olmayan ifadeler kullanmaktadır.
Şunlar, Hz. Ali hakkında söylediklerinden sadece bir tanesi: “Şayet Ali Aleyhisselam Nebi Sallallahu
Aleyhi ve alihi’den önce ortaya çıkacak olsaydı kesinlikle gönderilen bir Peygamber olacak ve Nebi
Sallallahu Aleyhi ve Alihi Şeriatı nasıl izhar ettiyse o da izhar edecekti. Bu da bu ikisinin ruhaniyette,
maddi ve manevi makamlarda bir olmasından kaynaklanmaktadır.” [22] Bu ifadelerde de Humeynî, Hz.
Ali (r.a) ile Hz. Peygamber (s.a.v) arasındaki ruhaniyet, maddi ve manevi makamlardaki birlikten söz
edebiliyor. İşte bu tavır, herkesi menzilesine yerleştirme itidalini bırakıp, “çok daha yüceltmem lazım”
anlayışıyla hareket etmenin ve bu vesileyle ifrata kaçmanın adıdır.
Hz. Fatıma ile ilgili de; normal bir kadın olmadığını ruhani ve melekûti bir kadın olduğunu, hakikatinde
ilâhi ceberûtî olup insan ve kadın suretinde varlığa büründüğünü, bütün peygamberlerin hasletleriyle
süslendiğini ve erkek olması durumunda Peygamber olacağını ve Resulüllah (s.a.v)’in makamında
olacağını belirtmektedir.[23]
Mushaf-ı Fatıma inancı…
Şiilikte Mushaf-ı Fatıma diye bir inanç vardır. Bu inancın temeli Küleynî’nin “el-Kâfî”sindeki şu olaya
dayanmaktadır: “Allah Nebi (s.a.v)’in ruhunu kabzedince Hz. Fatıma (Radıyallahu Anha) Cenab-ı
Hak’tan başka kimsenin bilemeyeceği derecede üzüldü. Allah (Azze ve Celle)’ da ona kendisini teselli
edip onunla konuşacak bir melek gönderdi. Bu durumu Hz. Ali’ye şikâyet eden Hz. Fatıma’ya Hz.
Ali “Bunu bir daha hissettiğinde ve bu sesi duyduğunda bana haber ver”dedi. Bu hadise bir daha
tekerrür edip ona haber verdiğinde Hz. Ali eşi Fatıma’dan o anda duyduğu her şeyi yazdı. Ve
böylece Fatıma’nın mushafını oluşturdu.”[24]
Bu sapkın itikada inanan Şiiler, Hz. Peygamber (s.a.v)’den sonra Hz. Fatıma’ya da vahiy geldiğine ve
bunun da müstakil bir mushafı teşkil ettiğine inanmakta ve bu vesileyle bir kısım Şii’ler bu günkü
elimizde mevcut olan Kur’an’ın eksik olduğuna inanmaktadırlar. Humeynî’de “Keşfu’l-Esrâr”ında Hz.
Fatıma’ya geldiği iddia edilen bu meleğin gerçekten geldiğini ve bunun Kur’an’ın vaz etttiği akideye de
zıt olmadığını söylemektedir.[25] Bizler onun bahsi geçen kitapta gerekçe olarak öne sürdüğü görüşlerin
tahlilini yapacak değiliz. Zira böyle bir ameliye, bu makalenin hem maksadını hem de hacmini aşar. İlmi
olan arkadaşlarımız bahsi geçen yere bakarak beyan edilen gerekçelerin zafiyeti ve tutarsızlığını rahat
bir şekilde ortaya çıkarabilirler zaten.
Sonuç yerine…
İslam tarihi ba husus yakın tarih çerçevesinde incelendiğinde her dönem bir takım maksatlı ellerin
bilinçsiz toplumları rahatlıkla yönlendirdiği görülecektir. Bu, haddi zatında bir aldatma faaliyetidir.
Vadiyi boş bırakan Âlem-i İslam’ın başına tilkilerin vali olarak tayin edilme faaliyeti. Humeynî’de bu
bahsini yaptığımız faaliyetlerin bir neticesidir. İslam’ın omurgası mesabesinde olan ehl-i sünnet
itikadını çökertme ve Müslüman toplumları Şiileştirme adına şaşkın balıklar için misinanın ucuna
konulan tehlikeli bir av örümceğidir de diyebiliriz.
Göz boyama için yaptırdıkları ihtilalle de yıllardır zaferi bekleyen Müslümanlara yine düşman eli
ve müsaadesiyle kavuşulan bir başarının mukavvadan kahramanıdır Humeynî. Bu yazı onun
sadece ne denli tehlikeli akideleri bünyesinde barındıran bir şahsiyet olduğunu nebzeten de olsa ortaya
koymayı hedef alan bir yazıdır. Bu yazı Üstad Necip Fazıl’ın şu mısraının hedef olarak tayin ettiği
amaca hizmet için kaleme alınmıştır:
Bize kalan aziz borç, asırlık zamanlardan;
Tarihi temizlemek sahte kahramanlardan.
[1] Silsiletu’l-Fikr ve’n-Nehci’l-Humeynî, “el-Kur’an, fî Kelami’l-İmam el-Humeynî, s. 84, Merkezu’lİmami’l-
Humeynî es-Sekafi, b. ve trh: Yok
[2] Kur’an, Furkan, 70
[3] Ayetullah Humeynî, “el-Erbaûne Hadîsen”, s.511, Daru’t-Teâruf
[4] Humeynî, “a.g.e.”, a.y.
[5] Humeynî, “el-Vasiyyetu’s-Siyasiyyetu’l-İlâhiyye”, s.27
17
[6] Küleynî, “el-Kâfi mine’l-Usul”, Kitabu’l-İman ve’l-Küfr, Babun fî kılleti adedi’l-Mü’minîn, II/244
[7] Humeyni, “el-Mekasibu’l-Muharreme”, I/ 250, Müessesetu İsmailiyan
[8] Humeyni, “a.g.e.”, I/251
[9] Humeynî, “Kitabu’t-Tahare”, III/457, Müessesetu Âsâri’l-İmami’l-Humeyni
[10] Humeynî, “Keşfu’l-Esrâr”, s. 131, Dâru Ammar, Amman, 1987, B.I
[11] Humeynî, “Keşfu’l-Esrâr”, a.y.
[12] Humeynî, “Keşfu’l-Esrâr”, s. 138
[13] Humeynî, “Keşfu’l-Esrâr” s. 137
[14] Humeynî, “Keşfu’l-Esrâr” s. 150
[15] Humeynî, “Keşfu’l-Esrâr” s. 155
[16] Ayetullah Humeyni, “Muhtârât min Ehadîsi ve Hitâbâti’l-İmami’l-Humeynî” II/42
[17] Ayrıca, İhsan İlâhî Zahîr’in “eş-Şî’a ve ve’l-Kur’an” isimli eseri de bu konuda kâfi ve vâfî delilleri
haizdir. Mektebetu Beyti’l-islam, Riyat, 2008, B.I
[18] Humeynî, “Keşfu’l-Esrâr”, s. 131
[19] Humeynî, “Tahriru’l-Vesile”, I/152
[20] Humeynî, “el-Kur’an bâbu Ma’rifetillâh” s. 50, Daru’l-Hucceti’l-Beydâ, Daru Mektebeti’r-
Resûli’l-Ekrem
[21] Humeyni, “Vasiyye”, 68
[22] Humeynî, “el-Erbaûne Hadîsen”, Daru’t-Teâruf s. 153
[23] Muhammed Fadıl el-Mes’ûdî, “el-Esrâru’l-Fâtımiyye”, s. 354-5
[24] Küleynî, “el-Kâfi”, Kitabu’l-Hücce”, Babu zikri’s-sahîfe”, I/239,40-41
[25] Humeynî, “Keşfu’l-Esrâr”, s. 145-47
Kaynak: https://omerfarukkorkmaz.com.tr/tr/iste-budur-humeyni-dediginiz/
Soruşturma (Şia)
Prof. Dr. Serdar DEMİREL Aralık 2014
Ehl-i Sünnet'le Şia'nın temel ayrışma noktaları ve ayrışma sebepleri nelerdir?
İki ekolün ayrışma noktaları hem usûlde hem de füruuda yaşanmaktadır. Ama asıl ihtilaflar ve önemli
olanlar usûldedir: Velayet meselesinde, dinî referans kaynaklarında, tarih tasavvurunda, sahabe
perspektifinde iki ekol derinden ayrışmaktadır. Bu hususlar da dönüp itikadı, fıkhı, ahlâkı, ibadetleri ve
siyaset idrakini şekillendirmektedir. Bir diğer ifade ile iki ekol arasındaki farklar öncelikle ana
meselelerde yani Usûlû'd-din'dedir. Usûldeki ihtilaflar da füruu dediğimiz diğer meseleleri
şekillendirmektedir.
İki ekolün ortak bağlayıcı müracaat kaynağı Kur'an-ı Kerim'dir. Bu ortak merci bile Şia ekolü
içerisinde problemli bir alanı oluşturmaktadır. Şöyle ki, Caferî mezhebi Usûlcüler (el-Usûliyyun)
ve Haberciler (el-Ahbariyyun) diye iki büyük fırkaya ayrılır. İkinci grubun önemli bölümü
Kur'an-ı Kerim'in tahrif edildiğine inanır. Dolayısıyla bunlarla bir uzlaşma zemini bulmak mümkün
değildir. Ancak ilk grup Kitab'a yaklaşımda diğerinden farklıdır. Bunlarla Kur'an üzerinde ittifak
ettiğimizi varsayalım. Ancak hem bunlarla hem de el-Ahbariyyun fırkasıyla Hadis üzerinde ittifak
etmemiz maalesef mümkün değildir. Hadisin tanımında, sahih olan rivayetlerle sahih olmayanları ayırt
etmede kullanılan yöntemde, rical ilmi vb. önemli konularda Ehl-i Sünnet'le kesinlikle uyuşmazlar.
Bunun rivâyetleri kabul ve ret etmede ne kadar belirleyici olduğunu unutmamak gerek. Meselâ hadisin
tanımını ele alalım.
Hadis; Ehli Sünnet'e göre, adâlet ve zabt sahibi râvîlerin, yine aynı durumdaki râvîler vasıtasıyla Hz.
Peygamber'e kadar ulaşan kesintisiz bir râvî zinciriyle rivâyet ettikleri, şâz ve illetli olmayan söz, fiil ve
takrirattır.
Ancak Şia'da hadis; Hz. Peygamber, kızı Hz. Fatıma ve 12 İmam'a nisbet edilen söz, fiil ve takrirattır.
Yani hadis dediğimiz şey, Hz. Peygamber'den gelenler hariç, aynı değildir. Şia ve Ehli Sünnet arasında
en temel ayrılık noktası "Velayet" inancıdır. Diğer sayacağımız bütün ihtilaflar bir şekilde gelip bu
meseleye dayanmaktadır. Caferîler; 12 imamın masum olduğuna inanırlar. Bunlar Hz. Ali, Hz. Hasan b.
Ali, Hz. Hüseyin b. Ali ve Hz. Hüseyin'in soyundan gelen 9 imamdır. Sonuncusu ise İmam Mehdi diye
inandıkları Muhammed b. Hasan el-Askerî'dir (260 h). Bu oniki imamın söz, fiil ve takriratı dindir.
Hadis zemininde ortak merci Hz. Peygamber iken 12 İmam tamamen Şia'ya has masum ve dolayısıyla
bağlayıcı dini kaynakları teşkil ederler. Şia hadis literatürüne biraz bakanlar bu kaynaklardaki hadis
rivâyetlerinin yüzde 90'dan fazlasının bu imamlara ait olduğunu göreceklerdir. Bu da iki ekolü bu
imamlardan gelen hükümlerde ayrıştırmaya yetmektedir. İmamlardan geldiği kabul edilen rivâyetler
Tefsir, Fıkıh, Ahlâk alanını dâhil topyekün din tasavvurunu belirlemektedir. Din idraki tamamen bunun
üzerine kuruludur.
Tarih algısına gelince; Şia önce bir tarih algısı inşa etmiş, sonra da tarihsel olguları bu algıya göre
izah etmiştir. Sahabe arasındaki ihtilaflar, ilk üç halifenin seçilmesi, Cemel ve Sıffin savaşları
tarihsel gerçeklere göre değil,velayet inancına göre yorumlanmıştır. Bu yorumu destekleyen birçok
rivâyetler uydurulmuştur. Uydurulan rivâyetlerle de Şia kendisini ilk dönemde konuşlandırmaya
çalışmıştır. Bu algının bir gereği olarak da sahabe dışlanmıştır.
Şia'nın tarih içindeki söylemleri ile bugünkü söylemleri arasında bir karşılaştırma yapmanızı istersek
neler söylemek istersiniz?
Şia'nın tarih içindeki söylemleri ile bugünkü söylemleri arasında özde bir fark göremiyorum ben, Zira
Şia'nın dinî kaynakları, itikat, ibadet ve ahlak sistemi ortaya çıktığı ve sistemleştiği günden beri
değişmemiştir. Farklı olan, farklı konjonktürlerde farklı tavır almalarıdır. Genişleyerek gelen bir fıkıh
var. Yeni güç dengeleri içinde yeni strateji ve taktikler geliştirme yeteneğine sahip bir fırkadan
bahsediyoruz sonuçta. Bir diğer ifade ile farklı olan, yeni meselelere dair Şia'nın kendi perspektifinden
geliştirdiği yorumlardır. Ama bunların meselâ Şia'nın olmazsa olmazı olan ‘’imamet inancına’’ bir
etkisi yoktur. İmamet inancı değişse ortada Şiilik kalmaz zaten. Meselâ Şia'nın çok az sayıdaki kişiyi
saymazsak Sahabe'yi tekfir eden duruşunda dün ve bugün arasında bir fark yoktur. Bu durum da dün
olduğu gibi bugün de Şiîlerle Sünnileri bölen, aradaki gerilimi canlı tutan bir meseledir.
Şiîlik içi reformist çizgiyi takip eden bazı aydınları işaret ederek Şiîliğin değiştiğini iddia etmek
gerçekleri yansıtmaz. Meselâ Ali Şeriati, Şiîliğin geçen yüzyılda taşıyıcı ulaması tarafından
reddedilmiştir. Aynen Sünnilik içi reformist çizgiyi ekip edenlerin Sünniliği temsil etmedikleri
gibi Şeriati ve Süruş gibiler de Şiîliği temsil etmez. Bunlar ancak kendilerini takip eden az
sayıdaki kişileri etkileyebilirler, Şiîliğin kendisini değil.
Ben Şiîliğin bu tarz aydınlar üzerinden yola çıkılarak okunmasını yanlış bulurum. Şiîliği öncelikle
kaynakları, Usûlü ve temsil makamındaki uleması üzerinden okumak gerek. Sünniliği kendi temel
referans kaynaklarından, kendine has Usûlü ve temsil makamındaki mezhep imamları üzerinden
okumak gerektiği gibi. Çünkü Şiîliğin temel referans kaynakları dün olduğu gibi bugün de Şiî algısını
oluşturmaktadır. İran’daki Kum ile Irak'taki Necef, Kerbela gibi ilim havzalarında hâkim olan eğitim
sistemi de bu geleneği takip eder. Şiîler tarih içinde güçsüz oldukları dönemlerde takiyye geleneğine sıkı
sıkıya bağlı kalmışlardır. Takiyye de daha çok Ehli Sünnetle karşı yapılan bir uygulamadır. Şiî hadis ve
fıkıh geleneğinde takiyye dinin olmazsa olmaz öğretilerinden kabul edilir. Bu da size karşı söylenen
sözün hangisinin takiyye bağlamında hangisinin hakikatin ifadesi olarak söylendiğini anlamanızı
zorlaştırır. Ancak güç elde ettiklerinde ise açıktan meydan okumaktan çekinmezler. Bunu Safeviler
döneminde görebilirsiniz. Bunu bugünün yakıcı realitesinde de görebilirsiniz. Meselâ İran'ın siyasi tavrı,
Şiî ulemanın duruşu ve bahusus Suriye meselesi bunu gösterir.
Bu soru bağlamında bir şeye daha değinmek isterim. Siz, Şiîler derken Oniki İmamcılar taifesi olarak
bilinen İsna Aşeriyye fırkasını kastediyorsunuz Bugün İran ve Irak'taki hâkim fırkayı. Bu fırka tarihte
çok farklı isimlerle anılmıştır. Konjonktüre göre yeni isim alıp eski ismi bırakabilmiş bir fırkadır bunlar.
Meselâ bir dönem "Rafızi", "Kızılbaş" gibi isimlerle anılmış ve bunda bir beis görmemiştir. Ancak bu
tür kavramlar geniş Müslüman kesimlerin zihin dünyasında kirlenince onlardan vazgeçmişlerdir. Bugün
de kendilerini daha çok EhIi Beyt Medresesi" olarak isimlendirmeyi tercih etmekteler. Zira "Ehli
Beytn kavramı bütün Müslümanların ortak değerlerinden birisidir. Her ne kadar Ehli Beyt'e yüklenen
anlam ve bunun çerçevesi farklı da olsa Müslümanların bu sevgisi bu fırkanın kendisini daha geniş
kitlelere kabullendirmek için kullandığı konjonktürel bir taktiktir.
İran Devrimi ve İran'ın günümüz İslam Dünyasına yönelik politikaları konusundaki düşünceleriniz
nelerdir?
İran İslâm Devrimi 34. yılını idrak ediyor. Bugün Devrim’in yetiştirdiği bir nesille karş karşıyayız.
Devleti tepeden tırnağa devrimi gerçekleştirenler ve onların yetiştirdiği nesiller yönetiyor. Bugünkü
neslin kusurlarını kimse Şah dönemine yükleyemez. Bu neslin algı dünyası, yaşam tarzı tamamen
devrim sonrası İran realitesinde ve eğitim kurumlarında şekillenmiştir. Beklenilen, devrimin değerlerini
içselleştirmiş bir neslin ülkede hâkim olması idi, ama İran'ı ziyaret eden her insanın görebileceği gibi
vakıa hiç de öyle değil. Devrimin ilk yıllarında düşü kurulan o altın nesil yetişmemiştir. Farklı alanlarda
başarılı olsa da insan yetiştirmede başarılı olduğu söylenemez. İran halkının çoğunluğu dindarlığı light
kıvamda yaşamaktadır. Dindarlar ise genel manada Caferîliği dinin kendisi olarak algılamaktalar.
İlim, fikir ve irfan sahalarında da Devrim başarılı sayılmaz bana göre. Devrimin yetiştirdiği
dünya çapında düşünürler, âlimler gösteremezsiniz. Hâlâ sahada olanlar Devrim öncesi yetişmiş
kadrolardır.
İran Devrimi, İslâm adına yapılmış bir devrimdir. Bu yüzden de yapıldığında Müslüman dünyada büyük
heyecan uyandırmıştır. Anayasasına; "İran İslâm Cumhuriyeti" yazarak İslâm'ı en üst bağlayıcı
meşru kaynak göstermiştir. Ancak kendisini yine anayasada "Caferî mezhebine bağlı" olarak
göstererek bu mezhebi İslam'la eşdeğer kılmıştır. Bununla hem Ehli Sünnet’i itmiş hem de
Müslüman dünyayı küstürmüştür. Devrim'in meydana getirdiği heyecan, anayasaya yazılı bu kuralın
devlet politikalarına yansımasıyla zamanla zayıflamış, sonra da önemli ölçüde öfkeye dönüşmüştür.
Kendi ulus-devlet çıkarlarını Ümmet'in maslahatlarının önüne geçirmiştir. Suriye'de Ehli Sünnet
çoğunluk karşısında gulat Nusayrî fırkasını, Azerbaycan-Ermenistan çatışmasında Ermenistan'ı,
Irak ve Afganistan'da Sünniliğin aleyhine politikalar gütmesini "İslâmî maslahat"la değil, ulus
devlet çıkarlarıyla açıklayabiliriz ancak.
Afganistan'da Taliban hükümetini, Irak'ta Saddam rejimini yıkan ABD, İran'ın muhaliflerini bertaraf
ederek onu bölgenin oyun kurucularından biri kılmıştır. Afganistan'dan başlayan ve Lübnan'a kadar
uzanan Şiî hilali ABD olmadan kurulamazdı.
İran, Sünni coğrafyada İslâmî esaslara bağlı devletler görmek istemiyor. Çünkü Sünnî reflekslere
sahip bir devlet oluşumunun, İran'ın millî ve mezhepsel perspektiften kurduğu stratejik
çıkarlarıyla fazla uyuşmadığını düşünüyor.
İran Devrimi'nin başarısı, Şiîliğin güçlenmesi ve nüfuz gücünü genişletmesi olarak gösterilebilir.
Doğrudur, Şiilik adına bu kazanç olarak gösterilebilir ama ümmet adına kazanç gösterilebileceğini
sanmıyorum.
Ümmet'in birliğini temin adına Sünnîler ile Şiilere düşen görevler nelerdir?
Sünni ve Şiilerin ihtilafa düştükleri inanç sistemlerinde, dinî referans kaynaklarında ve fıkıh
anlayışlarında bir birliğin sağlanamayacağının altını özellikle çizmek isterim. Bu, çatışmaları gerekir
manasına kesinlikle gelmez. Bu meyanda bir birlik arayışı, ya Şiîleri Sünni olmaya ya da Sünnileri Şii
olmaya davet manasına gelir. Bu ekollerden hiç birisi böyle bir şeye yanaşmaz, Yanaşamaz. Bütün
tarihimiz bunun kanıtıdır. Böylesi bir birlik zorlaması çatışmayı da beraberinde getirir. Ancak
bölgemizin geniş maslahatları perspektifinden ekonomik ve siyasi işbirliği içine gidilebilir, Yani
farklılıklar korunarak siyasi ve ekonomik müşterek maslahatlarda bir birlik sağlanabilir. Meselâ İsrail'e
karşı ortak bir siyaset geliştirilebilir. Bunun da olması için Şiîlerin Sünnilerin çoğunlukta olduğu
coğrafyalarda Sünnilerin aleyhine bir ittifaka girmemesi gerekir, Suriye'de olduğu gibi, Sünnilerin
kutsallarına ve sahabeye hakaret etmemesi gerekir.Sünniler genel manada Şiîlerin önem verdiği,
saygı duyduğu tarihî kişileri severler; Ehli Beyt üyelerini meselâ. Onlara asla hakaret etmezler.
Ancak Şiî kaynaklarında ve günlük pratiklerde Hz. Aişe’ye, üç halifeye ve diğer sahabelere
fazlasıyla hakaret vardır, Bu da yakınlaşmayı engelleyen faktörlerdendir.
Ayrıca İran'ın Sünnilere karşı iyi niyet taşıdığını göstermesi gerekir. Meselâ İran Sünni vatandaşlarına
Şiîler kadar haklar vermeli, eşit davranmalıdır. Tahran gibi 1 milyona yakın Sünni'nin yaşadığı bir
şehirde resmi olarak bir tane Sünni caminin bulunmaması bu vahameti anlatmaya kâfidir.
İran bir birlik istiyorsa eğer, Sünnilerin çoğunlukta olduğu ve hatta tarihsel olarak Şiîlerin hiç olmadığı
Malay takımadaları gibi yerlerde Sünnileri Şiîleştirme çalışmalarına son vermelidir. Zira bunlar haklı
olarak büyük kızgınlıklar oluşturmaktadır, Şia kaynaklarında ve Şiî toplum algısında Ehli Sünnet,
"mezhebu'l-cumhur” yani çoğunluğun mezhebi diye küçümsenir. Tarihte Ümmet içinde, bir diğer ifade
ile Sünnilik karşısında hep azınlıkta kalmış bu fırka dün olduğu gibi bugün de azınlık psikolojisiyle
refleksler göstermektedir. Bu psikolojiyi aşmadan Sünnilerle hakiki ilişkiler geliştirmesi hayli zordur.
Son olarak şunu söylemeliyim; İran ulus-devlet çıkarlarını İslâmî prensiplerin önüne geçirmeye devam
ederse bu, uhuvvet yerine mezhep çatışmasını getirir. Oysa bölgemizin bir çatışmaya değil uzlaşmaya
ihtiyacı vardır.
Kaynak: Rıhle Dergisi-Aralık 2014, Yıl:5, Sayı:18, Sayfa:79
Fars Emperyalizmi ve Şiî Yayılmacılığı
Yusuf KAPLAN 04.03.2024
Gazze’de masumları ve mazlumları katletmeye devam ediyor aşağılık İsrail terör devleti! Dünya da,
olmayan İslâm dünyası da seyretmeye devam ediyor -hâlâ!
Gazze direnişi, İsrail’in, Yahudilerin, emperyalist Batılıların yenilmezliği efsanesinin ayartıcı bir masal
olduğunu enfes bir şekilde ispat etti.
Müslü-manların yaşadığı ülkelerin Batılıların ve Yahudilerin güdümündeki uzaktan / dışarıdan ve bazen
de yakından / içeriden kumanda edilen uydu devletleri, İslâm dünyası denen bir yer olmadığını ispat
edercesine Gazze’deki katliamı, soykırımı seyrediyorlar yalnızca.
İğrenç Bir Linç Kampanyası!
Türkiye’nin Gazze’de olduğunu söyledim diye inanılmaz ve iğrenç bir linç kampanyasına maruz
kaldım. Ne kadar aşağılık insanlar var öyle: Hakaretler, ağza alınmayacak küfürler diz boyu!
Pespayeliğin böylesini görmedim ben. Çok üzücü bu.
Oysa gece gündüz Gazze ile yatıp kalkıyorum ben. Gazze direnişi ve Filistin davamız konusunda bir
şuur ve farkındalık oluşturmak için gece gündüz demeden, kar kış demeden koşturup duruyorum. Bir
kuruş para almıyorum bu koşuşturmacalardan!
Hâl böyleyken benim İsrail’e çalıştığımı söyleyecek kadar “sıyırmış” ruhsuz ve karaktersiz tipler cirit
atıyor ortalıkta!
Saldırılar o kadar iğrenç ve mide bulandırıcı boyutlar kazandı ki, benim “saray soytarısı” olduğumu
söyleyecek kadar aşağılık mahlûkatlara rastladım. “Saray soytarısı” dedikleri adam Külliye’ye bir kez
bile gitmemiş, hiç kimsenin uçağına bir kere olsun binmemiş bir adam!
Benim Derim Hakikat, Gerisi Teferruat
Bana “yalaka” diyen adamları muhatap almam bile züldür benim için. Çukur onlar! Paralı, sahibinin sesi
aşağılık adamlar!
Bu ülkede güç odaklarına yalakalık yapacak en son adam benim. Hiç kimseye eyvallahı olmayan,
sadece ülkenin çocuklarını, mazlum coğrafyamızın ve insanlığın geleceğini dert edinen, kendisini Allah
yolunun divanesi bilen çilekeş Anadolu çocuğu, hakikat medeniyetinin inşası için gecesini gündüz
yapan bir diriliş neferi, Allah’ın, yüreği yangın yerine dönen, hakikate teslim olmuş âciz bir kulu.
Benim derdim hakikat, gerisi teferruat.
Bendeniz her zaman hakikatin izini sürdüm, siyasetin değil. Siyaset veya hükümet yanlış yapmışsa,
kırıp dökmeden uyardım. Yaklaşık 10 sene önce Türkiye terör belasının eşiğine sürüklenirken
“düşmanlarınızı azaltın, müttefiklerinizi çoğaltın” diye bas bas bağırdım televizyonlardan.
Yaptığım uyarı hükümetin bazı yetkilileri tarafından dikkate alındı, bazı yetkilileri tarafından dikkate
alınmadı. O zaman “Mısır’la ilişki kopmaz. İngilizlerin Türkiye-Mısır ilişkilerine dair iki asırlık
stratejilerinin Türkiye ile Mısır’ın aslâ yan yana gelmemesi” olduğunu söyledim hem bu sütundan hem
televizyonlardan hem de bizzat ülkeyi yöneten yöneticilerimizin kendilerine.
Türkiye, Mısır’da bütün aktörlerle -tıpkı Abdülhamid Han gibi- “denge stratejisi” izleyerek ilişki
kurmuş olsaydı, İngilizler Suudları kullanarak Selefîlerin desteğiyle Mısır’da darbe yapamazdı.
Türkiye, darbeden sonra darbeyi kınadığını söyleyebilirdi ama Mısır’la ilişkiyi koparmayı aslâ
düşünemezdi. Türkiye, büyük bir hata yaptı ve Mısır’la ilişkilerini kopardı.
Bu fikrilerimi, eleştirilerimi şimdi yazmıyorum, başından beri en sert dille yazıyorum. Bilen bilir,
bilmeyen de bilmiş olsun böylelikle. Hükümetin Mısır’la ilişkileri düzeltme sürecinde burada
yazdıklarımın katkısı oldu, bunu biliyorum.
Fars Emperyalizmi Ve Şii Yayılmacılığı
Türkiye, Gazze’de olmak zorundaydı. Gazze de, Ortadoğu da Fars emperyalizmine ve Şîî Haşdi Şabi
vandalizmine terk edilemeyecek kadar güvenlik meselesidir hem ülkemizin hem de coğrafyamızın.
İran’da Şiî devlet kuruldu ve İran adım adım Türkiye’nin güneyine, Körfez bölgesine, Lübnan’a,
Filistin’e, Yemen’e kadar bütün Arabistan Yarımadası’na yerleştirildi!
Batı emperyalizminden sonra, şimdi de gelecek yüzyılları ve İslâm’ın otantik yapısını, akîdesini ve
tarihini tepetaklak ederek yeniden şekillendirecek ürpertici bir Şiî yayılmacılığı ve Fars emperyalizmi
hâkim kılınmaya çalışılıyor!
Böyle bir şeye aslâ göz yumulamaz! İran’ın Mekke, Medine, Kudüs, Kahire, Şam ve Bağdat gibi
medeniyetimizin kurucu Sünnî merkezlerini kontrol edecek bir konuma getirilmesi aslâ sessizlikle
geçiştirilecek sıradan bir hâdise değildir.
Fars emperyalizmi ve Şiî yayılmacılığı, Sünnî dünyanın kalbine Batı emperyalizminden daha tahripkâr
bir hançer saplayacaktır: Daha tehlikeli, dedim; çünkü bu hem Sünnî İslâm’ın kuşatılması,
köleleştirilmesi hem de bitmeyecek, bizi perperişan edecek çok tehlikeli bir Şiî-Sünnî çatışmasının
tohumlarının ekilmesi anlamına gelecektir.
İran, Gazze ve Filistin meselesini iğrenç bir şekilde sömürüyor: Mazlumların hâmisi, emperyalistlerin
düşmanı rolü oynuyor! Bin yıllık büyük bir oyunun kilometre taşları bunlar: İran mazlumların hâmisi
olamayacak, Sünnî İslâm’ı köleleştirecek, İslâm dünyasını kan gölüne çevirecek kadar tehlikeli bir
şekilde yerleştiriliyor bölgeye emperyalistler tarafından. Kandan, çatışmadan beslenen bir devlet İran!
Batılı emperyalistler İran’ın önünü açarak Türkiye’yi kuşatmak, İslâm dünyasının kaderinin Türkiye
tarafından belirlenmesinin önüne set çekmek istiyorlar.
O yüzden ne yapıp edip Türkiye’ye tuzak kurarak Türkiye’yi savaşa sokmak sonra da parçalamak
istiyorlar! ABD 6 denizaltı filosuyla, Çin de hakeza 6 denizaltı filosuyla sadece Gazze için mi geldi
sanıyorsunuz bölgeye?
Türkiye Hata Yapmamalı, Ayağına Kurşun Sıkmamalı!
Ben Gazze’de olduğumuzu biliyorum. STK’lar üzerinden yaptığımız yardımları, bizzat Filistinli
mücahitlere, yöneticilere teslim ettiğimizi çok iyi biliyorum. Bütün bu işlerin devletin ilgili birimleri
olmadan yapılamayacağını da çok iyi biliyorum.
Bunlar elbette ki yetmez. Aslâ! Türkiye, Gazze’ye daha fazla el uzatmalı. İsrail terör devletine
ekonomik ve askerî ambargo uygulanması konusunda uluslararası bütün imkânlar seferber edilmeli!
Türkiye’nin İsrail’e gemi ticaretini sürdürdüğüne dâir haberler geliyor. Bunlar doğruysa çok vahim.
Türkiye bu gemilere izin vermekle kendi ayağına kurşun sıktığını unutmamalı.
Vesselâm.
Gazze’de modern tarihin en büyük ve en ürpertici soykırım cinayetlerinden biri işleniyor ama dünyanın
kılı kıpırdamıyor!
Bununla kalsa yine iyi! ABD’sinden Almanya’sına, İngiltere’sinden İtalya’sına, Çin’inden
Hindistan’ına kadar dünyanın Doğulu-Batılı “kapitalist ağababaları”, İsrail’in arkasında hizaya
diziliyorlar, İsrail’i desteklediklerini ilan ediyorlar İlk günden itibaren utanmadan, sıkılmadan, dünyanın
gözü önünde insanlığın gözünün içine baka baka…
Batı uygarlığı ahlâkî olarak Gazze’de çökmüştür. Felsefî olarak da, hukûkî olarak da.
Söyleyecek sözü olmadığını ispat etmiştir bütün dünyaya!
Batı, Gazze’de batmıştır!
İsrail-İran Danışıklı Dövüşü: İran, Bir Taşla Birkaç Kuş Birden Vuruyor
Buraya kadar resmettiğim tablo, hepimizin bildiği bir tablo.
Bilinmeyen bir tablo veya oyun daha sahneleniyordu sahnenin gerisinde başlangıçta. Ama o oyun, şimdi
bir iki aydır daha fazla sahnenin önüne çekilmeye çalışıldı. Son birkaç haftadır Gazze katliamını değil
Fars’ların farsa dönüşecek kirli oyunlarını izliyoruz hep birlikte.
İsrail, Şam’da İran Büyükelçiliği’ni bombalıyor.
İran’a “gel gel!” yapıyor, sahneye alıyor! İran’la İsrail arasında danışıklı dövüş’ün ilk perdesi
sahnelenmeye başlanıyor!
İsrail’in İran’ın Suriye’deki elçiliğini vurması, İran’ın Gazze’ye doğrudan mü’dâhil edilmesi anlamına
geliyor: İran burada bir taşla birkaç kuş birden vurmuş olacak…
Öncelikle, İran hem İsrail’in hem de Amerika’nın hedefi yapılarak, bizâtihî İran’ın kendisi mazlum ülke
durumuna düşürülmüş olacak.
İkincisi, İran, Gazze’deki varlığından ötürü vurulduğu için, Gazze’nin ve bütün mazlumların yegâne
savunucusu İran olarak sunulmuş olacak bütün dünyaya.
Üçüncüsü, Fars emperyalizminin ve Şiî yayılmacılığının önü alabildiğine açılmış olacak. İran’ın
İsrail’den ya da Batı’dan gelen bütün saldırılara tabiî olarak savunma hakkı doğacak, böylelikle İran’ın
Arabistan Yarımadası’na adım adım yerleşmesi sağlanacak…
Dördüncü olarak, Türkiye’nin İslâm âleminin lideri olma girişimlerine büyük darbe vurulacak…
Beşinci olarak, İran, İslâm dünyasının en güçlü lideri konumuna getirilecek. Böylelikle İslâm
dünyasının neredeyse %90’ını oluşturan Ehl-i Sünnet Omurga çökertilecek, Şiilik bütün İslâm
dünyasında hızla yayılacak… Böyle giderse, sadece bir asırda Şiiliğin oranı %30’ları bulabilir hatta
geçebilir!
Bütün bunlarla yapılmak istenen şey, gelecek birkaç yüzyılı, belki de bin yılı belirleyecek şekilde İslâm
dünyasının akîdevî haritalarını ters yüz ederek siyasî ve kültürel haritalarını yeniden çizmek.
Tarihi Yapan Dinamik Jeo-Ekonomi Değil, Teo-Politik
Daha açık bir ifadeyle söylemek gerekirse, yapılmak istenen şey, Ehl-i Sünnet’in bin yıldır hem kurucu
hem koruyucu aktörü olan Türkiye’nin yeniden tarih-yapıcı bir medeniyet yolculuğuna çıkmasının
önünü tıkamak, İran’ı her bakımdan güçlendirerek (nükleer güç yaparak, bütün Ortadoğu’ya
yerleştirerek, Türkiye’yi içeriden ve dışarıdan etki ajanlarıyla, paralı uşaklarıyla kuşatarak) İslâm
dünyasının en güçlü temsilcisi konumuna çıkarmak, böylelikle Şia’nın tarihte olmadığı kadar hızla
yayılmasının önünü sonuna kadar açmak her alanda ve her bakımdan…
Bütün bunların hızla ve kolayca mümkün olabiliyor olmasının tek güçlü sebebi ve kaynağı var: Şia’nın
devleti var
ama Sünnîlerin devleti yok. Sünnî toplumların devletleri ya Batılıların kölesi ya da Türkiye gibi laiklikle
içeriden durdurulan böylelikle tarihî yörüngesinden çıkarılan ve tarihten uzaklaştırılan uydu devletler!
Uluslararası ilişkiler teorisi ile uğraşan Türkiye’nin beyni sulanmış uzmanları, Kissenger’ların veya
Brzezinski’lerin Türkiye şubesinin gönüllü acentaları bize yakın tarihin itici gücünün jeo-ekonomik
dinamik olduğu “kazığını” attılar!
Halbuki jeo-ekonomik dinamik, sebep değil sonuçtur. Nietzsche ne kadar büyük düşünürmüş şimdi daha
iyi anlıyor olmalısınız, sanırım. Ne demişti büyük düşünür: Modernler, sebeplerle sonuçları birbirine
karıştırırlar ve sonuçları sebep olarak konumlandırırlar; böylelikle hiçbir hâdiseyi derinlemesine, bütün
boyutlarıyla okuyamazlar.
Bizim akademisyenlerimiz modernlerin karikatürü sadece.
Emperyalistlerin İslâm dünyasının modern dönemde tarihi yapmalarını sağlayan itici dinamik, jeoekonomi
değil teo-politik’tir. Önce akîdevî haritaları tarumar ettiler, sonra siyasî ve coğrafî haritaları
silbaştan çizmek -hem de cetvelle yapmak bunu- çok kolaylaşmış oldu!
İsrail’den sonra İslâm dünyasının başına ikinci belâ, çıbanbaşı olarak İran’ı yerleştiriyor, İran’ın önünü
alabildiğine açıyorlar!
Türkiye’ye de her bakımdan sızdığını görüyoruz Şia’nın gizli ve açık paralı askerleriyle!
Yarın da İran’ı yazacağım ve Gazze olayını alabildiğine sömüren İran, Çin’de Doğu Türkistan’da
inanılmaz Müslüman katliamı yapılırken neden gık bile demiyor, aksine Çin’le derin stratejik ve askerî
ilişkiler kuruyor, sorusunun izini süreceğim…
Kaynak: https://www.yenisafak.com/yazarlar/yusuf-kaplan/bin-yillik-buyuk-oyun-fars-emperyalizmive-
sii-yayilmaciligi-i-4606427
Direniş Ekseni mi, İran Ekseni mi?
Doç. Dr. Enes BAYRAKLI 07/12/2024
Suriye’deki iç savaş ortamı yeniden hareketlenmeye başlayınca Suriye ile ilgili tartışmalar da tekrardan
alevlendi.
Bu çerçevede Suriye’de aktif olan İran, Rusya, ABD-PKK gibi aktörlerin Türkiye’deki uzantıları da
Türk kamuoyunu etkilemek için propaganda ve dezenformasyon faaliyetlerine hız verdiler.
Bunların arasında Esed-Rusya-İran-Türkiye-Çin ittifakı kurup Batı emperyalizmine karşı savaştıranlar
mı ararsın, Türkiye-Esed ittifakı kurarak PKK’ya karşı savaştıranlar mı ararsın, Suriye muhalefetini
İsrail’in enstrümanı olarak ilan edenler mi ararsın; her türlü fantastik söylem mevcut.
Bütün bu söylemlerin tarihî hakikatlere, jeopolitik dengelere, bölgemizin gerçeklerine ve uluslararası
siyasetin doğasına aykırı olduğu apaçık bir şekilde ortada. Bunlar arasında en önemlisi ise söz konusu
söylemlerin, uluslararası siyasetin ve ulus devletin doğasına aykırı olması yer alıyor.
Bütün bu iddialar arasında, Türkiye’de bazı çevrelerde de kendisine yer bulan İran’ın direniş ekseni
söylemini ele alalım…
Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki dış politikada hangi söylemi kullanırsa kullansın, diğer tüm ulus
devletler gibi İran da bir ulus devlettir ve ulusal çıkarlarını maksimize etmek için bir ulus devlet gibi
hareket etmektedir.
Nasıl ki Rusya İmparatorluğu, Sovyetler Birliği ve Rusya Federasyonu döneminde Rus emperyalizminin
farklı söylemlerini kullanarak mevcudiyetini devam ettirdiyse İran emperyalizmi de tarih boyunca farklı
rejimler ve söylemler altında mevcudiyetini devam ettirmektedir.
Dolayısıyla İran’ın bugün Orta Doğu’daki adı konulmamış işgalleri, askerî müdahaleleri ve Esed rejimi
gibi diktatoryal rejimleri meşrulaştırmak için kullandığı “direniş ekseni, Kudüs yolu” vb. söylemlerin
özünde de etki sahasını genişletmek, ekonomik ve askerî çıkarları korumak ve ülke savunmasını İran
topraklarının ötesinde Suriye’de, Lübnan’da, Irak’ta ve Yemen’de kurma stratejisi bulunmaktadır.
İran’ın kurduğu denklemin temelinde İran’ın İsrail’e karşı sözde mücadelesi bulunmaktadır. Bu söyleme
göre İran, İsrail’e karşı mücadelesini sürdürmek için Irak- Suriye üzerinden Lübnan’a uzanan bir
koridora; diğer deyişle bir Şii hilaline ihtiyaç duymaktadır. Bundan dolayı da Esed rejimi düşerse Kudüs
düşer söylemini kullanmakta, Suriye muhalefetini Amerika ve İsrail’in enstrümanı olarak lanse
etmekteler.
Bu söylemi analiz edelim… Öncelikle İran’ın Irak’ta inşa ettiği etkinliğin ABD işgali ile mümkün
olduğunu belirtelim. Diğer taraftan Suriye sahasında da İran’ın etki sahasını genişletmesine göz yuman
yine ABD olmuştur. Zira Esed rejiminin çöküşüyle iktidara gelecek olan gücün İsrail ve ABD’nin
çıkarlarına zarar vereceği düşüncesi nedeniyle Obama yönetimi, Rusya ve İran’ın Suriye müdahalesine
yeşil ışık yakmıştır. Gördüğümüz üzere her iki örnekte de ABD, İran’ın önünü açmıştır. Muhaliflerin
son ilerlemesi karşısında da İsrail’den gelen açıklamalar, İsrail’in Suriye’de çoğunluğun iradesine dayalı
bir yönetimden ne kadar çekindiğini bize göstermektedir.
Bu nokta bütün meselenin en can alıcı yerini oluşturmaktadır. Zira bölge halklarının ezici çoğunluğunun
muhalefetine rağmen İsrail’in bölgedeki işgalini mümkün kılan en temel mesele, bölgedeki Arap
devletlerinin zayıf yapılarıdır. Söz konusu zayıf yapıların temelinde ise rejimlerin; halklarından kopuk,
diktatoryal azınlık yönetimleri olması yatmaktadır. Bu rejimler, iktidarlarını devam ettirmek için Rusya,
İran ve ABD gibi dış aktörlerin desteklerine daima muhtaçtır.
Dolayısıyla Kahire, Şam, Amman ve Bağdat özgürleşmeden Kudüs’ün özgürleşeceğini beklemek kuru
bir ham hayalden ibarettir. Bundan dolayı İslam dünyasındaki demokratikleşme hareketleri ve çoğunluk
iktidarı; Tel Aviv, Washington, Tahran ve Moskova’nın ortak düşmanıdır. İsrail, bölgede Mursi yerine
Sisi’nin temsil ettiği rejimleri bundan dolayı tercih etmektedir. Yine İsrail, Suriye’de çoğunluğa dayalı
bir iktidardansa zayıf bir Esed rejimini bu sebepten ötürü desteklemektedir.
Bütün bunların sağlaması ise basit. Son 22 yılda Türkiye’de yaşanan demokratikleşme sonucunda,
İsrail’in Türkiye’deki etkisinin nasıl ortadan kalktığına ve Türkiye’nin bölgede İsrail’e en sert ve akıllı
muhalefeti yürüten ülke hâline gelmesine bir bakın. Dolayısıyla İran’ın “Direniş Ekseni”nin aslında
“İran ekseni” olduğunu; Kudüs’tense Tahran’ı koruma amacıyla hareket ettiklerini bilmemiz lazım.
Doç. Dr. Enes Bayraklı, Türkiye Araştırmaları Vakfı başkan yardımcısıdır.
Bu yazı, ilk olarak 07.12.2024 tarihinde Diriliş Postası’nda yayımlanmıştır.
Emperyalizmden İran’a:
“Düşman Görünelim Sen Müslüman Dostlar Kazan!”
İhsan ŞENOCAK 21.12.2023
İhsan Şenocak hocamızın 12 yıl önce kaleme aldığı İran yazısı bugün güncelliğini
korumaktadır. İstifadenize sunulur:
Ümmetin siyasî, ve ictimaî manada yek vücut olduğunun muşahhas sûreti olan Osmanlı’nın mirasına
sahip çıkan bir Türkiye ile İran’ın karşı karşıya geleceği malumdu. Bu malumiyet belli çevrelerin
hakikati tahrif ameliyelerine rağmen, bugün o derece zahir olmuştur ki en basit nazarla dahi iki devlet
arasındaki derin ihtilafı görmek mümkündür.
Aynı idealleri taşıdığımızı zannettiğimiz, bütün olanlara rağmen kucakladığımız İran gördük ki bir
yüzüyle ümmet coğrafyasında, diğeriyle ise şer cephesinde yer almakta. Yani sahnede farklı, mahfilde
farklı bir İran var. Surette ABD ve İsrail’le derin bir anlaşmazlık içerisinde olan fakat ABD’nin işgal
ettiği yerlerde her nasılsa sürekli kazanan, kendisine atiyyeler verilen bir İran…
Emperyalizma, kendi menfaatleri çerçevesinde kurduğu dengeyi koruyabilmek için elini sahnede Ehl-i
Sünnet Müslümanların yaşadığı devletlere, mahfilde ise İran’a uzatmakta. Fakat zaman zaman da iki
yüzlülüğünü örtememekte. Emperyalizma, geçen asırda Anadolu’yu, Mısır’ı, Şam’ı, Hindistan’ı işgal
etti fakat Şii nüfusun yoğun olduğu yerlere neredeyse hiç müdahil olmadı. (Ehl-i Sünnet tarafından ehl-i
kıble olarak görülen ve İslam dairesi içerisinde kabul edilen Şiilere emperyalizmanın müdahil olmaması
her Müslüman için sevindirici bir durumdur.) Çünkü Batı için asıl tehlike İslam coğrafyasındaki büyük
çoğunluğu temsil eden Ehl-i Sünnet’tir. Bu yüzden emperyalizma planlarını azınlık olan Şiilere yeni
yayılma alanları hazırlamak ve Ehl-i Sünnet Müslümanlarını farklı değerleri öne çıkararak yeni
parçalara ayırabilmek esası üzerine tasarlamaktadır. Bunun için hemen her kesimden müslümanın
nefretini kazanan ABD ve İsrail, İran’la düşman görünerek İran’ın Ehl-i Sünnet Müslümanları nezdinde
itibar kazanmasını temin etmektedir. Yani emperyalizma icraatlarıyla İran’a, “Sürekli düşman
görünelim ki sen yeni dostlar kazan.” demektedir.
İran ve Şia ile alakalı bu değerlendirme Müslümanların mevcut algılarına aykırı olduğundan bazı
zihinlerde idrak sıkıntısına yol açabilir. Bu yüzden hadiseyi örnekler bağlamında muşahhaslaştıralım:
ABD, zahirde İran’a nisbetle Ehl-i Sünnet Müslümanların çoğunlukta olduğu devletlere daha yakın
duruyor. Ne var ki aynı ABD işgal ettiği Irak’tan çekilirken yönetimi İran’la her nevi birlikteliği olan
Şiilere bıraktı. Nuri el-Malikî’nin hukuksuz uygulamalarından bunalan halk Saddam’ı arar hale geldi.
İhvan-ı Müslimin’e yakınlığı ile bilinen Tarık el-Haşimî idama mahkum edildi. Sunnilerin yaşadığı
bölgelerden sürekli katliam haberleri geliyor.
Lübnan, İran devrimini desteklemek için kurulan Hizbullah’ın kontrolünde. Suriye’de iktidar onlarca yıl
önce azınlık olan Nusayriler’e teslim edilmişti. En zalim idarecilerin dahi yapmaya cüret edemeyeceği
katliamları Batı, Nusayriler eliyle yaptı. Dün Hama, Hıms yerle bir edildi. Bugün aynı azınlık kendisini
iş başına getiren emperyalizmanın gizli, İran’ın ise açık desteğiyle Müslüman katliamına devam ediyor.
Ehl-i kıble nazarıyla baktığımız Şia hakkında böyle bir mütalaa, “Ümmet bilincine ne kadar uygun?”
diye sorabilirsiniz. Aslında bu soruyu yazıyı yazmadan önce ben de kendime sordum; fakat bina
çökerken çatlayan duvarlara mücamele yapmanın büyük kayıplara yol açacak olması beni bu satırları
yazmaya icbar etti. İsterseniz hadiseye Şam’da, Halep’te ya da Hama’da “Özgür Suriye Ordusu”
saflarında savaşan mücahitler zaviyesinden bakalım. Geçen yıla kadar onların araba, ev ve işyerlerinin
camlarında Hizbullah lideri Nasrallah’ın posterleri asılıydı. Şii olduğuna bakmadan onun zaferiyle
iftihar ederlerdi. Hatta Bûtî’nin duasından etkilenip “Ya Rab! beni Nasrallah’ın bedeninde bir parça
yap” diye dua edenler de vardı; fakat aynı Nasrallah, aynı Müslümanları Lübnan’da mülteci, kendi
topraklarında ise mukim olarak hunharca katletti. Şimdi onlar muzaffer olması için dua ettikleri
“Hizbullah”a “Hizbuşşeytan”, Nasralllah’a “Nasrallât” diyorlar.
Ehl-i Sünnet, Şia’yı her şeye rağmen tarihin hemen her döneminde defalarca kucakladı. Yakın dönemde
Ehl-i Sünnet’e mensup bazı alimler “Mukaren Fıkıh” kapsamında Şia fıkhını da okuttu. Son dönemde
telif edilen İslam fıkhı kitaplarının bir kısmında Şia fıkhı’na yer verildi. Mustafa es-Sibaî (rahimehullah)
akademik hayatı boyunca gerek dersleriyle gerekse de eserleriyle rıza-i ilahi için bu oluşumu destekledi;
fakat merhum, Şii alimlerin gerçek hayatta, ittihad-i İslam gündemli meclislerdeki konuşmalarının
zıddına davrandıklarına şahit olunca yine ilah-i rıza için desteğini çekti. Hoca, Şia’nın söz-amel
farklılığına müşahhas bir örnek olarak 1953 yılında Sur şehrindeki evinde ziyaret ettiği Şii alim
Abdulhüseyin Şerefuddin’den bahseder. Evde ittihad-ı İslam için neler yapılabileceği konuşulur. Belli
esaslarda anlaşma da sağlanır. Her iki taraftan alimlerin birbirlerini ziyaret etmeleri ve bu yakınlaşmayı
temin edecek eserlerin telif edilmesi öncelikle yapılması gerekenler olarak not edilir. Sibaî bu çerçevede
bir takım girişimlerde bulunur, Beyrut’ta Şia’nın önde gelen isimlerini ziyaret eder. Ne var ki bir zaman
sonra ittifakın müessisi kabul edilebilecek Abdulhüseyin’in, Ebu Hureyre (radiyallahu anh) hakkında
sövgülerle dolu bir kitap neşrettiğini görür. Sıbaî’nin başlattığı, Şia ile Ehl-i Sünnet’in ittihad-ı İslam
ameliyesi öncekilerde olduğu gibi yine Şiilerin sözlerine muhalif amelleriyle inkıraza uğrar. (Sibaî, es-
Sünne ve Mekânetuha fi’şŞeriati’l-İslamiyye, Beyrut, 1985, s. 8-10)
Şia amel planında muahede esaslarını değil, gizli ajandasını esas aldı. Muhammed Takî el-Kummi
adındaki Şii bir alim 1945 yılında Kahire’de “Dâru’t-Takrib beyne’l Mezahibi’l-İslami”yi kurdu.
Kurumun amacını Ehl-i Kıble’yi tevhit etmek olarak açıkladı. Sünni alimlerin bir kısmı da zahirde iyi
niyet taşıyan bu kurum içerisinde görev alarak katkı sağladı. Dâru’t-Takrib’in yayın organı olan
“Risaletü’l-İslam” mecmuası Ezher Rektörü Mahmud Şeltut’un verdiği bir fetva ile kurumun gizli
ajandasını deşifre etti. Sahabeye sövmekten vazgeçmeyen Şia, Ezher Rektörü olan Şeltut’a; “Ehl-i
Sünnet mezhepleri gibi İmamiyye ya da İsna Aşeriyye Şiası olarak anılan Caferiyye mezhebinin
hükümleriyle de amel etmek caizdir. Müslümanlar bunu bilmeli ve bazı mezhepler hakkında taassuptan
kurtulmalıdırlar.” (Mahmud Şeltut, Fetva Tarihiyye, Risaletü’lİslam, XI, 1378/1959 s. 227) şeklinde
fetva verdirmeyi başardı. Pek çok Şii, bu fetvayı kitaplarının ilk sayfalarına aldı. Fetvanın etkisiyle bazı
sunni gençler şiî oldu.
İran devriminden sonra İslam gençliği, şiileri “Ne Sünniler ne Şiiler yaşasın İslam ümmetinin birliği”
ifadesiyle kucakladı.
Hadiseye dair hükmü, realite yerine, sadece emperyalizmanın surette İran’la kesintisiz bir krizi tercih
etmesine bakarak tayin edenler, ray değiştirdi. Şia’nın gizli ajandası çerçevesinde yaptığı ihanetlere
bakmadan onu desteklemeyi tercih etti. Filozofların Yunan Felsefesi’ne ait metinleri Arapçaya
aktarırken “felsefe” kelimesini “hikmet” olarak tercüme etmeleri gibi, onlar da, Şia’yı, Ehl-i Beyt olarak
isimlendirdi. İran’dan etkilenen yazar-çizer taifesi Suriye’deki katliama ya sessiz kalarak ya da bizzat
İran’ın dolayısıyla da katil Esad’ın yanında yer alarak destek oldu. Hama,’da, Hımıs’ta, Şam’da her gün
yüzlerce Müslüman şehit olurken, Suriye davası Filistin, Arakan ya da Somali için oluşan komuoyu
desteğinin çok gerilerinde kaldı. Mazlumlarla dayanışma için düzenlenen mitinglerde Suriye gündeme
bile alınmadı. Bütün bunların arkasında Türkiye’deki İran sever yazar-çizer taifesinin önemli bir rolü
vardır. “Ehl-i Sünnet sabır ve temekkün okuludur. İhtilali benimsemez. Dolayısıyla meşru otoriteye
başkaldıranlar desteklenemez.” diyen Müslümanlara gelince, onlar, emperyalizmanın Müslümanları
katletme karşılığında kendisine iktidar verdiği Esad rejimini hangi esaslara dayanarak meşru
addediyorlar ki ona başkaldırıyı gayr-ı meşru görüyorlar.
Kaynak: Hüküm Dergisi 1. Sayı / Ocak 2013
İran’ı Doğru Okumak
Mustafa ÖZCAN 13.12.2011
Neymiş efendim: İran çok kutuplu bir ülkeymiş. Dolayısıyla kutuplardan birisinin politikası
ülkeyi bağlamazmış! Bu bazen gerçek bazen de hüsnü kuruntu kabilindendir. Bazen uyuşturucu
etkisi yapabilir. Tepesinde kavga varmış.
İbrahimi, “Muhtemel saldırıda kalkanı kesinlikle vururuz” diye buyurmuşlar! Şimdi devekuşu
numarasına mı yatmalıyız? Demek ki İsmet Yılmaz gibi yetkililerin garantilerini kaale almıyorlar. İran
Türkiye’ye diz çöktürme politikası mı uyguluyor? Halbuki İran içeride ve dışarıda oldukça zayıf. Böyle
bir denklemde Türkiye’ye kafa tutması Türkiye’deki tepkilerin cılızlığından kaynaklanıyor olmasın?
Sufi Beyazıt’ın iyi niyetiyle dalga geçen Şah İsmail daha sonra Yavuz ve Kanuni’nin çelik politikasıyla
karşılaşmış ve süngüsü düşmüştür. Yavuz ve ardından Kanuni Şah İsmail ve İran’dan gelen elçilerle hiç
yüz vermemiş ve geleni derhal içeriye atmıştır. Zira o dönemde de Şah İsmail ve ardılları aynen Beşşar
gibidir. Hile ve oyalama ile iş görmektedirler.
*
Kuveytli Abdullah en Nefisi ile Cumhurbaşkanı Abdullah Gül İran’da güç merkezleri olduğunu ve çok
katmanlı ve kutuplu bir yapısı olduğunu ileri sürmektedir. Abdullah Nefisi İran’ın çok kutuplu bir ülke
olduğuna temas etmiştir. Abdullah Gül de İngiltere’ye giderken benzeri bir değerlendirmede
bulunmuştur. Ahmedinejad muhatap alınarak İran’a yönelik bir politika uygulanamayacağını ifade
etmiştir. Tek muhatabın o olmadığını söylemiştir. Doğrudur. İran’da herkes herkesin ayağına basabilir.
Neticede İran’da Nejad çok katmanlı sistemin bir katmanını temsil etmektedir. Türkiye de bunu biliyor.
Ama bu gerçeğin etkisi bir yere kadardır. Bu İran’da hiç ortak politika yok anlamına gelmez. Çok
katmanlı olsa da bazı hususlarda bütünlük sağlanabilmektedir. İşte Suriye politikası. İran’da kimi etki
dairesi sınırlı muhaliflere rağmen Nejad’ıyla Rehberiyle bir bütün olarak İran rejimi Beşşar’ın arkasında
durmaktadır. Kalkana tepkisi de bundandır. Dolayısıyla çok katmanlı İran sistemi gerçeğiyle avunmak
bir yere kadardır. Bir de Ahmet Davudoğlu politikalarını savunmaktan politikalarını icra etmeye vakit
bulamıyor. Arap Baharıyla ilgili öngörüsüzlük suçlamalarına yönelik olarak sürekli kendini savunma
ihtiyacı hissediyor. Kimse gerçeklerin üzerinde olamaz. Ancak gerçekleri yakalamaya çalışır.
*
‘İran’a nasıl bakmalı?’ başlıklı bir yazısında bütün sapaklara saptıktan sonra aşure haline gelen bir yazar
şöyle demektedir: “Öte yandan İran’ı Şiiliğin hamisi ve taşıyıcısı olarak gösteren değerlendirmelere
itibar etmeyen en önemli ülke Türkiye. İşte belki de bölgenin kaderini belirleyecek fark tam da burada.
Türkiye, kendi içindeki bazı heveskârları saymazsak, başından itibaren İran’a karşı yürütülen
kampanyanın ya da projenin bir parçası olmamaya özen gösterdi. Tahran yönetiminin Ankara’nın işini
ne kadar kolaylaştırdığı hayli tartışmalı olsa da, bu tercih, bölgenin çok daha büyük bir ateş çemberine
düşmesinin önündeki en büyük engel olarak duruyor. Türkiye, ısrarla ve kesinlikle haklı bir tercihle,
İran’ı jeopolitik anlamda Şiiliğin merkezi olarak gören bir koridora girmiyor. İlişkileri komşuluk, ticaret
ve olabildiğince diplomatik zeminde tutmaya gözen gösteriyor. ‘Suriye’ye girelim, arkasından
abilerimiz gelip İran’ı dövecek’ korosunun tüm gayretlerine rağmen Ankara’nın İran konusunda mevcut
pozisyonu böyle. Koronun malum bezirganlarına not: Elbette Türkiye, İran’ın izlediği politikalardan
haberdar ve kuşkusuz Şiiliğin bu politikalara nasıl bir renk verdiğini de çok iyi biliyor. Ancak
uluslararası sistemin Şii-Sünni ayrışması üzerinden ürettiği projeye uzak duruyor, hepsi bu...” Bir
zamanlar İran nüfuzunun taşıyıcısı ve yayıcısı olanlar şimdi itidal timsali veya anıtı haline gelmişler!
Barekallah. İran’a karşı çıkmamayı ve frenlememeyi ve nüfuzunu katlamaya katkıyı marifet bilen
kimseler bu anlayışlarını mezhep kavgasını önlemek olarak görüyorlar. Halbuki, zamanında küçük
riskleri göğüslemeyenler riski büyütüyorlar. Azgınlığa cesaret veriyorlar. Savaşları doğuran nedenler
ifrat ve tefrittir. Yani bazen meseleyi gereğinden fazla büyütmek ve bazen de hafife almaktır. Tarihte
hafife almadan dolayı iki lider savaşa neden olmakla suçlanmıştır. Bunlardan birisi Sufi Beyazıt diğeri
de Churhill’in selefi Neville Chamberlain. Birisi Şah İsmail diğeri de Hitler karşısında pasif kalmakla
suçlanmıştır. Elbette yine de mesele tartışmalı bir durumdur. Ahmet Davudoğlu basın mensuplarına dış
politikalarını aşureye benzetmiş. Ne diyelim: Afiyet şeker olsun...
Kaynak: https://www.tyb.org.tr/mustafa-ozcandan-irani-dogru-okumak-4800h.htm
Endülüs ve İran’da Sünni Soykırım
Kemal ÖZER 28.12.2020
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın okuduğu bir şiir üzerinden kimi yüksek sesle, kimi içten içe
çıldırarak Erdoğan’a ve Müslüman Türk’e saldırıyor. Bu tavır, İran’ı pek tanımayan Türk halkı
için anormal olabilir, lâkin İran için sıradan şeyler. Çünkü İran rejimi, Türkiye’yi İsrail’i sevdiği
kadar sevmeyen bir yönetimdir. İran, Amerika’dan değil Türkiye’den, Müslüman Türk Birliği ve
İslam Birliğinden korkar. Çünkü İran’ın sadece içi ve dışı farklı değil, her şeyi takiye, her işi
takiye, her adımı takiye.
Milattan önce Hint denizinin batı kıyılarında yaşayan topluluklara ‘Arya’ denilirmiş. İran ise
Arya’nın çoğulu. Bunlar, Zerdüşt’ü millî “peygamber” kabul ederlerdi. Perslerin hüküm sürdüğü
topraklar, İskender tarafından ele geçirilir. Ardından Sasaniler hüküm sürmeye başlar. Sonra Hz
Ömer’in fethi ile İslam’la tanışırlar. Bölgeye Müslüman Araplardan sonra ise Türkler gelirler.
Ardından da Moğollar…
15. asrın sonunda İber Yarımadası’nda Endülüs hâkimiyeti bitirilir. Müslümanlar kılıç zoruyla din
değiştirmeye zorlanır. Aynı tarihlerde bugünkü İran topraklarında Safevi İshak Erdebilî adlı bir kişi
Sünni görünümlü Şii bir tarikat kurar. Kendine ‘şeyh’ unvanından sonra bu tarikat ‘şah’ unvanını da
verecektir.
İshak’ın yerine Cüneyt, onun yerine Haydar, ardından da İsmail geçer. Hani şu 1501-1524 arasında
hüküm süren meşhur ‘Şah İsmail’. Bakü’den Bağdat’a uzanan büyük bir coğrafyayı ele geçirirler.
• Haydar, Şaman inancını da taşıyan radikal bir Şiiliği dayatır. Liderler ilahlaştırılır.
Ardından İsnâaşeriye (12 İmam) resmî mezhebe dönüştürülür. Hz Ebubekir, Hz Ömer, Hz
Osman ve Hz Âişe başta olmak üzere bazı sahabilere sövme ve hakaret resmi bir ritüel
haline getirilir. Nurullah eş-Şüsteri ve Muhammed Bâkır el-Meclisî gibi Şiiler, Sahabe-i
Kiram-ı lanetlemeyi fazilet olarak tanımlarken, Sünniliği ise ‘hükümsüz sapkınlık’ tarif
ederek Şiiliği pekiştirmek için ne gerekiyorsa yaptılar.
Osmanlı’nın batısında yani Endülüs’te Müslümanların başına inen kılıç, doğusunda aynı zaman
diliminde Sünni Müslümanların boynunu koparır. Sünnilik bâtıl, Şiilik hak olarak ilan edilir. Sünni
Müslüman olmak suçların en büyüğü sayılır. Şiiliği kabul etmeyenler infaz edilir. Atalarının mezarları
yakılır, malları müsadere edilir. Çocuklar bile Şah İsmail’in hışmından kaçamaz.
Bağdat’ta İmam’ı Âzam ve Abdülkadir Geylanî, Horasan’da Molla Camii gibi büyüklerin türbeleri de
bu zulüm ve talandan nasibini alır. Moğol istilasından daha hafif olmayan bu işgal ve katliam 17. asrın
sonuna kadar sürer.
Zorla din değiştirme, değiştirmeyenin kellesinin alınması, Sünni müesseselerin ortadan kaldırılması
yetmezmiş gibi, Anadolu’daki Şiileştirilmiş (Kızılbaş) Türkmen aşiretleri, sürekli Osmanlı’ya karşı
kışkırtılır.
Bir yanda İslam’ın izini silmek için taş üstünde taş, gövde üstünde baş bırakmayan Katolik Batı, diğer
tarafta Sünniliği düşman ilan edip, Batı’nın aynısını yapan Safeviler…
Dün, Osmanlı’yı kuşatan bu iki yapı, bugün de Türkiye’yi kuşatmış durumda. Batı ambargo için
can atıyor, Zerdüşt, Pers, Sasani, Safevî, Şii İran ise Türkiye’ye hakaret ve fitne peşinde…
Hâsılı değişen tek şey zaman…
Sahabe-i Kirâm’a hakaret eden İran’ın Müslüman Türk’e dost olması, fıtratına ve tarihi birikimine
uymuyor. Şiiliğin merkezi Basra olmasına rağmen, bugün İran’ın tekelinde…
Türk’ü sırtından vurmaktan o Şiileşmiş İran’ın geleneği geri durmayacak! Bugün yaptığı ile dün yaptığı
arasında zaman ve usûl hariç hiçbir fark bulunmuyor.
Ayrıca dün İran halkını canı, malı ve nesli ile tehdit ederek Şiileştirenler, bugün sadece İran’da
değil Irak’ta, Yemen’de, Suriye’de ve başka coğrafyalarda Şii olmayan Müslümanları katlediyor.
Sünni Müslüman Türkleri Şiileştirmek veya İran’a âşık etmek için 1979’dan bu yana denemediği usûl
kalmadı.
Bugün hem dünyanın, hem bütün Müslümanların, hem de İran halkının gözünün içine baka baka yarısı
Şii olan Azerbaycan halkına karşı Ermenistan’ı destekledi ve desteklemeye devam ediyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın okuduğu bir şiir üzerinden kimi yüksek sesle, kimi içten içe çıldırarak
Erdoğan’a ve Müslüman Türk’e saldırıyor. Bu tavır, İran’ı pek tanımayan Türk halkı için anormal
olabilir, lâkin İran için sıradan şeyler. Çünkü İran rejimi, Türkiye’yi İsrail’i sevdiği kadar sevmeyen bir
yönetimdir. İran, Amerika’dan değil Türkiye’den, Müslüman Türk Birliği ve İslam Birliğinden korkar.
Çünkü İran’ın sadece içi ve dışı farklı değil, her şeyi takiye, her işi takiye, her adımı takiye.
Herkes bilmelidir ki, İran, asla sırt dönülecek bir ülke değil.
Vesselam!
Kaynak: https://www.gzt.com/gercek-hayat/endulus-ve-iranda-sunni-soykirimi-3565754
İran Katliam Cumhuriyeti
Ufuk ULUTAŞ 16.12.2016
İran tüm bölgede bir kanser hücresi gibi yayılıyor. Mezhepçi katliamcılığını bir jeostratejik araç olarak
kullanarak, bölgede yayılıyor.
Halep’te uluslararası toplumun gözleri önünde insanlık katlediliyor. Türkiye dışında uluslararası
toplumdan kimse kılını kıpırdatmıyor. Halepliler iki savaş suçundan birisini tercih etmeye zorlanıyor:
Ya toplu olarak katledilecekler, yakılacaklar, tecavüze uğrayacaklar ya da Halep’in demografik yapısını
değiştirme amacıyla evlerinden zorla çıkarılacaklar. Türkiye, Halep halkını İran’ın komutasındaki
teröristlerin ve Esed şebbihalarının katliamlarından korumaya çalışıyor. Rusya ile varılan bir mutabakat
söz konusu. Fakat İran’ın komutasındaki teröristler Haleplilerin İdlib’e naklini engelliyor. Çarşamba
günü anlaşmayı tanımadıklarını açıkladılar. Dün ilk konvoya keskin nişancılarla saldırdılar. Rusya’nın
ateşkes konusunda ne kadar samimi olduğunu tartışabiliriz ama kesin olan şey, İran’ın henüz Suriye’de
akıttığı Suriyeli kanından doymadığıdır.
İran tüm bölgede bir kanser hücresi gibi yayılıyor. Mezhepçi katliamcılığını bir jeostratejik araç olarak
kullanarak, bölgede yayılıyor. Irak’la başladı bu süreç; Bağdat gibi şehirleri arka bahçelerine çevirdiler.
Bahreyn, Lübnan, Yemen, Kuveyt, Suudi Arabistan vs. derken Suriye’de mezhepçiliklerini
araçsallaştıracakları uygun bir ortam buldular. Suriye’deki kalkışmanın henüz başlarında önce
gösterileri bastıracak güvenlik güçleriyle, ardından Şii dünyasından topladıkları teröristlerle ve bizzat
yüksek rütbeli askerleriyle Suriye’de katliamlara başladılar.
İran belki Suriye’ye jeostratejik bir hesaplamayla yaklaştı; fakat komuta ettiği terörist sürüsü Suriye’ye
1400 senelik intikam motivasyonuyla geldiler. Her ne kadar hassas mezhep faktörünü konuşmak
istemesek de bir Halepliyi, atalarının yüzyıllar boyunca oturduğu bir mahallede katleden bir teröristin
aklında sapık intikam hisleri dışında hiçbir şey yok. Rusya’nın bile ateşkes görüşmeleri yaptığı bir
zeminde, Halepli kadınların tecavüze uğramamak için kendi canlarına kıymasına sebep olacak vahşeti
üreten İran komutasındaki teröristlerin ateşkesi bozmasının başka bir açıklaması da yok. Esed
şebbihalarıyla katliam, tecavüz ve yağma rekabetine giren İrancı teröristlerin vahşetinden, ağızlarına
pelesenk ettikleri Hz. Hüseyin Efendimiz ve Ehl-i Beyt beridir. Bu cehennem çukurlarından uluslararası
toplum bu dünyada hesap sormazsa, ahirette ilk hesap soracak olan Ehl-i Beyt’tir.
İran’ın her türlü terörü meşrulaştıran, hapishanelerden saldığı psikopatları Müslümanların haremine
salan, ahalinin toprağına ve namusuna göz diken, Türkiye dâhil olmak üzere tüm Ortadoğu’da basın
üzerinden bordrosundaki etki ajanları eliyle ahlaksızca operasyonlar çeken politikaları bölgenin geleceği
için en büyük tehdittir. Ağzından yalandan Ehl-i Beyt’i düşürmeyen bir profesörü, İran’ın, Esed’in,
Rusya’nın katlettiği Halepli canlar üzerinde tepinme halet-i ruhiyesine, Haleplileri DEAŞ yaftasına
sokma tecahül-i arifanesine sokan bir sapkınlık, sadece Ortadoğu için değil tüm insanlık için büyük bir
tehlikedir.
Zulümde, katliamda, nefrette, şiddette, fesatta DEAŞ’ı geride bırakacak bir performans ortaya koyan
İran ve komutasındaki teröristler, Suriye’deki herhangi bir siyasi müzakerenin, çözümün tek anahtarı
toplumsal mutabakatın, radikalleşmeden ve terörizmden arınmanın önündeki en büyük engeldir.
DEAŞ’ın ruh ikizi İran ve komutasındaki teröristlerden, uluslararası adalet önünde hesap sorulmalıdır.
Kaynak: https://www.setav.org/kose-yazilari/iran-katliam-cumhuriyeti
İran Tehlikesinin Boyutlarını Kavrayabilmiş Değiliz!
Yaşar DEĞİRMENCİ 24.04.2024
Gazze’de soykırım bütün hızıyla devam ediyor! Ama biz bir haftadır bir tiyatro izliyoruz İsrail ile İran
arasında! İsrail-İran valsini.
Altını çizerek hatırlatıyorum yeniden: İsrail’in İran’ın Şam Büyükelçiliği’ni bombalamasını şiddetle
kınamak gerekiyor!
Ama bunun bir oyunun parçası olabileceğini de aslâ gözardı etmemek önemli.
Çok büyük bir tehlike var: İran tehlikesi bu. Şiilik üzerinden yayılan Fars emperyalizmi projesi.
Osmanlı durduruldu, İran’ın önü açıldı…
İran bölgeye yerleştirildi adım adım. Önce Sünnî dünyanın merkez üssü Osmanlı ve hilâfet durduruldu,
Sünnî dünya paramparça edildi. Hilâfetin yurdu ve Müslümanların umudu Türkiye laikleştirildi; önce
devlet, devletin bütün kurumları İslâm’dan uzaklaştırıldı; sonra da İslâm hayattan ve toplumdan
uzaklaştırılma sürecine girdirildi. Türkiye’nin ruhunu oluşturan İslâmî duyarlıklar okullardan, kültür,
sanat, düşünce ve akademi hayatından uzaklaştırdı, etnik duyarlıklar ve kimlikler kaşındı, kışkırtıldı.
Toplumu ayakta tutacak, birbirine kenetleyecek bütün dinamikler dinamitlendi, bütün bağlar yok edildi.
Oryantalist literatür iki asırdır, İslâm’ın otantisitesini bozmaya, kaynaklarını aşındırmaya çalışıyor. Bu
arada İslâm medeniyetinde, tarihinde, düşüncesinde ve kültüründe Şia’nın belirleyici konumda olduğu
fikrini ince ince işlemeye çalışıyor.
En önemli, en yaygın İslâm felsefesi tarihi yazarlarından Henry Corbin, İslâm felsefesini ve düşüncesini
Şia’nın temsil ettiğini söyleyecek kadar ileri gidiyor. Yazdıkları en çok okunan ana referans
kaynaklarından biri olarak dayatılıyor.
İslâm düşüncesi, sanatı, kültürü ile ilgili yapılan araştırmaları incelediğinizde karşımıza ya Şiiler ya da
Şiîliği öne çıkaran metinler çıkıyor.
Dünyanın en prestijli mimarlık ödüllerini veren Ağa Han, İsmailî biri. İsmâililer kim? Tarihte bizim
haşhaşiler olarak bildiğimiz gruplar!
Nereden nereye, değil mi?
Afrika’yı Şiileştirecek büyük proje
Ülkemizi ziyaret eden Tanzanya Cumhurbaşkanının ülkesi Tanzanya’nın Zenzibar Adası, İslâm’ın
Afrika’ya açılan kapısı ve halkının % 99’u Müslüman. Zenzibar’da üç tane üniversite vardı pandemiden
önce. Üç defa gittim Zenzibar’a.
Birincisi devlete, ikincisi Suudlara, üçüncüsü de İranlılara ait bu üniversitelerin.
Devletin üniversitesi dökülüyor, tahmin edilebileceği üzere.
Suudların üniversitesi, tenekeden tayyare, şaşaa, tantana, gösteriş had safhada, fos bir üniversite.Ama
asıl üniversiteyi İranlılar yapıyor: Afrika’nın gelecek yüzyıllarını belirleyecek tohumları İranlılar
buradan ekiyorlar!
Biz uyumaya devam edelim.
Biz bunları bilmiyoruz bile. Afrika İslâm’ı yüz sene, ikiyüz sene sonra Şia’nın şekillendirdiği bir İslâm
olacak!
Bu nasıl baş felâkettir, düşününce uykularım kaçıyor benim.
Aynı şeyi Batı’da İslâm medeniyeti, tarihi, kültürü ve sanatı ile ilgili çalışmaların merkezinde İran’ın
olduğunu görünce de yaşadım, şok oldum.
Avrupa’da, Balkanlar’da ve hatta bütün dünyada İran kültür merkezleri inanılmaz güçlüler ve dolu dolu
programlar yapıyorlar Şiîliğin öne çıkmasını sağlayan.
Teorik, akademik olarak İslâm algısı Şiilik üzerinden inşa ediliyor. Pratik olarak İran, İslâm dünyasının
hâmisi, Batılı emperyalistlerin mağdur konumuna düşürdükleri ülke olarak sunuluyor. Ve adım adım
İslâm dünyasına işgal yoluyla yerleştiriliyor!
Batılılarla değil birbirimizle boğuşacağız bundan böyle!
Bugüne kadar, Batılılarla, emperyalistlerle savaştık, mücadele ettik. Artık bundan sonra Batılılarla değil
bizim birbirimizle mücadele edeceğimiz çok tehlikeli bir sürecin yapı taşları döşeniyor, temelleri
atılıyor.
Akîdevî olarak heretik bir akımı, demografik olarak da azınlık bir nüfusu temsil eden İran, İslâm
dünyasına kan kusturacak güce ve konuma kavuşturuluyor.
İslâm dünyasını İran üzerinden sopalayacaklar! İran, Irak’ta, Suriye’de, Lübnan’da, Yemen’de olduğu
gibi güdümlü / vekil örgütleri ile İslâm dünyasına kan kusturacak. Son 20 yılda sadece Irak ve Suriye’de
1,5 milyon insanı katletti İran’ın vekil güçleri!
Irak’ın ve Suriye’nin akîdevî ve etnik hatlarını yerle bir ediyor. Her şeyi yıkıyor.
İran bir hançer gibi saplandı İslâm dünyasının kalbine. Daha şimdiden Filistin’i esir almış durumda. Son
Gazze katliamıyla birlikte İran nihâî olarak yerleşti Filistin’e.
Dikkat! Türkiye ile İran kapıştırılmak isteniyor!
Emperyalistlerin en büyük projelerinden biri İran ile Türkiye’nin kapıştırılması. Türkiye bu oyuna
gelmemelidir ve gelmeyecektir de.
Bir daha toparlanmaz İslâm dünyası Türkiye ile İran kapıştırılırsa.
Çok büyük bir tehlike ile karşı karşıya.
İran nükleer güç olunca, İran’ı kimse durduramaz artık. O yüzden Türkiye’nin de derhal nükleer güç
olma hazırlıkları yapması lazım.
İslâm dünyasını nefes alabilmesi için, İran’ın kendi doğal sınırlarına çekilmesi, işgallerine son vermesi,
işgal ettiği yerlerden de çıkarılması kaçınılmaz. Vesselâm.
Kaynak: https://www.akittv.com.tr/yazarlar/yasar-degirmenci/14180-iran-tehlikesinin-boyutlarinikavrayabilmis-
degiliz
Suriye Tüm Kirli Yüzleri İfşa Ederken...
Murat ÖZER 08.03.2012
Önce Irak'ta öldürdüler.
ABD işgaline direnen, onurunu teslim etmeyenleri kadınıyla, çocuğuyla, erkeğiyle birer birer bulup,
efendileri Amerika'nın desteğiyle katlettiler.
Sustuk.
Ümmetin maslahatı, her şeyin üstündeydi.
Üstelik Irak'ta kaos vardı. Direniş diye söylenen şey, üç beş teröristin pazar yerlerinde, orada burada
kendini patlatmasından ibaretti. Birilerinin dediği gibi, at izi it izine karışmıştı. Bize göre asla öyle
olmamıştı ya. Olsundu. Susmak lazımdı.
Türkiyeli Müslümanlar Irak işgali konusunda savaş başlarken büyük ses çıkarmışlardı fakat; savaş
ilerleyip de mezhep eksenine kaydığı haberleri yoğunlaşınca sükutu tercih etmişlerdi. İşte böylesi bir
suskunluğun olduğu bir vasatta ne yapabiliriz diye düşünüyorduk. Bir grup arkadaşla birlikte bir gece
organize etmeye karar vermiştik: Irak Halkıyla Dayanışma Gecesi. Ebu Garip işkencehanesinin en
meşhur mağduru Hacı Ali el-Kaysi'yi çağıracak ve işgal gerçeğini birinci ağızdan Müslümanlara
anlatabilecektik. Gerçekten de gece büyük bir katılımla olmuştu. Fakat, biz Hacı Ali'yi götürdüğümüz
her yerde, ona kısa bir hatırlatma yapıyor; Irak'ta Şii yönetimin Sünni halka zulmettiğinden
bahsetmemesini öğütlüyorduk. O ise biraz kızgın, fakat daha çok bizi mahcup etmemenin telaşıyla
yutkunuyor, derdini içine atıyordu. Hacı Ali'ye refakat eden kardeşimiz cümlelerini çevirirken hayretini
gizlemiyor, ama "Bu olayı da anlatmayalım, fitne büyümesin!" diyordu.
Yine sustuk. Mezhepçilik fitnesine bir odun da biz taşımayalım istedik.
Oysa ki, onların susmaya, durmaya hiç niyetleri yoktu.
Filistinli muhacirler, Bağdat'tan IİDK lideri El Hekim'e bağlı Bedir Tugayları tarafından sürülürken de
sustuk. Mehdi Ordusu, Bedir Tugaylarıyla el ele verip Felluce'yi ABD bombardımanı eşliğinde yok
ederken de tüm suçu işgalciye attık, bu katilleri ifşa etmedik.
3 milyon Iraklı, Sünnilerin hakim olduğu El Anbar'a, Musul'a, Diyala'ya doğru kaçarken, suçlunun
işgalci ABD olduğunu söyledik. Azamiye'nin etrafı tıpkı Siyonistlerin yaptığı gibi yüksek duvarlarla
çevrilip, İmam-ı Azam Külliyesi ve etrafındaki mahalle tecrit edildiğinde de tepki vermedik.
Mezhepçilik fitnesine bir odun da biz taşımayalım istedik.
Ümmetin kahraman evlatları bedenlerini teker teker çıkartıp, işgalcilerin üzerlerine fırlatırken, ABD'nin
Irak'ı teslim ettiği Dava Partisi, Sadrcılar, El Hekimciler "mezhepçi, tekfirci, terörist vs.. gibi uzayan bir
listeyle" arkalarından seslendiler, biz ise onlara itibar ettik. Üzerlerine yarım ton bomba atılıp,
paramparça edildiklerinde arkalarından mağfiret bile dilemedik. İmtina ettik; çünkü, haklarında
arkalarından güzel bir söz söyleyemeyecek kadar çok yalan dinlemiştik. Direniş ve direnişçiler hakkında
yalanların gündeme boca edildiği bu ortam yüzünden oluşan derin saflaşma, direnişçi kardeşlerimizin
yaptığı hataları da makul bir düzeyde tartışma zeminini ortadan kaldırdı.
***
38
Iraklı kardeşlerimizin kanları henüz kurumadı.
Şimdi Suriyeli bebekler, babalarının kucağında, paramparça olmuş bedenleriyle gözlerimizin içine
bakıyorlar: Bizi yeniden terk edecek misiniz?
Mermiler mi büyük, bedenler mi küçük?
Bir değil, binlerce çocuk.
Nusayri Baas diktası katlederken bebeklerimizi, yardakçıları yalan haberlerle takviye ediyorlar karanlık
cephelerini. Unutmayacağız artık. Vallahi. Ve billahi.
***
Ya Rabbi, kardeşlerimizi katleden azgın fitneci ve yalancılardan beriyiz.
Onların Türkiye'deki ve dünyanın farklı yerlerindeki propagandistlerinden;
İslam'a ve Müslümanlara karşı her türlü kirli düzenlerle işbirliği yapanlardan;
Hatay'da katil Esad'ın posterleriyle yürüyüp, "kanını canını Esad'a feda" etmekten bahsedenlerden;
Bu çirkin eylemi "Türkiye halkının Esad'a desteği" gibi yayınlayarak kimlerle "vahdet" yaptığını açıkça
ortaya koyanlardan;
Zulümleri meşrulaştırmak için bin türlü takla atanlardan;
Yalan ve hilelerle Suriyeli Müslümanların onurlu direnişlerini karalamaya çalışanlardan;
Sırf İran ve Hizbullah'ın çıkarları için Kafkasya'nın katili Rusya'yı, Türkistan'ın katili Çin'i kardeş
bilenlerden;
Irak'ta işgalcilerle kol kola gezip, katillerin sofralarından kalkmayıp, sözde "direniş hattı"ndan
bahsedenlerden;
Lübnan Ordusunu, güneyin işgali sırasında İsrail askerlerini çaya davet ettiği için haklı olarak "hain,
işbirlikçi" diyerek tanımlayan, fakat aynı Lübnan Ordusu, Nehr-ul Berid'de Filistinli Müslümanları -
Feth-ul İslam'a bağlı mücahidleri- katlederken "Lübnan Ordusu meşru bir ordudur, iç karışıklığa elbette
müsaade edemez" diyen ikiyüzlülerden;
Müminlerin annelerine, Hulefa-i Raşidin’e hakaret edenlerden;
Ağızlarından vahdeti düşürmeyip, en büyük mezhep bağnazlığı yapanlardan BERİ OLDUĞUMUZU
ikrar ediyoruz.
Şeytan'ın ve şeytanca hilelerin peşinden gidenlerden, Şeytan'ın askerlerinin şerrinden sana sığınıyoruz.
***
Ey Rabbimiz! Suriyeli kardeşlerimize, Nusayri-Baas diktasına, Katil Hafız Esed’in oğlu Beşşar Esed
katiline, bu katilleri destekleyen mezhepçi, taifeci örgüt ve devletlere ve küresel emperyalistlere karşı
direnişlerinde yardım et.
39
Biz onların her türlü baskı ve zulme rağmen, senin yolunda olduğuna ve senden başka hiç kimseden
yardım dilemediğine şahidiz. Komplo ve maslahat masallarıyla ümmeti yanıltmaya çalışanlara fırsat
verme!
Bu duamızı, Suriyeli kardeşlerimizi katledenlerden ve onların yardakçılarından beri olduğumuza dair
açık bir beyan olarak kabul et!
Kaynak: https://www.haksozhaber.net/suriye-tum-kirli-yuzleri-ifsa-ederken-24261yy.htm